• Kendimi bildim bileli NATO’ya sıcak bakmadım. Dünyanın pek çok yerine eli, kolu uzanan NATO gittiği her yere gözyaşı, kan ve ölüm götürdü. Bunların karşılığında trilyon dolarlar silah üreticilerinin kasasına aktı.

    NATO doruğuna hazırlanan Ankara’da yaşları seksenlere insanlar “gizli örgüt üyeliği” suçlamasıyla tutuklandılar. 

    Doruk yaklaştıkça Ankara’da kuş uçurtulmuyor dense yeridir. 

    Biz olumlu yönden bakalım.

    Ankara’nın özellikle havaalanı yolu üzerindeki ayıplı yapılar panolarla saklanıyor. Kalıcı olmasa da göz zevkimizi okşayan bir uygulama.

    Diğer yandan, ortalıkta çok insan olmasın düşüncesiyle hastanelerdeki randevu aralıkları 20 dakikaya çıkartılmış. Yıllardır söyleyip de yapılmasını sağlayamadığımız bu doğruyu NATO’ya borçlu olmak ilginç bir durum olsa da sevindiricidir. Birkaç günlüğüne de olsa bu güzelliğin tadı çıkartılmalı.

    Ankara’da taksilere çekidüzen verilmesi amaçlı uygulamayı da NATO’ya borçlu olduğumuz anlaşılıyor.

    Taksiciler gri pantolon ve beyaz gömlek giyerek Türkiye’de bir ilki yaşama geçireceklermiş. Ayrıca, taksilerde ikramlık kolonya, lokum ve soğuk su da bulundurulacakmış.

    Taksilerin dikiz aynalarına asılan “Welcome to Ankara” selâmlamalarının da hakkı yenmemeli. 

    Neredeyse gangrene dönüşmüş sorunlarımızın çözülmesini zorunlu kılmış olması bile NATO’ya hiç olmazsa bir kez teşekkür etmemiz gereğini ortaya koyuyor.

    Uygulamaların kelebeğin ömrü kadar yaşayacağı tartışmasız olsa da düşümüzde görsek inanamayacağımız değişikliklere bakarak insanın “Yaşasın NATO!” diye haykırası geliyor.

    Elbette şaka…

    NATO eli kanlı bir suç örgütüdür.

  • Altın olmazsa olmaz gereksinim değildir. Söylemlerse tam tersini düşündürür.

    Altın ekonominin belirsizleştiği zamanların güvenli sığınağıdır. Belki de bu nedenle dünyadaki merkez bankalarının altın rezervleri ekonomik güç göstergesi sayılır.

    Türkiye’de altına ilgi çok daha farklıdır.

    Kara gün akçesi olarak yastık altında tutulur.

    Mutlu günlere çağrılı olanlarımız karınca kararınca altın armağan edemediklerinde huzursuz olurlar.

    Tüm bunlar altını ayrıcalıklı kılar.

    Durum böyle olunca dağı, taşı, ağacı, ormanı, kurdu, kuşu yok saymak kolaylaşır.

    Derneklerde örgütlenen madencilerin her biri ulus ötesi şirketlerin Türkiye’deki bol gelirli temsilcileridir. Çoğu zaman bu kimliklerini saklayarak konuşurlar.

    Ülkemizin ne büyük varsıllıkların üzerinde yer aldığından başlayarak bu varsıllıkların ekonomiye ancak madencilikle kazandırılacağını süslü sözlerle anlatmakta pek hünerli oldukları da kuşkusuzdur.

    Toplumun altın algısı madencilik tutkunlarının önde gelen yardımcısıdır. Türkiye’nin taşı toprağı altın palavraları insanımızın aklını başından almaya yetmektedir.

    Oysa, Türkiye’de yapılmakta olan altın madenciliğinde önde gelen oyuncular yabancıdır. Bu madencilikte üretilen altının yalnızca % 2’si devlet hakkıdır. O da altını çıkartanın bildirdiği nicelik üzerinden hesaplanır.

    Bu arada, tarım ve hayvancılığı unutmuş olan yöre halkının karın tokluğuna ölümcül iş yapmaya razı edilmesi işlendirme olarak adlandırılır. Elbette, eşsiz bir katkıdır bu iş olanağı işsiz yöre halkı için.

    Madencilik adına konuşan patronlar ve uzantıları yeri geldiğinde Cumhuriyet ve Atatürk söylemine sarılmakta da sakınca görmezler. Kötü amaçlarına alet ettikleri Atatürk’ün bir ağaç için köşk yürüttüğünden söz etmeyiyse gerekli görmezler.

    Cumhuriyet’in kuruluşundan 2000’li yıllara dek geçen sürede verilen maden işletme ruhsatı sayısı 1600’ü biraz geçkindir. Buna karşılık, Türkiye topraklarının vahşi madencilik aracılığıyla yağmaya ve talana açıldığı son 20 yılda 400 bine yakın ruhsat verilmiştir.

    İl başına düşen ruhsat sayısı 5000 dolayına erişmiştir. Kimi illerimizin % 75’e varan yüzölçümleri maden sahasıdır günümüzde. Ne tapu, ne otlak, ne orman, ne de tarım alanı özelliği o toprakları korumaya yetmemektedir.

    Bu yapılanın adı madencilik olsa da önüne sömürge nitelemesini eklemekte yarar var.

    Bu denli önemli varlık olan altının madenciliği Almanya, Çekya ve Macaristan’da yasaklanalı çeyrek yüzyıl olmuştur.

    Bizde kimilerinin sıklıkla başvurduğu “parasıyla değil mi, verir alırız” söylemi tam da altın için geçerlidir.

    Dünya ölçeğindeki altına ilgiyi kısa sürede sönümlemek olanaklı olmadığına göre doğayı ve çevreyi talan eden altın madenciliği yerine altını parasıyla satın almak son derece akılcı bir seçenektir.

    İki yıl önce Erzincan İliç Çöpler altın madeninde yaşanan ve kayıtlara kaza olarak geçen facia dört dörtlük cinayettir. Dokuz insanımızın yaşamını yitirmiş olması olayı öne çıkartsa da başından bu yana yaşama ve canlılığa vurduğu darbeyle anılması gereken öyküye sahiptir. Ülkenin dağı, taşı, ağacı, bitkisi yaşamın temel taşları değil midir?

    Bir cinayetin önemsenmesi için mutlaka insanların yitirilmesi mi gerekmektedir?

    Son 20 yılda yapılan altın madenciliğinin Türkiye’de devlete kazandırdığı paranın 500-600 milyon USD dolayında olduğu hesaplanmış. Bu haliyle, altın madenciliğinin gayri safi milli hasılaya katkısı % 1’i bile bulmamış.

    Durum bu kadar açıkken sömürge madenciliği sınır tanımaz eğilimini sürdürüyor.

    Erzincan’da, Uşak’ta, Kaz dağlarında ve aklınıza gelebilecek hemen her yurt köşesinde 1000 ton taştan, topraktan elde edilecek 1 gram altın için her türlü saldırganlık sergileniyor.

    İliç Çöpler altın madeninde 2023 yılının 13 Şubat günü yaşanan faciadan sonra ortaya çıkan acı gerçek altın madenlerinin Türkiye toprakları içindeki kurtarılmış bölgeler olduğudur. Çöpler madeninde yaşanan faciaya ilişkin belirtiler saatler ve hatta günler öncesinde kendini göstermeye başlamışken madenin çalışmasına dur denememiştir.

