• Küba Devrimi 70. yaşına ilerlerken bugüne kadarki en kırılgan dönemini yaşıyor. 

    Küba Devrimi, başından bu yana abluka ve ambargo koşullarında var oldu. Sosyalist blok ayaktayken Küba’nın sırtını dayayabileceği sağlam bir güçtü.

    Sosyalist blok yıkıldıktan sonra beklenen zorluklar aşılırken bir bakıma güçlüklere karşı bağışıklık da kazanılmış oldu.

    Trump’ın göreve gelmesiyle birlikte Küba için zorluklar katlandı.

    ABD’nin İran karşısında beklenen  yengiyi kazanamamış olması da bir başka olumsuzluk kaynağı oldu Küba için. Böylesi durumlarda, giriştiği savaşı kazanamamış olan yaralı aslan “kolay zafer” arayışına girer. Trump’ın ABD’si tam da bu tanıma uymaktadır. 

    Başından bu yana dayanışmayla ve yardımlaşmayla varlığını sürdüren Küba’nın destek gereksinimi üst düzeydedir.

    Yazıya oturduğumda ingilizce yayın yapan bir haber kanalında geçen alt yazıya bakılırsa Küba’da enerji üretimi için kullanılan akaryakıt tükenmek üzeredir. 

    Kısıtlı da olsa akaryakıtın varlığında günde birkaç saat verilebilen elektrik enerjisinin artık hiç verilememesi kapıdaki tehlikedir. 

    Küba ekonomisini ayakta tutan sektörlerden biri olan turizm bu nedenle neredeyse devre dışı kalmıştır. 

    Daha büyük olumsuzluk sağlık kuruluşlarının elektriksiz kalması sonucu ortaya çıkacak yaşamsal sorunlardan kaynaklanacaktır.

    Latin Amerika söz konusu olunca Eduardo Galeano’yu ve “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı anımsamamak olmaz.

    Küba, bu kesik damarları onaran ilk ülkedir. Her türlü zorluğa ve ambargoya karşın Küba’nın onardığı damarlar dolaşıma açık kalmıştır.

    Orta ve Güney Amerika’da kesik damarlar zaman zaman onarılmış olsa da kısa sürede tıkanmıştır. 

    Son olarak Venezuela’nın başına gelen Bolivar’ın yükselttiği bayrağın üzerine dikilen tüy olmuştur.

    İkibinli yılların başlarında kendisini gösteren Bolivarcı dip dalgasından eser kalmamış gibidir. 

    Küba, tüm bu olumsuzlukların boy gösterdiği bataklıktaki biricik çiçek gibidir.

    Yetmiş yıldır direnen, başını dik tutan, boyun eğmeyen Küba halkına dünyanın bütün halkları borçluydu.

    Şimdi, o borcu ödemenin zamanıdır.

    JMKDD (Jose Marti Küba Dostluk Derneği)’nin öncülük ettiği “Küba için Güneş Topluyoruz” imecesi katkı bekliyor. 

    İmecenin öncelikli hedefi enerji darboğazında sorunlar yaşayan 3 büyük sağlık kuruluşunun güneş enerjisine kavuşturulması.

    Küba’nın petrolü yok ama yakıcı güneşi var!

    Küba Devrimi’ni yaşatmak, en gereksindiği anda yardım etmek vicdanlı ve namuslu insanların boynunun borcu olmalı…

    Sergiden seçki için tıklayınız : 

    https://drive.google.com/drive/folders/1MxUOMmqZmjxXNFrn0L_hTPGJPxOoQCCt?usp=sharing

  • Eksikliği giderilemez elbette Dr Fatih Dinçer'in.
Ardında bıraktığı derin olumlu iz yakınlarına, sevenlerine ve meslektaşlarına kalan paha biçilmez onur ve gurur.

    Fatih (Dinçer) ağabeye beklenmedik veda üzdüğü kadar düşündürdü. Kırk yılı aşkın süre önce ben Ege Tıp öğrencisiyken genel cerrahi asistanıydı.

    Tıpta ve onun da içinde cerrahi dallarda hiyerarşinin keskin olduğu yıllardı. Ataerkil ilişkiler son derece yerleşikti.

