• “Spora politika karıştırmayın” sözünü sıkça işitiriz ya da okuruz. Bu türden çıkışlara karşı asıl siz bundan uzak durun diyesim gelir.

    2026 Dünya Kupası tarihe “kirli” sıfatıyla geçti.

    Hamamın namusunu İspanya kurtardı mı bilemiyoruz.

    Ancak, siyonistlerin, emperyalistlerin, Trump’ın ve İnfantino’nun mutsuz olduğu kuşkusuz. Onların mutsuzluğu bizim coşkumuz ve sevincimiz oldu.

    “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” diyen Simon Kuper bir kez daha haklı çıktı.

    Spor ve futbol başka bir çok alan gibi politikayla iç içedir.

    Dünya Kupası bu kez hakemlik kurumunu da kapsayacak şekilde kirletildi.

    Televizyondan ilk izlediğim Dünya Kupası Almanya 1974’tü. Arjantin o kupada en küçük varlık göstermemişti.

    Her ne olduysa (ya da oldurulduysa) bir sonraki kupayı kaldırdı.

    Uluslararası ilişkiler yardımıyla şike yapıldı o kupada. Olağan koşullar altında zor olan gerçekleştirildi. Peru ayartılarak Arjantin’in yola devamı sağlandı.

    Arjantin diktasının ve elbette destekçilerinin böyle bir başarıya gereksinimi üst düzeydeydi. Dikta için aranan cansuyu buradan verilmiş oldu.

    Uluslararası kamuoyu Arjantin’le tanıştı. İzleyen yıllar yükselen Arjantin gerçeğini serdi gözlerimizin önüne.

    Armando Diego Maradona bu yükselişte aslan payına sahipti. Duruşuyla ve siyasi görüşleriyle kurulu düzene aykırı düşse de onun futbol oynadığı yıllar bir başka yaşandı.

    Şikeyle kirlenen Arjantin’e saygınlık kazandırdı dense abartı olmaz.

    İzleyen yıllarda yetenekli oyuncular yetiştirmiş olsa da hiç biri Messi kadar doruğa tırmanamadı Arjantin’de.

    Zeki ve çevik olduğu tartışılmazdı.

    Ahlaklı olmadığı da!

    Bir futbol efsanesinin gözyaşları dünyanın sevinci oldu

    Bu görüntüde olmayı içine sindirebilen vicdansız ağladığında vicdanlı milyonlar sevinir

    Siyonizme yakın duruşu, Trump’la görüntü vermekten rahatsız olmaması olumsuzluklar olarak işlendi siciline.

    Arjantin’in başındaki faşist Milei’nin de etkisiyle kendisini siyonizme kullandırmakta sakınca görmedi.

    Fidel Castro’yla dost Maradona’yla taban tabana zıt bir Arjantinli oldu.

    Katar’daki kupayı kaldıran Arjantin’in dört yıl içinde bir nefret nesnesine dönüşmesi irdelenmeli.

    Gazze’de yaşanan soykırıma eklenen İran’a saldırı safları belirginleştirdi.

    Soykırımcı İsrail’e yanaşan Messi bir yanda.

    Gazze’yi ve İran’ı dert eden vicdanlı İspanya diğer yanda!

    Yerkürede yaşayanların vicdanının bir türlü ülkelerin yönetimine yansıyamadığı günümüzde Messi önderliğinde Arjantin’in sergilediği utanç İspanya’nın yürekli çıkışına yenildi.

    İran’ın başlattığı başkaldırıyı İspanya önce siyasette sonra da yeşil sahalarda sürdürdü!

    Giderek kararan dünyaya ışık oldu İspanya.

    Viva Espana!

    Zalimlere karşı dik duranlara selam olsun!

    Abim sağolsun

  • “Taşları bağlamışlar, köpekleri salmışlar.”

    Yukarıdaki sözün sahibine ilişkin farklı kaynaklardan farklı bilgiler edindim. 

    Nasrettin Hoca’dan Sadi Şirazi’ye uzanan bir kaynakça var.

    Her biri değerlidir. Onlara soramasak da yeri gelmişken bu söze anlam katan durumu irdeleyebiliriz.

    İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısı hiç de öngörülemeyen sonuçlara yol açtı.

    Saldırganlar zorda.

    Bugün gelinen noktada belirleyici konumunda İran var. Bundan birkaç ay önce bugünkü durumu betimleyen bir paylaşım yapılsa kim bilir ne tepkiler verilirdi.

    Körfezde konuşlanmış uydurma şeyhlikler, krallıklar, emirlikler efendilerine verdikleri haraç karşılığında güvende olduklarını sanmaktaydılar.

    İran’ın güçlü duruşu bu paradigmayı yerle bir etti.

    Onyıllar boyunca taşlar bağlanmış, köpekler salınmıştı.

    İran, bu paradigmaya son vererek yalnızca kendisine değil bulunduğu bölgeye ve bir parçası olduğu dünyaya büyük iyilik yaptı.

    Son olarak Ürdün’ü vurarak İsrail’e yanaşıp, ABD’ye yaslanarak varlığını sürdüremeyeceği anımsatılmış oldu.

    Kuveyt, Bahreyn, BAE, Katar ve Suudi Arabistan!

    Bu beşli İran’a saldırıdan sonra dünyanın kaç bucak olduğunu öğrendi mi?

    Bunu bilemesek de, hiç de uzak olmayan gelecekte öğreneceklerini öngörebiliyoruz.

    Artık, taşlar özgür olduğuna göre köpekler korksun!

  • Tarih yazmak, yapmak kadar önemlidir. Tarihi yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtacak bir içeriğe kavuşur.

    Mustafa Kemal Atatürk

    Tarihi çarpıtmak hem kolay hem zordur.

