Türkiye bir karanlık dönemden geçiyor. Bu durumun önemli kanıtlarından birisi olarak kendisini gösteriyor “ülkenin değerli insanlarına değersizleştirmek” Bununla da yetinmeyip itip, kakmaya çalışmak.
Nasuh Mahruki, dünyanın doruklarına Türk bayrağı dikerek bir vatandaşın yapabileceğinin en iyisini yaptı.
Kar Leoparı olmak kolay değildi.
Yedi Zirveler’e tırmanarak önemli aşama sağlamak da.
Everest’e bir değil iki kez tırmanarak taçlandırdı dağcılık serüvenini.
Sırada cankurtaranlık vardı.
Türkiye’yi AKUT aracılığıyla arama-kurtarma disipliniyle tanıştırdı. Bugün, kamunun AFAD’ı varsa, yerel yönetimlerin ve başka özel girişimlerin arama-kurtarma takımları varsa Mahruki’ye çok şey borçluyuz.
Öncülük ederek kurduğu AKUT hedefe konunca gözünü kırpmadan ilişiğini kesti kurumla. İçi kan ağlasa da AKUT’u korumayı önceledi.
Sorumlu bir yurttaş olarak varlığını borçlu olduğu Cumhuriyeti unutmadı.
Kemalist duruşuyla suçun büyüğünü işledi.
Her kimseye bizden mi karşı taraftan mı saplantısıyla yaklaşan iktidar Mahruki’yi hedefe koymakta gecikmedi.
Günümüz Türkiyesi’nin klişe suçlarından olan “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” savıyla demir parmaklıkların ardıyla tanıştı.
Bugünlerde bir kez daha aynı yerde.
15 Temmuz’a ilişkin son derece doğru ve çarpıcı paylaşımı bu kezki tutuklanma gerekçesi oldu.
El üstünde tutulacak, ülkenin tanıtımında yararlanılacak bir değer iktidarla ters düştüğü için (daha doğrusu farklı düşündüğü için) değersizleştirilmeye çalışılıyor.
Kuşkusuz başarıya ulaşması olanaksızdır bu gibi kaba saldırıların.
Ama, kişinin özgürlüğünden bir gün bile yoksun kalması, sevdiklerinden ve yakınlarından uzak tutulması göz ardı edilecek bir durum olamaz.
Nasuh Mahruki son yerel seçimlerde son derece yararlı bir deney önerisiyle çıktı toplumun karşısına.
Beşiktaş belediye başkanlığı için aday adayı olan ama CHP tarafından aday gösterilmeyince bağımsız adaylığı seçen Mahruki’nin oyları bölmek ya da Beşiktaş gibi bir yerde başkanlığı Cumhur İttifakı’na kazandırmak gibi bir niyeti de yoktu.
Önceki seçimlerin sonuçları üzerinden yaptığı çözümleme çok değerliydi.
Bir önceki seçimde CHP’nin aldığı oylar ortadan ikiye bölünse bile başkanlık Cumhur İttifakı’nca kazanılamıyordu.
Bu akılcı deney Beşiktaş halkından hak ettiği ilgiyi görse hem Beşiktaş hem CHP kazanmış olacaktı.
CHP’nin kazancı toplumun uyarısıyla doğru çizgiye dönüş olabilirdi.
Olmadı, olamadı…
Kabahatin birazı da bizim değil mi diyerek sonlandıralım!
Guanxhi Zhuang özerk bölgesindeki Guilin 5 milyon nüfuslu bir metropol.
Yöreye özgü othmantus ağacı Guilin’e ad olmuş.
Güneyde, hava sıcaklığı daha yüksek olduğu kadar bunaltıcı. Buna karşılık subtropik bitki örtüsüne hiç de yabancı değiliz.
Li ırmağı kentin can suyu gibi.
Tur programı son derece yoğun. Durum böyle olunca sabahın ilk ışıklarıyla başlayan günümüz ancak programın bitmesiyle sonlanacak.
İlk durağımız Fil Hortumu Tepesi. Li ve Yank ırmaklarının buluştuğu noktadaki kayalık fil hortumuna benzetilmiş.
Kentin önde gelen simgesi olarak da ünlenmiş.
Guilin de diğer Çin kentleri gibi oldukça hareketli ve kalabalık.
Pasta sanatının öncüsü sayılan Wang Chengshi, heykeliyle onurlandırmış Guilin’i.
Othmantusun özgün aroması Guilin’de üretilen dondurmadan pastaya parfümden otomobil kokusuna varıncaya dek birçok üründe kullanılmış. Kentin adına yaraşır bir durum.
Sonraki durağımız Kamış Flüt Mağarası.
Mağara Doğal Sanatlar Sarayı olarak da biliniyor. Guilin’in önde gelen gezgin çeken noktalarından birisi.
Işıklandırma etkileyiciliği artırmış.
Çin’de başka birçok noktada rastlanabileceği gibi mağaradaki sarkıtlar ve dikitler yerel kültürde yeri olan nesnelere ve canlılara benzetilmiş. Hayal gücünüze dayanarak başka benzetmeler yapmanızın önünde en küçük engel yok.
Mağara 500 metre uzunlukta.