    Bana özgü bir kaygı mıydı?

    Bilemiyorum.

    Yolumuz genel cerrahiyle kesiştiğinde biraz olsun gerilirdik, kalp atışlarımız elimizde olmadan hızlanırdı.

    O ortamda Fatih ağabeyin sakin ve sevecen yaklaşımının içimizi rahatlatan, gerginliğimizi azaltan etkisini unutamam.

    İzleyen yıllarda kısa süreli çalışma arkadaşlığımız da olmuştu kendisiyle.

    Sakin, güleryüzlü ve elbette beyefendi duruşu hiç değişmemişti.

    Son yıllardaki karşılaşmalarımız ben yürürken o bisiklete binerken olmuştu. Ayaküstü de olsa söyleşmek hep keyifliydi.

    Başka deyişle Fatih ağabey genel cerrahinin birkaç “siyah kuğusu”ndan birisiydi benim gözümde.

    Vedalaşmak güç olsa da zorunlu…

    Ruhu şad olsun!

    Sevgili eşi dönemdaşım Tevhide’ye ve evladı Tuna’ya başsağlığı, sabır dileyerek…

    Yokluğu elbette giderilemez bir eksiklik.

    Ama, geride bıraktığı olumlu izlenim yakınları, sevenleri ve meslektaşları için paha biçilmez değerde.

  • Yılın ilk dil bayramı 749 yaşında. 

    Coğrafik olarak Türkiye’nin kalbinde konuşlu Karaman Türkçenin de başkenti sayılır.

    Geçtiğimiz haftalarda İstiklâl Marşı’nın hem de Karaman’da Arapça okutulmuş olması hem Türkçenin başkenti hem de Türkiye için büyük şanssızlıktı.

    Takvim ilerlerken geriye gitmek bu değilse neydi?

    Görsel ve yazılı medyada Türkçe’nin kötü kullanımına ilişkin örnekler saymakla bitmez. İktidar yanlısı olsun muhalif olduğunu ileri sürsün medyanın Türkçe bakımından hali yürekler acısıdır. Düzelmek şöyle dursun her geçen gün kötüleşmektedir.

    Bu bayramda çeviriye değinmek istiyorum.

    Hemen her konuda dilimize kazandırılmış kitaplarda rastladığımız Türkçe de az engelli değildir.

    Çoğumuzun başladığımız kitabı bitiremeden yarıda bırakma deneyimi olmuştur. Çeviri kitaplarda bu oran çok daha yüksektir. 

    Bir yabancı dili çok iyi bilen çevirmen kendi dilinde o oranda yetkin olmayınca ortaya çıkan yapıt okunmaz olur.

    Yakın zamanda okuduğum, hatırı sayılır yayınevlerince basılmış kitaplarda çeviri kaynaklı dil yaramızın hiç de azımsanmayacak boyutta olduğunu sıkça fark ettim. 

    Üşenmedim!

    Yayınevine bu sorunu ilettim. Nezaket gereği olsun geri bildirim aldığımı anımsamıyorum.

    Okuma sırasına aldığım kitaplardan birisini dün okumaya başladım.

    Kitabın basım tarihi 1975 olunca kaygılanmam kaçınılmazdı.

    Yarım yüzyılı aşkın zaman önce çevrilmiş kitapta nasıl bir Türkçe’yle karşılaşacaktım?

    İlk birkaç sayfadan sonra kaygımın yersiz olduğunu anladım.

    Son derece arı ve duru Türkçe kullanımı 50 yıl önce olasıyken günümüzde çevrilmiş kitapları okurken Osmanlıca sözlüğe başvurma gereği duymak ne yaman çelişkiydi?

    Türkçe’ye çevrilen kitaplarda son yıllarda çevirmenin özgeçmişine de yer verilir oldu. Durum böyle olunca, kitabı okumaya başlamadan önce çevirmeni tanımak olanaklı. Elbette olumlu bir durum.

    Sözünü ettiğim kitapta böyle bir tanıtım yoktu.

