Yadırgatıcı bir soru olduğunun farkındayım. Ancak, bu soruyu sormakta yerden göğe haklı olduğumu düşünüyorum.
Bilindiği gibi, Türkiye komşu Suriye’nin kundaklanmasına katılarak ölümcül bir hataya düştü. Uzunca süre dirense de Suriye düştü.
Suriye düştüğünde, geçen yıl bugünlerde teneke çalanlar nerede diye sormak gerek.
Öngörüldüğü gibi HTŞ eskisi, sakalını kısaltmış, takım elbise giymiş birinin önderliğindeki Suriye bölünmeye yaklaştı gerçekte. Emperyalin amacı da buydu.
Yine kestirildiği gibi, Suriye’nin kuzeyine yerleş(tiril)miş PKK eşdeğeri terör örgütünün bulunduğu ülkeyle bütünleşmesi çabaları yoğunlaştırıldı.
Yeniden sahne alan açılımın da yaşamsal ayrıntılarından biri oldu bu kaygı.
Bunun olması bir yana YPG’nin Halep’te hendek çağrışımı yapan bir yapılanma içinde olduğu ortaya çıktı.
Suriye hükümeti bu duruma karşı askeri harekât yaptı. Sorun ne denli çözüme ulaştı bilinmiyor. Açılımı tamama erdirme amaçlı sözde temizlik yapıldığı izlenimi mi yaratılmak isteniyor? Bunu zaman gösterecek!
Türkiye ekonomi başta olmak üzere sayısız sorun sarmalı içindedir.
Böyle bir durumda iktidara aday partinin, hele bir de “kurucu” sıfatı taşıyorsa yapacağı bellidir.
Ekonomi ve güvenlik gündemin başına oturtulur!
İktidar bu kırılganlık kaynağı ikili üzerinden “erken seçim”e zorlanır.
Haftada 2 kez miting yapan muhalefet partisinin bu bağlamdaki çabaları ve kararlılığı elbette övgüye değerdir. Ancak, bu yolla sağlanan gücün doğru yönlendirilmemesi de bir o kadar eleştiriyi hak eder.
CHP grup başkanvekili Gökhan Günaydın DEM yetkilisiyle birlikte Halep’te yaşananları etnikçilik adına eleştirmeye kalktığında durum değişir.
DEM’in ne olduğu bellidir. Emperyal güdümlü etnikçi terörün döpiyes ve takım elbise giymişler topluluğu olduğunu anlamamak için nasıl bir aymazlık içinde olmak gerekir diye sormuş olalım.
CHP’nin ne güncel durumla ne de kökleriyle ilişkilendirilemeyecek bu son duruşu tüm eleştirilere karşın açılım komisyonunda var olmayı sürdürme üstelemesini de açıklıyor.
Böylesi akıl almaz hataya düşen CHP’ye iktidar olmak istemiyor mu sorusunu sormak gereksiz olmadığı gibi zorunluluktur.
Aylardır kamuoyu yoklamalarında öndeliğini sürdüren kurucu partinin son günlerde ikinciliğe gerilemesi de bu sorunun haklılığını ortaya koymuş olmuyor mu?
İzmir Buca Belediye Başkanı’nın yurtdışı dinlencesi tepkiye neden oldu. Belediye başkanı yurtdışı dinlencesine gidebilir elbette. Ancak, şu günlerde belediyenin çalışanlarının aylıklarını ödemede aksaklık ve gecikme yaşanmakta oluşu doğurdu gerçekte tepkiyi. Her ne kadar çalışanların aylığını başkan cebinden ödemiyor olsa da bu duyarlı dönemde yurtdışı dinlencesi hoşa gitmedi.
Partisi CHP’nin belediye başkanlarına yönelik olarak yurtdışına çıkmazdan önce onay verelim tadındaki genelgesi tepkilerin ürünü sayılmalıdır.
Yazının başlığı “Amma da yaptın” dedirtebilir.
Anlatmaya çalışayım!
Akla gelebilecek her meslekten kimse belediye başkanı seçilebilmektedir. Başkanların belirlenmesinde yaraşırlıktan çok parti içi etkiler ve güç dengeleri belirleyici olabilmektedir.
Adayı doğru belirleseniz de seçilen kişinin belediyeciliği bilmesi ya da tüm boyutlarıyla kavramış olması beklenemez.
Belediyeler tıpkı merkezi yönetim gibi partilerin kamuoyunca benimsenebilirliğini doğrudan etkilemektedir.
Son yıllarda iktidarın izlediği yol olan sadaka kültürü belediyelere de egemen olmuş durumdadır. Bu kültüre “sosyal belediyecilik” adı konarak tartışmadan bağışık tutulması da başarıyla sağlanmıştır.
Doğrusunu isterseniz belediyelerin yaptığı bu türden harcamalar köktenci çözümden çok anlık rahatlık sağlamaya yaramaktadır. Oysa, desteğe ve yardıma gereksinim duyan geniş toplum kesimlerinin bu duruma düşmesinden birincil sorumlu merkezi yönetimdir. Onun politikaları toplum yararına olmadığı sürece yerel yönetimlerin bu eksiği gidermesi ne denli olanaklı ve sürekli olabilir?
Diğer yandan, sosyal belediyecilikle etiketlenen etkinliklerin toplum katında ilgi gördüğü de yadsınamaz.
Vesayete dönersek!
Daha önce de değindiğimiz gibi bir belediye başkanının her konuda bilgili ve birikimli olması beklenemez.
Bu durumda, akılcı ve bilimsel danışmanlık olmazsa olmaz gereklilik olarak kendini göstermektedir.
Bu gereksinimin giderilmesinde partilerin ön alması kaçınılmazdır.
Genel merkez güdümlü yerel kurullar oluşturulabilir. Bu kurullarda kentin gereksinimlerini saptayabilecek, çözümler üretebilecek akademik ve uzman kadro yer almalıdır.
Belediyelerin yatırımları bu kurulun öneri ve yönlendirmeleri doğrultusunda biçimlendirilmelidir.
Böylelikle, öncelikle atlanmayacağı gibi savurganlığın da önüne geçilebilecektir.
