• Türkiye yangın yeri gibi.

    Yas, kaygı, acı…

    Ne ararsan var!

    Durduk yerde yıkılan yapıda ölmek.

    Tapuda tarla görünen ama üzerindeki kaçak yapıdaki merdiven altı parfümeride diri diri yanmak.

    Bir gökdelende temizlik yaparken fırtınaya yakalanıp metrelerce yüksekte dakikalarca savrularak adrenalin tüketmek.

    Diyarbakır’da köprüyol yapımındaki iskelenin çökmesi sonucu canlar yitirmek.

    Gürcistan üzerinde parçalanan 60 küsur yağındaki uçakta yok yere toprağa düşmek.

    Tüm bunların üstüne yazarı belirsiz buram buram komplo kokan İran’dan, Rusya’ya, İsrail’den ABD’ye uzanan bir dizi saldırgan üzerinden kafa karıştırmak.

    Ne ararsanız var!

    Ulusal yas yok!

    Siyah kurdele var.

    Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan olmasa yas gerekliliği akla da gelmeyecek belli ki.

    Yaşananların özeti aklın kullanılmamasıdır.

    Önlemek yerine olduktan sonra harekete geçip gözaltına almak, tutuklamak!

    Dilovası’daki yangının İŞKUR’un yanı başında olması, sözde işyerinin sayısız kez bildirilmesine karşın oralı olunmaması.

    Öngörme ve önleme yerine deneme ve yanılmayla yaşamak bu sonuçları koydu önümüze!

    C 130’a ilişkin bir soruyla bitirmiş olayım!

    Kanıtlanmadıkça komplo kuramlarına ilgi göstermemek gereğinden yola çıkarak.

    Bir uçak kullanımdan düşünce mi çıkartılmalı?

    Cumhurbaşkanlığı filosunda iki elin parmaklarının sayısından fazla uçak bulunduğu göz önüne alırsak 60 yaşını geçmiş ikinci el yük taşıma uçağıyla insan taşımayı sorgulamak seçenek olmanın ötesinde görevdir.

    Bu yazıya konu olan ve hemen her gün benzerleri yaşanan olayların önlenebilir oluşu üzücü olmanın ötesinde yas tutmayı gerektirir türden.

    Yas yoksa siyah kurdele var!

    Buna bir de aklımızı kullanmayı ekleyebilsek…

  • 10 Kasım yas günü değil.

    Anma günü.

    Anlama günü olursa çok daha iyi.

    Atatürk pek çok yönüyle anılır.

    İyi askerdir.

    İyi devlet adamıdır.

    Özetle iyi insandır.

    Bu iyi insanın biz Türklerin payına düşmüş olması bizim biricik şansımız olsa gerektir.

    Bir incelik anıtıdır diğer yandan Atatürk!

    İstanbul’da sanatçıların da bulunduğu bir ortamda “sanat nedir?” sorusunun yanıtı aranmaktadır.

    Atatürk, tüm sanatçılara bu soruyu yöneltmektedir.

    Yeni kurulmuş Cumhuriyet’in sanatçılarından aldığı yanıtlar keyiflendirmektedir onu.

    Bir köşede eşi ve çocuklarıyla oturmakta olan beyefendinin elindeki bardak yere düşer ve çıkardığı gürültü ortamdakilerin o kişiye odaklanmasına neden olur.

    Bardağını düşürerek ortamı bozduğunu düşünen kişi sakarlığının utancıyla sarmalanmış durumdadır.

    Durumu fark eden Atatürk sıkıntı içindeki adamcağızı kurtarmak istercesine kendi bardağını yere bırakır.

    Bu inceliğiyle utanç içindeki bir insanı içine düştüğü durumdan kurtarırken onun utancına neden olan insanlara böyle şeyler hoş görülmeli iletisi vermiş olur.

    Ortamda bulunanlar inceliği alkışlarla ödüllendirmekte gecikmez.

    Alkışlar inceliğin alçakgönüllü ödülüdür.