    Kitabın Türkçesi günümüz çevirilerinde mumla arayıp bulamayacağımız durulukta olunca çevirmeni kimmiş diyerek giriş sayfasına döndüm.

    Rastladığım ad Türkçe ustalığı ve yetkinliği tartışılmaz bir şairdi.

    Çeviri özen gösterilmesi gereken bir iştir.

    Bir yapıtı bir dilden diğerine çevirmenin ötesinde bir eylem olduğu kuşkusuzdur.

    Cemal Süreya’nın anısına saygıyla…

    Yayınevlerinin bu önemli konuda çok daha özenli olma görevini anımsamaları dileğiyle…

  • Yeni Türkiye’de hemen her gün olaya gebe diyebiliriz. Anneler Günü bile tartışma, sürtüşme konusu olabildi.

    Önce bir tanıtım filmi ardından TRT sunucusunun “patili annesiyim” sözleri dinamitin fitilini ateşledi. Spordaki amigoların eşdeğeri sayılabilecek siber troller her iki olayda da kurbanları belirlemekte gecikmedi. İnfazlarla birlikte rahata erdiler.

    Dil devrimini izleyen din devrimiyle Avrupa’da din bezirgânlarının ipliği pazara çıkartıldı. Dinin, aldatma gereci olmasına son verilerek bulunması gereken özel alana itildi. 

    Sonuç mu?

    Aydınlanma ve Rönesans!

    İnsanlık tarihinin önemli dönüm noktası sayılan ikilinin dil ve din devrimlerini izleyerek ortaya çıkması elbette rastlantı değildi.

    Bir sonraki aşamada Kopernik’in göksel devrimiyle dünyanın rütbeleri sökülmüş oldu. Evrenin merkezindeki yerini yitiren yerküre evrendeki milyarlarca gök oluşumundan birine gerilemiş oldu.

    XIX. yüzyılın sonuna doğru Darwin sahne aldı. 

    Günümüzde gerçekliğinden kuşku duyulmayan Evrim Kuramı’nı tanımlayan Darwin böylelikle “üstün canlı” insanı tahtından indirmiş oldu.

    Darwin’in insanı bulunduğu konumdan uzaklaştırması diğer yanıyla yerküreye 6000 yıllık geçmiş biçen kutsal kitaba meydan okuma anlamına geldi.

    On üç milyar sekizyüz milyon yıl önce yaşanan “büyük patlama” 1 Ocak’a tarihlendiğinde  “insangiller”in ortaya çıkışı 31 Aralık saat 14.24’e, Homo cinsinin yeryüzünde gezinmeye başlamasıysa aynı günün saat 22.24’üne denk düşer.

    Her ne kadar Homo sapiens bugün için yeryüzünün efendisi görünse de, başka canlılarda bulunmayan kendine özgü bilinciyle öne çıksa da, bu durumun “şimdilik” olduğunu anımsa(t)makta yarar var.

    Yeryüzü var olduğundan bu yana canlıların 5 büyük yok oluş yaşadığı unutulmamalı. Canlılık hiç kesintiye uğramamıştır. Kesintiye uğrayan yeni duruma uyum göstermeyen canlıların varlığı olmuştur. Yeni bir dünya kurulmuş ve canlılık yoluna devam etmiştir demek yanlış olmaz.

    Biyoloji biliminin gerçeğidir canlıların kardeşliği. 

    Yakın çevremizde rastladığımız ya da hiç rastlamadığımız uzaklardaki binlerce türle yakın ya da uzak akraba olduğumuz tartışmasızdır.

    Buna karşılık, dinlerin hemen tümü insana özel bir değer biçer. “Eşrefi mahlûk” sayılmak hemen hepimizin az ya da çok hoşuna gider. Bunun bir sonraki aşaması “insanın yeryüzündeki her (güzel) şeyi hak ettiği” düşüncesidir. Bu anlayışın dünyayı ve canlılığı getirdiği durum ortadadır. 

    “Altıncı büyük yokoluş”tan söz ediliyorsa eğer bunda insan üstenciliğinin payı yadsınmazdır.