    Bu facia yaşanmazdan önce madeni kapatma yetkisi ne yazık ki gözünü altın bürümüş yabancı şirketin sorumsuz, insafsız ve vicdansız yöneticilerinden başkasında olamamıştır.  

    Türkiye’ye ekonomik katkısı neredeyse olmayan altın madenciliği buna karşılık ülkemizin doğal varlığını geri dönüşsüz biçimde ortadan kaldırmaktadır. Günün birinde sona eren madencilikten geriye kalan milyonlarca ton zehirli taş, toprak kalıntısı olmaktadır.

    Bir dönem kısıtlı da olsa yargı yoluyla denetlenebilen bu vahşi etkinlikler günümüzde kuvvetler birliğinin bir parçasına dönüştürülmüş olan ve egemen güçlerin isteği doğrultusunda kararlar veren mahkemelerin kamu yararını unutmuş olması nedeniyle ipten kazıktan kurtulmuştur.

    İlginç olan bir başka noktaysa, birkaç duyarlı kişilik dışında Türk siyaset kurumlarının da bu yağma ve talanı görmezden gelen tutumudur.

    Ulusal duyarlılığı güçlü olan bir millet olduğumuz kuşkusuzdur.

    Ancak, bu duyarlılığı her biri önemli olan vatan, millet, bayrak gibi değerlerin ötesine taşımak durumundayız. Vatanın, milletin, bayrağın anlamlı olabilmesi dağın, taşın, kurdun, kuşun, çiçeğin, böceğin ve elbette insanın sağkalımına bağlıdır.

    Doğa olmadan vatan, millet, bayrak ne anlam taşıyabilir sorusunun tam zamanıdır.

  • Arjantin’deki 1978 televizyondan izleyebildiğim ikinci dünya kupasıydı.

    O kupa tüm zamanların en tartışmasız şikesine sahne olmuştu. Devletler arası anlaşmayla gerçekleşen bu şikeye saygınlık arayışında olan Arjantin cuntasının gereksinimi neden olmuştu.

    Brezilya ile çekişen Arjantin milli takımının Peru karşısında dört farklı yengi alması gerekiyordu. Şike o denli güçlüydü ki karşılaşma 6-0 bitti. Brezilya engelini böylelikle aşan ev sahibinin kupayı kaldırması güç olmamıştı.

    Geçmişte devletlerin gücü öne çıkarken günümüzde durum değişti. FİFA devletlerin yerine geçti.

    Dünya Kupası’nda grup aşaması tamamlandı. Katılımcı ülke sayısının artırılması kendisini nitelik düşmesiyle gösterdi.

    FIFA’da kirli Sepp Blatter dönemi sonrasında göreve gelen İtalyan kökenli İsviçreli İnfantino dönemi de iyi sayılmaz. Küçük çocuk anlamına gelen soyadına uyan bir temizlikten söz edilemez.

    FİFA’nın küçük çocuk soyadlı çok da suçsuz olmayan başkanı İnfantino

    Endüstriyel futbol anlayışından uzaklaşmak şöyle dursun, siyasi duruş bakımından da egemen güçlerin yanında olmaktan rahatsız değil İnfantino.

    Dünyanın hemen her köşesinde bir çatışmanın içinde olan ABD’ye kupa düzenlemesi verilmesine karşı dur(a)mamak önemli kusuru oldu.

    Rusya’yı yıllardır ortam dışında tutabilenlerin İsrail gibi bir soykırımcı karşısında edilgen kalmaları düşündürücüydü.

    Bu noktada, FİFA’nın devletlerin gücünü aşan bir büyüklüğe ve etkinliğe ulaştığını görmekte yarar var.

    FİFA bu denli güçlü olunca, az sayıda olsalar da insanlığın vicdanı olabilen kimi devletlerin FİFA karşısında duramadıklarını gördük.

    Somalili hakem görevli olmasına karşın ABD’ye sokulmadı.

    İran ABD’de oynadığı maçların birkaç saat öncesinde ülkeye alınırken maçtan hemen sonra ülkeden ayrılmaya zorlandı.

    Küçük çocuk (İnfantino) kupayı kirleten bu ve benzeri gelişmeleri izlemekle yetindi.

    FİFA’nın kurulu düzene uyum sağlayarak varlığını sürdüreceği anlaşılmış oldu.

    Futbol alanlarını “respect” (saygı duy) yazılarıyla donatanların zorbaya ve soykırımcıya karşı edilgenlik içinde olmaları yaman çelişkidir.

    Kurulacak yeni dünyanın FİFA’daki vicdan kirliliğine son vermeyi öncelikli görev sayması dileğiyle…

  • Çin Halk Cumhuriyeti 1 Ekim 1949’da kuruldu. Utanç yüzyılını izleyen XX. Yüzyılın başında Çin imparatorluğuna son veren Cumhuriyet kurulmuş olsa da iç savaşla ve Japon işgaliyle örselenen Çin’de komünist rejim deyim yerindeyse geçmişin yıkıntıları üzerinde yükseldi.

    Çin Halk Cumhuriyeti 9.6 milyon km2’lik bir alanı kaplamaktadır. Bu haliyle Rusya ve Kanada’dan sonra dünyanın üçüncü büyük yüzölçümüne sahip ülkesidir.

    Çin’in barındırdığı 1.4 milyar insan dünya ölçeğinde % 17’ye denk düşer. Her bakımdan bir devdir. Son olarak dünyanın ikinci büyük ekonomisi olma noktasına tırmanmıştır. Hiç de uzak olmayan gelecekte birinci olması beklenmektedir.

    Türkiye’yle karşılaştırmak gerekirse Çin hemen her bakımdan ülkemizin 10 katı büyüklüğe sahiptir.

    Dünya üzerinde bir şekilde büyüyen pek çok ekonomi olsa da Çin’in özelliği sağladığı büyümeyi tabana yansıtmasıdır. Dünya Bankası verilerine göre Çin Halk Cumhuriyeti son 40 yılda 800 milyon Çinliyi yoksulluktan kurtarmıştır. Çin’de yoksul insan kalmamıştır. Bunun ayrıca önemli bir başarı olduğunun altı çizilmelidir.

    https://pip.worldbank.org/country-profiles/CHN

    Çin Halk Cumhuriyeti siyasi olarak 22 eyalet, 5 özerk bölgeden oluşmaktadır. Çin, Tayvan’ı da kapsayacak şekilde “tek Çin” ilkesini benimsemiştir. Buna göre, Tayvan da eklendiğinde eyalet sayısı 23’e çıkmaktadır. Tek Çin ilkesi dünyaca da kabul edilmektedir.

    Hong Kong ve Makau “özel yönetim bölgeleri” (SAR-Special Administrative Region) olarak tanımlanmıştır.

    Hong Kong ve Makau özel yönetim bölgeleri (SAR)

    Çin Halk Cumhuriyeti, tek partiyle yönetilmektedir. O tek parti de 1921’de kurulmuş olan Çin Komünist Partisi (ÇKP)’dir.

    Çin Komünist Partisi 100 milyonu biraz geçkin üye sayısına sahiptir. Partiye üye olmak için başvuruda bulunmak ve ön incelemeden geçmek gerekmektedir. Üyelik için ateist olma koşulu vardır.