Mağaradaki kimi buluntular ve yazıtlar Tang hanedanı dönemine tarihlenmiş. Mağaranın yeniden bulunması için Japon işgali dönemi beklemek gerekmiş. İşgal sırasında sığınanlar mağaranın yeniden günyüzüne çıkmasını sağlamışlar.
Yazıtlar Tang hanedanının yanı sıra Song, Yuan ve Ming hanedanları dönemine de tarihlenmiş.
Mağara girişinde satılan flütler plastikti.
Yangshuo
Guilin’deki ikinci günümüzde bambu sal deneyimi için Guilin’e bağlı bir ilçe olan Yangshuo’ya gidiyoruz. Güvenlik sorunları nedeniyle yönetim bambu salları yasaklamış. Bambu görünümlü plastik sala biniyoruz. Çin’in bir güvenlik ülkesi olduğunu anımsıyoruz.
Guilin’i çevreleyen kireçtaşından kuleler ve konik karstlar büyüleyici görüntüler sunuyor.
Li ırmağındaki sal yolculuğu bu yüzey oluşumlarını yakından görmek için biçilmiş kaftan.
Bir saat kadar süren sal turu göz açıp kapayıncaya değin bitti. Sal rıhtımından son görüntüleri aldıktan sonra Yangshuo ilçe merkezine yöneliyoruz.
İlçe merkezinden kısa bir yürüyüşle West Street alışveriş caddesine ulaşıyoruz.
Hediyelikler ve hatıralıklar satanlara yeşim taşı ve cinnabar taşından takıların bulunduğu dükkânlar eşlik ediyor.
Mao posterleri ve küçük kırmızı kitap eksik değil çarşıda.
Günümüzde Mao, birçok hatadan sorumlu tutulsa da devletin kurucusu olduğu hiç unutulmuyor. Her türlü tartışmadan bağışık tutuluyor. Ticaretin öznesine dönüştürülmüş olduğunu da bir başka olasılık olarak aklımızda tutmamız gerekiyor belki de.
Satıcılar arasında ingilizce bilme oranı son derece düşük. Ancak, iyi ki çevirmen uygulamaları var. Derdinizi türkçe anlatabilmenize olanak veriyor bu uygulamalar. Karşınızdakinin Çince söyledikleri anında türkçe ya da ingilizce olarak ekranda belirince iletişim sorunu ortadan kalkmış oluyor. Bilişim devriminin gündelik yaşama yansıması böyle bir şey olmalı.
Tropikal meyve şekerlemelerinin yanı sıra bizde krokan ya da nugat olarak bilinen atıştırmalıklara Çin’de sıkça rastlıyoruz. Bizdekilerden farkları şeker oranlarının son derece düşük olması. Az şeker çok sağlık!
Guilin’den Şian’a uçakla geçeceğiz. Bu Çin içi ikinci ve son uçuşumuz olacak.
Hava da açık olunca uçuş boyunca yeri görüntülemek olanaklı oluyor.
“Spora politika karıştırmayın” sözünü sıkça işitiriz ya da okuruz. Bu türden çıkışlara karşı asıl siz bundan uzak durun diyesim gelir.
2026 Dünya Kupası tarihe “kirli” sıfatıyla geçti.
Hamamın namusunu İspanya kurtardı mı bilemiyoruz.
Ancak, siyonistlerin, emperyalistlerin, Trump’ın ve İnfantino’nun mutsuz olduğu kuşkusuz. Onların mutsuzluğu bizim coşkumuz ve sevincimiz oldu.
“Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” diyen Simon Kuper bir kez daha haklı çıktı.
Spor ve futbol başka bir çok alan gibi politikayla iç içedir.
Dünya Kupası bu kez hakemlik kurumunu da kapsayacak şekilde kirletildi.
Televizyondan ilk izlediğim Dünya Kupası Almanya 1974’tü. Arjantin o kupada en küçük varlık göstermemişti.
Her ne olduysa (ya da oldurulduysa) bir sonraki kupayı kaldırdı.
Uluslararası ilişkiler yardımıyla şike yapıldı o kupada. Olağan koşullar altında zor olan gerçekleştirildi. Peru ayartılarak Arjantin’in yola devamı sağlandı.
Arjantin diktasının ve elbette destekçilerinin böyle bir başarıya gereksinimi üst düzeydeydi. Dikta için aranan cansuyu buradan verilmiş oldu.
Uluslararası kamuoyu Arjantin’le tanıştı. İzleyen yıllar yükselen Arjantin gerçeğini serdi gözlerimizin önüne.
Armando Diego Maradona bu yükselişte aslan payına sahipti. Duruşuyla ve siyasi görüşleriyle kurulu düzene aykırı düşse de onun futbol oynadığı yıllar bir başka yaşandı.
Şikeyle kirlenen Arjantin’e saygınlık kazandırdı dense abartı olmaz.
İzleyen yıllarda yetenekli oyuncular yetiştirmiş olsa da hiç biri Messi kadar doruğa tırmanamadı Arjantin’de.
Zeki ve çevik olduğu tartışılmazdı.
Ahlaklı olmadığı da!
Bir futbol efsanesinin gözyaşları dünyanın sevinci oldu
Bu görüntüde olmayı içine sindirebilen vicdansız ağladığında vicdanlı milyonlar sevinir
Siyonizme yakın duruşu, Trump’la görüntü vermekten rahatsız olmaması olumsuzluklar olarak işlendi siciline.