    Bir başka canlıya kızım ya da oğlum demek sorundur Yeni Türkiye’de. Bu akla zarar durum akla ve bilime aykırıdır. Bu yalın gerçekliğe karşın bir başka canlının anası olduğunu ifade etmek yaptırıma uğrama gerekçesi olabilmektedir. Aradan geçen yüzyıllara karşın “engizisyon iş başında” demek abartı sayılır mı?

    Artık geçmişte kalması gereken insan üstünlükçülüğü sayıklamalarının içinde bulunduğumuz çağda bir kez daha diril(til)miş olması düşündürücü olduğu kadar ürkütücüdür. 

    Yobazlığın şaha kalktığı günümüzde bu ürpertici durumu “geri kalma kararlılığı” olarak da okumak olasıdır.

    Canlıların kardeşliği insanın ve bir parçası olduğu doğanın varlığını güvence altına alan anlayıştır. 

    Algılayabilene…

  • Açılım 2.0 yeni ürünler verdi.

    Eli kanlı katilin “kurucu önder” olduğu yerde bu yeni ürünler şaşırtıcı olmadı.

    Dersim ve Seyit Rıza’yla başlayan hasat gelişti, serpildi.

    Amed üzerinden Amedspor hamlesi sahne aldı.

    Adı bile tartışmalı olan bu kulübe TFF bir üst lige çıkması için destek oldu mu bilemiyorum.

    Ama, yargının bile güdülenebildiği yerde bu olduysa şaşırılmaz.

    Amed neresi mi?

    Bugün bizim Diyarbakır olarak bildiğimiz yerin Bizans dönemindeki adıdır.

    Kimlik siyaseti, davranışlarında mantık ve tutarlılık aramıyor. Kendince belirlediği hedefe giden yolda yüzyıllar öncesine uzanıp, oradan kendisine ekmek çıkartmayı deneyebiliyor.

    Tarihsel yerleri göz önüne getirip, canlandırma yapmak tarihçilerin sıkça başvurduğu eylemdir. Geçmişi anlayabilmenin yollarından biridir. Tarihçi bunu yaparken o geçmişi bugüne taşımayı, adları bugünün sinsi oyunlarına aracı etmeyi aklından bile geçirmez.

    Buna karşılık, kimlik siyaseti kurnazları Bizans’ın Amed’ini bugüne taşıyarak kendilerine pay çıkartma çabası içinde olabilirler.

    Birkaç örnek!

    Bugün, Roma dönemindeki adlarıyla Milano’ya Roma Mediolanum ya da Paris’e Lutetia demeyi aklınızdan geçirebilir misiniz?

    Ya da New York’a kenti ilk kuranların koyduğu ad olan New Amsterdam demeye kalksanız başınıza neler gelir?

    Özetle, bugün Türkiye’de estirilen Amed(spor) fırtınası sporun kimlik siyasetine aracı edilmesinden başka bir şey değildir.

    Önünüze bir tarih atlası açıp geçmişte yolculuğa çıkmak hiç de kötü bir şey değildir.

    Ama, o tarih atlasında rastladığınız yer adlarını bugüne taşımaya kalkarsanız aklınızdan zorunuz olduğu izlenimi doğar en iyi olasılıkla.

    Aklınızdan zorunuz olmadan bu canlandırmada üstelerseniz bilin ki emperyalizmin koçbaşı olmayı göze almışsınızdır.

    Türkiye’de Norşin diye bir yer yok!

    Türkiye’de Dersim yok!

    Türkiye’de Diyarbekir ve Amed de yok!

    Buna karşılık, Türkiye’de giderek kabaran hain işbirlikçilik var!

  • “Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvaya!”

    “Türk-Kürt-Arap kardeşliği”

    Bir Amedspor fırtınası es(tiril)iyor!

    Başka deyişle bir projenin koçbaşıdır Amedspor.

    Bir zamanlar, Diyarbakırspor vardı.

    İnişli çıkışlı olsa da Diyarbakırspor uzun yıllar ili ve bölgeyi temsil etmiştir.

    Bir de bakıldı ki yerinde yeller esiyor yılların Diyarbakırspor’unun.