Bir örnekle anlatmaya çalışayım.
Çalışanlarının hak edişlerini ödemekte zorlanan ve en azından geciktiren bir belediye sosyal yardımlar ve kültürel etkinliklerle ilgili olarak böylesi bir kuruldan onay alabilir mi sorusunun yanıtı belirleyici olursa sorunların çözümüne yaklaşılmış olacaktır.
Tıpkı merkezi yönetimler gibi belediyeleri de pençesine almış olan rant odaklı yapılanmalar bu öneriye ne der bilemiyorum.
Ben aklın ve bilimin gereğini dile getirmeye çalıştım.
Küba Devrimi’nin 67. Yıldönümü Venezuela zorbalığına rastladı. ABD’nin yaptığının her fırsatta zorbalıkla, haydutlukla ve alçaklıkla eşleştirilmesi görevini yerine unutmamış olayım.
Venezuela’da olan biteni herkes benim gibi öfkeyle karşılamıyor. Sevinenler olduğu gibi utangaçlıkla emperyali övenler eksik değil.
Venezuela’yı fırsat bilip Küba’yı hedefe koyanları görmek de varmış.
Grandma teknesiyle Küba’ya gizlice giden Castro ve 81 arkadaşının yarattığı mucizedir Küba devrimi.
Devrimi izleyen birkaç yılda öncelikle cehaletin sırtı yere getirilmiştir. Okuryazar olmayan kalmamıştır ABD’nin alabildiğine sömürdüğü ve batakhaneye çevirdiği Küba’da.
Aynı Küba bir de sağlık devriminin altına imza atmıştır.
En temel hak olan sağlık hizmeti kısa sürede kitleselleştirildiği gibi bölge ülkelerinin yararlanımına da sunulmuştur.
Bölgenin İspanyolca konuşan ülkeleri için Küba bir tıp eğitimi ve öğretimi merkezine dönüşmüştür. Çevre ülkelerden genç hekim adayları Küba’da beyaz önlük giyerek dönmüşlerdir ülkelerine.
Sağlıktaki bir başka başarı tıp teknolojisinde sağlanmıştır.
Aşı, ilâç ve onlara eklenen her türlü sağaltıcı araç, gereç üretimi Küba’nın görkemli başarısının parlak ögeleri olarak tarihteki yerini almıştır.
Küba’nın sağlık başarısında değinilmesi gereken bir başka ayrıntı az harcamayla çok sağlık hizmeti sağlamasıdır. Gelişmiş olduğu ileri sürülen ülkelerin sağlığa ayırdığı bütçeyle karşılaştırıldığında sözü edilemeyecek harcamayla sağlıklı bir toplum yaratmak göz ardı edilemeyecek bir başarı olsa gerektir.
Böylelikle bir yandan toplum sağlığı geliştirilirken diğer yandan da kazanç odaklı tıp endüstrisinin önü kesilmiştir.
Küçük Küba dev yürekli insanların ülkesi olmuştur devrimden sonra.
Bir yandan kendisini geliştirip, kalkındırırken diğer yandan uzaklardaki ezilenlerden, sömürülenlerden ilgisini esirgemedi.
Angola ve Namibya’da sömürgeci egemenliğinin son verilmesine katkıda bulunan Küba, Güney Afrika’da ırkçı rejimin yenilgiye uğratılması savaşımına katkıda bulunmaktan geri durmadı.
Dün akşam (06.01.2026) Jose Marti Küba Dostluk Derneği’nce İzmir’de düzenlenen etkinliğe konuk olan Küba’nın Ankara Büyükelçisi’nin Güney Afrika’da ırkçılıkla savaşım verenlerden birisi olduğunu öğrenmek de etkileyiciydi.
Venezuela’yı gerekçe göstererek Küba’yı da hedefe koyan utangaç batıcılar fırsat buldukları her ortamda içlerindeki zehri salmaktan kaçınmıyorlar.
Kapitalizmin insanlara sunduğu yaldızlı görüntülere Küba’da rastlamak olası değildir. Durum böyle olunca da kimileri için Küba’yı sefaletle ve açlıkla özdeşleştirmek kolaylaşmaktadır. Yaşama (hatalı) bakışı ve olguyu (yanlış) algılamaya dayanan yaklaşımı düzeltmekten başlamak gerekir işe. Elbette, bu olumsuz yorumlar kötü niyetle yapılmıyorsa.
Bu abartılı görünen başlık Trump’ın sözlerinin ürünü.
Grönland, Meksika, Küba derken Kolombiya da Trump’ın diline dolananlar arasına katıldı.
Diplomasi dilini kullanma gereği duymayan Trump bir sonraki konuşmasında sövüp saymaya başlarsa şaşırmayacağız.
Maduro’yu rehin almış olmanın rahatlığıyla Amerika anakarasında Trump’ın canını sıkan kim varsa boy hedefi oldu.
Gustavo Petro Kolombiya’nın seçilmiş devlet başkanı. Kolombiya uzun yıllar boyunca uyuşturucu kartelleriyle ayrılıkçı hareketlerin sahne aldığı ülke olarak tanındı.
İlk solcu başkan Gustavo Petro’yla birlikte bu kara yazgının değişmesi umutları belirdi.
Bogota belediye başkanlığı döneminde kamucu politikalarına yeraltı güçleriyle savaşımı ekleyerek bir bakıma Kolombiya’nın başına geçmeye yaraşır birisi olduğunu kanıtladı.
Gustavo Petro’yu önceki yıllarda bir sözüyle de tanımıştı dünya.
“Otomobil kullanımı tabana yaygınlaştıkça değil, varlıklılar otomobil kullanımından vazgeçtiğinde insanlık gerçekten gelişmişliğe adım atmış olacaktır!”
Petro’nun dünya görüşüyle ve uygulamalarıyla örtüşen sözler olduğu kuşkusuzdur.
Elbette, taşıtsız bir yaşam düşünülemez.
Ama, vazgeçilmez olan taşıtın topluma hizmet vereni, kitle taşımacılığını önceleyeni arzulanmalıdır.