    Not : Ata’yı inceliğinden örnekle andığımız bu 10 Kasım’da hiçbir yöneten yurttaşına “yalan söylüyorsun” dememeli dersini çıkartmak yerinde olacaktır.

    Kaynakça : Atatürk2ten 20 Anı, Mehmet Ali Ağakay, Türk Dil kurumu Yayınları, Yedinci baskı, 2015, Ankara.

  • Türk siyaset ortamındaki denetimsiz tartışma ve saldırganlığın itici etki yarattığını duyumsayanların sayısı az değildir.

    Sırf bu nedenle televizyon izlemekten kaçınır oldum.

    Batıcı dış politika izlenmesinde ve terörle uzlaşmada ortak paydada buluşabilen iktidarla muhalefetin kayıkçı kavgasına eşdeğer tartışmayı da düzeysizce sürdürdüğü görülüyor.

    Aşağılamaya varan söylemlerde hayvan dostlarımızın epeyce yer tuttuğunun farkındayızdır.

    Oysa evrim öğretimi etkili ve kavratıcı olsaydı insan üstünlükçü söylemlerden uzak durulabilirdi.

    Evrim kuramı demeye alışmış olsak da evrim gerçeği vardır karşımızda. Kuşkusuz çözülmesi gereken pek çok giz vardır bu kapsamda. Ancak, tüm bunlar evrim gerçekliğini ortadan kaldırmaz.

    Evrim gerçeği, canlı ve cansız dünyayı anlamamızın biricik yoludur.

    Başka deyişle evrim gerçeği insan üstünlükçülüğü sonlandıran dönüm noktasıdır.

    Evrim penceresinden bakmak insanın canlılık ortamının efendisi olması bir yana sıradan bir öğesi olduğuyla yüzleşmeyi gerektirir.

    Yine bunun sonucu olarak tüm canlıların kardeş olduğu gerçeği tüm açıklığıyla kendisini göstermiş olur.

    Yalnızca dinsel pencereden bakanlar için değil akılcı düşünceye sahip olanlar için de insanın üstün varlık olduğu savı çekicidir.

    Özellikle, “insanlar her şeyin en iyisini hak eder” sözünün albenisine kapılmamak kolay değildir.

    Gündelik yaşamda da siyasi ortamda da sokaktaki köpeği, çiftlikteki öküzü ya da dağdaki ayıyı karşıtını aşağılama aracı olarak kullanma saplantısında canlıların kardeşliğini göz ardı etmenin önemli etkisi olduğu kuşkusuzdur.

    Kaldı ki herhangi birimizin aşağılama aracı olarak kullandığı kimi hayvan dostlarımız başka kültürlerde oldukça ayrıcalıklı ve saygı duyulan bir konumda da olabilir.

    Sözün özü!

    Sokaktan siyasete aklınıza gelebilecek hemen her ortama egemen olan kötü ve sövgüye eşdeğer söylemlere hayvan dostların esin kaynağı olması bilgisizlik ve bilinçsizlik ürünü değilse nedir?

  • TBMM üyeleri İmralı’ya gitsin mi gitmesin mi? Akla zarar bir tartışma.

    Çok değil 2 yıl önce İmralı’ya gitmek bir yana sözünü etmek ihanet sayılmaktaydı. Son genel seçim bu şeytanlaştırma üzerine kurgulanmıştı.

    Kılıçdaroğlu seçilirse Demirtaş’ı serbest bıraktıracak diyenler bile çıkmıştı. Bugün gelinen noktada, böyle diyenler Demirtaş’ın özgürlüğüne kavuşturulması, TBMM heyetinin İmralı’ya gitmesi gerekliliğini vurgular oldular.

    TBMM üyelerinin bebek katilinin ayağına gitmesine arka çıkanlar konusunda yargı Türk milletinindir.

    Son günlerde açılım yanlısı olsun olmasın çoğu kimse söze Türkler, Kürtler, Araplar diyerek başlar oldu.