    Bir el düğmeye bastı ve takımı ölüme terk etti.

    Neredeyse eş zamanlı olarak Amedspor ve Diyarbekirspor sahne aldı.

    Amedspor güncel yükselen değer olsa da diğerinin yükselişini görmek kimseleri şaşırtmamalı.

    İlkinin 10 yıl kadar önce başarısızlığa uğraması sonrasında Açılım 2.0 bir yılı aşkın süre önce yeniden dolaşıma sokuldu.

    Bu kez çıta çok daha yükseğe kondu.

    Eli kanlı katil “kurucu önder”liğe atandı.

    Böylesi sınırları zorlayan girişimin kitlelerin desteğine gereksinim duyduğu açıktı.

    Hemen her türlü olumsuzluğuna ve kirliliğine karşın futbol kitleleri etkileyen tılsımını koruduğuna göre tam sırasıydı bu çok tutulan oyunun yazının başındaki sözlerden oluşan zincire eklenmesi.

    Hemen her şeyin ve etkinliğin iktidar güdümünde olduğu Türkiye’de futbolun bu etkiden bağışık olduğunu akla getirmek bile olanaksızdır.

    Amedspor’u süper lige çıktığı için kutlamayan kişi, kulüp ve oluşum kalmadı.

    Kutlamaların önemli bölümü iktidara ve güncel duruma uzak kalma kaygısının ürünüydü.

    Bahçeli’nin sınırları zorlayan, geçmişten bugüne uzanan tutumunu hiçe sayan açılımcı ve Öcalancı söylemlerine kitlesel destek sağlamada önemli işlev görmeliydi Amedspor projesi.

    Projenin işlev gördüğü kuşkusuz. Ancak, kitlesel desteğe sağladığı niceliksel katkı ne düzeyde? Bu can alıcı sorunun yanıtı için bir süre daha beklemek gerekecek.

    Amedspor’un “kardeşliğe vereceği katkı” en iyi olasılıkla romantik bir yaklaşım.

    Romantizmin albenisine kapılanların “düşmanlık mı var da kardeşlik gereksin” sorusunu akla getirmemeleri içinde bulunduğumuz şu günlerde en azından şimdilik hoş görülebilir.

    Akla getirmekten kaçınılanı sormuş olarak hiç olmazsa tarihe not düşmüş olalım.

    Zaten boğazına kadar çamura gömülmüş futbolun siyasete araç yapılması eksikti. O da oldu.

  • Böyle bir aracı kente sokarsanız olacaklardan da sorumlu olursunuz.

    Geçen hafta İzmir’de bir tırın neden olduğu trafik cinayetinde üç vatandaş yaşamını yitirdi.

    Başka kentlerde durumun ne olduğunu gözlerimle görmesem de metropollerin içinde tırların cirit attığını öngörebiliyorum.

    Önceki belediye başkanımızın “slow citta” (yavaş şehir) tutkusu bilinmeyen bir şey değildi. Seferihisar’dan sonra İzmir’e de “slow citta metropol” unvanını kazandırdığını anımsadım birden.

    İzmir bir liman kentidir aynı zamanda.

    Liman üzerine farklı düşünceler ve öneriler olsa da bu kimliği İzmir’le bütünleşmiştir.

    Anımsanırsa, bizim yönetsel anlayışımızda limanlarla demiryolları bütünleşiktir. Daha doğrusu öyleydi. Günümüzde çoğu liman özelleştirmeye kurban gittiği için bu bütünleşme önemli ölçüde unutulmuştur.

    İzmir’in orta yerindeki limana hem yük hem de yolcu gelir. Yolcuda sorun yok. Ya yaya olarak çıkar limandan ya da bir tur otobüsüyle.

    Yükün limandan çıkması için iki seçenek vardır.

    Demiryolu ya da tır.

    Tır uzak ara önceliklidir.

    Trafiğe yük olduğu gibi kent estetiğine de zarar verir tır taşımacılığı.

    Unutulmamalı ki, tır ve kamyon taşımacılığı inşaatla birlikte Türkiye’nin önde gelen dokunulmazlarıdır.