Arjantin’in başındaki faşist Milei’nin de etkisiyle kendisini siyonizme kullandırmakta sakınca görmedi.
Fidel Castro’yla dost Maradona’yla taban tabana zıt bir Arjantinli oldu.
Katar’daki kupayı kaldıran Arjantin’in dört yıl içinde bir nefret nesnesine dönüşmesi irdelenmeli.
Gazze’de yaşanan soykırıma eklenen İran’a saldırı safları belirginleştirdi.
Soykırımcı İsrail’e yanaşan Messi bir yanda.
Gazze’yi ve İran’ı dert eden vicdanlı İspanya diğer yanda!
Yerkürede yaşayanların vicdanının bir türlü ülkelerin yönetimine yansıyamadığı günümüzde Messi önderliğinde Arjantin’in sergilediği utanç İspanya’nın yürekli çıkışına yenildi.
İran’ın başlattığı başkaldırıyı İspanya önce siyasette sonra da yeşil sahalarda sürdürdü!
Yukarıdaki sözün sahibine ilişkin farklı kaynaklardan farklı bilgiler edindim.
Nasrettin Hoca’dan Sadi Şirazi’ye uzanan bir kaynakça var.
Her biri değerlidir. Onlara soramasak da yeri gelmişken bu söze anlam katan durumu irdeleyebiliriz.
İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısı hiç de öngörülemeyen sonuçlara yol açtı.
Saldırganlar zorda.
Bugün gelinen noktada belirleyici konumunda İran var. Bundan birkaç ay önce bugünkü durumu betimleyen bir paylaşım yapılsa kim bilir ne tepkiler verilirdi.
Körfezde konuşlanmış uydurma şeyhlikler, krallıklar, emirlikler efendilerine verdikleri haraç karşılığında güvende olduklarını sanmaktaydılar.
İran’ın güçlü duruşu bu paradigmayı yerle bir etti.
Onyıllar boyunca taşlar bağlanmış, köpekler salınmıştı.
İran, bu paradigmaya son vererek yalnızca kendisine değil bulunduğu bölgeye ve bir parçası olduğu dünyaya büyük iyilik yaptı.
Son olarak Ürdün’ü vurarak İsrail’e yanaşıp, ABD’ye yaslanarak varlığını sürdüremeyeceği anımsatılmış oldu.
Kuveyt, Bahreyn, BAE, Katar ve Suudi Arabistan!
Bu beşli İran’a saldırıdan sonra dünyanın kaç bucak olduğunu öğrendi mi?
Bunu bilemesek de, hiç de uzak olmayan gelecekte öğreneceklerini öngörebiliyoruz.
Artık, taşlar özgür olduğuna göre köpekler korksun!
Tarih yazmak, yapmak kadar önemlidir. Tarihi yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtacak bir içeriğe kavuşur.
Mustafa Kemal Atatürk
Tarihi çarpıtmak hem kolay hem zordur.
Kimse fark etmezse sorun yok.
Fark eden olursa başınızın ağrıması kaçınılmazdır.
TRT’nin tarihe ilgisi ve buna bağlı olarak tarihsel diziler üretmekte oluşu bilinmeyen durum değil. Görsel sanatlar, yazılmış olan tarihi yansıtması bakımından tarih yazımına katkıda bulunur.
Hele bir de dizinin başına “Bu hikaye ve karakterler, tarihten esinlenilerek kurgulanmıştır” diye yazarsanız en küçük hatanızın başınıza büyük bir dert olarak dönmesi kaçınılmazlaşır.
“Fetihler Sultanı Mehmet” dizisi 1481’de sonsuzluğa göçen Fatih Sultan Mehmet’i XVI. Yüzyılda kurulmuş Yarkent hanlığıyla buluşturunca olanlar olmuştur. İşin içine Ali Şir Nevai’yi katmak da cabası.
Yarkent Hanlığı (1514-1680)
Fatih Sultan Mehmet (1432-1481)
Bizim kaba milliyetçi tayfasından kime Çin deseniz “Uygur kardeşlerimize baskı yapıyorlar” geri bildirimini alırsınız.
Bu sayıklama iç kamuoyuna yöneliktir. Ne yapalım diye sorsanız yanıt alamazsınız.
Dünya küçüldü sözüne kimse karşı çıkamaz günümüzde.
Tarihi çarpıtmak ve gereğinde yeniden yazmak Türkiye sınırları içinde olanaksız sayılmaz.
Örneğin, “Vahdettin bir haindi”demek savcı karşısına çıkmanız anlamına gelebilir yargı devleti koşullarında. O kaynak, bu kitap, şu kanıt demeniz anlam taşımaz. Karşınızdaki hukukçu görünümlünün görevi birisini hoşnut kılmak olduğu sürece demir parmaklıkların ardına düşmek de içinde olmak üzere bir dizi yaptırımla karşılaşmanız hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Az önce adını andığımız dizide Ali şir Nevai’ye “Çin, kudretiyle erkeklerimizi köle kızlarımızı cariye etmeye karar almıştır” da dedirtmeye vardırabilirsiniz işi.
Bu çarpıtma Türkiye sınırları içinde kaldığı sürece sorun yok.
Ne yapalım ki, dünyanın en azından ulaşım ve iletişim bağlamında küçüldüğü bir çağdayız.