Venezuela’yı narko-terörle suçlayan Trump’ın gerçek derdinin petro-dolar olduğunu anlamak için çok beklemek gerekmedi. Petrolü her şeyin önüne koyan birinin petrol tüketimini azaltma eğiliminde olan bir devlet başkanından hoşlanması düşünülemezdi.
Hatta, böyle bir eğilimi dünya görüşüne saldırı olarak bile algılayabilirdi, ki öyle oldu.
Doğal olarak, Güney Amerika’nın her iki okyanusa kıyıdaş tek devleti olan Kolombiya’nın petro-dolar karşıtı birisince yönetilmesi istenmezdi.
Amerika’da, kuzeyden güneye dikensiz gül bahçesi tasarlayan Trump’ın Petro’yu hastalıklı olmakla suçlayan sözleri üzerine düşünülmeli!
Trump’ın sınır tanımazlığı ve küstahlığı göz önüne alındığında kimin hastalıklı olduğunu anlamak zor değil.
Dünyalılar bu yayılmacı ve ahlâk yoksunu saldırganlığa kararlı karşı duruş göstermedikçe barış ve esenlik yakınımızda olmayacak…
Dün Venezuela emperyalizmin saldırısına uğradı. Seçilmiş başkan zorbaca ülkesinden kaçırıldı.
Görünürde narko-terörle suçlansa da çok dile getirilmeyen sorun Venezuela’nın Bolivarcı yönetim döneminde emperyalce yağmalanmasına kapıların kapatılmasıydı.
Bir Kemalist olarak antiemperyalist duruşu en başa yazmak temel ilkem olmuştur. Bunu yaptığınızda ülkedeki ve dünyadaki gelişmeleri yorumlamak kolaylaşır. Hataya düşmek de neredeyse olanaksızlaşır.
Dün sabah Venezuela başkanının ve dolayısı ile de halkının başına gelene üzüldüm. Chavez’le başlayan Bolivarcı dönemin kazanımlarının yitirilmesi olasılığı bile yeterince ürpertici geldi bana.
Doğal olarak, televizyonun başına geçtim.
Muhalif(!) kanal SZC’de konu irdelendi ve yorumlandı. Konukların biri geldi diğeri gitti gün boyunca.
Muhalif kanal olmanın ötesinde kendisini Atatürkçülükle etiketleyen ve kurucu değerleri önemsediğini düşündüren bu kanala çıkanların söze şöyle başlamasını beklerdim.
“ABD’nin Venezuela’da yaptığı haydutluktur, kural tanımazlıktır!”
Benim izleyebildiğim kadarı ile bu keskin ve amasız, fakatsız duruşu bir tek Bartu Soral sergiledi.
Bu bir tümcelik net söylemi esirgeyenler bakın nelerle uğraştılar.
Birisi, Amerikan Delta Gücü’nün Maduro’yu kaçırma görevini başarıyla ve tereyağından kıl çeker gibi yerine getirdiğini ballandırarak ve ABD’ye yakınlığını saklamayacak denli etkili anlattı.
Arada, işi magazine dökmeyi de unutmadı söz alanlar.
Bir başkası, Venezuela’nın petrol varsılı olduğuna göndermede bulunarak böylesi bir ülkede yaşanan yoksulluğu öne çıkarttı. Bir ölçüde hak verilebilirdi bu görüşe. Ancak, Venezuela’nın petrol varsılı olmasına karşılık ablukada ve ambargoda bir ülke olduğunu görmezden gelmek kanımca önemli eksiklikti. Farkında olarak ya da olmayarak emperyalist saldırganlığı aklamış olmaktaydı konuşmacı.
Bunca görüş çeşitliliğinde Maduro’nun diktatörlüğüne, otokratlığına vurgu yapılmasa olmazdı. Diktatör Maduro’nun halk gözünde destekten yoksun olduğunu yaldızlı sözlerle yansıtan katılımcı açıkça belirtmekten kaçınsa da diktatörün sonu tadında bir sonuca ulaşmakta sakınca görmüyordu.
Hemen eklemeliyim!
Bu görüşleri dile getirenlerin tümü (gardrop) Atatürkçüsüydü. Hem de katıksız!
Bugünkü haberlere baktığımda Ankara’da Venezuela’ya yapılanı kınama etkinliklerine rastladım. İlginç nokta şuydu bu etkinliklere katılanlar bakımından.
Türkiye’de emperyalist proje olduğu belgeli olan açılımın ve etnikçi siyasetin hemen her zaman kuyruğu olmakta sakınca görmeyenlerin “antiemperyalist” duruşu tüm zamanların haberi olmaya aday bir çelişki gibi göründü gözüme.
İnsanları satın alma yoluyla ayartmada öteden beri hünerli olan emperyalizm bu yeteneğini bir kez daha konuşturmuş anlaşıldığınca. Yoksa, korunaklı bir yerde olduğu kuşkusuz olan Maduro kolaylıkla kaçırılabilir miydi?
Böylelikle boş kaleye gol atan takım gibi davranabilen ABD’nin haydutluğuna bir çift kınama sözünü çok görenlerin emperyal güzellemeciliği yapmakta sakınca görmemeleri vicdan ve insaf eksikliği içinde olmalarının yanı sıra ahlâk yoksunu olduklarını da düşündürdü bana.
Bu konulara çokça eğilmiş, kült yazılar yazmış olan Attilâ İlhan’ın anısına saygıyla!
Hiçbir şey değilse bile ahlâk Venezuela halkının yanında durmayı, dolayısı ile de antiemperyalist tutum almayı zorunlu kılmaktadır.
Bu görüntüyü her fırsatta anımsamak gerek.Kahramanlaştırılmak istenen kişi işte bu.
Bir önceki yılın sonundan başlayarak geçen yılı “terörsüz Türkiye” kurgusuyla oyalanarak geçirdik. İş döndü dolaştı Öcalan’ın özgürlüğünde düğümlendi.
Gerçeklikle uzaktan yakından ilintisi olmayan, onun da ötesinde Türk Milleti’nin onurunu ve gururunu örseleyen bu kurgu siyaset kurumundan dişe dokunur karşıtlık görmedi. Özellikle kurucu partinin bu konudaki duyarsızlığı ve daha da kötüsü bu kurguya yatkınlığı rahatsızlık vericiydi.