    Arap unsurunun eklenmesi Osmanlıcı iktidarının etkisiyledir.

    Daha da kötüsü bu adlandırmanın Cumhuriyetçiliğinden kuşku duyulmayacak kimseler arasında da yaygınlaşmakta oluşudur.

    Onlardan birisi, bir gazeteci geçtiğimiz günlerde açılımdan kaygısını dile getirmek için “Kürtlere sesleniyorum” sözleriyle başlayan tümce kurdu.

    Sayısını kestiremeyeceğim çoklukta yer vermişimdir yazılarımda.

    “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”

    (Mustafa Kemal Atatürk)

    Kurucu partinin, bu söylemleri eleştirecek yerde el yükseltmesi de ayrı ve önemli sorunken bir kesimin “Kürt sorunu yok, Türk sorunu var” söylemi de bir o kadar tehlikeli ve kimlik siyaseti değirmenine su taşıyan nitelikte.

    Geçenlerde kitap fuarında rastladım.

    Bir yayınevinin sergisinde Lazları, Çerkesleri konu eden ve elbette kimlik siyasetine katkıda bulunması olası kitaplar en görünür yere konmuştu.

    Diğer yandan, yine kimlik siyasetinin kaldıraç kolu olarak kullanılmaya aday mezhepsel söylemler de yükseliştedir.

    Başka deyişle, kimlikler etnisite, din ve mezhep kimlik siyasetinin önde gelen kaldıraçlarına dönüştürülmüştür.

    Bu tehlikeli kaldıraçları kullanma alışkanlığı olanlar biliniyor.

    Dincisi, mezhepçisi, etnikçisi bu konuda kötü alışkanlık sahipleri olarak bilinir.

    Üzücü ve şaşırtıcı olan kimlik siyaseti yanlılarının yerleştirmeye çalıştığı terminolojiyi kabullenmesidir.

  • Çürük olduk.

    Sürtük de olduk.

    Zaten cibilliyetsizdik.

    Devlet ileri gelenlerimizin bir kısım vatandaşa yakıştırdıklarını sıralamakla başladım.

    Dağarcıkları çok daha varsıl.

    İkinci açılımda sona yaklaştıkça “bir yandan yükümüz artarken diğer yandan süreci kundaklamaya çalışanların çabaları da artıyor” dedi Cumhurbaşkanı.

    TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Öcalan’ın kendisine yönelik ilgisini anımsatan çıkıştan sonra dengesini iyice yitirmiş gibi.

    Bir üniversitenin yeni dönem açılış töreninde yaptığı konuşmada sürece engel olmaya çalışanları çakala benzetmesinden belli bu durum.

    Canlıların kardeşliğine inanan biri olarak çakal olmaktan gocunmam.

    Ancak, TBMM Başkanı’nın çakal nitelemesini argodaki anlamında kullanmış olma olasılığı yüksektir. Dolayısı ile, kabul edilebilir olmadığı açıktır.

    Süreç başlarken herkes düşüncesini açıkça söylemeli, karşı çıkanlar da görüşlerini ortaya koymalı diyenlerin zaman ilerledikçe hırçınlaştıkları görülüyor.

    Bunda sona yaklaştıkça artan yükün etkisi tartışılmaz olsa gerek!

    Bir yılı aşkın süre önce TBMM kapılarının Öcalan’a açılmasıyla birlikte yol almaya çalışan çözüm treni ileri gelenlerin sözlerine bakılırsa son istasyona yaklaşıyor.

    En başta, terör örgütü silah bırakacak ve bunu hiçbir karşılık beklemeden yapacak diyenlerin ikide birde “yeni anayasa” diye mırıldanmaları karşılıksız hiçbir şey olmadığını, olamayacağını tüm açıklığıyla anlatıyor.

    Siyaset kurumundan cılız karşı çıkışlar bile süreç heveslilerini germişe benziyor.