    Yazarken belleğim gerilere götürdü beni.

    İzmir’e adım attığım yetmişlerin sonunda ve seksenler boyunca kente gelen ağır tonajlı taşıtların kente girişine belirli saatlerde izin verilirdi. Bu saatlerden önce gelenler girişte bekletilirdi.

    Şimdilerde anılarda kalan bu uygulama neden anımsanmaz?

    Adına UKOME denen iktidar denetimindeki kurum metropol ulaşımıyla ilgili pek çok karar alır. Ama, sıra kutsala gelince oralı olmaz, susmayı yeğler.

    Boşa gideceğini bilsem de “UKOME göreve” diye haykırasım geliyor.

    Olumlulukları sahiplenmekte gecikmeyen yönetimlerimiz iş olumsuzluğa gelince uyur gibi yapar.

    Ya da cinayetin adını kaza olarak koyar.

    İzmir’de geçen gün can yitimiyle sonuçlanan sözde kaza bunun tipik örneğidir.

    İmama uyan cemaat gibi ben de günah keçisi arayışına çıktım.

    Metropol yönetmek ayrı bir incelik ve işbirliği gerektiriyor.

    Bunu bir kuşun iki kanadına benzetmekte hata olmaz.

    Seçilmiş yerel yönetimle atanmış merkezi yönetim uzantısı!

    Belediye ve valilik!

    Bu ikili, özellikle İzmir’de kamu yararına bir uyum ve işbirliği içinde gözükmüyor.

    Belediye, bu konu beni ilgilendirmez diyerek kimi sorunlara sırtını dönerken valilik deyim yerindeyse belediyenin başarısızlığını amaçlayan bir tutum sergiliyor.

    Türkiye gibi şehirleri de kötü yönetimden kendini kurtaramıyor.

    Çözüm mü?

    Aklın yolu bir!

    Liman-demiryolu bütünleşmesini anımsamak!

    Bu da yetmez!

    Yaşama geçirmek…

  • 1 Mayıs kutlu olsun!

    Kimi sayılarla başlayalım.

    Türkiye’de kayıtlı 16.7 milyon işçiden 2.4 milyonu sendikalıdır.

    Yüzdelik oran % 15’tir.

    Kayıt dışı da eklenirse bu oranın daha da düşeceği açıktır.

    Özel sektördeki sendikalaşma oranının % 5-6 olduğunu ekleyelim.

    İçi kararanlara, yararı olacaksa memurlardaki sendikalaşma oranını verelim.

    % 77!

    Bu oranda Memur Sen’in aslan payını aldığını söylersem canınız sıkılabilir.

    Ne yapalım ki gerçek bu!

    Özetle, Türkiye OECD ülkeleri arasında sendikalaşma oranının en düşük olduğu ülkedir.

    Sendikalaşmanın yüksek olduğu ülkelerdeki durum nedir diye sorulacak olursa “ne siz sorun ne ben söyleyeyim”.

    Türkiye’de üç büyük işçi sendikası konfederasyonu var.

    En eskisiyle başlayalım.

    Türk İş’in başkanı Ankara’nın orta yerindeki madenci eylemini basından duyduğunu söylemek yeterli olsa gerek.

    Hak İş iktidara yakınlığıyla ve tutkusuyla bilinir. Genel başkanı ancak milletvekili olanın koltuğunu boşaltmasıyla değişen sendikamsıdır Hak İş.

    Bugünkü genel başkan, oğlunun Merkez Bankası’nın dolandırması kuşkusuyla anılıyor.

    Bir yerde iktidara söz söylese saraya geldiğinde söyledikleriyle kendisini yalanlıyor.

    Sarı sendikayım diyor Türkçeye çevirirsek.

    DİSK!

    Adıyla, sanıyla önemli bir konfederasyon.

    Muhalif belediyelerde tatlı su sendikacılığıyla oyalanıyor.

    Ankara’da direnen madencilerin birkaç yüz metre uzağında bildiri dağıtabilen DİSK eyleme uğramaktan kaçınmayı başarabildi.