    Kimse fark etmezse sorun yok.

    Fark eden olursa başınızın ağrıması kaçınılmazdır.

    TRT’nin tarihe ilgisi ve buna bağlı olarak tarihsel diziler üretmekte oluşu bilinmeyen durum değil. Görsel sanatlar, yazılmış olan tarihi yansıtması bakımından tarih yazımına katkıda bulunur.

    Hele bir de dizinin başına “Bu hikaye ve karakterler, tarihten esinlenilerek kurgulanmıştır” diye yazarsanız en küçük hatanızın başınıza büyük bir dert olarak dönmesi kaçınılmazlaşır.

    “Fetihler Sultanı Mehmet” dizisi 1481’de sonsuzluğa göçen Fatih Sultan Mehmet’i XVI. Yüzyılda kurulmuş Yarkent hanlığıyla buluşturunca olanlar olmuştur. İşin içine Ali Şir Nevai’yi katmak da cabası.

    Yarkent Hanlığı (1514-1680)

    Fatih Sultan Mehmet (1432-1481)

    Bizim kaba milliyetçi tayfasından kime Çin deseniz “Uygur kardeşlerimize baskı yapıyorlar” geri bildirimini alırsınız.

    Bu sayıklama iç kamuoyuna yöneliktir. Ne yapalım diye sorsanız yanıt alamazsınız.

    Dünya küçüldü sözüne kimse karşı çıkamaz günümüzde.

    Tarihi çarpıtmak ve gereğinde yeniden yazmak Türkiye sınırları içinde olanaksız sayılmaz.

    Örneğin, “Vahdettin bir haindi”demek savcı karşısına çıkmanız anlamına gelebilir yargı devleti koşullarında. O kaynak, bu kitap, şu kanıt demeniz anlam taşımaz. Karşınızdaki hukukçu görünümlünün görevi birisini hoşnut kılmak olduğu sürece demir parmaklıkların ardına düşmek de içinde olmak üzere bir dizi yaptırımla karşılaşmanız hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

    Az önce adını andığımız dizide Ali şir Nevai’ye “Çin, kudretiyle erkeklerimizi köle kızlarımızı cariye etmeye karar almıştır” da dedirtmeye vardırabilirsiniz işi.

    Bu çarpıtma Türkiye sınırları içinde kaldığı sürece sorun yok.

    Ne yapalım ki, dünyanın en azından ulaşım ve iletişim bağlamında küçüldüğü bir çağdayız.

    Sincan’da bir Uygur diziyi izleyebilir. Bununla yetinmez de bu tarihsel çarpıtmayı Çin yönetimine bildirirse  başınıza dert almış olursunuz.

    Atatürk’ü, Cumhuriyeti ve başka yakın tarih değerlerini aşağılamaya, yok saymaya alışılmış olabilir. Bu bakımdan önemli bir engelle karşılaşılmadığı da ortadadır.

    Çarpıtılmış tarih üzerinden dış dünyadan tepki almaksa kaçınılmazdır.

    İktidarımızın her fırsatta başvurduğu “dış gücler” metaforu bu kez sizi vuran silaha dönüşmüştür.

    Tükürdüğünü yalamama konusunda hünerli olan hoyrat iktidarımız bu kez baltayı taşa vurmuş gibi görünüyor.

    Tasalanmalarına gerek yok.

    Böylesi küçük (!) bir hata iktidar koltuğunun altlarından kayıp gitmesine neden olmaz.

    Alt tarafı mahcubiyet!

    Belki de o bile değil.

  • Çin’de 6 yerde konakladık. Her birinde en çok iki gece kaldık. Çin içinde 2 uçak 2 de tren yolculuğu yaptık. Bir otobüs yolculuğunu da unutmadan.

    Çin’deki ikinci durağımıza uçakla gidiyoruz. İki buçuk saatlik uçuştan sonra başı dumanlı dağlarca karşılanıyoruz.

    Zhangjiajie, Hunan eyaletinin bir ili. Nüfusu 5 milyon dolayında.

    Bölgedeki dağlar dünyada eşi benzeri olmayan kuartz-kumtaşı bileşkesinden oluşmuş. Üç bin dolayında karst yüzey şeklini barındıran milli parktayız. Bölge binlerce yıl boyunca Tujia, Miao ve Bai azınlıklarına yurt olmuş. 

    Bu benzersiz doğal varlık 1992’den bu yana UNESCO mirası listesindeymiş.

    Avatar filmindeki Hallelujah dağına esin kaynağı olmuş Zhangjiajie Doğal Parkı.

    Büyük Kanyon’daki cam köprü son derece etkileyici. Yükseklik korkusu olanlar için irkiltici olsa da güvenlik bakımından sorun yok. Cam tabanlı köprünün uzunluğu 480 metre, yerden yüksekliğiyse 300 metre. 

    Büyük Kanyon tabanındaki çayın rengi ve görünümü son derece etkileyici.

    Cam tabanlı köprüden geçmek yetmez biraz daha adrenalin diyenler için seçenekler eksik değil. 

    Zipline’la bir yakadan diğerine geçebilirsiniz. 

    Kanyon tabanına nasıl ineceğim diye düşünmenize gerek yok. Kaydırakla ulaşım çabuk olduğu kadar heyecan verici. Biraz yorucu olduğunu eklemekte yarar var.

    Her iki seçenek de ilgimi çekmiyor diyenler için 326 metre yüksekliğe sahip Bailong asansörü yapılmış. Yeryüzünün en yüksek dış ortam asansörü olduğunu öğreniyoruz.

    Zhangjiajie’ye bağlı Wulingyuan’da konaklıyoruz. 