Kurgunun postacısı ve seslendiricisi konumundaki DEM parti ve bağlaşıkları her fırsatta Öcalan dediler, başka bir şey demediler
Kurguyu yeni yılla birlikte boyutlandırmak isteyenler Diyarbakır’da Öcalan’a özgürlük mitingi yapılacağını duyurdular.
Bu duyuru toplumu sarsıcı etki yarattı.
Toplumsal tepki bir grup yurtseverin mitingin yasaklanması istemli başvurusuyla (Avukatlar İsmail Çevik, İsmail Sami Çakmak, Ömer Faruk Eminağaoğlu, Selçuk Ulusoy ile Seyfeddin Çelik ve Suay Karaman Cumhurbaşkanlığı’na, İçişleri Bakanlığı’na ve Diyarbakır Valiliği’ne planlanan mitingin yapılmasına izin verilmemesi için dilekçe verdi) ete kemiğe büründü.
Yılın ilk gününde gelen haber sevindirdi.
DEM parti amaca ulaşıldığına vurgu yaparak hava koşulları gerekçesiyle mitingin ertelendiğini duyurdu. Amaca ulaşıldığı nitelemesi geri adım atmıyoruz olarak okunmalı. Çekindik de erteledik diyemeyeceklerine göre.
Bu gelişme açılım sürecine tutkuyla bağlı olan kurucu parti için işaret fişeği olmalı.
Siyaset kurumundaki aymazlık ve duyarsızlık bir yana eli kanlı katile önderlik sunan açılımın toplumsal düzlemde en küçük destek bulamadığı anlaşılmış olmalıdır.
Hiç gereği ve somut gerekçesi olmadan açılım başlatmanın anlamsızlığı ortaya çıkmıştır.
Bu açılımın da önceki gibi duvara çarpacağını öngörmek abartı olmayacaktır.
Masanın devrilmesi uzak değildir.
Masanın devrildiği gün bayramımız olacaktır!
Kurucu partinin bu gelişmeyi doğru okumasını ve ona göre tutum almasını beklemek en doğal hakkımızdır.
Yeni yıla geri sayarken öngörüler ve tasarımlar öne çıkar(tılır).
Unutulan özeleştiriyi öne çıkartmak isterim.
AKP iktidarının özellikle son 20 yıllık döneminde “Kemalist güç odağı oluşturma” çabası içinde oldum Kemalist olmaya çalışan biri olarak.
Her seferinde duvara çarptım desem yeridir.
Hemen eklememde yarar var!
Türkiye’yi içine düştüğü derin kuyudan ancak Kemalizm ipi çıkartabilir.
Başka yol, yöntem ve umar yoktur.
Elbette kanımca.
Birkaç örnekle sürdürelim!
Bölüşüm krizi
Türkiye’nin yakın tarihinin en derin ekonomik kriziyle boğuştuğunu öne sürenler çoğunlukta.
Ancak, adlandırmada hata olduğu da açık.
1974 yılında asgari ücretlinin cebine giren para GSYH’nin % 80’ine denk düşmekteymiş.
Günümüzde bu oran % 40’lara kadar düşmüş.
Bu istatistiğin anlaşılır dile çevirisi şudur.
Çalışanların enflasyona ezdirilmediği, ezdirilmeyeceği doğrultusundaki sözler palavradır.
Ekonomik krizden çok bölüşüm krizi olduğu tüm açıklığıyla ortadadır.
Gençlere yazık oluyor
Yıl boyunca sayısız gencimiz acımasızlıkla ve vicdansızlıkla karşılaştı.
MESEM uygulamasını kınamak için anayasayla güvence altında olduğu sanılan gösteri haklarını kullanan 16 genç tutuklandı. MESEM kapsamındaki iş cinayetlerinden ötürü tutuklu sorumlu sayısı bu kadar var mıdır?
Yine, benzer şekilde emekli aylıklarının yetersizliğini kınama amacıyla basın açıklamasına katılan CHP Kadıköy gençlik kolu başkanı 19 yaşındaki gencimiz kendisini demir parmaklıkların ardında buldu.
Güvenlik sorunu
Dün 3 polisimizi aramızdan alan dinci terör örgütü çok değil birkaç ay önce Yalova’da araç konvoyu oluşturup gövde gösterisi yaptığında oralı olmayanlar şehit cenazeleri uğurlanırken ağlak sesle konuşarak üzülmüş gibi yaptı.
Yeryüzünde sınırları Türkiye’ninki kadar geçirgen başka ülke(ler) var mıdır?
Nesin, kimsin diye sorulmadan ülke topraklarına sokulanların iç güvenlik sorunu yarattıklarını anlamak için acı deneyim gerekliydi belli ki.
İlk belirtilere bakılırsa özverili polisimiz değer yargıları bizimkilerle hiç benzeşmeyen insana değil canlıya benzerlikleri görüntüden öte olmayan vahşilerin karargâhına gel desen gelecekleri almaya gider gibi gitmişler.
Dinci teröre yönelik operasyonların hız kazandığı ve gözaltı sayısının geometrik olarak arttığı görülüyor.
Örnekler çoğaltılabilir.
Ancak, bu birkaçı bile cumhuriyetin devletsiz kaldığının kanıtıdır.
Ne yapmalı?
Her ne kadar, Türkiye’yi kurtaracak seçenek Kemalizm olsa da bu bağlamda güç odağı oluşturulamadığı ortadadır.
Armudun sapı, üzümün çöpü demeden bu durumdan rahatsız olan tüm güçlerin bir ortak paydada buluşmaları gerekli olmanın ötesinde ivedi zorunluluktur.
Cumhuriyeti devletsiz bırakan iktidar güçlü bir şekilde erken seçime zorlanmalıdır.
Böyle biline, ona göre davranıla…
2026’nın cumhuriyetin devletle buluştuğu yıl olması bu tutuma bağlıdır!
“Geçim için seçim” söylemi kulağa da hoş gelmiyor mu?