Sincan’da bir Uygur diziyi izleyebilir. Bununla yetinmez de bu tarihsel çarpıtmayı Çin yönetimine bildirirse başınıza dert almış olursunuz.
Atatürk’ü, Cumhuriyeti ve başka yakın tarih değerlerini aşağılamaya, yok saymaya alışılmış olabilir. Bu bakımdan önemli bir engelle karşılaşılmadığı da ortadadır.
Çarpıtılmış tarih üzerinden dış dünyadan tepki almaksa kaçınılmazdır.
İktidarımızın her fırsatta başvurduğu “dış gücler” metaforu bu kez sizi vuran silaha dönüşmüştür.
Tükürdüğünü yalamama konusunda hünerli olan hoyrat iktidarımız bu kez baltayı taşa vurmuş gibi görünüyor.
Tasalanmalarına gerek yok.
Böylesi küçük (!) bir hata iktidar koltuğunun altlarından kayıp gitmesine neden olmaz.
Çin’de 6 yerde konakladık. Her birinde en çok iki gece kaldık. Çin içinde 2 uçak 2 de tren yolculuğu yaptık. Bir otobüs yolculuğunu da unutmadan.
Çin’deki ikinci durağımıza uçakla gidiyoruz. İki buçuk saatlik uçuştan sonra başı dumanlı dağlarca karşılanıyoruz.
Zhangjiajie, Hunan eyaletinin bir ili. Nüfusu 5 milyon dolayında.
Bölgedeki dağlar dünyada eşi benzeri olmayan kuartz-kumtaşı bileşkesinden oluşmuş. Üç bin dolayında karst yüzey şeklini barındıran milli parktayız. Bölge binlerce yıl boyunca Tujia, Miao ve Bai azınlıklarına yurt olmuş.
Bu benzersiz doğal varlık 1992’den bu yana UNESCO mirası listesindeymiş.
Avatar filmindeki Hallelujah dağına esin kaynağı olmuş Zhangjiajie Doğal Parkı.
Büyük Kanyon’daki cam köprü son derece etkileyici. Yükseklik korkusu olanlar için irkiltici olsa da güvenlik bakımından sorun yok. Cam tabanlı köprünün uzunluğu 480 metre, yerden yüksekliğiyse 300 metre.
Büyük Kanyon tabanındaki çayın rengi ve görünümü son derece etkileyici.
Cam tabanlı köprüden geçmek yetmez biraz daha adrenalin diyenler için seçenekler eksik değil.
Zipline’la bir yakadan diğerine geçebilirsiniz.
Kanyon tabanına nasıl ineceğim diye düşünmenize gerek yok. Kaydırakla ulaşım çabuk olduğu kadar heyecan verici. Biraz yorucu olduğunu eklemekte yarar var.
Her iki seçenek de ilgimi çekmiyor diyenler için 326 metre yüksekliğe sahip Bailong asansörü yapılmış. Yeryüzünün en yüksek dış ortam asansörü olduğunu öğreniyoruz.
Zhangjiajie’ye bağlı Wulingyuan’da konaklıyoruz.
Çin’deki irili ufaklı tüm yerleşimler gibi burası da son derece hareketli ve canlı.
Wulingyuan’da tapınak ve kent meydanı
Wuligyuan sokakları resimlerle ve heykelciklerle donatılmış.
Çin kırsalının kentleri de metropolleri gibi düzenli ve temiz.
Avatar dağları
Otobüsle bir noktaya kadar ulaştıktan sonra Avatar dağları parkının girişine erişebilmek için kısa bir dekovil yolculuğu yapıyoruz.
Çin’de gezginlerin uğrak yeri olan bir çok noktada ülkenin yakın tarihine değinen, ÇKP’yi konu eden köşelere rastlamak olası. Burada da hemen girişte Milli Savunma Eğitim Parkı oluşturulmuş.
Üç bini aşkın karstik dikitten oluşan UNESCO dünya mirası doğal parktayız.
Biri diğerinden etkileyici dikitleri görüntülemeye doyamıyoruz. İyi ki sayısal foto çağındayız demekten alamıyoruz kendimizi. Parmağımız neredeyse deklanşörden ayrılmıyor.
Baofeng Gölü
Wulingyuan’dan 220 km uzaklıktaki Fenghuang’a doğru yola çıkıyoruz. Yolculuk bu kez otobüsle. Zaman zaman gidiş gelişli yollara sapılsa da çoğunlukla otoyoldan ilerliyoruz. Çin’de trafik kurallarına uyum kusursuz.
Otobüs sürücümüz son derece özenli. Durum böyle olunca bize yolculuğun keyfini çıkartmak düşüyor.
Yolumuzun üstündeki Baofeng gölüne uğruyoruz. Baofeng, 1970’te yapılmış bir barajın gölü.
Göl, 2.5 km uzunlukta ve ortalama 72 metre derinlikte.
Adını sırtını dayadığı Baofeng dağından almış.
Baraj ormanlık dağlarla çevrelenmiş.
Gölde kısa bir tekne turu yapıyoruz.
Göldeki sallarda konuşlanmış şarkıcıların seslendirdiği yerel ezgiler yerel müzikle tanışmamızı sağlıyor.
“Yo wei” diyerek teşekkür ediyoruz.