    Son günlerde, dağları aşan sorunlarla uğraşmak varken AB fonları töreninde boy göstermeyi yeğleyen bir DİSK gördük.

    Üç güçlü(!) konfederasyonun sendikacılık yapmadığı ortamda Gaziantep’te Mehmet Türkmen’in öncülük ettiği sendikacılık ve Ankara’da destansı başarı kazanan madenciler görüldü.

    Her iki eylemin öncülüğünü yapan sendikaların adlarının önünde “bağımsız” yazılı.

    Bence, bu 1 Mayıs’ın anahtar sözcüğü budur!

    Bağımsız sendikacılık özetlemeye çalıştığımız yozlaşmaya, gerilemeye çıkış yolu yaratabilir mi?

    “Bağımsız sendikacılığın” bayramı kutlu olsun…

  • Yaşamın önde gelen değeridir bağımsızlık!

    Bağımsızlığın önemini anımsatanlara selâm olsun!

    Bağımsız Maden İş!

    Sendika ve örgütlenme yoksulu Türkiye’de sendikal savaşımın bir konfederasyon bulamamasına şaşırmıyoruz.

    En büyük ve en eski işçi sendikası Türk İş’in, yerine çivilenen, dut yutmuş başkanı madencilerin eylemini televizyondan öğrendiyse vay halimize!

    Sarı sendika Hak İş’in başkanı bir yerlerde sesini yükseltse de yolu saraya düşünce uysallaşıveriyor. Adı Merkez Bankası dolandırıcılığa karışan oğlunun diyeti diyelim.

    DİSK mi?

    Belediyelerdeki tatlı su sendikacılığına iyiden iyiye kaptırmış durumda kendini.  Bir de AB fonları tatlı gelmiş olmalı ki geçenlerde sayın genel başkan oralarda bir yerlerde boy gösterirken Ankara’nın orta yerindeki madenci direnişine yolunu düşüremedi. Dolayısı ile sendikacılık, hak, hukuk hak getire!

    Bağımsız Maden İş bu koşullar altında büyük iş başardı.

    Ders verdi demek abartı olmaz.

    İran dersi

    Bağımsız İran, yenilmezlik unvanlı emperyal saldırgana yüzyılın dersini verdi.

    Amacı, hedefi belirsiz haydut işin içinden nasıl sıyrılacağını bilemez durumda.

    Bağımsız davranabilen bir ülkenin başarabileceklerinin bir örneğiydi İran’ın başkaldırısı.

    İran’ın yanı başına dizilmiş sözde körfez devletçikleri efendiye bağlılığın kendilerini koruyamadığını son acı deneyimleriyle öğrendiler.

    Bu şeyh, emir, kral klanlıklarının bağımsızlığın değerini anladıklarını söylemek fazlaca iyimserlik olur.

    Medya dersi

    Cumhuriyet yazarı Mine Kırıkanat’ın sosyal medya paylaşımındaki “kılıç artığı” akıl almaz ilgi gördü.

    Kırıkkanat’ın cehaletime verin diyen üst perdeden özrü bile yetmedi!

    Çünkü, sorun “kılıç artığı” değildi.

    Fırsat bu fırsat yenilgi şampiyonu Kılıçdaroğlu’nu güzelleme yarışı hız kazandı.

    Kurdun kuzuyu ben yine de seni yiyeceğim demesine benzer bir durum yaşandı.

    Daha da kötüsü Kırıkkanat’ın gazetesi Cumhuriyet’in teslimiyetiydi.

    Yayın ilkeleri kılıfıyla yazarını aslanların önüne attı.

    Bu da bağımlılık dersi olarak geçti tarihe.

    Çoğu alanda olduğu gibi basında da bağımlılık önemli sorun.

    Baskı, kâğıt, dağıtım üçgenine sıkışan, bu üçgenden çıkmama kararlılığı gösteren Cumhuriyet bağımsızlığı unuturken, ona Sözcü ve Halk tv gibilerinin eklendiğini unutmamak gerek.

    Bağımsız Maden İş bir yandan üyesi olsun olmasın emekçilerin hakkını, hukukunu korurken diğer yandan da bağımsızlığın değerini anımsatmış oldu.