    Xi Jinping (1953-     ) 2012’den bu yana ÇKP Genel Sekreteri’dir.

    Çin özerk bölgeleri

    Yönetsel başkent Pekin ve finansal başkent Şanghay doğrudan merkezi yönetime bağlıdır.

    Çin Halk Cumhuriyeti’nde 56 etnik kökenden insan yaşamaktadır. Han etnik grubu % 91-92’yle baskındır. Etnik yapı böyle olsa da Çin Halk Cumhuriyeti Çin milleti kavramını oluşturmakla kalmamış, yerleştirmiştir de.

    Çin’in sıçramasından kaygı duyan emperyal ülkeler Çin’deki bu etnik çeşitliliği kullanma eğiliminde olsalar da son yıllarda sağlanan ekonomik başarılar bu eğilimi boşa çıkartmıştır.

    Çin tarihinde Hanların baskınlığına karşın Yuan (1271-1368) (Moğollar) ve King (1644-1912) (Mançular) hanedanları döneminde yönetim farklı etnik grupların eline geçmiştir.

    Örneğin, Marko Polo Çin’e vardığında Hanbalık’ta (Pekin’in o zamanki adı) huzuruna çıktığı Kubilay Yuan hanedanının üyesiydi.

    Kubilay Han

    Marko Polo

    Çinliler tarih boyunca kendilerini dünyanın baskın gücü olarak görmüşler. Buna bağlı olarak, kendi anayurtlarını Orta Krallık (Zhongguo) olarak adlandırmışlar. Kendileri dışındaki dünyayı çok değerli bulmamışlar.

    Bu yaklaşım XVIII. Yüzyıl sonunda bile varlığını korumuş. Teknolojik geriliğini göremeyen Çin hanedanı izleyen yüzyılda Afyon Savaşları’yla yüzleşmek zorunda kaldı.

    Şanghay’da kimi yerlerin girişine konulan “Çinliler ve köpekler giremez!” bu zorunluluğun onur kırıcı sonucu oldu.

    Çin tarihi 3600 yıl geriye götürülse de MÖ 221 önemli dönüm noktası olarak kabul görür.

    Bu tarihte çok sayıda krallıktan biri olan Qin (Çin Krallığı) MÖ 475’te başlayan Savaşan Devletler Dönemi’ne son vermiştir. Bu nedenle olmalı, Çin İmparatorluğu’nun başlangıcı sayılmaktadır. Orta Krallık/Ülke nitelemesi Zhongguo da o tarihten başlayarak bugüne kalan bir adlandırma olmuştur.

    Zhongguo adı bugünkü Çin devletinin adında yaşamayı sürdürmektedir.

    Zhonghua Renmin Gongheguo (Çin Halk Cumhuriyeti)

    Kurucu hanedanın ilk hükümdarı olan Kin Shi Huang Di ilk imparator olarak kabul edilir.

    Qin Shi Huang Di

    Önemli işlerin altında imzası vardır ilk imparatorun. Örneğin, yazı ve ölçü birliğini sağlaması gibi. O dönemin yollarında yolculuğun kolaylaştırılması için at arabalarının dingil aralığı da onun döneminde standardize edilmiştir.

    Olumluluklarının yanı sıra demir yumruklu yönetimiyle de derin iz bırakmıştır. Ölümünden hemen sonra imparatorluğun dağılma eğilimi göstermiş olması bu olumsuzluğun sonucu sayılmaktadır.

    Diğer yandan, ölümden korkmasıyla ünlenmiştir.

    Xi’an’da 1974’te rastlantı sonucu bulunan Terra Cotta askerlerini de ona borçluyuz. Ölümden sonraki yaşamda kendisini koruması için 8000’den fazla askerin gerçek boyutlu tıpkılarını yaptırarak gömütüne eklemiştir. Çin tarihinin en görkemli mezarını yaptırdığı kuşkusuzdur.

    Shang hanedanı dönemindeki kehanet kemiklerinden kısaca söz etmekte yarar var. O zamana dek kaynatılarak suyu sıtmaya karşı ilaç olarak kullanılan dana kürek kemiği ya da kaplumbağa kabuğunun düz yüzeyine işlenmiş yazıların evet-hayır ikiliğiyle yanıtlanacağı sorular olduğu anlaşılmıştır. Gelecekte yaşanacaklara ilişkin kimi sorulardır. Bir bakıma ilahi güçlere başvurulmuştur böylelikle. Böylelikle olası savaşın sonuçları, hasat beklentisi ya da doğa olayları öğrenilmek istenmiştir.

    İnişli çıkışlı bir tarihi olan Çin’de XIX. Yüzyıla gelindiğinde İngilizler Çin’i karanlık bir dönemin beklediğini kehanete gerek duymadan saptamışlardır. Baskı aygıtı, barut, kâğıt, pusula gibi önemli buluşların sahibi Çin bu öndeliğini yitirmiştir. Bunun farkına varmamış olmaları bozguna giden yolun taşlarını döşemiştir.

    İngilizler, Çin’den aldıklarının karşılığında gümüş yerine afyon vermeyi ve bunu zorla yapmayı deneyince Çin büsbütün karanlığa gömülmüştür. Uyuşturucu bağımlılığının yaygınlaşması sömürgecilerin işini kolaylaştırmıştır.

    Bu yolun sonu Çin’in sömürgeleşmesine çıkmıştır. Hong Kong ve Makau yabancılara verilir.

    Bu da yetmez.

    Hindistan’da halı dokuyamasınlar diye genç kızların başparmaklarını kesebilen azgın İngiliz emperyalizmi bu kez Çin’de sahne almıştır. Gözyaşı ve kan oluk oluk akmıştır XIX. yüzyıl boyunca.

    XX. yüzyılda uyanan Çin imparatorluğa son verip Cumhuriyeti kuracaktır.

    Bu kez de Japon saldırganlığı epeyce yaralayacaktır Çin’i. Bu saldırganlıkla baş edecek yerde komünistleri karşıt belleyen Komintang Çangay Şek önderliğinde kardeş kanı dökmekten çekinmez.

    İç savaşı yitirip Tayvan’a kaçan milliyetçiler gerilerinde yıkıntı bırakırlar.

    Bu yıkıntıyla baş etmek Mao önderliğinde komünistlere kalmıştır.

    Büyük Sıçrama ve kuraklık karabasanına eklenen Kültür Devrimi sarsıntısı yeni dönemde sorunları çözmek yerine katmerlemiştir.

    Mao’nun ölümü sonrasında yapılan atılım bugünün Çin sıçramasının başlangıcı olmuştur.

    Mao sonrasının önderi Deng’in “Bundan böyle Çin’in rehberi bilim olacaktır” sözleri yoruma gerektirmeyecek açıklıktadır.

    Çin’in dışa açılma yaklaşımı kimi solcularca sosyalizme ihanet olarak görülür. Tam da burada Deng’in “Kedinin fareyi yakaladığı sürece ak ya da olması önemli değildir” sözleri anımsanmayı hak eder.

    Günümüz Çin’i o yıllarda yaptığı atılımın ürünlerini hasat ediyor.

    Elliye yakın teknoloji başlığının 40’tan çoğunda uzak ara öndedir Çin.