Tekne turunun ardından semender görselleri ilişiyor gözümüze. Burası, onların yaşam alanı olmasıyla da ünlenmiş.
Kayaların altına iliştirilmiş çubuklar yaşamı var eden doğaya destek verme, şükran sunma anlamına gelmekteymiş.
Çin’deki bir başka gözlemimiz hizmet verenlerin bahşiş beklentisi içinde olmamaları.
Neredeyse dilenciye rastlamadığımızı söyleyebiliriz.
Gezgin satıcılar da parmakla sayılacak denli azdı.
Çin’de özellikle kırsalda ve hemen her yerdeki pazar yerlerinde ufak tefek şeyler satın alırken pazarlık neredeyse olmazsa olmaz bir gereklilik. Çoğunlukla ilk söylenen ederin yarısına ve hatta üçte birine edinmek olası ürünü.
Fenghuang
Üç yüz yaşındaki Fenghuang antik kentindeyiz. Fenghuang Çincede anka kuşu anlamına geliyormuş.
Anka kuşu heykeli kentin ana meydanındaki yerini almış.
Fenghuang ya da Anka kuşu Doğu Asya’daki tüm kanatlıların egemeni olarak da konumlandırılmış.
Fenghuang’da 26 etnik azınlıktan insan yaşıyor.
Çin’in en güzel antik kentlerinden birisi olarak da biliniyor bu su köyü.
Vardığımız akşam üstü saatinde bunaltıcı bir sıcakla karşılaşınca bir an için “burada ne işimiz var” diye mırıldanmaktan alamadık kendimizi. Güneş batıp da sıcak sonlanınca düşüncemiz değişti.
Çin’de başıboş sokak hayvanına ilk kez Fenghuang’da rastladık.
Gondol gezisi sırasında ve sonrasında gözlerimizin önüne serilenler Fenghuang’a haksızlık ettiğimizi düşündürdü. Başımız önümüze eğildi desek yeridir.
Akşamın serinliğine eklenen renk ve ışık şölenini görmek burada olmaya değdi.
Anka kuşu kentinden ayrılma zamanı geldi çattı.
Guilin’e hızlı trenle geçeceğiz.
Fenghuang garı günün ilk saatlerinde son derece dingin ve ıssız. Çin’de değişmeyen bir şey varsa tüm kamusal alanların temiz ve düzenli oluşu. Burası da öyle.
Çin’deki hızlı tren ağı 50 bin kilometre sınırına erişmiş. Tüm hızlı trenler aynı yüksek hıza sahip değil. Bizi Guilin’e götürecek tren 245 km/h hıza ulaşsa da ortalaması 200 km/h dolaylarındaydı.
Tren önceden belirlenen saatlerde ulaşması gereken yerde oldu her seferinde. Dakiklik etkileyiciydi.
Başka kamusal alanlarda olduğu gibi trenlerde de ücretsiz sıcak su sunumu eksik değildi. Çinliler soğuk su tüketiminden kaçınıyorlar. Geleneksel Çin tıbbının da önerisi olarak sıcak/ılık su tüketimini yaşamlarının sıradan bir gereğine dönüştürmüşler.
Sıcak su tüketiminin birkaç nedeninden söz etmekte yarar var.
Öncelikle, yakın zamana değin Çin’de içilebilir suyun yeterince hijyenik olmadığını anımsamakta yarar var. Sıcak su tüketimi bu yanıyla geçtiğimiz yüzyılın ortalarından başlayarak devletin de önerdiği devrimci bir eylem olarak öne çıkmış.
Diğer yandan, geleneksel Çin tıbbı bedenin “yin” ve “yang” dengesini öncelemiş. Sıcak su içmenin bu dengeyi olumlu yönde etkilediğine inanılmıştır.
Sıcak suyun detoks etkisi ve sindirime olumlu katkısı diğer olumlulukları olarak öne çıkar.
15 Temmuz darbe girişiminin 10. Yıldönümündeyiz. Emperyal proje, FETÖ güdümlü darbe girişimi ibretlik görüntülerin yanı sıra destansı olgulara sahne olmuştu.
Ordusunun topuyla, tüfeğiyle, uçağıyla, füzesiyle ateş altına alınmıştı Türk Milleti.
Güdümlü ya da denetimli darbe savları da eksik olmamıştı izleyen günlerde.
Aradan 10 yıl geçse de bu bağlamdaki gerçekleri öğrenmemiz pek olası görünmüyor. Bu başlıktaki yorumlar nesnel olmaktan çok öznel öğeler içermiştir, içerecektir.
Biz gerçeğe bakalım.
Türkiye iktidarıyla, muhalefetiyle bu girişimden ders çıkarttı mı? Başka deyişle, gereken ders çıkartıldı mı?
15 Temmuz 2016’ya gelinene dek giderek kutuplaşan, ortadan ikiye bölünen bir Türkiye görünümü belirginleşmekteydi.
Üstüne üstlük giderek sertleşen iktidar bir yandan toplumu sindirmeyi öncelerken diğer yandan Cumhuriyetle hesaplaşmayı gündeminden neredeyse hiç düşürmemekteydi.
Bu eğilimin ortaya koyduğu sonuç doğal olarak iç cephe sorunuydu.