    Çin’deki irili ufaklı tüm yerleşimler gibi burası da son derece hareketli ve canlı. 

    Wulingyuan’da tapınak ve kent meydanı

    Wuligyuan sokakları resimlerle ve heykelciklerle donatılmış. 

    Çin kırsalının kentleri de metropolleri gibi düzenli ve temiz. 

    Avatar dağları 

    Otobüsle bir noktaya kadar ulaştıktan sonra Avatar dağları parkının girişine erişebilmek için kısa bir dekovil yolculuğu yapıyoruz. 

    Çin’de gezginlerin uğrak yeri olan bir çok noktada ülkenin yakın tarihine değinen, ÇKP’yi konu eden köşelere rastlamak olası. Burada da hemen girişte Milli Savunma Eğitim Parkı oluşturulmuş.

    İlk olarak primat kardeşlerimizi selamlıyoruz.

    Gezginlerin sunduğu yiyecekleri paylaşamayanların kavgasına tanık oluyoruz. 

    Üç bini aşkın karstik dikitten oluşan UNESCO dünya mirası doğal parktayız. 

    Biri diğerinden etkileyici dikitleri görüntülemeye doyamıyoruz. İyi ki sayısal foto çağındayız demekten alamıyoruz kendimizi. Parmağımız neredeyse deklanşörden ayrılmıyor.

    Baofeng Gölü

    Wulingyuan’dan 220 km uzaklıktaki Fenghuang’a doğru yola çıkıyoruz. Yolculuk bu kez otobüsle. Zaman zaman gidiş gelişli yollara sapılsa da çoğunlukla otoyoldan ilerliyoruz. Çin’de trafik kurallarına uyum kusursuz.

    Otobüs sürücümüz son derece özenli. Durum böyle olunca bize yolculuğun keyfini çıkartmak düşüyor. 

    Yolumuzun üstündeki Baofeng gölüne uğruyoruz. Baofeng, 1970’te yapılmış bir barajın gölü.

    Göl, 2.5 km uzunlukta ve ortalama 72 metre derinlikte. 

    Adını sırtını dayadığı Baofeng dağından almış.

    Baraj ormanlık dağlarla çevrelenmiş.

    Gölde kısa bir tekne turu yapıyoruz. 

    Göldeki sallarda konuşlanmış şarkıcıların seslendirdiği yerel ezgiler yerel müzikle tanışmamızı sağlıyor.

    “Yo wei” diyerek teşekkür ediyoruz.

    Tekne turunun ardından semender görselleri ilişiyor gözümüze. Burası, onların yaşam alanı olmasıyla da ünlenmiş.

    Kayaların altına iliştirilmiş çubuklar yaşamı var eden doğaya destek verme, şükran sunma anlamına gelmekteymiş.

    Çin’deki bir başka gözlemimiz hizmet verenlerin bahşiş beklentisi içinde olmamaları. 

    Neredeyse dilenciye rastlamadığımızı söyleyebiliriz. 

    Gezgin satıcılar da parmakla sayılacak denli azdı. 

    Çin’de özellikle kırsalda ve hemen her yerdeki pazar yerlerinde ufak tefek şeyler satın alırken pazarlık neredeyse olmazsa olmaz bir gereklilik. Çoğunlukla ilk söylenen ederin yarısına ve hatta üçte birine edinmek olası ürünü.

    Fenghuang

    Üç yüz yaşındaki Fenghuang antik kentindeyiz. Fenghuang Çincede anka kuşu anlamına geliyormuş.

    Anka kuşu heykeli kentin ana meydanındaki yerini almış. 

    Fenghuang ya da Anka kuşu Doğu Asya’daki tüm kanatlıların egemeni olarak da konumlandırılmış. 

    Fenghuang’da 26 etnik azınlıktan insan yaşıyor.

    Çin’in en güzel antik kentlerinden birisi olarak da biliniyor bu su köyü.

    Vardığımız akşam üstü saatinde bunaltıcı bir sıcakla karşılaşınca bir an için “burada ne işimiz var” diye mırıldanmaktan alamadık kendimizi. Güneş batıp da sıcak sonlanınca düşüncemiz değişti. 

    Çin’de başıboş sokak hayvanına ilk kez Fenghuang’da rastladık.

    Gondol gezisi sırasında ve sonrasında gözlerimizin önüne serilenler Fenghuang’a haksızlık ettiğimizi düşündürdü. Başımız önümüze eğildi desek yeridir.

    Akşamın serinliğine eklenen renk ve ışık şölenini görmek burada olmaya değdi.

    Anka kuşu kentinden ayrılma zamanı geldi çattı.

    Guilin’e hızlı trenle geçeceğiz. 

    Fenghuang garı günün ilk saatlerinde son derece dingin ve ıssız. Çin’de değişmeyen bir şey varsa tüm kamusal alanların temiz ve düzenli oluşu. Burası da öyle. 

    Çin’deki hızlı tren ağı 50 bin kilometre sınırına erişmiş. Tüm hızlı trenler aynı yüksek hıza sahip değil. Bizi Guilin’e götürecek tren 245 km/h hıza ulaşsa da ortalaması 200 km/h dolaylarındaydı.

    Tren önceden belirlenen saatlerde ulaşması gereken yerde oldu her seferinde. Dakiklik etkileyiciydi. 

    Başka kamusal alanlarda olduğu gibi trenlerde de ücretsiz sıcak su sunumu eksik değildi. Çinliler soğuk su tüketiminden kaçınıyorlar. Geleneksel Çin tıbbının da önerisi olarak sıcak/ılık su tüketimini yaşamlarının sıradan bir gereğine dönüştürmüşler. 

    Sıcak su tüketiminin birkaç nedeninden söz etmekte yarar var.