    Günümüz teknolojisinin kilit taşları sayabileceğimiz seyrek toprak elementlerinin denetiminde % 90’ları aşan baskınlığa sahiptir artık.

    Çin barışçıl duruşuyla dikkat çekerken karşıtları onu durdurmanın ancak savaşla olası olduğu saplantısı içindedir.

    Çin’de din dünyanın geri kalanına göre farklı bir içeriğe sahiptir.

    Hindistan’dan gelen ve bugün de yaygın olarak inanılan Budizmin yanı sıra Çin’in kendisine ait Konfüçyusçuluk ve Taoizm yaygın dinlerdir.

    Çin Komünist Partisi’nin tek parti iktidarının geçerli olduğu ülkede devletin herhangi bir dine yakınlığı ya da kayırması söz konusu değildir. İnanç kişilerin özel alanı olarak görülmektedir ve bu alana olabildiğince karışılmamaktadır. Elbette, bu özel alanın kamusal alanda güç kazanmasına da fırsat verilmemektedir.

    MÖ 551-479 arasında yaşamış olan Konfüçyus aradan geçen 2000 yıldan fazla zamandan sonra etkisini bugün de sürdürmektedir.

    İlk imparator döneminde kitaplarının yakılmasına, komünist dönemde yasaklamaya varan uygulamalara karşın varlığını sürdürüyor oluşu Çin toplumundaki etkisini göstermesi bakımından önemli ölçütlerdir.

    • Konfüçyus yaşamı boyunca önemli bir görevde bulunmamıştır
    • Yaşamı boyunca varsıl ve güçlü bir kişi olmamıştır.
    • Geleneksel Çin tarihine göre 5 klasiğin düzenlemesini yapmıştır.

    Konfüçyus ilkeleri toplumsal yaşamın etik kurallarını düzenlerken Çin tarihi boyunca önem taşımış olan kamu görevlisi olma sınavlarının değişmez ölçütü olarak varlığını sürdürmüştür.

    Çin’de önemli etkisi olan Taoizm’in MÖ VI. Yüzyılda Laozi tarafından tanımlandığı söylenir. Han hanedanlığı döneminde güç kazanmıştır.

    Laozi

    İnsanın doğayla uyumlu bir ilişki içinde olması gereğine vurgu yapar Taoizm.

    On bir günlük Çin gezimiz boyunca Şanghay, Xi’an ve Pekin gibi metropollerin yanı sıra Çin kırsalını da kapsamaktaydı. Buna bağlı olarak Çin içinde 2 hızlı tren 2 de iç hat uçak yolculuğu yaptık.

    Çin’deki hızlı tren ağının 50.000 km’yi aştığını öğrendik. Her iki tren yolculuğumuzda hızın 200 km altına düşmediğini, 350 km’yi bulduğunu gözlerimizle gördük, yaşadık.

    Çin demiryolu ağı

    Çin’de özellikle garlar ve havaalanları son derece kalabalık. Buna karşılık bu kalabalığın karmaşa yaratmadığına tanıklık ettik.

    Şian tren garı

    Çin metropollerindeki ulaşım için yeraltına yatırımın öncelendiği anlaşılıyor.

    Pekin tren garı

    Pekin ve Şanghay metroları birkaç onyılda 800 km’yi aşan ağ uzunluklarıyla

    Londra ve New York metrolarını geride bırakmışlar. Kitle taşımacılığı ile yerüstündeki karmaşa ve trafik sıkışıklığı azaltılmış.

    Çin’de ne gördüm? Başlıklı yazımda da değinmiştim.

    Burada yinelemekte sakınca yok.

    Yıkıntılar üzerinde yükselmiş olan Çin Halk Cumhuriyeti son yarım yüzyıldaki sıçramasıyla giderek kararan dünyaya ışık kaynağı olmuştur. Başı önüne eğilmiş olan insanlık Çin’de yaşananlarla övünç duyabilir.

    Dünyayı değiştirmek, geniş yığınları yoksulluktan ve yoksunluktan kurtarmak kimilerinin nitelediği gibi Çin mucizesiyle olanaklıdır.

    Son olarak, Çin halkının elde ettiği başarının farkında olduğunu gözlemlemek olanaklıydı. Yüzlere yansıyan onur ve gurura şımarıklığın ve kibrin eklenmemiş olduğunu görmek de güzeldi.

  • Şimdilerde şan, şeref anıtına dönüştürülen Osmanlı’nın yıkım yılları ibretlik olaylarla doludur. 

    Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır’dan gelip Anadolu içlerine girip payitahta yürüyebilmiştir. Bu durum, Kavalalı’nın gücünden kaynaklandığı kadar Osmanlı’nın güçsüzlüğünden kaynaklanmıştır. Osmanlı’yı Nizip’te ve Kütahya’da yenilgiye uğratmış ve neredeyse teslim alacak duruma gelmiştir. Bunu Osmanlı’yı paylaşma heveslilerinin koruması sayesinde yapamamıştır.

    Daha birkaç yıl önce kıyasıya savaştığı Rusya İmparatorluğu Kavalalı tehlikesi karşısında Osmanlı’nın can simidi olmuştur.

    Rusya, Osmanlı’yı koruyup, kollayacaktır. Bu, sözle yetinilen bir olgu olmanın ötesine geçerek Hünkâr İskelesi Antlaşması’yla (8 Temmuz 1833) yazıya da dökülmüştür.

    Buna göre, Osmanlı saldırıya uğrarsa Ruslar asker ve donanma gönderecek, giderleri Osmanlı karşılayacaktır.

    Rusya saldırıya uğrarsa Osmanlı boğazları kapatarak yardımcı olacaktır.

    Antlaşmanın süresi 8 yıldır.

    Bu antlaşmaya dayanarak Rus askerleri İstanbul’un Anadolu yakasına, Beykoz’a çıkarlar. Servi Burnu’na kurdukları kampa yerleşirler. 

    II. Mahmut, Rus askerlerini ziyaret ederek onurlandırır. Rus birlikleri içindeki Kazak alayları özellikle ilgisini çeker padişahın. Öyle ki, o alaylardaki askerlerinkine benzer kılıç kuşanır, üniforma giyer. 

    Ruslar bu tarihsel olayı bir anıtla ölümsüzleştirmek isterler. 

    Anıt yerine geçecek irilikte bir kayayı karşı kıyıdan Servi Burnu’na taşıyacak denli önemserler bu simgeselliği.

    Üzerine yazacakları konusunda kararsız kalırlar. 

    907 yılında İstanbul’a sefer yapan Rus ulusal kahramanı Oleg ve Çar Nikola’ya göndermede bulunan dizeler yazmayı akıllarından geçirseler de Osmanlı’yı rahatsız etme olasılığı bu düşünceden uzaklaşmalarına neden olur. Sonunda bu anıt Rus Alayları tarafından 25 Haziran 1833’te dikildi anlamında “1833 TOHM 25” (25 Haziran 1833) yazmakla yetinirler.

    Köklü devlet anlayışının bir ürünüdür bu anıt. Ruslar için Osmanlı’nın çağrısıyla İstanbul’a asker getirmiş olarak son derece anlamlı bir eylemdir. Anıtlaştırma bu anlamın yansımasıdır.

    Ankara, kısa süre sonra NATO doruğuna evsahipliği yapma hazırlığında. 