Güncesindeki amaçlara ve hedeflere bir an önce erişme derdine düşmüş olan iktidar iç cepheyi göz ardı ederek yalnızca ülke için değil kendisi için de kırılma noktasına ilerleyen bir ortam yarattığının farkında mıydı?
Bu soruya kesin bir yanıt bulmak kolay değil.
Ama, 15 Temmuz 2016’da kendisini acı deneyimlerle duyumsatan kalkışma önemli bir de fırsat sunmaktaydı.
15 Temmuz’da yaşananlar Türkiye’deki olumsuz gidişin farkına varılmasını sağlasa da iktidarın kurucu istençle hesaplaşma kararlılığının önüne geçemedi.
Emperyal proje FETÖ’yle bir yere kadar mücadele edilse de yöntemleri iktidara miras kaldı.
Bu mirası kendince iyi değerlendiren iktidar son hedefine giden yolda hızını iyice artırdı.
Emperyal güdümlü FETÖ projesinden esinlenmeyi seçen iktidarın, iktidarını korumak için AB(D)’ye daha sıkı sarılması hangi aklın gereği olabilir?
Özetle, başta iktidar olmak üzere Türk siyaset kurumu 15 Temmuz’dan olması gereken dersi çıkartamamıştır.
Her ne kadar, iktidar olanca varlığıyla AB(D)’ye yaslanarak tarihsel yanılgıya düşmüş olsa da muhalefetin her fırsatta AB(D)’ye göz kırpma gereği duyması da bir o kadar acıklıdır.
Eşi benzeri görülmemiş, gösteriş tutkusunu dışa vuran savurganca harcamalar!
Macron sabah koşusu yapacak diye park ve yol kapatmalar.
Daha önce hiç uygulanmamış yasaklar ve kısıtlamalar.
Konukların güvenliğini sağlamak hiç kuşkusuz konukseverliğin bir parçasıdır. Ama, bu kadarına pes demekten de kaçınılmamalıdır.
Terör örgütünün yanından geçmesi olası olmayan emekli insanlara yönelen ve tutuklamaya varan devlet terörü.
Haftalar öncesinde başlayan baskı ve yasaklamalar pek emin olmasak da sona erdi diyelim.
Bizi çok seviyor budalalığı arasında kaynayan Anıtkabirsiz Trump kurgusuna “iyi ki Anıtkabir’e çıkmadı, böylece bu yüce yer kirlenmedi” avuntusu.
Kimse kaygılanmasın!
Anıtkabir bir pedofilin kirletemeyeceği denli temiz bir yerdir.
Trump’ın Anıtkabir saygısızlığı simgesel. Bölgemize atadığı vali bozuntusunun söylemleriyle bire bir örtüştü bu yaptığı.
Ülkemizi yönetene yaptığı güzellemelerle valinin monarşi vurgusu birleştirildiğinde gerçek tüm açıklığıyla ortaya çıkıyor.
Atatürk’ün izlerini silmekten usanmayan iktidarın Trump’ın bu yaklaşımından hoşnut olduğu kuşkusuz.
NATO doruğuna gelenlere verilen yemeklerden mehteran müziğine varıncaya dek bir dizi sunum “Osmanlı’nın dirilişi” imgesine dayandırıldı.
Son padişahın İngilizlere sığınması unutulursa eğer Osmanlı dirilişiyle güç arasında bağ kurmak olanaklı.
Geçim sıkıntısı içinde “olmak ya da olmamak” savaşımı içindeki Türk Milleti’nin pek ilgisini çekmese de, bu görgüsüzlük örnekleri Türkiye’de değiştirilmiş olan rejimin Atatürk Cumhuriyeti’ne son ölümcül darbeleri olarak algılanmalıydı.
NATO doruğunun sonuç bildirgesi Türkiye’nin iki komşusu İran ve Rusya’yı düşman olarak belirledi.
Trump bizi seviyorcular bu konuda ne düşünüyor diye sormak olanaklı olsaydı keşke.
Pedofil Trump’ın İran’a saldırıyı Ankara’dan başlatması da anlamlı ve önemli bir diğer ayrıntı oldu.
NATO doruğu gerekçesiyle haftalardır yaşananlara eklenen “alavera dalavera 23 sentlik asker göreve” kokan kurgu karşısında sessizliğini bozmayan Türk Milleti’nin hanesine bir utanç borcu daha eklenmiştir.
Aydınlarının olguları ve olayları anlamak yerine ağlamayı yeğlediği ortama yakışan durumdur Türk Milleti’nin edilgenliği.
Gazetelerde, televizyonlarda ve akla gelebilecek her ortamda “NATO eli kanlı bir suç örgütüdür” diyemeyen çok bilmişler de cabası.
Çin anakarasında çok sayıda akarsu bulunmakla birlikte üçü ayrıca önemli görülüyor.
En kuzeyde Sarı Irmak var. Güneyde İnci Irmağı ve ortada Yangtze.
Şanghay Yangtze deltasında konuşlu.
İlk yerleşimin Jin hanedanı dönemine rastladığı biliniyor.
Şanghay yönetsel bakımdan Pekin’le birlikte doğrudan merkeze bağlı iki metropolden birisi.
Şanghay 1843’te Çin’i teslim alan Nanjing Antlaşması sonrasında dış ticarete açılan 5 limandan biri olmuş.