    TBMM Başkanlığı koltuğunda oturan kişinin “çakallar” nitelemesi başka nasıl açıklanabilir ki?

    TBMM Başkanı’nın kendisine yakıştırdığı ancak bulunduğu konuma hiç de yaraşmayan söylemi açılım peşindekilerin gerginliğini açığa çıkartması bakımından önemlidir.

    Muhalefet için işaret fişeği işlevi görebilir.

    İktidarı sıkıştırmak için zayıf halka olduğu anlaşılmıştır bir kez daha açılım tiyatrosunun.

    Böyle biline, değerlendirile…

  • Trafikte dolaşmakta olan taşıtların beşte birinin iki tekerlekli olduğu verilerle kanıtlı.

    Kilis, Muğla, Manisa, Aydın, Iğdır ve Şanlıurfa illerimizdeyse iki tekerleklilerin sayısı diğerlerini geçmiş durumda.

    Her türden bisikletin ve bingitlerin bu sayının dışında olduğu unutulmamalı.

    Küresel salgına bağlı kurye patlamasına eklenen ekonomik yıkım iki tekerleklilere yönelimi artırdı.

    Uyulmayan kurallar, yapılmayan denetimler cabası.

    Bunlara özellikle kuryeliğin doğasındaki hızlı olma baskısı eklenince iki tekerleklilerden kaynaklanan karmaşa teröre evrildi.

    Yaralanmayla ve hatta ölümle burun buruna iş yapan kuryelerin tehlikeli işçi sayılmaları şöyle dursun serbest meslek etkinliği üzerinden hizmet satan taşeronlar olduklarını bilenlerin sayısı çok değildir.

    Trafik denetimi bir yana sosyal güvenlik denetiminden bile vazgeçmiştir devlet.

    Yaya yolunda yürürken arkanızdan ya da önünüzden bir iki tekerleklinin ansızın kurşun hızıyla geçebileceğine her an hazır olmalısınız.

    Taşıt yolundaki durum da bir o kadar ürkütücüdür.

    İki tekerleklilerin sağdan, soldan gitmek yeri geldiğinde diğer taşıtların arkasından önünden yön değiştirmek gibi alabildiğine özgür olduklarını her an gözlemlersiniz.

    Fırsat bulduklarında hız rekoru kırmaya hevesli oluşları bir başka sorundur.

    Bir yandan diğer motorlu taşıtların diğer yandan yayaların başı derttedir iki tekerleklilerle.

    İki tekerlekli gibi davranıp dört tekerlekli gibi saygı görme beklentisi de bir başka sorundur.

    Trafikteki iki tekerlekli sayısının duraklama olasılığı bir yana çok daha artması kimseleri şaşırtmamalı.

    Geçen haftaya kadar gündemde olan trafik cezalarının artırılması yasa tasarısı birdenbire geri çekildi.

    Vur deyince öldürenlerin yaptığına benziyordu tasarı.

    Orantısız olmasının yanı sıra uygulanabilir gibi de görünmüyordu.

    Uçuk yasal düzenlemeler için çaba harcanacak yerde yürürlükte olanlar uygulansa iki tekerlekli terörüyle büyük ölçüde başa çıkılabilir(di).

    Nüfus yoğunluğunun zaten son derece yüksek olduğu büyük kentlerimizdeki yaşam iki tekerlekli terörüyle iyice zorlaşıyor.

    Başka pek çok konuda olduğu gibi yönetim bu önemli sorun karşısında da uyur gibi davranmayı yeğliyor.

  • Yalnız Türk futbolunun değil Türk sporunun da taçsız kralıdır saymak Metin Oktay.

    Taçsız kral nitelemesi hiç kuşkusuz eşsiz futbol becerisinin ürünüdür. Onun bu yanı tartışılmaz.

    Yaşım onu yeşil sahada izlemeye elvermedi.

    Buna karşılık, onunla ilgili çok şey işittim, okudum.

    Çoğunlukla futbolu üzerineydi öğrendiklerim.