    Öncelikle, yakın zamana değin Çin’de içilebilir suyun yeterince hijyenik olmadığını anımsamakta yarar var. Sıcak su tüketimi bu yanıyla geçtiğimiz yüzyılın ortalarından başlayarak devletin de önerdiği devrimci bir eylem olarak öne çıkmış.

    Diğer yandan, geleneksel Çin tıbbı bedenin “yin” ve “yang” dengesini öncelemiş. Sıcak su içmenin bu dengeyi olumlu yönde etkilediğine inanılmıştır. 

    Sıcak suyun detoks etkisi ve sindirime olumlu katkısı diğer olumlulukları olarak öne çıkar.

  • 15 Temmuz darbe girişiminin 10. Yıldönümündeyiz. Emperyal proje, FETÖ güdümlü darbe girişimi ibretlik görüntülerin yanı sıra destansı olgulara sahne olmuştu.

    Ordusunun topuyla, tüfeğiyle, uçağıyla, füzesiyle ateş altına alınmıştı Türk Milleti.

    Güdümlü ya da denetimli darbe savları da eksik olmamıştı izleyen günlerde.

    Aradan 10 yıl geçse de bu bağlamdaki gerçekleri öğrenmemiz pek olası görünmüyor. Bu başlıktaki yorumlar nesnel olmaktan çok öznel öğeler içermiştir, içerecektir.

    Biz gerçeğe bakalım.

    Türkiye iktidarıyla, muhalefetiyle bu girişimden ders çıkarttı mı? Başka deyişle, gereken ders çıkartıldı mı?

    15 Temmuz 2016’ya gelinene dek giderek kutuplaşan, ortadan ikiye bölünen bir Türkiye görünümü belirginleşmekteydi.

    Üstüne üstlük giderek sertleşen iktidar bir yandan toplumu sindirmeyi öncelerken diğer yandan Cumhuriyetle hesaplaşmayı gündeminden neredeyse hiç düşürmemekteydi.

    Bu eğilimin ortaya koyduğu sonuç doğal olarak iç cephe sorunuydu.

    Güncesindeki amaçlara ve hedeflere bir an önce erişme derdine düşmüş olan iktidar iç cepheyi göz ardı ederek yalnızca ülke için değil kendisi için de kırılma noktasına ilerleyen bir ortam yarattığının farkında mıydı?

    Bu soruya kesin bir yanıt bulmak kolay değil.

    Ama, 15 Temmuz 2016’da kendisini acı deneyimlerle duyumsatan kalkışma önemli bir de fırsat sunmaktaydı.

    15 Temmuz’da yaşananlar Türkiye’deki olumsuz gidişin farkına varılmasını sağlasa da iktidarın kurucu istençle hesaplaşma kararlılığının önüne geçemedi.

    Emperyal proje FETÖ’yle bir yere kadar mücadele edilse de yöntemleri iktidara miras kaldı.

    Bu mirası kendince iyi değerlendiren iktidar son hedefine giden yolda hızını iyice artırdı.

    Emperyal güdümlü FETÖ projesinden esinlenmeyi seçen iktidarın, iktidarını korumak için AB(D)’ye daha sıkı sarılması hangi aklın gereği olabilir?

    Özetle, başta iktidar olmak üzere Türk siyaset kurumu 15 Temmuz’dan olması gereken dersi çıkartamamıştır.

    Her ne kadar, iktidar olanca varlığıyla AB(D)’ye yaslanarak tarihsel yanılgıya düşmüş olsa da muhalefetin her fırsatta AB(D)’ye göz kırpma gereği duyması da bir o kadar acıklıdır.

    Bugün neyin bayramını kutluyoruz?

  • Eşi benzeri görülmemiş, gösteriş tutkusunu dışa vuran savurganca harcamalar!

    Macron sabah koşusu yapacak diye park ve yol kapatmalar.

    Daha önce hiç uygulanmamış yasaklar ve kısıtlamalar.

    Konukların güvenliğini sağlamak hiç kuşkusuz konukseverliğin bir parçasıdır. Ama, bu kadarına pes demekten de kaçınılmamalıdır.

    Terör örgütünün yanından geçmesi olası olmayan emekli insanlara yönelen ve tutuklamaya varan devlet terörü.

    Haftalar öncesinde başlayan baskı ve yasaklamalar pek emin olmasak da sona erdi diyelim.

    Bizi çok seviyor budalalığı arasında kaynayan Anıtkabirsiz Trump kurgusuna “iyi ki Anıtkabir’e çıkmadı, böylece bu yüce yer kirlenmedi” avuntusu.

    Kimse kaygılanmasın!

    Anıtkabir bir pedofilin kirletemeyeceği denli temiz bir yerdir.

    Trump’ın Anıtkabir saygısızlığı simgesel. Bölgemize atadığı vali bozuntusunun söylemleriyle bire bir örtüştü bu yaptığı.

    Ülkemizi yönetene yaptığı güzellemelerle valinin monarşi vurgusu birleştirildiğinde gerçek tüm açıklığıyla ortaya çıkıyor.

    Atatürk’ün izlerini silmekten usanmayan iktidarın Trump’ın bu yaklaşımından hoşnut olduğu kuşkusuz.

    NATO doruğuna gelenlere verilen yemeklerden mehteran müziğine varıncaya dek bir dizi sunum “Osmanlı’nın dirilişi” imgesine dayandırıldı.

    Son padişahın İngilizlere sığınması unutulursa eğer Osmanlı dirilişiyle güç arasında bağ kurmak olanaklı.