Böylelikle Şanghay hızla çok kültürlü ve kozmopolit bir yerleşime dönüşmüş.
Deniz yoluyla ticaretin yoğun olduğu sömürge yıllarında limana gelen kimi serüvenci denizcilerin aşırı içkinin ve belki de ona eklenen uyuşturucunun etkisiyle sokaklarda sızıp kaldıkları olurmuş. Bu durumdaki denizciler bunu iş edinenlerce paketlenip birilerine satılırmış. Ayıldıklarında başka bir gemide başka denizlere yol alırken bulurlarmış kendilerini. Bu yapılan Şangaylanmak olarak adlandırılmış.
Sömürgeciliğin izlerini taşıyan Şanghay’a komünist dönemde dönemde soğuk davranıldığını öğreniyoruz.
Çin’in dünyayla bütünleşme döneminde sık kullanılan kaykı (reform) ve kaypan (dışa açılma) kavramlarına beşiklik etmiş bu kez Şanghay.
Pudong
Çin’in dışa açılmasıyla birlikte Şanghay önem kazanınca kentin Pudong bölgesi hızla yapılaşırken 2005’te serbest ticaret bölgesi olarak belirlenmiş.
Doğu anlamına gelen dong son ekini alan Pu, Pudong adlandırmasıyla ırmağın doğusunu simgelemeye başlamış.
Pudong’da yükselen yapılar arasında en çok göze batanı Doğunun İncisi Kulesi. Kule 468 metre yükseklikte.
Pudong’taki bir başka gökdelen olan Şanghay Kulesi’nin yüksekliği 546 metre. Çok esintili bir bölgede yükseldikleri için gökdelenlerde aerodinamik mimari özellikle önemsenmiş.
Gazoz açacağına benzeyen tasarımıyla dikkat çeken yapı Şanghay Dünya Finans Merkezi 492 metre yükseklikte.
Pudong’da ICBC bankası
Bund
Pu ırmağının batısında kalan Bund bölgesi Şanghay’ın batılılarca kullanıldığı yıllarda gelişmiş. Bund, İngilizce-Hintçe terminolojiye göre çamurlu kıyı demekmiş.
Bund’da gümrük yönetimi yapısı
Geniş yaya yolları ırmak kıyısında soluklanmak isteyenleri bir araya getiriyor. Temel gereksinim olan tuvaletler burada da göz ardı edilmemiş. Temiz ve ücretsiz. Gezimiz boyunca Çin’deki herhangi bir yerde tuvaletin paralı olduğunu görmedik.
Irmak kıyısındaki yürüyüşümüz sırasında Şanghay’da belediye başkanlığı da yapmış olan mareşal Chen Yi’nin heykeliyle karşılaşıyoruz.
Heykel demişken Çin’de Mao’ya ilişkin heykel ve benzeri nesnelere sık rastlamadık. Buna karşılık, heykel diyemeyeceğimiz büyüklükte Mao büstlerini ve Mao’nun Küçük Kırmızı Kitabı’nı hemen yerde gördük.
Bund’un kuzey ucundaki anıtını Halk Kahramaları’na adandığını öğreniyoruz.
Halk kahramanları anıtı
Nanjing Caddesi
Bund’dan Nanjing Caddesi’ne girip batıya doğru ilerlediğinizde Şanghay’ın alışveriş bölgesine de adım atmış oluyorsunuz. Jing’an Tapınağı’nda sonlanan cadde yayalaştırılmış ve 5.5 km uzunlukta.
Cadde oldukça kalabalık olmasına karşın son derece temiz ve düzenli. Görsel, işitsel ve çöpsel kirlilikten iz yok. Çin genelinde öne çıkan bir sorun olarak iki tekerleklilerin çokluğu ve yaya güvenliğini zorlayan davranışları görmezden gelinecek gibi değil.
Cadde alışveriş merkezi olma özelliği göstermesinin yanı sıra Çin teknolojisinin sergi alanı işlevi de görüyor. Cep telefonu ya da benzeri teknolojik ürünleriyle öne çıkan kimi markaların otomobil de ürettiklerini ve bunların Çin sokaklarında boy gösterdiklerini görünce şaşırmaktan alamıyoruz kendimizi.
Yü (Yuyuan) bahçesi
Şanghay gibi gökdelenlerin yükseldiği, motorlu taşıtların gündelik yaşamda önemli yer kapladığı metropolde dinginlik arayışı içinde olabilecekler seçeneksiz sayılmazlar.
Yü Bahçeleri 4 hektar alan üzerine kurulmuş. Türkçeye “Mutluluk Bahçesi” olarak çevrilebilir.
Bahçe XVI. yüzyılda Ming hanedanı zamanında yapılmış.
Bahçede geleneksel Çin mimarisi örneklerinin yanı sıra bahçe düzenlemelerine ve 5 tonluk yeşim kayasına rastlamak olası. Şanghay çiçeği olarak da bilinen manolyayı unutmamak gerek.
Yü bahçeleri önce 1. Afyon Savaşı’nda (1842) daha sonraysa Taiping Başkaldırısı’nda (1850-64) zarar görmüş. Daha sonra aslına uygun olarak yeniden yapılmış.
Bahçeden çıkar çıkmaz kendinizi kalabalık selinin içinde buluyorsunuz. Birkaç dakika önceki dinginlik yerini karmaşaya bırakıveriyor.