    Bu yazıya konu olan etkinlik bundan birkaç ay önce yapılacaktı. O günkü olağandışı engel bugüne erteletti tanıtımı.

    Böylelikle etkinlik Türk futbolundaki kirliliğin paçalardan aktığı günlerle çakışmış oldu.

    Kitabın yazılması düşüncesi kent kültürü yazılarıyla ve girişimleriyle tanınan Orhan Beşikçi’ye ait. Bu düşünceyi, deyim yerindeyse iğneyle kuyu kazarak, sabırla yerine getirmekse meslektaşım Metin Özer’e düşmüş.

    Dr Metin Özer ve kitabın düşünce babası kent kültürü gönüllüsü Orhan Beşikçi

    Ortaya oylumsuz görünen ama son derece içerikli ve değerli bir yapıt çıkmış.

    Kitapta futboldan söz edilse de insan Metin Oktay’la karşılaşıyor okur.

    İzmir’de Yün Mensucat’ta başlayan futbol yaşamı İzmirspor’da sürmüş Metin Oktay’ın. Daha sonra Galatasaray ve ona eklenen Palermo serüveni.

    Kısa süreli teknik adamlık deneyimini spor yazarlığı tamamlamış.

    Her nerede olursa olsun, İzmir’i ve İzmirlileri hiç unutmamış.

    Futbol oynarken göremesem de İzmir’de şimdilerde sessizliğe gömülmüş olan Kardıçalı Han’daki Gol Pub’ı dün gibi gözlerimin önündedir.

    Son yıllarda ilgisi olsun olmasın hemen herkesin gazetelerin ve başka yayın organlarının spor sayfalarında gördüğü kör fanatizmden başka bir şey değildir.

    Oysa, Metin Oktay’ın jübilesinde Galatasaray ve Fenerbahçe karşı karşıya gelmiştir. O yıllarda Fenerbahçe’nin efsanesi olan Can Bartu ile 10 dakikalığına da olsa forma değiştirerek futbolun düşmanlık değil dostluk aracı olduğunu anlatabilmiştir Metin Oktay.

    Eli açık, yardıma gereksinim duyan herkese koşan tam bir halk adamıdır o.

    İyi bir bireydir.

    Kitaptan öğrendiğimize göre Metin Oktay futboldaki becerisine derinlikli bir kültür insanı olma özelliğini eklemiştir. Futbol için dünyaya gelmiş olan ve onun için yaşadığını her fırsatta dile getiren Metin Oktay’ın bir kitap kurdu olduğunu öğrenmek şaşırtıcı bir hoşluktur.

    Günümüzde Türk futbol ortamının lümpen kültürüyle ve bahis üzerinde şikeyle sarmalandığı acı gerçeği “bir zamanlar Türkiye” dedirtecek türdendir insana.

    Yaşarken de aramızdan ayrıldıktan sonra da yandaşıyla, karşıtıyla hemen herkes onun iyi bir birey olduğunu içtenlikle onaylamıştır, onaylamaktadır.

    Metin Oktay, darbe dönemlerindeki idamlara karşı duruşuyla iyi bir vatandaş olduğunu ortaya koymuştur.

    Biyolojik evladı olmasa da ikinci eşinin önceki evliliğinden olan Rıfat Halil Pala ile babası tarafından Metin Oktay’a emanet edilen ünlü çizer Nuri Kurtcebe’yi öz evladı gibi bağrına basmıştır.

    Etkinliğin yapıldığı yapıdan da söz etmek gerekiyor.

    İzmir Basmane’de oteller sokağı olarak bilinen yerleşimde yer alan Hacı Ayşe Nebahat Tabak evi Konak Belediyesi’nce onarılarak yaşama kavuşturulmuş. Altmışlı yıllarda kimsesiz çocukların yetiştirme yurdu olarak kullanılmış.

