cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • DERELER YUKARI AKSA

    Çok bilinen türklerimizdendir.

    Ordu’nun dereleri aksa yukarı aksa…

    Bir olanaksızlığı anlatmak için yukarı akıtmıştır dereleri türküyü yakan.

    Öyle olsaydı selden söz edilmezdi belki ama o çağıl çağıl derelerin sunduğu yaşamdan da yoksun kalırdık.

    Ürkütücü sel görüntüleri şimdilik belleklere kazındı.

    Ne kadar süreyle orada kalacakları belirsiz.

    Belleklerden çıkmayacakları kesindir de ne kadar süreyle akılcı davranacağımızın kesinliği yoktur.

    İstanbul’un son yeşil kuşağı kuzey ormanları ortadan kaldırılarak yapılan Kuzey Otoyolu’ndan 2020’de geçmiştim. Bir yandan araç kullanıp diğer yandan canımın sıkıntısına katlanmak hiç kolay olmamıştı.

    İstanbul (ya da başka bir büyük kentimiz) sınırsız büyümek zorunda mı?

    Temel hak ve özgürlükler kolaylıkla biçilip, yok edilirken canı isteyenin İstanbul’u mesken tutması ve buranın her geçen gün daha yaşanmazlaşması hangi özgürlükle açıklanabilir?

    Uzaklardan bir örnekle sürdürelim.

    Bir kitapta rastlamıştım bu sınırlamaya. Açık kaynaklardan doğrulattım.

    Çin’in başkenti Pekin’de 22 milyon kişi yaşıyor. Aklı ve bilgiyi rehber edinen Çinli yetkililer Pekin daha fazla büyürse burada yaşamak güçleşir, sorunların çözümü olanaksızlaşır diye düşünmüşler. Pekin’in daha fazla büyümesini engelleme kararı almışlar.

    Diyelim ki, Çin’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde birisi Pekin’de yaşamak istesin.

    Bunun üç yolu var.

    1. Pekin’de iş bulmuş olmanız ve bunun işverence doğrulanmış olması gerekir. Baika deyişle, sizin için Pekin vazgeçilmez olabilir. Ama, oraya yerleşebilmeniz Pekin için vazgeçilmez olmanızı gerektirmektedir.
    2. Pekin’e yerleşmeniz için bir başka sağlam gerekçe eğitimdir. Bunu kanıtlamak zor değildir.
    3. Son olarak, aile birleşmesi Pekin’e yerleşme gerekçesi sayılmış. Bu da son derece insani bir gerekçe kuşkusuz.

    İstanbul ve ona eşlik eden büyük kentlerimiz için benzeri bir kısıtlamanın zamanı gelmiştir, geçmektedir.

    İnsanların kitleler halinde büyük şehirlere göçü ve bunun da ötesinde oralara yığışması, üşüşmesi önlenmedikçe selden, depremden ve başka beklenmedik sorunlardan kaynaklı üzüntülerimizin sonu gelmeyecektir.

    İnsanın aklını kullanabilen bir varlık olduğunu kanıtlamalıyız.

  • DOĞANIN BELLEĞİ

    Unutkanlık denince akla ilk balıklar gelse de insan geri kalmaz.

    Doğanın belleğine geçmeden önce doğanın diline değinelim.

    Doğa deyince insan dışı hayvanlar ve bitkiler gelir akla. Taşküreyi de doğaya, canlılar topluluğuna eklemekte yarar var.

    İlk bakışta, anlaşılmaz görünse de doğanın dili kendine özgü ve son derece anlaşılırdır.

    Çoğu zaman sessiz ve edilgen gibi görünse de yeri geldiğinde konuşur. İstanbul’u vuran seli doğanın sesini yükseltmesi olarak algılanamalıdır.

    Birim alana kilolarca yağış kısa sürede düşmüş olabilir.

    İklim değişimi de etkendir kuşkusuz.

    Ama, tüm bunlar doğanın sesini duymazdan gelmemizi gerektirmez.

    İnsan belleği unutmakla engellidir!

    Unutmanın yanı sıra işine gelmeyene akıldışı olsa da sırt çevirmekte ikileme düşmez kendisini doğanın efendisi(!) sanan insan.