    Geçim sıkıntısı içinde “olmak ya da olmamak” savaşımı içindeki Türk Milleti’nin pek ilgisini çekmese de, bu görgüsüzlük örnekleri Türkiye’de değiştirilmiş olan rejimin Atatürk Cumhuriyeti’ne son ölümcül darbeleri olarak algılanmalıydı.

    NATO doruğunun sonuç bildirgesi Türkiye’nin iki komşusu İran ve Rusya’yı düşman olarak belirledi.

    Trump bizi seviyorcular bu konuda ne düşünüyor diye sormak olanaklı olsaydı keşke.

    Pedofil Trump’ın İran’a saldırıyı Ankara’dan başlatması da anlamlı ve önemli bir diğer ayrıntı oldu.

    NATO doruğu gerekçesiyle haftalardır yaşananlara eklenen “alavera dalavera 23 sentlik asker göreve” kokan kurgu karşısında sessizliğini bozmayan Türk Milleti’nin hanesine bir utanç borcu daha eklenmiştir.

    Aydınlarının olguları ve olayları anlamak yerine ağlamayı yeğlediği ortama yakışan durumdur Türk Milleti’nin edilgenliği.

    Gazetelerde, televizyonlarda ve akla gelebilecek her ortamda “NATO eli kanlı bir suç örgütüdür” diyemeyen çok bilmişler de cabası.

  • Şanghay’ın sözcük anlamı suyun üzerinde demekmiş.

    Çin anakarasında çok sayıda akarsu bulunmakla birlikte üçü ayrıca önemli görülüyor.

    En kuzeyde Sarı Irmak var. Güneyde İnci Irmağı ve ortada Yangtze.

    Şanghay Yangtze deltasında konuşlu. 

    İlk yerleşimin Jin hanedanı dönemine rastladığı biliniyor. 

    Şanghay yönetsel bakımdan Pekin’le birlikte doğrudan merkeze bağlı iki metropolden birisi. 

    Şanghay 1843’te Çin’i teslim alan Nanjing Antlaşması sonrasında dış ticarete açılan 5 limandan biri olmuş. 

    Böylelikle Şanghay hızla çok kültürlü ve kozmopolit bir yerleşime dönüşmüş.

    Deniz yoluyla ticaretin yoğun olduğu sömürge yıllarında limana gelen kimi serüvenci denizcilerin aşırı içkinin ve belki de ona eklenen uyuşturucunun etkisiyle sokaklarda sızıp kaldıkları olurmuş. Bu durumdaki denizciler bunu iş edinenlerce paketlenip birilerine satılırmış. Ayıldıklarında başka bir gemide başka denizlere yol alırken bulurlarmış kendilerini. Bu yapılan Şangaylanmak olarak adlandırılmış.

    Sömürgeciliğin izlerini taşıyan Şanghay’a komünist dönemde dönemde soğuk davranıldığını öğreniyoruz. 

    Çin’in dünyayla bütünleşme döneminde sık kullanılan kaykı (reform) ve kaypan (dışa açılma) kavramlarına beşiklik etmiş bu kez Şanghay.

    Pudong

    Çin’in dışa açılmasıyla birlikte Şanghay önem kazanınca kentin Pudong bölgesi hızla yapılaşırken 2005’te serbest ticaret bölgesi olarak belirlenmiş. 

    Doğu anlamına gelen dong son ekini alan Pu, Pudong adlandırmasıyla ırmağın doğusunu simgelemeye başlamış.

    Pudong’da yükselen yapılar arasında en çok göze batanı Doğunun İncisi Kulesi. Kule 468 metre yükseklikte. 

    Pudong’taki bir başka gökdelen olan Şanghay Kulesi’nin yüksekliği 546 metre. Çok esintili bir bölgede yükseldikleri için gökdelenlerde aerodinamik mimari özellikle önemsenmiş. 

    Gazoz açacağına benzeyen tasarımıyla dikkat çeken yapı Şanghay Dünya Finans Merkezi 492 metre yükseklikte.

    Pudong’da ICBC bankası

    Bund

    Pu ırmağının batısında kalan Bund bölgesi Şanghay’ın batılılarca kullanıldığı yıllarda gelişmiş. Bund, İngilizce-Hintçe terminolojiye göre çamurlu kıyı demekmiş. 

    Bund’da gümrük yönetimi yapısı

    Geniş yaya yolları ırmak kıyısında soluklanmak isteyenleri bir araya getiriyor. Temel gereksinim olan tuvaletler burada da göz ardı edilmemiş. Temiz ve ücretsiz. Gezimiz boyunca Çin’deki herhangi bir yerde tuvaletin paralı olduğunu görmedik. 

    Irmak kıyısındaki yürüyüşümüz sırasında Şanghay’da belediye başkanlığı da yapmış olan mareşal Chen Yi’nin heykeliyle karşılaşıyoruz.

    Heykel demişken Çin’de Mao’ya ilişkin heykel ve benzeri nesnelere sık rastlamadık. Buna karşılık, heykel diyemeyeceğimiz büyüklükte Mao büstlerini ve Mao’nun Küçük Kırmızı Kitabı’nı hemen yerde gördük.

    Bund’un kuzey ucundaki anıtını Halk Kahramaları’na adandığını öğreniyoruz.

    Halk kahramanları anıtı

    Nanjing Caddesi

    Bund’dan Nanjing Caddesi’ne girip batıya doğru ilerlediğinizde  Şanghay’ın alışveriş bölgesine de adım atmış oluyorsunuz. Jing’an Tapınağı’nda sonlanan cadde yayalaştırılmış ve 5.5 km uzunlukta. 

    Cadde oldukça kalabalık olmasına karşın son derece temiz ve düzenli. Görsel, işitsel ve çöpsel kirlilikten iz yok. Çin genelinde öne çıkan bir sorun olarak iki tekerleklilerin çokluğu ve yaya güvenliğini zorlayan davranışları görmezden gelinecek gibi değil.