    Her geçen gün karanlığın koyulaştığı Türkiye’nin üzerine güneş gibi doğdu!

    Emeklerine saygıyla…

  • “Kılıç artığı” deyimi tartışmaya neden oldu. Deneyimli bir gazeteci eksik bilgiyle kullandığı deyim nedeniyle boy hedefi oldu.

    Edebiyatçı kişiliği de olan Mine Kırıkkanat kılıç sözcüğünün albenisine kapılarak hataya düştüğünü kamuoyuna duyurdu. Özür diledi. Konu kapanmalıydı.

    Öyle olmadı.

    Uykudaki Kılıçdaroğlu severler harekete geçti.

    Bunlar genelde soyla, sopla yatıp mezheple kalkanlardı.

    Öncelikle, Kılıçdaroğlu’nun dürüstlüğü üzerinden bir yaylım ateşle karşılaşıldı.

    Dünyada da böyle mi bilemiyorum!

    Bizdeki dürüstlük algısı cüzdan temellidir.

    Akçeli konularda lekeniz yoksa dünyanın en dürüst insanı olmanızın önünde en küçük engel yoktur.

    Başka deyişle, vicdan temizliği arayana rastlayabilene aşkolsun!

    Bilindiği gibi Kılıçdaroğlu kurucu partinin başına deyim yerindeyse paraşütle indirildi. Çirkin olduğu kadar FETÖ’cü bir kurguyla partinin başına atandı. Elbette, bu durumun kamuoyunca kabul görmesi için ön parlatma eksik edilmedi.

    Kılıçdaroğlu gerçekten dürüst müdür?

    Vicdan penceresinden bakalım!

    • Hem Seyit Rıza aşkıyla yanıp tutuşup hem de kurucu partinin başına geçmek nasıl tanımlanmalı? Hem Cumhuriyetçi hem derebeyci olmak olanaklı mı?
    • Cumhuriyetin Tuncelisi’ne Dersim demek hangi vicdanın gereği? Tunceli’ye Dersim demek bölücülüğün, yıkıcılığın önsözü değilse nedir?
    • “Laiklik tehlikededir diyemem” sözleri de beyefendiye ait olduğuna göre bugün gelinen noktada aynı düşünceyi korumadığına ilişkin tek açıklaması da olmadığına göre dürüstlüğü yeniden tanımlayalım mı?
    • Girdiği her seçimden ağır yenilgiyle çıkmasına karşın istifayı değil istifadeyi yeğleyen Kılıçdaroğlu’nun rejim değişikliği oylaması olan referandumda geçersiz oyların geçerli sayılması kararı karşısındaki sessizliği nasıl olur da dürüstlük sayılır?
    • TR 705 namlı emperyal uzantısını partinin baş köşesine yerleştirmek ve bunu yaparken en küçük rahatsızlık duymamak dürüstlük sayılır mı?
    • Mutlak butlan rüzgârına kapılmakta sakınca görmeyen, çevresine topladıklarıyla bu rüzgârın yaratacağı yıkım sonrasında koltuğuna kavuşma beklentisine girmek dürüstlükle nasıl bağdaştırılabilir?

    Örnekler saymakla bitmez!

    Yazının elverdiğince Kılıçdaroğlu’nu anımsatmış oldum.

    Bu saydıklarım üzerinden Kılıçdaroğlu’nu dürüstlükle etiketlemeyi sürdürecekleredir sözüm.

    Ne haliniz varsa görün!

    Onu yüceltmeyi ve parlatmayı sürdürün!

    Vicdanınız elveriyorsa…

    Not : Kılıçdaroğlu derebeyci yaklaşımını belirginleştirince soğudum kendisinden. Dile getirdiği çoğu düşünceyi de en sert biçimde eleştirdim. Tüm bunlar onun bu düşüncelerini dile getirmesini onaylamadığım anlamına gelmiyor. Parti kurabilir, var olan bir partiye katılabilir. Ama, kuruculukla bağdaşmayan bu düşünceleri CHP’de dile getiremez. Dürüstlükle bağdaşmaz bu durum her şeyden önce.A