    Oluşumu milyonlarca yıl geçmişe uzatılabilecek bir dağın, tepenin, derenin, çayın geçmişini unutması olası değildir.

    İstanbul’da birçok yere ad olmuştur dereler.

    Kimi zaman cılızlaşsalar ve hatta ölgün olsalar da dereler, çaylar ve akarsular yeri geldiğinde çağlarlar.

    Tıpkı dün İstanbul’da olduğu gibi.

    Hele bir de o akarsuyun yatağına yerleştiyseniz, vadiyi boşluk bırakmamacasına kapladıysanız geçmişini anımsamakla kalmaz, biriken öfkesini en yüksek perdeden dışavurur.

    Başka deyişle, az ama öz konuşur.

    Kimi bilim insanları dünyanın Altıncı Yokoluş’a doğru gitmekte olduğunu savlıyorlar. Tümüyle yeryüzünün değil canlı türlerinin belirli bölümünün yokoluşundan söz etmek daha doğru olur.

    İnsanın bu olumsuz gidişteki sorumluluğu ve rolü tartışılmaz!

    Birileri ortadan kalksa ve soyu tükense de doğa, geride kalanlarla ve yeni evrimleşeceklerle yolunda ilerlemeyi sürdürür.

    Bambaşka bir bitki örtüsüyle ve hayvan varlığıyla.

    Unutulmamalıdır ki, “insan doğasız yapamaz, doğa anaysa insansız yapabilir.”

    Aklımız başımıza toplama zamanı geldi, geçiyor.

    Azman kentlerin daha fazla büyümesinin önüne geçilmesi ivedi gerekliliktir.

    Diğer yandan, işi gücü yapı üretmek olan, yer, zaman, kural tanımayan yüklenici tayfası ve onlara güç veren siyaset esnafı da daha geç olmadan hizaya getirilmelidir.

    Bu arada, Kanal İstanbul tutkunlarını unutmayalım.

    Hallerini, hatırlarını soralım!

    Nasılsınız?

    İyi misiniz?

    Bunca olandan sonra İstanbul’u daha da azmanlaştıracak olan “Kanal İstanbul” demeyi sürdürecek misiniz?

  • Türk ve dünya kamuoyu yapay zekanın fanteziye varan yanıyla ilgilenirken birşeylerin gözden kaçmaması olanaksız.

    Yapay Zekâ’ya tutsak düşer miyiz?

    Bu soruya yanıt ararken yapay zekânın gelişiminde önemli rolü olan elementler gözden kaçırılmamalı.

    Trump’ın önce Ukrayna’nın sonra da Türkiye’nin seyrek elementlerine göz koyması hiç kuşkusuz konuya ilişkin (olmayan) farkındalığı doğurdu.

    Yapay Zekâ’nın geliştirilmesi için veri merkezlerinin ve gelişmiş yongaların olmazsa olmazlar olduğu artık biliniyor.

    Durum böyle olunca yonga yapımında önem taşıyan elementler üzerindeki egemenlik gündeme geliyor.

    Galyum

    Yüksek gerilim ve sıcaklık etkisi altında verimli çalışabilecek elektronik bileşenlerin temel yapıtaşıdır Galyum.

    Galyumda Çin’in ezici üstünlüğü söz konusudur. Bu üstünlük % 99 oranıyla ifade edilmektedir. Çin’in bu stratejik üstünlüğünü korumak ve sürdürmek için Galyum dışsatımını sınırladığı biliniyor.

    Galyum, alüminyum üretiminde kullanılan boksitin ayrışmasıyla açığa çıkan bir element. Çin’in alüminyum üretimindeki gelişmişliği günümüzdeki Galyum üstünlüğüne giden yolu açmıştır denebilir.

    Seyrek Elementler

    On yedi (17) elementten oluşan bu öbekte de Çin’in % 69’a varan üstünlüğü söz konusu.

    Bu öbekte yer alan Neodimyum ve Praseodimyum güçlü mıknatısların üretiminde kullanılıyor. İçinde bulunduğumuz çağa “mıknatıs çağı” diyenlerin varlığı anımsandığında bu elementlerin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Yarı iletken, optik gereçler ve ekranların yapımında da kullanılan seyrek elementler yapay zekanın temel taşlarıdır.