Yeni bir yol yapmak için zaman kısıtlı, bir yol bulmak içinse seçeneksiz değiliz.
Geçen yüzyılın başında kendisini gösteren toprak satın almaları bugünkü İsrail’in mayası oldu denebilir. Hiç kuşkusuz Siyonizm ve ondan hiçbir koşulda desteğini esirgemeyen emperyal güçtür İsrail devletini var eden anlayış.
Vadedilmiş topraklar savı üzerinde yükselen İsrail’de çam ağacı bile bu metaforun silahına dönüştürülmüştür.
Buna karşılık, Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail zeytinin yerine çamı yeğlemiştir.
Zeytin, bilindiği gibi yaşam süresi binyılları bulabilen, meyvesiyle sağlıklı yaşam sunan sonsuzluk ağacıdır.
Oysa, çam görece kısa sürede büyüse de meyvesiyle yararlı olmak gibi bir özellikten yoksundur.
Çam ormanları bölgeden çok Avrupa’ya benzemenin aracıdır.
Filistin’e özgü olansa Halep çamıdır. İsrail, Halep çamı yerine başka türleri yeğlemiştir.
Zeytin, barışın yanı sıra Filistin’in bölgedeki kökleşmişliğinin simgesi sayılmaktadır.
İşgalci, işgalini bölgenin ağacını dışlayarak ve kendi seçimi olan çam aracılığıyla kabul ettirmeyi amaçlamıştır.
Her ne kadar bu karşıtlaşmada ağaçlar karşı karşıya gelmiş görünseler de ağaçlar insanların kurbanı olmuştur.
Zeytin kadar olmasa bile çam da değerlidir.
İsrail’de hemen her şey gibi ağaçlar da silaha dönüşmüş gibidir.
Öyle ki, bu yapılanı etkili kılmak için çam ağacı dikme törenlerine Albert Einstein, Michael-Kirk Douglas, Elizabeth Taylor, Julio İglesias, Brooke Shields gibi dünyaca tanınmış ünlülerin katılması sağlanmıştır.
Bir bakıma, Filistin’in ortadan kaldırılması, Filistin halkının kökünün kurutulması süreci ağaç egemenliği üzerinden yazılmaktadır.
Bu, ağaçların silaha dönüşmesi olarak da görülebilir.
Olgunlaşması uzun zaman alsa da çok değerli meyvesi ve o meyveden elde edilen yağ bir yanda.
Hızlı büyüyen ama yaşamsal önemde meyve vermeyen çam diğer yanda.
Ortak noktaları mı?
İsrail-Filistin çatışmasında silah olarak kullanıldıklarının farkında olmayışları.
Emperyalizm, yeri geldiğinde bitki örtüsünü değiştirerek meydan okumayı deneyebiliyor. Filistin topraklarında zeytine karşı çam bu meydan okumanın kullanışlı aracı olmuş.
Emperyalizmin yaşamın her alanına egemen olacak bir karşıt olarak görmekte yarar var.
Hemen her an karşımıza çıkabilecek bir kötülük olarak…
İstanbul’a yakın ama görece sessiz ve dingin ilimiz.
Doksan dokuz depreminde ağır yıkım yaşayan yerleşimlerimizden biri.
Kurtarıcı Atatürk’ün de ilgi alanında olmuş.
1929’dan ölümüne dek fırsat buldukça Yalova’ya atmış kendini. Ankara’nın bunaltan ortamından kaçarak sığındığı liman olmuş. Burada geçirdiği günler toplanınca yıla yakın süre çıkmış ortaya.
Atatürk zamanının dakikasını boşa harcamayan biri olarak dinlenir gibi görünse de “yürüyen köşk” efsanesini yaratmış Yalova’da. Çınar ağacı yaşasın diye köşkü yürütme dehası sergilemiş.
Böylelikle, bir yandan doğasever ve çevreci yanını ortaya koyarken diğer yandan köşkü yürüterek meydan okumuş dosta, düşmana. Türk milleti yalnız savaşta değil barışta da yaratıcıdır, olmayacağı oldurandır demek istemiş.
Atatürk çok sevdiği Yalova’yı bucaklıktan ilçeliğe yükseltmiş. Bütçesi iyi olan İstanbul’a bağlanmasını sağlamış. Tutkuyla bağlandığı bu güzel yurt köşesi gelişsin, kalkınsın istemiş.
Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu Atatürk’ün Yalova’daki çalışmaları sonrasında kurulmuş.
Yalova doğası ve toprağı ile örnek çiftlik kurmaya uygun bir yer.
Atatürk, kendi cebinden harcadığı parayla bu amaca uygun toprak edindi Yalova’da. Edindiği hemen her şey gibi Yalova’dakileri de milletine bıraktı kalıt olarak.
Atatürk Yalova’ya son kez 1938 yılının ocak ayının sonlarında geldi. Burada 9 gün geçirdi. Hızla bozulan sağlığı bir daha Yalova’ya gelmesine izin vermedi.
Bugün Yalova’yı dinci terörle konuşuyoruz.
Ne büyük acı!
Sığırtmaç Mustafa’yla rastlaştığı, köşk yürüttüğü, çiftlik kurduğu Yalova bugün köktendinci terörün yuvalandığı yer olarak öne çıktı.
Atatürk’ün milletine bıraktığı Yalova çiftlik toprakları tıpkı Atatürk Orman Çiftliği gibi yağmalanmış, talan edilmiş.
Bir zamanlar millete örnek olan bereketli topraklar bugün Türk polisinin aramızdan alındığı yerler olarak geçti tarihe.
Ne kadar utansak azdır.
Cumhuriyeti yıkmaya ant içmişlerin sahnelediği bu kez oyun Yalova’da görücüye çıktı.
Prof Dr Emel Tümbay’ı geride bırakmak üzere olduğumuz yıl içinde uğurladık sonsuzluğa. Biz öğrencilerinde derin iz bırakmıştı.
Başka deyişle unutulmazdı!
Bedeniyle aramızda olmasa da anısıyla ve daha da önemlisi geride bıraktığı ölümsüz yapıtlarla sonsuza dek yaşayacak!