    Basmane oteller sokağı Metin Oktay’ın önemli zamanını geçirdiği ve dönemin İzmir futbolunun kalbinin attığı yer olarak da ünlenmiş olan Altınpark’ın çok yakınındadır. Bu bakımdan da Metin Oktay’ı anmak ve anlatmak için son derece uygun bir yerde olduğumuz kuşkusuzdu.

    Yazar, Metin Oktay’ı anlatırken adaşını anlatmış oldu.

    Yazarın Metin Oktay’la adaş olduğunu gözden kaçırmayanlara!

    Yazarın dayısı Metin Oktay’ın mahalle arkadaşıymış. Yazarın adının Metin Oktay’dan esin olduğunu öğrenmek günün bir başka hoşluğu oldu.

    Not : Kitap yazmak başlı başına sabır ve emek gerektiriyor. Seven için yazmak büyük zevk. Ancak, sorun kitabın yazımından sonra başlıyor.

    Baskı ve dağıtım aşılması olanaksız dağlar gibi dikiliyor yazarın karşısına.

    Kitabı nereden edinebilirim diye mırıldananları işitir gibiyim.

    İzmir Alaybey’deki Mavi Lotus kitabevi ve e Nadir Kitap’tan edinilebilir.

  • Cumhuriyet, 10 yılı aşan savaşlardan sonra kuruldu. Bu zorlu 10 yıl bir yandan ekonomiyi engelli kılarken diğer yandan insan varlığını tüketti.

    İnsan varlığının tükenişi çiftçi ya da eğitimli, öğretimli ayrımı gözetmedi.

    Geriye kalan insan varlığının yoksulluğu, yoksunluğu ve sağlıksızlığı da cabası!

    Bilenler bilecektir bu yazıya konu olan iki Mustafa’nın karşılaşmasını.

    Bilenlere yinelemek pahasına bir kez daha anlatmış olalım.

    Eylül 1929!

    Cumhuriyet henüz 10 yaşına bile erişmemiş.

    Yalova yakınlarındaki kırsalda küçük Mustafa sığırlarını otlatmaktadır.

    Yolculukta da olsa Gazi Mustafa gördüğü insanlara yakın ilgi gösterir. Özellikle de çocuklara.

    Yol sormak gerekçesiyle duraklar Gazi.

    Küçük Mustafa’yla söyleşmeye başlar.

    Sığırtmaçlıktan ayda 3 lira kazandığını söyleyen küçük Mustafa’ya, Gazi yıllık kazancı olan 36 lira vermek ister.

    Küçük Mustafa yoksul ve yoksun olsa da karşılıksız para alınmayacağının farkındadır. Gazi, parayı karşılıksız vermediğini gideceği yerin yolunu söylediği için verdiğini söylese de küçük Mustafa parayı almak istemez.

    Yanındaki cevizleri Gazi’ye uzatarak, ancak bunlar karşılığında kabul edebileceğini söyler parayı.

    İki Mustafa’nın yolları kesişmiştir bir kez.

    Ertesi günü küçük Mustafa kaplıcalara çağırılır.

    Gazi, küçük adaşına kendisini kâhya yapacağını söylese de asıl niyeti onu okulla buluşturmaktır.

    İlk iş olarak küçük Mustafa Şişli Etfal Hastanesi’ne yatırılır. Bakılır, beslenir.

    Sonrası mı?

    Ver elini okul.

    İlköğretim sonrasında sınavını kazandığı Kuleli Askeri Lisesi’ne yazdırılır.

    Türk ordusuna subay olarak hizmet verecektir yaşamının geri kalanında.

    Sığırtmaç Mustafa soyadı yasasıyla Demir soyadını aldı.

    Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan’ın manevi oğlu oldu.