    Tantal

    Yapay Zekâ’nın önemli bileşenlerinden kondansatörlerin yapımında önemli rolü olan Tantalde ise egemenlik Afrika ülkelerinde. Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Ruanda ve Nijerya dünya Tantal üretiminin % 83’ten çoğuna sahip.

    Üç grup altında irdelenen stratejik elementlere sahip olmak elbette Yapay Zekâ’da üstünlük sağlamak anlamına gelmiyor.

    Bu elementlere sahip olmak kadar onları ürüne dönüştürmek de bir o kadar önemli.

    Sahip olduklarını işlemenin yanı sıra dünya pazarına sunumu konusunda söz sahibi olan Çin’in kısıtlayıcı önlemleri yarışta geri kalmak istemeyen ABD, Avrupa ve diğer ülkeleri element arayışına yöneltmiştir.

    Önümüzdeki dönem ham madde arayışı savaşlarına sahne olacak gibi görünüyor.

    Ukrayna ve Türkiye’den sonra sıra kim(ler)de?

    Görsel, Herkese Bilim Teknoloji dergisinin 9 Ekim 2026 tarihli 541. sayısından alınmıştır.

  • ÇOĞUNUZ ORADAYDINIZ

    Cemil Tugay olayı hem İzmir yerelinde hem de Türkiye genelinde epeyce sarsıntı yarattı.

    Öncelikle seçmen açısından bakmakta yarar var.

    Cemil Tugay’a değilse de partisine oy veren seçmenin her türlü sorguya ve tepkiye hakkı olduğu kesindir.

    Doğrusunu isterseniz bu konuya girmeye hiç niyetim yoktu!

    Birkaç aydır seslendirilmekteydi Tugay’ın AKP’ye geçişi. Bir bakıma kamuoyu hazırlanmıştı bu oynak geçişe.

    Kamuoyu tepkisi öngörülmüş olmalı ki, İzmir’in “sıfır noktası” saat kulesinin de olduğu Atatürk Meydanı kafeslenmişti.

    İzmir yerelinde hekimlerden mühendislere, avukatlardan sendikacılara varıncaya dek geniş bir topluluk yakın zamana dek Tugay’ın yakın çevresinde görünmeye, her fırsatta onunla fotoğraf vermeye pek hevesliydi.

    Hava değişince kınama yarışına girdiler. Böyle yaparak bir yandan vicdanlarını temizlemeye çalışırken diğer yandan da yaptıklarını örtme yarışına girdiler.

    Bu tayfaya tek sözüm olabilir!

    HEPİNİZ ORADAYDINIZ!

    Tugay üzerinden yaptıklarınızı, güzellemelerinizi silip atmak o kadar kolay değil!

    Bellek unutsa arşiv unutmaz.

    Bir de Özgür Özel-Kemal Kılıçdaroğlu ikilisi var!

    Her fırsatta didişen bu ikili fırsatı kaçırmak istemedi belli ki!

    Oysa, sakın bu kişiyi Büyükşehir’e aday yapmayın dediğini ileri sürse de Tugay’ı İzmir yerel yönetimine armağan eden Kılıçdaroğlu’ydu.

    Özgür Özel’e gelince!

    Tugay’ı kurultayda kendisine oy verdiği için Büyükşehir’e taşımakta sakınca görmemişti.

    İkili, geçmişte birlikte yol yürüdüğü gibi “ilkesizlik paydasında buluşma” ilkesinde birleşmekte sakınca görmedi.

    Şu bir çift sözü ikiliden esirgemeyelim!

    İKİNİZ DE ORADAYDINIZ!

    Özeleştiri yerine suçu başkalarına atma kötü alışkanlığını sergilemekten kaçınmayan Özgür Özel-Kemal Kılıçdaroğlu ikilisini görmezden gelmek olmazdı.

    Yok aslında biribirinizden farkınız diyerek bitirmiş olayım.

  • UTANÇ TÜNELİ

    UTANÇ TÜNELİ

    Gün geçmiyor ki, kendimizi utanç tünelinde bulmayalım.