Ruhu şad olsun.
Öğrencisi Prof Dr Ramazan İnci hocamızın dokunaklı ve bir o kadar içerikli yazısı onu çok iyi anlatmış.
Bu kez söz konuk yazar Prof Dr Ramazan İnci hocamın…
Eylül ayında bir gün telefonum çaldı. Arayan kıymetli meslektaşım, KLİMİK Dergisi baş editörü ve Türk Tabipler Birliği Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap’tı. Sevgili Alpay’ın benden isteği Prof. Dr. Emel Tümbay hakkında bir anma yazıydı. Alpay’la konuşmamızda “Ne yazayım, ne anlatayım ben şimdi?” sorusu gündeme geldi elbette. Alpay, “seni anlıyorum!” dedi ve ekledi: “Emel Hoca için ne yazsak hep eksik kalır”! Sevgili Alpay’ın teşvikiyle hususi bir ivedilikle yazı için çalışmaya başladım. Kafamı ne kadar toparlamaya çalışsam da epeyce bir zaman tek bir satır yazamadım. Emel Hoca’mız hakkında yazmak, hele onun “Ramo”su olarak yazmak hayatın doğal akışına uyan bir eylem değildi benim için. Başlarken yazmaya karşı koyacak gerekçeleri aradım adeta. Bu belirsizlik, yazmanın kendisinden çok, taşıdığı duygusal yükün ağırlığından kaynaklanıyordu.
Emel Hoca benim için adeta bir roman kahramanıdır. Eğer o gerçekten bir romanın hayali karakteri olsaydı, neyin hayali olurdu? Olağanüstü başarıların ve sıra dışı bir hayatın kahramanı muhtemelen. Bu anlatıda, mesleki bir birliktelik ve kişisel tanıklık eşliğinde Türkiye’de tıbbi mikolojinin gelişim süreci içinde, kanlı canlı Emel Hoca’yı neredeyse bir edebi karaktere dönüştürerek anlatmaya çalıştım. Olağanüstü bir hayal gibi görünse de, bu hayat yaşandı.
Olağanüstü başarılar ve sıra dışı bir hayat söz konusu olduğunda yazmak zordur. Bu yazıyı kaleme alırken Jean-Paul Sartre’ın Varlık ve Hiçlikadlı eserinde yer alan şu sözler bu güçlüğü kavramama yardımcı oldu: “Varlık mevcudiyet olarak tanımlanamaz çünkü mevcut olmama hali de varlığı ifşa eder; yani olmamak da var olmanın bir halidir. Yani nesnenin varlığı yokluğu da kapsar (birdir). Hiçlik bu yüzden varlığa musallattır: Varlık hiçliğe ihtiyaç duymadan kavranabilir gibi görünse de dışında değil; varlığın kalbindedir. Varlığımızdaki bu hiçlik sonsuz olasılıkları mümkün kılar.”
Belki de hayatta kalmak, yalnızca geçmişi bilmekle değil, o geçmişten hareketle bir gelecek hayal edebilmekle mümkündür. Martin Heidegger, Varlık ve Zamanadlı eserinde insan-gerçekliğinin varlığını “ölüme doğru-varlık” olarak tanımlar; insan için bu kaçınılmaz bir varoluş yoludur. Son ana kadar bilinçli bir farkındalık içinde yaşayan Emel Hocam, hastaneye yattığı ve yoğun bakımlara girip çıktığı zor dönemlerden sonra bile “ölümden korkmadığını” söyleyebilen bir insandı.
EMEL TÜMBAY’IN MİRASI
Emel Hocam ile tanışmamız 1979 yılına dayanır. Esasen eşim Sevinç’in çok sevdiği hocasıydı. Sevinç’le hayatlarımız kesişmeseydi belki de Emel Hoca’yı hiç tanımamış olacaktım. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi yönetimi, 1978 yılında 5. sınıf öğrencilerini yıl sonunda Doğu’ya bir ziyaret gezisine çıkarmıştı; amaç Türkiye’nin sağlık sistemini yerinde görmek ve o dönemin sağlık ocaklarının işleyişi hakkında fikir sahibi olmalarını sağlamaktı. Öğretim üyesi olarak o dönem doçent olan Emel Hoca o gezinin sorumluluğunu üstlenmişti. Gezinin fotoğraflarına göz atarken Doğu ve Güneydoğu’nun karış karış ziyaret edildiğini, Hakkari’ye kadar gidildiğini gördüm. Bu gezi bile tek başına Emel Hoca öğrencilerine gönülden bağlı ve meslektaşlarına dost, efsanevi bir hoca olduğunun kanıtı gibiydi.
Asistanlık dönemimde ve daha sonra hocanın derslerine hep katıldım. Derslerinde akılcı ve kalıcı metaforlar kullanır, doğrudan hayata ilişkin örnekler verirdi. Örneğin Candida derslerinde ezberlemesi zor olan adlandırmaları hep bir ağızdan tekrar ettirir, Clostridioides difficile’yi anlatırken gökteki yıldızlar metaforunu kullanırdı. Emel Hoca’nın “Candida Emel” olarak anıldığını da bu dersler sırasında öğrendim. Çünkü Candida türlerinin tomurcuklanmasını kız evlat hücre metaforuyla öylesine güzel betimlerdi ki, bu anlatım zihnimizde kalıcı bir iz bırakırdı. Dermatofitleri anlatırken de yine akılda kalıcı metaforlardan yararlanırdı. Microsporum canis’i anlatırken köpeklerden söz eder, öğrencilerini dikkatli olmaları konusunda uyarırdı. Bu anlatımın kendi yaşamıyla bağını da bilirdik; terriyer ve kaniş cinsi köpekleri olmuştu. Unutulmaz isimler koyardı köpeklerine. İlk göz ağrısı Pamuk adlı bembeyaz bir terriyerdi. Ardından kaniş-terriyer kırması, zeytin gözlü, simsiyah kıvırcık Zımzım geldi; tam anlamıyla bir can dostuydu. Kediler kapıda bekleşir, balkonda köpekler dolaşırdı. Onlar için özel mamalar hazırlar, derin dondurucuda öğünler hâlinde saklar, ihtiyaç oldukça çıkarırdı.