    Son zamanlarda basına yansıyanlardan havaalanından kente uzanan yoldaki yapıların devletçe boyandığı, olumsuz görüntülerin saklanması amacıyla tıpkı Hatay’da olduğu gibi brandalarla ve panolarla gizleme yapılmakta olduğu öğrenildi. 

    Öte yandan, aylar öncesinden başlayarak Etimesgut havaalanındaki pistin uzatılması çalışmaları kapsamında tescilli de olan Ankara Şeker Fabrikası yerleşkesindeki kimi yapıların yıkıldığı öğrenildi. 

    İki yüz yıl önce devletin başkentine pek çok kez savaştığı Rus askerlerini koruyucu, kollayıcı olarak çağıran anlayıştan bu yana değişen çok şey olmamış gibi.

    O zaman bu önemli olayı gelenler anıtlaştırmış.

    Bugünse can çekişen, kimi uzmanlara göre tarih sahnesinden çekilmek üzere olan NATO’ya hiç de hak etmediği önem yükleyenler. NATO’ya yükledikleri önem kadar kendi iktidarlarını koruma, kollama telaşında olanlar da denebilir. 

    İstanbul’daki Moskof Taşı Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya’yla karşı cephelerde yer alacağımız anlaşıldığında yıkılmış olsa ve yerinde yeller esse de, Etimesgut’ta pist için yerle bir edilen yapılar utanç anıtı olarak var olmayı sürdürecek. Pistleri kırıp bu utançtan kurtulalım desek tıpkı Atatürk Havalimanı’nda olduğu gibi milyar dolarlara patlayacak bu kurtuluş. 

    İki yüz yıl geriden başlayarak bugüne uzanan zaman aralığında utanç ve edilgenlik eksik değil.

    Kendi kurtarıcısının yaşadığı 1923-1938 bir yana bırakılırsa başımızı önümüze eğdiren sayısız olay ve gelişme yazılmış tarihimizin kara sayfalarına.

    Ne acı ve bir o kadar utanç verici…

    Bu ve benzeri utançların önüne geçebilmek için Türk Milleti’nin antiemperyalist bilincinin sokaklara kola dökmenin ötesine taşınması ivedi gerekliliktir.

    Not : Yazıdaki Moskof Taşı’na ilişkin bilgiler Deniz Kültür Yayınları’ndan 2016’da basılmış olan İki Kıyı Bir Deniz dizisinin 3. cildinden özetlendi.

  • Çin Halk Cumhuriyeti’nin son yılların yükselen yıldızı olduğu konusunda hiç kimsenin kuşkusu kalmamış olsa gerektir. 

    Çin Halk Cumhuriyeti 9.5 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle dünyanın Rusya ve Kanada’dan sonra üçüncü büyük ülkesidir. Bu durum, Mercator haritalarında gizlense de gerçek budur. 

    Kızıl üzerine sol üst köşede biri büyük diğer dördü küçük sarı yıldızdan oluşan bayrağındaki kızıl Çin geleneğinin baskın rengiyle örtüşür. Sarı da imparatorun rengi olmakla ünlenmiştir. Bugünkü bayrakta da varlığını sürdürmektedir. Yıldızların büyüğü Çin Komünist Partisi’ni simgeler. Diğer dört yıldız, çiftçileri, işçileri, fabrikaları işleten milli burjuvaziyi ve esnaflardan oluşan küçük burjuvaziyi simgeler. 

    Çin Halk Cumhuriyeti ulusal marşı ülkenin ruhunu yansıtması bakımından önemlidir. 

    Hindistan nüfus olarak Çin’i geride bırakmış olsa da 1.4 milyar insan önemli bir kaynaktır. Yeri gelmişken eklemekte yarar var. Çin’de nüfus hızla yaşlanmaktadır. Doğurganlık oranı istenmeyen ölçüde düşüktür. 

    İmparatorluk sona erip de cumhuriyet kurulduğunda da Çin’in çilesi bitmemiştir. Utanç yüzyılını iç savaşa varan çekişmeler izlemiştir. Bu sırada, onur ve gurur kırıklığına savaştan kaynaklı yoksulluk ve yoksunluk eklenmiştir.

    1 Ekim 1949’da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti imparatorluğun yıkıntılarında açlıkla, yoksullukla ve yoksunlukla sınanan bir insan topluluğuyla başlamıştır işe.

    Büyük Sıçrama adıyla anılan hatalara eklenen kuraklık ve tarımsal kıtlık işleri büsbütün zorlaştırmıştır. Olumlu sonuçlarının yanı sıra olumsuzluklarıyla da anılan Kültür Devrimi bir başka sorun kaynağı olmuştur denebilir.

    Buna karşılık, kurucu önder Mao bugün saygı görmeyi sürdürüyor. ona bir otel lobisinde rastlamanız şaşırtmamalı. 

    Mao’ya ilişkin hem Çinlilerin hem de yabancıların farklı değerlendirmeleri olduğu bilinir. Hataları öne çıkartılsa da kalabalık ve acılı bir tarihe sahip toplumdan bugüne ulaşan bir devlet kurduğu tartışmasızdır. Çin’de Mao’ya saygı duyulduğu kuşkusuzdur. 

    Tiananmen Meydanı’nındaki mozolesinde mumyalanmış bedenini görmeye gelenlerin sabahın erken saatlerinde uzun kuyruklar oluşturduğu biliniyor. Mozoleyi ziyaret etmek için bir hafta önceden randevu alınması kuralı nedeniyle bu ziyareti aklımızdan bile geçiremiyoruz.

    Mao’nun Küçük Kırmızı Kitabının yanı sıra onun üzerine yazılmış başka kitaplar da hemen her yerde bulunabilen, karşınıza çıkabilen nesneler.

    Mao sonrasının ilk önderi olan Deng Xiao Ping’in dışa açılma girişimi önemli dönüm noktasıdır. 

    Deng’in şu sözleri önemsenmelidir : “Bundan böyle bilim Çin’in biricik rehberi olacaktır.”

    Bugünlerde kendisini iyiden iyiye duyumsatan Çin sıçramasının başlangıcını bu sözlere dayandırmak hiç de yanlış olmaz. Teknoloji, bilimin gündelik yaşama yansıyan sonucu olduğuna göre bu saptama doğrudur. Çin Halk Cumhuriyeti günümüzde tanımlanmış olan 50 dolayındaki teknoloji alanının 40’tan çoğunda baskın konumdadır.

    1949’da kurulduğunda kişi başına gelir 100 USD altındayken bugün 13.000 USD’yi aşmıştıtr. Daha da önemlisi bu artışın  tabana yayılabilmesi sağlanmıştır.

    Batı’nın sözcüsü durumundaki Dünya Bankası bile Çin’in son 40 yıldaki başarısıyla yoksulluğu yendiğini duyurmaktadır. Bir karanlık dönemden geçmekte olan dünyada Çin’in bu başarısı küresel ölçekte insanlığa umut vermektedir.

    Çin’in yükselişine kayıtsız kalmayan birisi olarak bilgiye odaklandığımı söyleyebilirim. Çok sayıda okumaya Çin’i görmeyi eklemek istemiştim uzun süredir.

    Bu isteğimi gerçekleştirdim. Tur kapsamındaki gezimiz 11 gün sürdü. Yalnızca büyük kentleri değil Çin kırsalını da içeren gezi bu kadar kısa sürede yapılabilecek en iyi izlenceydi. 