    Berlin seçimlerinde Sol Partili Elif Eralp’in sağladığı başarının soy, sop, din, mezhep bağlamında ele alınmasıyla utanç tüneline girmemiz bir oldu.

    İlk olarak Türkiyeli fırsatçıları sahne aldı. Elif Eralp’i tanımlarken “Türkiyeli” etiketini uygun görerek görevlerini başarıyla yaptılar.

    Hemen ardından mezhepçiler boy gösterdi. Bir etiket de onlar yapıştırdı.

    Bayrak bir kez daha etnikçilere geçti.

    Onlara göre Elif Eralp Çerkes kökeniyle öne çıkartılmalıydı.

    Hemen her ortamda cirit atan böylelerinin paylaşımlarını okurken tiksinti duygum kabardı.

    Etnikçiliği ve mezhepçiliği öne çıkartılması gerekenin yerine koyanlara “Bana ne bütün bunlardan” diye haykırasım geldi.

    Bu tayfa içinde özellikle solculuğu kimlikçiliğe indirgeyenlere ayrıca parantez açmak gerek.

    Sınıfsallığı, sömürüyü, hakça paylaşımı öncelemesi gerekenlerin kimlik düşkünlüğü her türlü eleştiriyi fazlasıyla hak ediyor gibi geldi bana.

    Tüm bu boş yaklaşımlardan Elif Eralp’e ve Sol Parti (Die Linke)’ye zaman ayırmak olanaksızlaştı.

    Hemen her fırsatta “anneciğim aşırı sağ geliyor” sayıklamalarının ötesine geçemeyenlere ders niteliğindeydi Elif Eralp’in ve Sol Parti’nin Berlin başarısı.

    Almanya’da ve Avrupa’nın başka bir çok ülkesinde finans kapitalin önüne attığı kırıntılarla yetinen, son kullanma tarihi çoktan dolmuş sosyal demokratların yarattığı düş kırıklıklarını görmezden gelerek ağlaşmakla yetinenlerin çıkartacağı çokça ders vardır Sol Partili Elif Eralp’in başarısında.

    Önlenemeyen kira artışlarını dile getiren, bununla yetinmeyip “kamulaştırma” seçeneğini ortaya süren Sol Parti, düşmanlık bir yana bırakılıp yabancılarla bütünleşilmeli diyebilen bir siyaset odağı fazlasıyla özlenmişti.  Tüm bunları bir yana bırakıp kimlikçi, mezhepçi etiketler üretenlerin utancına tanıklık etmiş olmak ne büyük acı!

    Bir yanda kamucu, toplumcu kıvanç diğer yanda soy, sop, din, mezhep avcılığıyla zaman öldüren utanç!

  • YILDÖNÜMÜNDE 9/11

    YILDÖNÜMÜNDE 9/11

    Çeyrek yüzyıl geçmiş 9/11’in üzerinden.

    ABD’ye anayurdunda saldırının ses getirmemesi olanaksızdı. Sonuç getirmesiyse olası değildi.

    Öyle de oldu!

    Bu olayın üzerindeki sır perdesi aralanmayınca komplo kuramlarının arkası kesilmedi.

    Onları bir yana bırakarak sonuca bakmakta yarar var.

    9/11 saldırgan ABD emperyalizminin ekmeğine yağ sürdü.

    İnsanım diyenler 9/11’de yaşamını yitiren suçsuz insanlar için gözyaşı dökerken haydutlar çoktan ellerini ovuşturmaya başlamıştı.

    Afganistan’dan Irak’a oradan da Arap Baharı’na uzanan bir dizi olay anımsandığında 9/11’i kurgulayanları değil ama o olaydan yararlananı tüm açıklığıyla görürüz.

    Çeyrek yüzyıldır hız kazanan emepryal saldırganlık 3 yıl önceki “Aksa Tufanı” saldırısıyla yeni bir fırsata kavuştu.

    HAMAS’ın neredeyse göz göre göre gelen saldırısı birçok suçsuz insanı yaşamdan kopartırken sayıları 70 binleri aşan Filistinlinin vahşice öldürülmesine gerekçe yapıldı.