    Cadde alışveriş merkezi olma özelliği göstermesinin yanı sıra Çin teknolojisinin sergi alanı işlevi de görüyor. Cep telefonu ya da benzeri teknolojik ürünleriyle öne çıkan kimi markaların otomobil de ürettiklerini ve bunların Çin sokaklarında boy gösterdiklerini görünce şaşırmaktan alamıyoruz kendimizi.

    Yü (Yuyuan) bahçesi

    Şanghay gibi gökdelenlerin yükseldiği, motorlu taşıtların gündelik yaşamda önemli yer kapladığı metropolde dinginlik arayışı içinde olabilecekler seçeneksiz sayılmazlar.

    Yü Bahçeleri 4 hektar alan üzerine kurulmuş. Türkçeye “Mutluluk Bahçesi” olarak çevrilebilir.

    Bahçe XVI. yüzyılda Ming hanedanı zamanında yapılmış. 

    Bahçede geleneksel Çin mimarisi örneklerinin yanı sıra bahçe düzenlemelerine ve 5 tonluk yeşim kayasına rastlamak olası. Şanghay çiçeği olarak da bilinen manolyayı unutmamak gerek.

    Yü bahçeleri önce 1. Afyon Savaşı’nda (1842) daha sonraysa Taiping Başkaldırısı’nda (1850-64) zarar görmüş. Daha sonra aslına uygun olarak yeniden yapılmış.

    Bahçeden çıkar çıkmaz kendinizi kalabalık selinin içinde buluyorsunuz. Birkaç dakika önceki dinginlik yerini karmaşaya bırakıveriyor.

    Yü bahçesinde yeşim kayası

    Çin’de ipek üretimi

    Şanghay’da ipek üreten bir imalathaneye de uğradık.

    İpek üretimi Çin’in en eski becerilerinden birisi. Dünyaya buradan yayıldığı biliniyor. En eski ticaret yollarından yollarından birine İpek Yolu’na adını vermiş.

    Çin’de ipekböcekçiliğinin geçmişi MÖ 2600-3000 yıllarına tarihleniyor. Günümüzde de önemli bir sektör olmayı sürdürüyor.

    Tıpkı barut, pusula, kağıt ve baskı aygıtı gibi ipekböcekçiliği de Çin’in insanlığa armağanlarından birisi olarak kabul edilir.

    Tarihe Roma-Yunan merkezli yaklaşan batının Hint ve Çin uygarlıklarını göz önüne almak şöyle dursun Mezopotamya ve Mısır’a bile uzak durduğu bilinmez değildir.

    İpekli ürünler Bizans’a da ulaşmıştır o günün koşullarında. İpek ürünlerine sahip olmak Bizans’ta statü göstergesi bile sayılmıştır. Batı’nın odaklandığı uygarlıklardan birisi olan (Doğu) Roma’da ipeğin ağaçtan toplandığı düşüncesinin yaygın olduğunu eklersek durumu daha anlaşılır kılmış oluruz.

    Çin’de sır olarak saklanan ipekböcekçiliğinin Anadolu’ya Bizanslı rahiplerce gizlice taşındığı kabul görmektedir.

    Çin’de akrobasi izlemek

    Şanghay’daki bir akşamımızı ERA Tiyatrosu’ndaki akrobasi gösterisine ayırdık. Bir saatlik izlencenin hemen her anı etkileyici olmakla birlikte çapı 8-10 metreden çok olmayan metal küre içine sığan 8 motosikletlinin sergilediği gösteri büyüleyiciydi.

    Zhujiajiao

    Şanghay’dan batıya otobüsle 30 km ilerleyerek Zhujiajio köyüne varıyoruz. Adının köy olduğuna bakmayın. 100.000’e yakın insan yaşıyor. Ne de olsa burası Çin.

    Zhujiajiao “Zhu aile bahçesi” anlamına geliyormuş.

    İlk anda bir şeye benzetemeyeceğiniz köye doğru otobüsten indikten sonra 10 dakika yürüdüğünüzde etkileyici görüntüyle başbaşa kalıyorsunuz. İyi ki geldim demekten alamıyorsunuz kendinizi.

    Bin yediyüz yıllık geçmişi olan köyde Ming ve King hanedanları döneminden kalma yapılar oldukça iyi korunmuş. 

    Venedik’e benzetenler olsa da bence böyle bir benzetmeye gerek yok. Benzersiz 36 köprüsü içinde en göze çarpanı 5 kemerli Fangsheng köprüsüdür. Uzunluğu 72 metre. İlk yapılış tarihi 1571. 

    Köprülerden karşı kıyıya geçip farklı görüş açıları yakalamak olası. Arka sokaklara sapıp Çin’e ilişkin farklı görüntüler edinmek de.

    Fangsheng köprüsü

    Yuanjin Budist tapınağı

    Şanghay’daki 2 güne bu kadarı sığdı.

  • Kendimi bildim bileli NATO’ya sıcak bakmadım. Dünyanın pek çok yerine eli, kolu uzanan NATO gittiği her yere gözyaşı, kan ve ölüm götürdü. Bunların karşılığında trilyon dolarlar silah üreticilerinin kasasına aktı.

    NATO doruğuna hazırlanan Ankara’da yaşları seksenlere insanlar “gizli örgüt üyeliği” suçlamasıyla tutuklandılar. 

    Doruk yaklaştıkça Ankara’da kuş uçurtulmuyor dense yeridir. 

    Biz olumlu yönden bakalım.

    Ankara’nın özellikle havaalanı yolu üzerindeki ayıplı yapılar panolarla saklanıyor. Kalıcı olmasa da göz zevkimizi okşayan bir uygulama.