Resim 1. Pamuk ve Zımzım ile, 2019.
Mikoloji dersleri her zaman dolup taşardı. Ders aralarında öğrenciler kürsüye hücum eder, kendilerinde gözlemledikleri lezyonlar için ondan görüş alırlardı. Bir gün hocanın dersine gitmemiştim; laboratuvarda rutin çalışmalarımı yapıyordum. Dersten bir öğrenci laboratuvara gelip “Ramo beyi arıyorum” dedi. Bir lezyonundan örnek alınması için gelmişti bu öğrenci ve evet Emel Hoca bana hep “Ramo” derdi.
Bugün bile pek çok kez “Emel Hoca’nın dersleri efsaneydi” sözünü duyarım. O, döneminin en çok tanınan hocalarından biriydi. Doğrusu şuna hep inanırım: Bir insanı diğerlerinden ayıran, ona verilenler değil, sahip olduklarından neleri var ettiği ve neler yaptığıdır.
MİKOLOJİNİN MİSYONERİ
“İnsan, kendi yaptığından (yapmakta olduğundan) başka bir şey değildir” der, Jean Paul-Sartre,Varlık ve Hiçlik adlı eserinde. Nobel ödüllü yazar Cengiz Aytmatov ise “Bir insan için en zor şey, her gün insan kalabilmektir” sözleriyle bu düşünceyi başka bir yerden tamamlar. Emel Tümbay, bir insan ve bilim insanı olarak, aramızdan ayrılıncaya kadar bu anlamda pek çok kişiye rol model olmuştur.
Çalışmak, onun için manevi bir beslenme kaynağıydı. Tatil nedir bilmezdi; düzenli bir tatil kaçamağı yaptığını hiç hatırlamıyorum. Daha çok “baykuş tipi” insan karakterine sahipti. Geceleri çalışmaktan yorulmazdı. Analitik düşenceye sahip, rasyonel, planlı ve mükemmeliyetçi kişiliği ağır basardı.
Benim bildiğim, o kadar çok ilke imza attı ki… Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) ve Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti’nin ortak yıllık toplantılarında hep ön safta yer aldı. Ulusal ve uluslararası pek çok toplantıda düzenleyici olarak sorumluluk üstelendiğini çoğu meslektaşımız bilir. “Söz uçar, yazı kalır” anlayışıyla, bu toplantıların bildirilerinin ve sunumlarının kongre kitabı olarak basılmasını özellikle önemserdi.
Alanında Türkiye’de bir ilk olan ve Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti’nin resmî yayın organı olarak yayımlanan İnfeksiyon Dergisi, 1987 yılının Temmuz ayında yayın hayatına başladı. Dergi, adeta bir “İnfeksiyon Okulu” niteliğindeydi. Yılda dört sayı olarak 23 yıl boyunca kesintisiz yayımlanan derginin editörlüğünü de Emel Hoca yaptı. Derginin bilimsel niteliğinin artırılması ve uluslararası indekslere girmesi için yoğun çaba gösterdi. Derginin yalnızca sınırlı sayıdaki cildi dijital ortama aktarılabildi. Daha sonra değişen yönetim tarafından İnfeksiyon Dergisi’nin yayın hayatı sonlandırıldı.
EMEL TÜMBAY İLE ÇALIŞMAK
Asistanlık sınavlarının kürsüler tarafından yapıldığı yıllardı. O dönem başka alanlar da aklımdan geçiyordu; ancak İntaniye Kürsüsü’ne girdim. Bu tercih, Emel Tümbay ile uzun soluklu bir ilişkinin de başlangıcı oldu. Asistanlık yılları hızla geçti; kürsüler ayrıldığında yoluma Mikrobiyoloji’de devam ettim.
Emel Tümbay, Almanya’da Prof. Heinz P.R. Seeliger’in kürsüsünde edindiği bilgi ve deneyimle Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde modern bir Mikoloji laboratuvarı kurmuştu. Prof. Seeliger, Almanya’da kalması için kadro dahi sağlamıştı; ancak o, ülkesine olan sevgisi ve Mustafa Kemal Atatürk’e olan saygısı nedeniyle Türkiye’ye dönmeyi seçmişti. Almanya’dan kalan mavi Vosvosu, o dönemin bir hatırasıydı.
Daha sonraki yıllarda Prof. Seeliger birçok kez Türkiye’ye geldi; tam anlamıyla bir Türk dostuydu. Bu ziyaretler kapsamında ortak bilimsel toplantılar düzenlendi; Listeria konulu toplantı bunlardan birisiydi. Almanya’dan getirilen farklı mantar kökenleriyle Ege Üniversitesi’nde bir kültür koleksiyonu oluşturuldu. O yıllarda bu kültürleri düzenli olarak pasajlayarak canlı tutuyorduk.
Ben Emel Tümbay’ın ilk tez asistanıyım. Onunla çalışmanın en yoğun ve öğretici dönemlerinden biri bu süreçti. Tez konum “Yanık Yaralarında Mantarlar” idi. Küf ve mayalar dâhil her tür mantarla çalışıyorduk. O dönemde Türkçe mikoloji kaynakları yok denecek kadar azdı. Bu boşluğu, 1983’te yayımlanan Pratik Tıbbi Mikoloji kitabı doldurdu. Kitaptaki çizimlerin tamamı Emel Tümbay’a aitti; Türkçe tıp terminolojisinin özenle kullanılması eseri ayrıcalıklı kıldı.
Resim 2.Pratik Tıbbi Mikoloji
Kitabın üniversite matbaasında basımı için başvurduğunda bu talebi çeşitli gerekçelerle reddedilmişti. Tüm maddi zorluklarına rağmen kitabı Bilgehan Basımevi’nde Cemal Usta’nın desteğiyle bastırdı. Bilim üretiminde engelleri kabullenmeyen, sorumluluk alan bir karakteri vardı.