    Hem 9/11 hem de onun güncel sürümü sayılabilecek “Aksa Tufanı” akıl ürünü eylemler değillerdi.

    Sonuç almaktan çok fırsat veren yanlarıyla anımsanacaklar.

    Aksa Tufanı’nın sunduğu fırsatların son halkası olarak görülen İran’ı gözüne kestirenler düş kırıklığının yanı sıra umarsızlık kısırdöngüsü içinde buldular kendilerini.

    Ortadoğudaki hemen tüm hedeflerine yürüyerek ve pek az kurşun atarak ulaşanlar ne yapacaklarını bilemez durumdalar.

    İçine düştükleri bataktan “onurlu sıyrılış” beklentisi içindeler.

    9/11’den bu yana yaşananlara bakıldığında emperyal saldırganlıkla başa çıkmanın saman alevi gibi parlayıp sönen eylemlerden çok aklın kullanımıyla olanaklı olduğu anlaşıldı.

    Son İran, deneyiminin mazlum toplumlar açısından en önemli kazancı aklını kullananın, sabırlı ve dirençli olanın sonunda düşmanı alt edeceği gerçeğini tüm açıklığıyla ortaya koymuş olmasıdır.

    Emperyal haydutluk “taşların bağlandığı, köpeklerin salıverildiği” günlerin geride kaldığını anlamış olmalıdır.

    A man holds an Iranian flag following an Israeli and the U.S. strike on Gandhi Hotel Hospital, amid the U.S.-Israel conflict with Iran, in Tehran, Iran, March 2, 2026. Majid Asgaripour/WANA (West Asia News Agency) via REUTERS ATTENTION EDITORS – THIS PICTURE WAS PROVIDED BY A THIRD PARTY.

    Dünyanın ağırlık merkezinin değişmeye başladığı günümüzde az kazanç değildir emperyal saldırganın burnunun sürtülmekte oluşu.

  • Utku kazanmış Türk ordusu İzmir’e ilerlerken Mustafa Kemal Paşa’nın da içinde bulunduğu topluluk orduyu yakından izlemektedir.

    O zamanki adı Nif olan günümüzün Kemalpaşası yakınlarındaki bir köyde yol kıyısına birikmiş köylüler askerlerimize su sunma yarışı içindedir.

    Mustafa Kemal Paşa’yı taşıyan otomobil kalabalıktan duraklamak zorunda kalır.

    Kalabalıktan orta yaşlı biri gözden kaçmayacak şekilde Mustafa Kemal Paşa’ya yaklaşmaya çalışır. Her türlü olasılığı aklından çıkartmayan çevresindekiler dikkat kesilirler. Engel olmasalar da adama odaklanırlar.

    Adam arabanın yanına gelince, bir cebinden çıkardığı kartpostalın üzerindeki Mustafa Kemal Paşa görseline bir Mustafa Kemal Paşa’ya bakar.

    Kendinden emin olmak için bu eylemini birkaç kez yineler.

    Sonunda titrek bir sesle köylülerine selsnir :

    “Arkadaşlar, Mustafa Kemal Paşa’dır”

    Diğer yandan da, elindeki fotoğrafı Paşa’ya göstererek “Bu sensin!” sözleriyle görevini tamamlar.

    O günün “kitle iletişimsizlik” koşullarında köylülerin Mustafa Kemal Paşa’nın çehresi hakkında en küçük bilgilerinin olmaması doğaldır.

    Köylü, Paşa’ya iyice yaklaşarak onun bekledikleri kişi olduğunu doğrulama görevini yerine getirmiştir.

    Bu doğrulamayı yapan, köylülere “haydi” demiştir.

    Otomobile yönelen kalabalıktan kimileri gözyaşlarını tutamazken, kimileri ayağının tozunu yüzüne sürer, bir başkaları da ayaklarına kapanır.

    Paşa, kalabalıktan kurtulduktan sonra İzmir’e yolculuğunu sürdürür.

    9 Eylül’ün 104. Yaşı kutlu olsun!

    (*) Salih Bozok’un “Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor” İstanbul, 2006 kitabından alıntıdır.

  • Tatlı su sendikacılığı bir zamanlar sağ sendikacılıkla özdeşti.