    Rehberimizin bir Çin tarihi uzmanı olması ve iyi düzeyde Çince bilmesi en büyük şansımızdı.

    Gezi izlenimlerim bir yazıya sığmayacak oylumda. Onlar ayrıca yazılacak. 

    Ancak, bu yazı Çin’e bakışı içerecek.

    Her şeyden önce Çin Halk Cumhuriyeti sahipsiz bir ülke değil. Yola çıkmadan önce Çin yetkililerinin kimi konulardaki titizliği ve kuralcılığına ilişkin uyarıldık. 

    Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Çin’e vizeyle gidebiliyor. Özel pasaportlularsa vizeden bağışık tutuluyor. Turla giden ve vize almak durumunda olan Çin yolcularına grup vizesi veriliyor. Grupla girip grupla çıkmak zorunda bu grup yolcular. 

    Farklı deyişle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kapıları herkese açık olmakla birlikte kurallar oldukça sıkı ve kısıtlayıcı. Bu sıkılık ekonomik nedenlerden kaynaklanmakla birlikte güvenlik kaygılarının payı yadsınamaz. Tam da burada açık kapı politikasının ülkemizde ve bölgemizde yol açtığı sorunları anımsıyoruz.

    İlk durağımız Şanghay.

    Nüfusu 24 milyonu aşkın. Önde gelen Çin kentlerinden biri. Çin’in utanç yüzyılının ikonik kentlerinden birisi olmuş. 

    “Çinliler ve köpekler giremez” uyarısıyla donatılmış yerler belleklerden silinecek gibi olmasa gerek. 

    Kent son derece temiz ve düzenli. 

    Kamusal kullanıma açık tuvaletlerin çokluğu dikkat çekici. Üstelik ücretsiz. İnsanın en temel gereksinimini gidermeye yarayan bu yerlerin oldukça temiz oldukları da söylenebilir. 

    İsterseniz ambalajlı su da satın alabilirsiniz. Ama, ben suya para vermem derseniz kamuya açık ücretsiz içilebilir su sebillerinden de yararlanabilirsiniz.

    Kalabalığa bağlı olarak araç çokluğundan söz edilebilir. Buna karşılık, trafik son derece düzenli ve kurallı. Gezimiz boyunca bizi taşıyan otobüs sürücülerinin özeni ve kurallara uyumu iç rahatlatıcıydı. 

    Şanghay’da, gezi izlencemizde olmayan ama yakınından geçerken görüntüleyebildiğimiz tarihsel mekân değinilmeye değer.

    1921’de Çin Komünist Partisi’nin kuruluşunun duyurulduğu yapı korunmuş ve müzeleştirilmiş. Akşamın ilerleyen saatlerinden ötürü kapalıydı. İçine giremedik ama görüntüledik.

    Çin Komünist Partisi (ÇKP) 1 Temmuz 1921’de burada kurulmuş. Günümüzde ÇKP’nin üye sayısı 100 milyonu biraz geçkin. İsteyen herkes başvuruda bulunarak ÇKP’ye üye olamıyor. Belirli ölçütlerin karşılanması gerekiyormuş.

    Çince, lehçeleriyle birlikte yeryüzünde en çok konuşulan dildir. Mandarin lehçesi 850 milyon kişiyle aslan payına sahip. Çinhindi, Malezya ve Endonezya gibi Çin anakarası dışında da konuşulan bir dildir.

    Çin mutfağı çeşitliliğiyle dünyanın önde gelenlerinden birisidir. İlk bakışta bizim damak zevkimizle örtüşmediği izlenimi doğsa da Çin’de aç kalmayacağınızın güvencesini verebilirim.

    Genelde obesite sorunu olmasa da değişen alışkanlıklar ve eğilimler gençler arasında bu sorunun kendisini göstermesi olasılığını güçlendirmektedir denebilir.

    Türkiye’deki kentlerde giderek büyüyen bir sorunla Çin’de de karşılaştık. İki tekerlekli taşıt çokluğuna bağlı olarak o taşıtların yaya kaldırımlarında yer kaplıyor oluşları önemli sorun. Tıpkı ülkemizde olduğu gibi yaya güvenliği Çin’de de önemli sorun olup çıkmış.

    Çin Halk Cumhuriyeti, sayısallaşmış bir ülke. Çoğu kaynakta ileri sürüldüğünce kamusal alanlar kameralarla donatılmış durumdaydı. Bunun ötesinde, bir çok ören yerine giriş için pasaport ve sisteme kayıtlı görsellerin kullanımı dikkat çekici boyutlardaydı.

    Çin’de yollarda yer alan elektrikli taşıtların çokluğu ilginç bir başka gözlemdi bizler için. Çin’de elektrikli araçların pazardaki payının % 60’ları bulduğunu söylemekle yetinelim.

    Çin’de karşılaştığımız insanların ingilizce bilme konusundaki eksiklikleri etkileyiciydi. Neyse ki, çevirmen uygulamaları var! 

    Diğer yandan, Çin’in akademik üretimine bakıldığında yabancı dil sorununun o ortamlarda çözüldüğü anlaşılıyor.

    Pekin’deki Cennet Tapınağı ziyaretimizde yaşadığımız bir olayı anlatmakta yara görüyorum. Kalabalıkta yanımıza yaklaşan 12 yaşlarındaki bir Çinli çocuk yabancı dil bilmediğimizi varsayarak telefon ekranına ingilizce yazdığı birkaç tümceyi okumamızı istedi. Tüm isteği defterine birkaç tümce yazmamızdı. Uzattığı deftere birkaç tümce yazma isteğini ikilemsiz karşıladık.

    “Türk halkının Çin halkına sıcak selâmlarını ilettik.”

    Çinli çocukla ingilizce konuştuğumuzda karşımızda oldukça akıcı konuşan birini bulduk. 

    Bu arada, Çin’de bulunduğumuz süre boyunca çocuklarla iletişimin olası olduğunu gördük. Ailelerin, çocuklarını yabancılarla iletişim kurmaya özendirdiğine tanık olduk. Çocuklara dokunmak batı ülkelerinde olduğu gibi yasak değil Çin’de. İnsanlığın karanlık döneminde bu güzelliğin yaşanıyor oluşu hoşumuza gitti.

    Diğer yandan. Çinli çocuğun bir yabancıyla iletişim kurmasını özgüven göstergesi olarak algıladık.

    Yazıya başlık olan soruya gelince!

    Çin’de pek çok şeyin yanı sıra “dünyaya meydan okuyan bir ülke ve toplum” gördüm.

    Bundan 50 yıl kadar önce yazılmış kitap Çin’de bugün yaşananların işaret fişeğiymiş demekten alamadık kendimizi.

    Başka deyişle, Çin utanç yüzyılını geride bıraktığı gibi kıvanç yüzyılına girmiş bir ülkedir artık…

  • Dünyada ve Türkiye’de futbol görseldeki canayakın varlık kadar sevimli ve temiz değil.

    Düş kırıklığı olunca günah keçisi aramak yerleşik davranışımız. Öncelikle vurgulamakta yarar var. TFF Başkanı Hacıosmanoğlu hiç yeri ve gereği yokken “kupayı alır geliriz” türünden bir söylemle çıtayı öyle bir yere koydu ki hem takımı hem de kendini zora sokmuş oldu.