    Diğer yandan, ortalıkta çok insan olmasın düşüncesiyle hastanelerdeki randevu aralıkları 20 dakikaya çıkartılmış. Yıllardır söyleyip de yapılmasını sağlayamadığımız bu doğruyu NATO’ya borçlu olmak ilginç bir durum olsa da sevindiricidir. Birkaç günlüğüne de olsa bu güzelliğin tadı çıkartılmalı.

    Ankara’da taksilere çekidüzen verilmesi amaçlı uygulamayı da NATO’ya borçlu olduğumuz anlaşılıyor.

    Taksiciler gri pantolon ve beyaz gömlek giyerek Türkiye’de bir ilki yaşama geçireceklermiş. Ayrıca, taksilerde ikramlık kolonya, lokum ve soğuk su da bulundurulacakmış.

    Taksilerin dikiz aynalarına asılan “Welcome to Ankara” selâmlamalarının da hakkı yenmemeli. 

    Neredeyse gangrene dönüşmüş sorunlarımızın çözülmesini zorunlu kılmış olması bile NATO’ya hiç olmazsa bir kez teşekkür etmemiz gereğini ortaya koyuyor.

    Uygulamaların kelebeğin ömrü kadar yaşayacağı tartışmasız olsa da düşümüzde görsek inanamayacağımız değişikliklere bakarak insanın “Yaşasın NATO!” diye haykırası geliyor.

    Elbette şaka…

    NATO eli kanlı bir suç örgütüdür.

  • Altın olmazsa olmaz gereksinim değildir. Söylemlerse tam tersini düşündürür.

    Altın ekonominin belirsizleştiği zamanların güvenli sığınağıdır. Belki de bu nedenle dünyadaki merkez bankalarının altın rezervleri ekonomik güç göstergesi sayılır.

    Türkiye’de altına ilgi çok daha farklıdır.

    Kara gün akçesi olarak yastık altında tutulur.

    Mutlu günlere çağrılı olanlarımız karınca kararınca altın armağan edemediklerinde huzursuz olurlar.

    Tüm bunlar altını ayrıcalıklı kılar.

    Durum böyle olunca dağı, taşı, ağacı, ormanı, kurdu, kuşu yok saymak kolaylaşır.

    Derneklerde örgütlenen madencilerin her biri ulus ötesi şirketlerin Türkiye’deki bol gelirli temsilcileridir. Çoğu zaman bu kimliklerini saklayarak konuşurlar.

    Ülkemizin ne büyük varsıllıkların üzerinde yer aldığından başlayarak bu varsıllıkların ekonomiye ancak madencilikle kazandırılacağını süslü sözlerle anlatmakta pek hünerli oldukları da kuşkusuzdur.

    Toplumun altın algısı madencilik tutkunlarının önde gelen yardımcısıdır. Türkiye’nin taşı toprağı altın palavraları insanımızın aklını başından almaya yetmektedir.

    Oysa, Türkiye’de yapılmakta olan altın madenciliğinde önde gelen oyuncular yabancıdır. Bu madencilikte üretilen altının yalnızca % 2’si devlet hakkıdır. O da altını çıkartanın bildirdiği nicelik üzerinden hesaplanır.

    Bu arada, tarım ve hayvancılığı unutmuş olan yöre halkının karın tokluğuna ölümcül iş yapmaya razı edilmesi işlendirme olarak adlandırılır. Elbette, eşsiz bir katkıdır bu iş olanağı işsiz yöre halkı için.

    Madencilik adına konuşan patronlar ve uzantıları yeri geldiğinde Cumhuriyet ve Atatürk söylemine sarılmakta da sakınca görmezler. Kötü amaçlarına alet ettikleri Atatürk’ün bir ağaç için köşk yürüttüğünden söz etmeyiyse gerekli görmezler.

    Cumhuriyet’in kuruluşundan 2000’li yıllara dek geçen sürede verilen maden işletme ruhsatı sayısı 1600’ü biraz geçkindir. Buna karşılık, Türkiye topraklarının vahşi madencilik aracılığıyla yağmaya ve talana açıldığı son 20 yılda 400 bine yakın ruhsat verilmiştir.

    İl başına düşen ruhsat sayısı 5000 dolayına erişmiştir. Kimi illerimizin % 75’e varan yüzölçümleri maden sahasıdır günümüzde. Ne tapu, ne otlak, ne orman, ne de tarım alanı özelliği o toprakları korumaya yetmemektedir.

    Bu yapılanın adı madencilik olsa da önüne sömürge nitelemesini eklemekte yarar var.

    Bu denli önemli varlık olan altının madenciliği Almanya, Çekya ve Macaristan’da yasaklanalı çeyrek yüzyıl olmuştur.

    Bizde kimilerinin sıklıkla başvurduğu “parasıyla değil mi, verir alırız” söylemi tam da altın için geçerlidir.

    Dünya ölçeğindeki altına ilgiyi kısa sürede sönümlemek olanaklı olmadığına göre doğayı ve çevreyi talan eden altın madenciliği yerine altını parasıyla satın almak son derece akılcı bir seçenektir.

    İki yıl önce Erzincan İliç Çöpler altın madeninde yaşanan ve kayıtlara kaza olarak geçen facia dört dörtlük cinayettir. Dokuz insanımızın yaşamını yitirmiş olması olayı öne çıkartsa da başından bu yana yaşama ve canlılığa vurduğu darbeyle anılması gereken öyküye sahiptir. Ülkenin dağı, taşı, ağacı, bitkisi yaşamın temel taşları değil midir?

    Bir cinayetin önemsenmesi için mutlaka insanların yitirilmesi mi gerekmektedir?