    SIĞIRTMAÇ MUSTAFA

    Mustafa Kemal’in elinden tuttuğu

    Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa

    Çiftlik ağasının dağda unuttuğu

    Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

    Kırlarda güttüğün davarla inekti

    Yediğin bir parça kararmış ekmekti

    Katığı kurtarmak, bu az mı emekti

    Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

    Yolunun üstüne Gazi’yi çıkaran

    Talihin milletin talihi ey çoban

    Bak benzine kan geldi, dizine derman

    Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

    Küçücük zihnini, bu kim? diye yordun

    Sonra anladın ki en Ulu’su yurdun

    Gazi adaşınla diz dize oturdun

    Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

    Sen de medeni bir insan olacaksın

    Sırasında aranıp sorulacaksın

    Bilgi hamuruyla yoğrulacaksın

    Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa.

    Milletin tarihten silinmiş izi

    Dağılan sürümüze baş olan Gazi

    Senin gibi dağdan toplamıştı bizi

    Bunu hiç unutma Sığırtmaç Mustafa.

    MEHMET SELAHATTİN

    Şair Mehmet Selahattin’e yukarıdaki dizeleri yazdırdı Sığırtmaç Mustafa’nın dokunaklı öyküsü.

    Aradan geçen 100 yıldan sonra Cumhuriyet’i küçümsemenin, azımsamanın sıradanlaştığı günümüzde Sığırtmaç Mustafa’nın öyküsü kulaklara küpe olmalı.

    Coşkuyla kutladığımız Cumhuriyet’in bu yazıya konu olan gibi nice görkemli öykünün yazılmasına olanak tanıdığı unutulmamalı.

    29 Ekim, en büyük bayram kutlu olsun!

    Cumhuriyet ne pahasına olursa olsun yaşatılmalı.

  • Güne casusluk savlarıyla uyandık.

    Bir süredir gündemde olan rüşvet, irtikap ve yolsuzluk suçlamaları duvara mı çarptı da yeni bir suçlama üretildi diye sormamak olmaz.

    Sözlük, casusluğu bir kurum ya da devlet adına bir başka kurumun ya da devletin gizli bilgilerini elde etme çalışması olarak nitelendirmiş.

    Casusluğun söz konusu olabilmesi için gizlilik olmazsa olmaz gereklilik.

    FETÖ etkinlikleri sırasında kozmik odanın kapıları bir savcıya ardına dek açılmıştı. Şimdilerde ortalarda olmayan o savcının altın tepsi içinde kendisine sunulan bilgileri kendisi için saklamamış olduğunu bilmek için çok da hünerli olmaya gerek yok.

    Kozmik odanın kapısını kıranın FETÖ olduğu kuşkusuzdur.

    Ancak, bu kapının kırılarak içeri girilmesinde dönemin asker ve sivil tüm üst düzey yöneticilerinin ağır sorumluluğu olduğu kesindir.

    Mahkeme kararı gibi uyduruk bir gerekçeye yenilmemeleri gerekirdi.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin birliği, dirliği ve varlığıyla ilgili son derece gizli ve duyarlı bilgiler ortalığa döküldü. Hatta, bu bilgilere dayanılarak kimi önemli görevdeki kimselerin infaz edildiği bilgileri bile yayıldı.

    Bir başka konu.

    Bu yazıyı okuyan hemen herkesin başına gelmiştir.

    Cep telefonunuzdan size ulaşan birileri dolandırıcılık amaçlı girişimlerde bulunmuşlardır. Çoğu değilse de bir bölümü başarılı olmuşlardır bu kötü niyetlerine erişmeye.

    E devletteki bilgilerin sızdırıldığı konusundaki savlara bakan düzeyinde “benim dönemimde olmadı” karşılığı alındığına göre bu bağlamda da gizlilik kalmadığı açıktır.

    Başka deyişle, her bir TC vatandaşının iletişim, adres, sağlık, vergi ve kazanç bilgileri sayılarını kestiremeyeceğimiz kadar çok kurumun ve kişinin elindedir. Dolandırıcılık olgularının sayısındaki patlama büyük ölçüde bu bilgilerin ortalık yerde dolaşıyor oluşu kaynaklıdır.