    Bir başka hata, bu ve benzeri spor olaylarına hak ettiğinden fazla önem yüklemek.

    Sporda kazanmak kadar yitirmek de var.

    1998 Dünya Kupası’nı kaldırmış olan Fransa bizim üçüncü olduğumuz 2002 dünya kupasına grup aşamasında, hem de gol atamadan veda etmişti. 

    Bundan çeyrek yüzyıl önce yeni bir yola çıkan kadın voleybolu küresel ölçekte marka olmayı başardı. 

    Örnek alınasıdır voleybolun başarısı.

    Futbolda, “altın kuşak” masalıyla oyalananların temel sorunu ıskaladıkları  gün gibi ortadadır. 

    Varsa yoksa “suçlu kim”!

    Suçlu bulunsun ya da bulunmasın bugünler de geçecek. Her şey unutulacak. Bir sonraki şampiyona gündeme girer girmez umut satıcılığı kaldığı yerden sürecek.

    Üşenmedim!

    Saydım!

    A Milli takım kadrosundaki 26 oyuncunun en az 10’u yabancı yetiştirmesidir. Bu kapsamdaki oyunculara Türkiye’den eklenenlerle oluşturulan “altın kuşak” elbette başarılı olabilirdi.

    Ama, çıta doruğa yerleştirilince onlar da baskı altına girdiler.

    Milli takımın durumu için suçlu arayışları bir süre sonra bitecek. Dünya kupasından hemen sonra kendi futbol ortamımıza döneceğiz.

    Kim kimi transfer etti, edecek?

    Şampiyonluk tutkusuyla yanıp tutuşanlar bu yıl muratlarına erebilecekler mi?

    Yabancı futbolcu pazarlamacıları ellerini ovuşturarak bekliyorlardır.

    Adı büyük olsa da ahı gitmiş, vahı kalmış topçuları her düzeyden takımımıza getirmek ve ceplerini doldurmak için birkaç hafta sonrasını iple çektikleri kesindir. 

    Gelen her yabancı bu toprakların gençlerinin ayaklarına takılan taşa dönüşüyor. 

    Durum böyle olunca, yetenekli gençler denklemin dışına itilmiş olacak. 

    Gurbetçi Türkler ayyıldızlı formayı seçsin diye yakarmaksa yine bize düşecek.

    Dünyadaki her 4 ülkeden birinin katılabildiği dünya kupasını başarı sayarsanız işte böyle duvara çarparsınız.

    Türkiye’nin kupadan elenmesinin bir olumlu sonucu oldu. Türk milli takımı birtur sonrasına kalsaydı uçaklara doluşturulan tipler yeni dünyanın yolunu tutacaktı. Elbette kamunun parasıyla. Bu gider kaleminin ortadan kalkmış olması iyidir.  

    Aklını kullanmak, bilimsel yaklaşmak başka bir çok alan gibi futbolu da kurtaracak biricik seçenektir. 

    Günah keçisi bulma kolaylığından sıyrılmak gerekiyor.

  • Ne düşler kurulmuştu oysa. Dünya Kupası öncesinde yazılanlar anımsanmayacak denli geride kalmadı. Yarım milyar avroya varan değere sahip milli takımımızın dünya kupasında hatırı sayılır sonuçlar alacağından neredeyse kuşkumuz yoktu.

    Futbol yorumcusu ya da uzmanı değilim. Buna bağlı olarak milli takımın duvara çarpmayla sonuçlanan durumuna yönelik birşey diyemem.

    Futbola nerede rastlasam izlerdim. Son zamanlarda bu isteğimin silinmekte olduğunu fark ettim. Milli maç bile olsa izlemek içimden gelmez oldu.

    Buna karşılık, diğer sporlara olan ilgimin diri olduğunun farkındayım.

    Futbola gelince.

    Bu çok izlenen spor, dünyada ve özellikle de Türkiye’de kötülüklerin ete kemiğe büründüğü bir alana dönüşmüş durumda.

    Sporcusu, yöneticisi ve elbette izleyicisi bu kötülüğün bileşenidir artık.

    Bu, Türkiye’de biraz daha böyle gibi gelmeye başladı bana.

    Türkiye’ye eşsiz başarılar yaşatan kadın voleybolcular uzun uçak yolculuklarını ekonomi sınıfı koltuklarda iki büklüm yapmaya zorlanırlarken, futbolcular dünya kupasına katılma hakkı karşılığında villayla ödüllendirilebiliyor. 

    Unutulmasın ki, son dünya kupasına katılım sayısı artırılınca kabaca dünyadaki her 4 ülkeden birisinin burada bulunma fırsatı yakaladığı ortadadır. Başka deyişle, Çuraçao için benzersiz başarı olarak nitelenebilecek bir durum Türkiye için başarı olmak bir yana olması gerekendir.

    Futbolun orantısız biçimde ödüllendirilmesi bir rastlantıdan çok bilinçli bir seçimdir.

    Futbol çok izlenen bir spor olarak aynı zamanda iktidarın arka bahçesi konumundadır. Akla gelebilecek her şeyi siyaset aracı yapabilen iktidar için futbol bulunmaz Hint kumaşıdır. Buraya egemen olan yolsuzluklar, ahlâk dışı ilişkiler bir bakıma burayı kullanmak isteyenlerin işini kolaylaştırıcı etken olmaktadır.

    Buna karşılık, futbol dışındaki pek az spor siyasete malzeme olma bakımından verimli sayılabilir. 

    Voleybolun, basketbolun, tenisin ve bunlara eklenebilecek diğerlerinin iktidar için kullanışlı olmadıkları apaçık ortadadır.

    Dünya Kupası’na katılım başarısından ötürü kendinden geçenler dereyi görmeden paçayı sıvayıp da hayal alemine dalınca duvara çarpmanın etkisi çok daha büyük oldu.

    Milli takım, bir tur öteye geçmiş olsaydı Türkiye’den kalkacak jumbo jetlere doluşturulan yandaş tayfa milli takıma destek kılıfıyla ödüllendirilmiş olacaktı. Emekli aylığına bin lira zam yapmak için haftalarca düşünülen ülkede bu gelişmenin yaşanmamış olması topçularımızın iç karartan başarısızlığından çıkartılacak biricik teselli olsa gerektir.

    Not : Yazıyı bitirmek üzereyken basına yansıyan bir haber ilgimi çekti. Eleştirilerden bunalmış olan TFF Başkanı, Adalet Bakanı’na seslenerek milli takımı eleştirenlere yönelik önlem almasını istemiş. Parti kapatmaya eşdeğer kararlar alabilen yargı için çocuk oyuncağı sayılabilecek bir istek. Bekleyip, görelim…

  • Seven de sevmeyen de önümüzdeki bir ay boyunca futbolla yatıp kalkacak. 

    Kanada-ABD-Meksika üçlüsünün ev sahipliğinde yapılacak 2026 Dünya Kupası başlamak üzere.

    Anımsayabildiğim ilk dünya kupası Meksika 70’tir. Toplam 16 takımın katılımıyla gerçekleşen bu kupanın maçları Türkiye’de televizyondan yayımlanmamıştı.

    Radyodan dinlediğimi de anımsamıyorum.

    Cumhuriyet gazetesinin spor sayfasında yayımlanan maçların sonuçlarını da yazabildiğiniz bir basit fikstür geldi gözümün önüne.