    Bu durum, günümüzde de sürüyor.

    İktidar belediyelerinde ve kamu işyerlerinde yuvalanmış olan bu tür sendikacılık sessizliğiyle ve edilgenliğiyle yer ediniyor belleklerde.

    Bunlardan birisinin hiç değişmeyen başkanı oğluyla gündemde yer tutuyor. Sendikacılık hak getire!

    Ama nepotizm şahane.

    Diğer yandan, en eski işçi sendikası konfederasyonu olan Türk İş, Ankara’nın orta yerindeki işçi direnişinden haberdar değilmiş gibi yapmakta sakınca görmüyor.

    İktidarla iyi geçinmek, koltuğu korumak bu sendikanın her şeyin önüne koyduğu göreve dönüşüyor.

    Bunlar şaşırtıcı değil elbette!

    Şaşırtıcı olan anlı, şanlı ve elbette devrimci(!) DİSK’in düştüğü durum.

    İşçi sendikacılığı adına Gazintep’te Mehmet Türkmen’den sonra sahneye çıkan Eskişehirli madencilerin iki önderi Başaran Aksu ve Gökay Çakır’ın tutuklanmasında buldu çıkış yolunu iktidar.

    Sendikacılığın onurunu kurtaranlar…

    DİSK’e gelince!

    Sendikal bakımdan da giderek çoraklaşan Türkiye’de adları kıvançla anılması gereken bu ikili DİSK duvarına çarpıyor.

    Yaptığı açıklamada DİSK,  Türk sendikacılığının nazar boncuğuna dönüşmüş olan ikilinin adını esirgiyor açıklamasında.

    Devrimciliği adından öteye geçmeyenlerin yol açtığı utanç

    Ne kadar utansalar azdır!

    İşçi sendikalarının hali buyken, öğretmenlerin sendikası Eğitim Sen durur mu?

    Bölücülüğü ve etnikçiliği öteden beri rehber edinmiş olan, kimlik siyasetini her şeyin önüne koyan Eğitim Sen Çerçeve Yasa’dan kendisine çıkarttığı görevle “anadilde eğitim-öğretim” zırvasını bir kez daha gündeme taşıyor.

    Etnik ayrılıkçılığı iş edinerek her şeyin önüne koyan Eğitim sen’in ibretlik etkinliği

    Türk sendikacılığından birkaç örnekle utancın fotoğrafını çekmeye çalıştım.

    Yeri gelince birlik, dayanışma masalları okuyanların düştüğü durumdur.

    Bir yanda yandaş ve candaş (sarı) sendikacılık diğer yanda “yeniden açılım” ortamında emeği ve emekçiyi bir yana bırakıp “yıkımda ben de varım” diyen (sözde) solculuk.

    Olsanız da olur, olmasanız da!

    Hatta, olmasanız çok daha iyi olur!

  • STADYUMDAN TAŞAN

    STADYUMDAN TAŞAN

    Beş gün önce yazmıştım stadyumlarda yaşanan kaygı verici gelişmeleri.

    Ormalarda yükselen seslerin kaynağı siyaset kaynaklı gelişmelerdi. “Terörsüz Türkiye” etiketli düzenlemelere karşı eksik kalan toplumsal tepki stadyumlarda kendisini göstermişti. Gereksiz ve bir o kadar tehlikeliydi bu tepki görünümlü davranışlar.

    Bir bakıma, birilerinin beklentilerini karşılama eğilimindeydi denebilir izleyicilerin verdiği iletiler.

    Siyasetle başlayan süreç stadyumlara sıçramıştı.

    Stadyumlardaki tepkilerin dışarıya taşması olarak nitelenebilir Trabzonspor izleyicilerini taşıyan otobüze Ergani’de yöneltilen saldırı.

    Barış ve kardeşlik yaftalı açılımın yol açması olası sonuçların yaşamımızda yer alması için çok da beklemek gerekmediği anlaşılıyor.

    Türk-Kürt kardeşliğine vurgu yapan söylemlere Arap öğesinin eklendiği gözlerden kaçmayacak denli belirgin.

    Allı, pullu sözlerle süslenen söylemleri dile getirenlere bir soru yöneltmek kaçınılmazdır.