Yü bahçesinde yeşim kayası
Çin’de ipek üretimi
Şanghay’da ipek üreten bir imalathaneye de uğradık.
İpek üretimi Çin’in en eski becerilerinden birisi. Dünyaya buradan yayıldığı biliniyor. En eski ticaret yollarından yollarından birine İpek Yolu’na adını vermiş.
Çin’de ipekböcekçiliğinin geçmişi MÖ 2600-3000 yıllarına tarihleniyor. Günümüzde de önemli bir sektör olmayı sürdürüyor.
Tıpkı barut, pusula, kağıt ve baskı aygıtı gibi ipekböcekçiliği de Çin’in insanlığa armağanlarından birisi olarak kabul edilir.
Tarihe Roma-Yunan merkezli yaklaşan batının Hint ve Çin uygarlıklarını göz önüne almak şöyle dursun Mezopotamya ve Mısır’a bile uzak durduğu bilinmez değildir.
İpekli ürünler Bizans’a da ulaşmıştır o günün koşullarında. İpek ürünlerine sahip olmak Bizans’ta statü göstergesi bile sayılmıştır. Batı’nın odaklandığı uygarlıklardan birisi olan (Doğu) Roma’da ipeğin ağaçtan toplandığı düşüncesinin yaygın olduğunu eklersek durumu daha anlaşılır kılmış oluruz.
Çin’de sır olarak saklanan ipekböcekçiliğinin Anadolu’ya Bizanslı rahiplerce gizlice taşındığı kabul görmektedir.
Çin’de akrobasi izlemek
Şanghay’daki bir akşamımızı ERA Tiyatrosu’ndaki akrobasi gösterisine ayırdık. Bir saatlik izlencenin hemen her anı etkileyici olmakla birlikte çapı 8-10 metreden çok olmayan metal küre içine sığan 8 motosikletlinin sergilediği gösteri büyüleyiciydi.
Zhujiajiao
Şanghay’dan batıya otobüsle 30 km ilerleyerek Zhujiajio köyüne varıyoruz. Adının köy olduğuna bakmayın. 100.000’e yakın insan yaşıyor. Ne de olsa burası Çin.
Zhujiajiao “Zhu aile bahçesi” anlamına geliyormuş.
İlk anda bir şeye benzetemeyeceğiniz köye doğru otobüsten indikten sonra 10 dakika yürüdüğünüzde etkileyici görüntüyle başbaşa kalıyorsunuz. İyi ki geldim demekten alamıyorsunuz kendinizi.
Bin yediyüz yıllık geçmişi olan köyde Ming ve King hanedanları döneminden kalma yapılar oldukça iyi korunmuş.
Venedik’e benzetenler olsa da bence böyle bir benzetmeye gerek yok. Benzersiz 36 köprüsü içinde en göze çarpanı 5 kemerli Fangsheng köprüsüdür. Uzunluğu 72 metre. İlk yapılış tarihi 1571.
Köprülerden karşı kıyıya geçip farklı görüş açıları yakalamak olası. Arka sokaklara sapıp Çin’e ilişkin farklı görüntüler edinmek de.
Kendimi bildim bileli NATO’ya sıcak bakmadım. Dünyanın pek çok yerine eli, kolu uzanan NATO gittiği her yere gözyaşı, kan ve ölüm götürdü. Bunların karşılığında trilyon dolarlar silah üreticilerinin kasasına aktı.
NATO doruğuna hazırlanan Ankara’da yaşları seksenlere insanlar “gizli örgüt üyeliği” suçlamasıyla tutuklandılar.
Doruk yaklaştıkça Ankara’da kuş uçurtulmuyor dense yeridir.
Biz olumlu yönden bakalım.
Ankara’nın özellikle havaalanı yolu üzerindeki ayıplı yapılar panolarla saklanıyor. Kalıcı olmasa da göz zevkimizi okşayan bir uygulama.
Diğer yandan, ortalıkta çok insan olmasın düşüncesiyle hastanelerdeki randevu aralıkları 20 dakikaya çıkartılmış. Yıllardır söyleyip de yapılmasını sağlayamadığımız bu doğruyu NATO’ya borçlu olmak ilginç bir durum olsa da sevindiricidir. Birkaç günlüğüne de olsa bu güzelliğin tadı çıkartılmalı.
Ankara’da taksilere çekidüzen verilmesi amaçlı uygulamayı da NATO’ya borçlu olduğumuz anlaşılıyor.
Taksiciler gri pantolon ve beyaz gömlek giyerek Türkiye’de bir ilki yaşama geçireceklermiş. Ayrıca, taksilerde ikramlık kolonya, lokum ve soğuk su da bulundurulacakmış.
Taksilerin dikiz aynalarına asılan “Welcome to Ankara” selâmlamalarının da hakkı yenmemeli.
Neredeyse gangrene dönüşmüş sorunlarımızın çözülmesini zorunlu kılmış olması bile NATO’ya hiç olmazsa bir kez teşekkür etmemiz gereğini ortaya koyuyor.
Uygulamaların kelebeğin ömrü kadar yaşayacağı tartışmasız olsa da düşümüzde görsek inanamayacağımız değişikliklere bakarak insanın “Yaşasın NATO!” diye haykırası geliyor.