    O yıllarda kupadan bir süre sonra sinema filmlerinin gösterime girdiğini biliyorum. 

    Almanya 74’ten başlayarak televizyondan izleyebilmiştik bu önemli spor olayını.

    Teknolojik top

    Teknolojik gelişmelerden topun payına düşen az olmadı.

    2010’dan başlayarak teknoloji topun tasarımına girmekle kalmadı her bir kupa topu adlarla anıldı.

    Questra, Telstar, El Rıhla, Brazuca ve Jabulani!

    2026 topunun adı Trionda.

    Topun dış yapısı, olukları, panelleri topun aerodinamik davranışlarını değiştirecek özellikte.

    Topun içindeki yonga VAR ve yarı otomatik ofsayt düzeneğine veri sağlayarak hatasızlığa katkıda bulunma yeteneğinde.

    Görsel HBT’nin 5 Haziran 2026 tarihli 523. sayısından alıntıdır.

    Her kupada değişkenlik gösteren top tasarımları kâğıt üzerinde favori gösterilen takımları düş kırıklığına uğratabilir mi? 

    Bu sorunun yanıtını 1 ay sonra alacağız.

    Futbol politik

    Yerleşik nitelemedir.

    Futbol yalnızca futbol değildir.

    Kupa öncesinde İsrail-ABD saldırganlığı İran’ı hedef aldı. 

    Tam da bu sırada savaş suçlusu saldırgan ABD’nin evsahipliği tartışılacak yerde mazlûm İran’ın kupaya katılabilmek için vize alıp alamayacağı gündeme getirildi. 

    Böylelikle futbolun vicdansızlığı açığa çıktı.

    Geçtiğimiz yıllarda hem FIFA’nın hem UEFA’nın Sepp Blatter ve Lennart Johanson üzerinden yolsuzlukla anıldığını unutmuş değiliz. 

    İşin bu yanı biraz olsun düzeldi mi bilemiyoruz.

    Ancak, her iki futbol kuruluşunun ülkeleri aşan güce sahip olduğu gerçeği yerli yerinde duruyor.

    Gazze soykırımı ve İran’a emperyalist saldırı karşısında vicdanlı durabilen devletlerin bile futbolun başındaki ikiliye (FIFA-UEFA) karşı durmayı akıllarından bile geçiremedikleri ortada.

    Spor ve dolayısı ile futbol dostluğun, kardeşliğin ve barışın aracıysa eğer, işin bu yanıyla ilgilenmek, bu alandaki sorunları çözmek insanlığın önündeki görevdir.

    Bir ay sürecek bu en büyük futbol olayı sırasında sevmeyene sabır, sevene keyifli ama futboldaki yanlışlara kafa yoran keyifli izlemeler dileğiyle…

  • İstediğiniz kadar ben Türkiye’yi şikâyet etme niyetiyle yazmadım deyin. Bu yersiz ve gereksiz davranışınızın böyle algılanması kaçınılmazdır.

    Türkiye, tarihsel günlerden geçiyor. Kurucu parti kapatılmaya eşdeğer bir saldırı altında. 

    Bu durum, bir yandan bıçak sırtına sürülen ve  son 13 yılda yolunu yitiren, ilkelerini unutan CHP için fırsat yarattı. Geçmişin hatalarından ders çıkartarak olması gereken yere ve duruşa geçebilirdi kurucu parti.

    İmamoğlu’nun sıkça düştüğü hataya enerjisi ve kararlılığıyla övgü alan Özel de düşer oldu.

    Batının önde gelen basın organlarına yazılar kaleme alıyor Özel de.

    Bu türden dergilerde ya da gazetelerde yazınızın yayımlanması ancak onların temsil ettiği değerlere göz kırpmanızla olası.

    Hem İmamoğlu hem Özel hiç gereksinimleri olmadığı halde Batı emperyalizmine göz kırpmakta sakınca görmüyorlar.

    Kimlere göz kırptıklarının farkında olmamaları olanaksız.

    Şöyle bir anımsayalım.

    AB(D) ve NATO erişebildikleri her dünya köşesine gözyaşı, kan ve ölüm götürdüler. Listelemeye kalksak bu yazının sınırları yetmez.

    Gazze’deki soykırımın, İran’a yönelik alçakça saldırının ardında bu üçlünün olduğunu en iyi bilenlerden birinin Özel olması gerekirdi.

    Onların güvenlik kavramı olarak pazarladıkları, gerçekte emperyalist saldırganlık ve bu saldırganlığın güvence altında olmasıdır.

    Diğer yandan, kurucu parti önderliği Batıya göz kırpma konusunda iktidarla yarışa girme eğilimi göstermektedir.

    Bu konuda iktidarla yarışmak olanaklı değildir.

    Türkiye’yi çeyrek yüzyıla yakın zamandır yöneten AKP iktidarı hem Avrupa’nın, hem ABD’nin ve dolayısı ile de NATO’nun gözdesidir.

    Avrupa’nın desteğini almak için milyonlarca göçmeni birkaç milyar avro karşılığında Türkiye’de tutmanız gerekir. Bunu yapmaya niyet etseniz bile iktidar kadar başarılı olamayacağınız açıktır.

    Diğer yandan, Atlantik’in karşı kıyısındaki emperyalist de son derece hoşnuttur AKP’den.

    Bir oturuşta milyarlarca dolar tutarında alım yapma herkesin harcı değildir. Yaparsa AKP yapar. 

    Yapmıştır, yapmaktadır.

    Suç örgütü NATO konusunda da iktidarın eline su dökmek hiç kolay değildir.

    Özetle, kendini kanıtlamış AKP dururken ne ABD ne de Avrupa dereyi geçerken at değiştirmeyi göze almaz. 

    Bu yalın gerçek ortadayken kurucu partinin Batı emperyalizminden yarar umma çabası gerçekçi olmadığı gibi onurlu bir davranış da olamaz.

    Her şeyi kendi çıkarına uyarlama çabası içindeki emperyalizmin kurucu partinin başına gelenle dertlenmesi ancak düşte görülecek bir gelişme olabilir.

    Son bir not!

    ABD’nin büyükelçi unvanlı sömürge valisinin size bir monark gerek sözü de üzerinde durulmaya değer.

    Aranan monark bulunmuş durumda. 

    Tek eksik monarkın iktidarının sonsuzlaştırılması!

    Antiemperyalist savaş vermiş, onu Cumhuriyetle taçlandırmak yetmemiş bir de devrimleri eklemiş kurucu partinin “persona non grata” söyleminden özenle uzak duruyor oluşu üzerinde durmaya değmez mi?

    Emperyalizmin basın kisveli kalelerine yazı yazmak ve o yazılarda batıya yaslanan biçem kullanmak açık ki sömürge valisini görmezden gelmeyi gerektirmektedir. 

    Böylesi bir tercih kurucu partinin kökleriyle bağını onaracağı gibi iktidarı da zorlama fırsatı sağlayabilirdi.

    Böyle biline.

    Bu hatalara son verile…

    Not : Yazıyı bitirdikten sonra rastladığım bir görsel kurucu partiye ders içeriyor gibi geldi bana. Emperyalizm has hizmetkârı varken ve ondan hoşnutken yeni bir hizmetkâra yakınlık göstermez.