    Son 20 yılda yapılan altın madenciliğinin Türkiye’de devlete kazandırdığı paranın 500-600 milyon USD dolayında olduğu hesaplanmış. Bu haliyle, altın madenciliğinin gayri safi milli hasılaya katkısı % 1’i bile bulmamış.

    Durum bu kadar açıkken sömürge madenciliği sınır tanımaz eğilimini sürdürüyor.

    Erzincan’da, Uşak’ta, Kaz dağlarında ve aklınıza gelebilecek hemen her yurt köşesinde 1000 ton taştan, topraktan elde edilecek 1 gram altın için her türlü saldırganlık sergileniyor.

    İliç Çöpler altın madeninde 2023 yılının 13 Şubat günü yaşanan faciadan sonra ortaya çıkan acı gerçek altın madenlerinin Türkiye toprakları içindeki kurtarılmış bölgeler olduğudur. Çöpler madeninde yaşanan faciaya ilişkin belirtiler saatler ve hatta günler öncesinde kendini göstermeye başlamışken madenin çalışmasına dur denememiştir.

    Bu facia yaşanmazdan önce madeni kapatma yetkisi ne yazık ki gözünü altın bürümüş yabancı şirketin sorumsuz, insafsız ve vicdansız yöneticilerinden başkasında olamamıştır.  

    Türkiye’ye ekonomik katkısı neredeyse olmayan altın madenciliği buna karşılık ülkemizin doğal varlığını geri dönüşsüz biçimde ortadan kaldırmaktadır. Günün birinde sona eren madencilikten geriye kalan milyonlarca ton zehirli taş, toprak kalıntısı olmaktadır.

    Bir dönem kısıtlı da olsa yargı yoluyla denetlenebilen bu vahşi etkinlikler günümüzde kuvvetler birliğinin bir parçasına dönüştürülmüş olan ve egemen güçlerin isteği doğrultusunda kararlar veren mahkemelerin kamu yararını unutmuş olması nedeniyle ipten kazıktan kurtulmuştur.

    İlginç olan bir başka noktaysa, birkaç duyarlı kişilik dışında Türk siyaset kurumlarının da bu yağma ve talanı görmezden gelen tutumudur.

    Ulusal duyarlılığı güçlü olan bir millet olduğumuz kuşkusuzdur.

    Ancak, bu duyarlılığı her biri önemli olan vatan, millet, bayrak gibi değerlerin ötesine taşımak durumundayız. Vatanın, milletin, bayrağın anlamlı olabilmesi dağın, taşın, kurdun, kuşun, çiçeğin, böceğin ve elbette insanın sağkalımına bağlıdır.

    Doğa olmadan vatan, millet, bayrak ne anlam taşıyabilir sorusunun tam zamanıdır.

  • Arjantin’deki 1978 televizyondan izleyebildiğim ikinci dünya kupasıydı.

    O kupa tüm zamanların en tartışmasız şikesine sahne olmuştu. Devletler arası anlaşmayla gerçekleşen bu şikeye saygınlık arayışında olan Arjantin cuntasının gereksinimi neden olmuştu.

    Brezilya ile çekişen Arjantin milli takımının Peru karşısında dört farklı yengi alması gerekiyordu. Şike o denli güçlüydü ki karşılaşma 6-0 bitti. Brezilya engelini böylelikle aşan ev sahibinin kupayı kaldırması güç olmamıştı.

    Geçmişte devletlerin gücü öne çıkarken günümüzde durum değişti. FİFA devletlerin yerine geçti.

    Dünya Kupası’nda grup aşaması tamamlandı. Katılımcı ülke sayısının artırılması kendisini nitelik düşmesiyle gösterdi.

    FIFA’da kirli Sepp Blatter dönemi sonrasında göreve gelen İtalyan kökenli İsviçreli İnfantino dönemi de iyi sayılmaz. Küçük çocuk anlamına gelen soyadına uyan bir temizlikten söz edilemez.

    FİFA’nın küçük çocuk soyadlı çok da suçsuz olmayan başkanı İnfantino

    Endüstriyel futbol anlayışından uzaklaşmak şöyle dursun, siyasi duruş bakımından da egemen güçlerin yanında olmaktan rahatsız değil İnfantino.

    Dünyanın hemen her köşesinde bir çatışmanın içinde olan ABD’ye kupa düzenlemesi verilmesine karşı dur(a)mamak önemli kusuru oldu.

    Rusya’yı yıllardır ortam dışında tutabilenlerin İsrail gibi bir soykırımcı karşısında edilgen kalmaları düşündürücüydü.

    Bu noktada, FİFA’nın devletlerin gücünü aşan bir büyüklüğe ve etkinliğe ulaştığını görmekte yarar var.

    FİFA bu denli güçlü olunca, az sayıda olsalar da insanlığın vicdanı olabilen kimi devletlerin FİFA karşısında duramadıklarını gördük.

    Somalili hakem görevli olmasına karşın ABD’ye sokulmadı.

    İran ABD’de oynadığı maçların birkaç saat öncesinde ülkeye alınırken maçtan hemen sonra ülkeden ayrılmaya zorlandı.

    Küçük çocuk (İnfantino) kupayı kirleten bu ve benzeri gelişmeleri izlemekle yetindi.

    FİFA’nın kurulu düzene uyum sağlayarak varlığını sürdüreceği anlaşılmış oldu.

    Futbol alanlarını “respect” (saygı duy) yazılarıyla donatanların zorbaya ve soykırımcıya karşı edilgenlik içinde olmaları yaman çelişkidir.

    Kurulacak yeni dünyanın FİFA’daki vicdan kirliliğine son vermeyi öncelikli görev sayması dileğiyle…