    Etnisite adlarıyla bezeli sözde kardeşlikten ve barıştan söz edebilmek için adları anılanlar arasında bir kavga, dövüş hali olması gerekmez miydi?

    Bunun zerresinin olmadığı yerde dile getirilen söylemlerin ters etki yaratması olasılığı akla getirilmedi mi?

    Diğer yandan, 40 yılı aşkın süredir ülkemizin hemen her köşesini kana bulayan narko terör örgütünün ileri gelenlerinin özgürlüklerine kavuşturulması söylentisi bile huzursuzluk kaynağına dönüşmektedir.

    “Terörsüz Türkiye” kurgusunun ileri gelenleri, açık ve örtük savunucuları bu gelişmeler konusunda bir kaç çift söz söyleme zahmetine katlanacaklar mı?

    Yoksa, her zaman olduğu gibi bu gelişmeleri “görmedik, duymadık, bilmiyoruz” demeyi mi yeğleyecekler?

  • STADYUMLARDAN YÜKSELEN SESLER

    Türk toplumunun üçte biri “siyasi tercihiniz nedir” sorusuna “hiçbiri” yanıtını uygun görüyor. Oy kullanılırken bu tercih üçte bir oranlarına erişemese de önemli bir durumun altı çizilmiş oluyor bu yanıtla.

    Türk Milleti siyaset kurumuna güvenini yitirmiş durumdadır.

    Milletin güvenini yitiren siyaset kurumu TBMM aritmetiğine dayanarak “Çerçeve Yasa”yı yürülüğe soktu.

    İki yıla yakın süredir ekilen tohumlar boy vermeye başladı bile.

    Özellikle stadyumlardan gelen haberler iç açıcı olmadığı gibi son derece tehlikeli.

    Sporun içinde özellikle futbol izleyicileri lümpen kültürün baskısı altındadır.

    Lümpen kültürün yanı sıra buralarda mahalle baskısı olarak da nitelenebilecek “çoğunlukçuluk” önemli sorundur.

    Geçtiğimiz günlerde Bursa’da oynanan bir futbol maçında Öcalan’a yönelik sövgülü gösteriler sahne aldı. Çerçeve yasaya tepkisizliğin yarattığı karamsar ortamda bu sövgülü gösterileri benimseyenler az değildi. Kimileri gururla paylaştı.

    Sövmekle, saymakla bir yere varılamayacağını algılayamayanların, bir tür içini boşaltma eylemiydi yaşanan.

    İki yıla yakın süredir küstahlaşan ve sınır tanımazlaşan ayrılıkçı siyasetin işine yaraması olası bu davranışlara geçen hafta İzmit’te oynanan bir maçta “sarı poşet”eylemi eklendi.

    Ortada bir sarı poşet olduğu kuşkusuz.

    Ancak, İzmit’te aşka gelen eylemciler sarı poşete Türkiye Cumhuriyeti’nin sokulmak üzere olduğunun sanırım farkında değiller.

    Bursa ve İzmit!

    Emekçi yığınlarının ezici çoklukta olduğu iki ilimizin hemen her seçimde sarıya boyandığı da bir gerçek.

    Ne söverek ne de sarı poşet göstererek çözülemeyecek bir sorundur artık ayrılıkçılık.

    Bu gibi sözel ve davranışsal şiddet sayılabilecek eylemlerin sınırtanımazlaşan ayrılıkçılığın değirmenine su taşımakta olduğu anlaşılmalı.

    Yapılacak bir şey varsa eğer, Türkiye’yi yıkma projesine dönüşen PKK’yle el sıkışmayı ülke gündemine sokan milliyetçi ve yerli-milli oluşumlardan hesap sormaktır.

    Millete düşen görev ayrılıkçılığı derinleştirmesi kaçınılmaz davranışlardan uzak durmak olmalıdır.

    Tehlike, tıpkı bir saatli bomba gibi dostluğun, barışın ve birlikteliğin perçinleyici gücü olarak görülen spor alanlarının tam da ortasına düşmüştür.

    Kaş yaparken göz çıkartmamak gerek!

    Aman dikkat…