    Gizliliğin bu denli buharlaştığı ortamda yine de casusluk eylemi ve buna bağlı olarak casusluk öznesi aranacaksa eğer, “sığınmacı” etiketlilerin casusluk eylemi için bereketli bir dağarcık oluşturdukları kuşkusuzdur.

    Tüm bunları bir yana bırakıp tutuklu belediye başkanlarından ve onların çevresindekilerden, gazetecilerden casus üretme yoluna girildiyse eğer bu yola girenlere acımanın yanı sıra katıla katıla gülmek gerekir.

  • TBMM komisyonunda yaşananlar kimlik siyaseti esnafının eriştiği özgüveni göstermesi bakımından ibretlik.
Onlar saldırıda, Türkiye Cumhuriyeti savunmada.

    Çeşitli gerekçelerle daha önce de yazdım. TBMM’deki Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tutanakları üşenmeden, aksatmadan ve elbette özenle okunmalı.

    Bir hekim olarak, bu tutanakları okumadan önce aklınızı başınızda tutabileceğinizden kuşku duymuyor olmanız gereğini anımsatmak isterim. Kuşkunuz varsa okumamanız daha uygun olur.

    Yaşadıkça daha neler öğreneceğiz sorusunu akla getirmemek olası değil.

    Tecavüzcü olduğumuzu öğrenmek çok daha çarpıcıydı.

    Barışa İhtiyacım var Kadın İnisiyatifi Temsilcisi Ruşen Seydaoğlu eksiği tamamlarcasına Türkiye Cumhuriyeti devleti güvenlik güçlerini tecavüzcülükle etiketlemiş komisyonun 15.10.2025 tarihli oturumunda.

    Meğer Türkiye Cumhuriyeti devleti 2016’da kentlerin ve ilçelerin mahallelerini dümdüz etmiş. Bizim hendek savaşları olarak bildiğimiz ve yüzlerce cana mal olmuş bu acılar Öcalan ağzıyla bu şekilde tanımlanmış.

    İnisiyatif adına söz alan Feride Eralp de aynı perdeden konuşmayı sürdürünce AKP’li Selami Altınok “Bu barış dili değil” diyerek tepki göstermiş. Altınok’un barış dilinden ne anladığını bilemeyiz. Ama, söz alanların barış dilinden anladığının kimlik siyasetine eklemlenen yıkıcılık olduğundan kuşku duyamayız. Bir kez o yol açıldığında bu ve benzerlerinin geri döndürülemeyeceğini kestirmesi gerekirdi geçmişte üst düzey kamu yöneticiliği de yapmış olan Altınok’un.

    Bu denli saldırgan konuşma TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un bile sabrını taşırmış olmalı ki ölçülü(!) tepkisini esirgememiş.

    CHP adına söz alan Murat Emir, bu konuşmaları dinliyor olmamız onayladığımız anlamına gelmez diyerek ortamı yumuşatmaya çalışmış. Bu kimseleri buraya çağırdığımıza göre onları dinlemek yükümlülüğümüzdür diyerek bağlamış sözlerini.

    Emir’in ilk tümcesine tamam.

    Ama, Türkiye Cumhuriyeti’ni dayanaksızca suçlayanları dinleme yükümlülüğünün açıklanmaya muhtaç olduğu kesindir.

    Türkiye Cumhuriyeti devletini hem de TBMM çatısı altında tecavüzcülükle suçlayabilmenin aldığı karşılığa bakar mısınız?

    Eksik kalmasın!

    Türk ordusunu kimyasal silah kullanmakla suçlayan Dr Şebnem Korur Fincancı da çağırılmalı komisyona. Çok daha çarpıcı ve ilgi çekici şeyler söyleyeceği güvencesi verebilirim kendisinin.

    TBMM’de yaşananlara verilen ölçülü(!) tepkilerle İmralı yoluna düşmeye hazırız iletisi verildiği kanısındayım.

    Tecavüzcülük günahından arınmanın tek yolu da bu olsa gerek…