1980’li yıllar üniversiteler için zor dönemlerdi. Akademide baskının yoğun olduğu bu dönemde Emel Hoca’nın adının da bu listelerde olduğunu öğrendiğimde “nasıl olur” demiştim. O zaman cesaretin, korkusuzluk değil; korkuya rağmen doğru olanı yapabilmek olduğunu anladım. Bunun ötesinde doğruyu savunmayı ve bunu da özgüvenle yapabilmeyi öğrendim.
İnsan ilişkilerinde çok sıcaktı; herkesi kucaklayan, çok yönlü bir kişiliği vardı. Herkesin yeni yılını kutlar, odasının duvarları yeni yıl kartlarıyla dolardı. Ulusal bayramlar ve Tıp Bayramı da onun için çok önemliydi. Kurduğu dostluklar bakiydi. Çocukluk döneminden kalan ilişkileri vardı; eğitim ve akademik yaşamı boyunca edindiği dostluklarıyla birlikte geniş bir sosyal çevreye sahipti. Çevresindeki ihtiyaç sahibi herkese elinden gelen her türlü yardımı yapardı.
Mesleki iletişimde son derece yetkindi. Meslektaşlarına ve hastalarına bağlıydı. Ulusal ve uluslararası düzeyde kolaylıkla ilişki kurar, bilimsel iş birlikleri geliştirirdi. Uzun yıllar boyunca zihninde olgunlaşan Tıbbi Mikoloji Derneği’ni, 2011 yılının sonunda birlikte kurduk. Böylece Türkiye, Avrupa Tıbbi Mikoloji Konfederasyonu (European Confederation of Medical Mycology, ECMM)’nda temsil edilmeye başlandı. Bu süreçte ülkemizde ileri düzey “Master Class” adı verilen eğitim toplantıları düzenlendi ve Balkan Mikoloji Topluluğu’nun kurulmasına katkıda bulunuldu.
Tıbbi Mikoloji Derneği yayını olarak basılan Tıbbi Mikoloji kitabı, asistan ve konunun uzmanları için temel bir başvuru kaynağı niteliği taşıyordu ve yayımlandıktan kısa bir süre sonra tükendi. Emel hoca kitabın yeniden basımı için son günlerine kadar çalıştı. Kitabın yeniden basılması onun vasiyeti gibiydi; bu isteğini, ilgili belgelerin bilgisayarında hangi dosyada yer aldığını özellikle belirterek dile getirmişti.
Resim 3.Tıbbi Mikoloji.
Öte yandan Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları bibliyografyası hazırlığı içindeydi. Akademik üretimin yalnızca özgün çalışmalarla sınırlı kalmaması gerektiğine inanarak bilimsel kitap çevirileri de yaptı. Irwin W. Sherman’ın Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalıkadlı eseri, bu anlayışın somut örneklerinden biri olarak geniş bir okur kitlesine ulaştı.
Resim 4.Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık
EMEKLİLİK VE KARABURUN GÜNLERİ
Emeklilik, Emel Tümbay için akademik hayattan çekilmek anlamına gelmedi. Gaziantep’ten Urfa, Diyarbakır, Elazığ ve Van’a; Edirne’den Çanakkale, Samsun, Kırıkkale’ye ve Kıbrıs’a kadar birçok okuldan lisans ve lisansüstü düzeyde mikoloji dersleri vermek üzere davet aldı. Bu çağrılara büyük bir sorumluluk duygusuyla, çoğu zaman kendi imkânlarıyla gitti. Bir yolculuk sırasında havaalanında düşerek kolunu kırmasına rağmen, alelacele yapılan bir alçıyla ders anlatma sözünü tutmak üzere yola devam ettiğine bizzat tanığım.
Sadece teorik değil, bölümden taşıdığımız mantar kültürleri ile uygulamalı dersler yapıyorduk; başka fakültelerden mikoloji rotasyonu için gelen asistanlar da bu sürece dâhil ediliyordu. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikoloji Bilim Dalı gerçek bir Mikoloji Okulu idi; Türkiye’de bu alanın yaygınlaşmasında ve ilerlemesinde büyük rol oynadı. Emel Hoca bu anlamda tam bir mikoloji gönüllüsüydü.
Karaburun emeklilik yıllarında onun sığınağı oldu. İzmir’deki evine zorunlu kalmadıkça gelmez, dostlarını sık sık Karaburun’a davet ederdi. Doğum günlerinde—19 Ocak’ta—yaptığımız ziyaretlerde bizi her zaman özenle hazırlanmış sofralar karşılardı. Bir vejetaryendi; en sevdiği yemek mantıydı. Kutu kutu peynirli mantılar derin dondurucusunda eksik olmazdı. Şakşukayı ve her türlü salatayı da çok severdi. Kahvesi gece gündüz masasından eksik olmazdı. Bir de yemek üzerine keyif için bir sigara tellendirip, “hayatın tadını çıkarmaya çalışırdı.”
Resim 5. Karaburun, 16 Ocak 2023
Cenaze törenine yurdun dört bir yanında gelen çok sayıda dostu ve meslektaşı katıldı. Katılamayanlar mesajları ile duygularını ilettiler. Ne zaman mezarlığını ziyaret etsem “burada, bu dünyadaki görevini ve misyonunu hakkıyla tamamlamış bir insan yatıyor!” derim.
Emel Tümbay’ın aydınlığı, insanlığı ve dostluğu anlatılarak değil, ancak yaşanarak kavranabilirdi. Çok uzun olmasa da onunla birlikte çalışabilme mutluluğunu yaşadım. Ardında bıraktığı asıl miras, bilime sadakatle bağlı, sorumluluk alan ve dünyada kalıcı bir iz bırakmaya çalışan bir yaşamdır. Böyle insanların sayısı maalesef çok değil; Emel Hoca onlardan biriydi.
Bu dünyadan bir Emel Hoca geçti; bilgisiyle, emeğiyle ve insanlığıyla. Ama hep kalbimizde ve zihnimizde kalacak, Varlık ve Hiçlik ile… Onu çok özlüyoruz.
Not : Yazı, Klimik Dergisi’nin 2025; 38(4):254-7 sayısında yayımlanmıştır. Buradaki yayımı yazarının izniyle yapılmıştır.