• Çin Halk Cumhuriyeti’nin son yılların yükselen yıldızı olduğu konusunda hiç kimsenin kuşkusu kalmamış olsa gerektir. 

    Çin Halk Cumhuriyeti 9.5 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle dünyanın Rusya ve Kanada’dan sonra üçüncü büyük ülkesidir. Bu durum, Mercator haritalarında gizlense de gerçek budur. 

    Kızıl üzerine sol üst köşede biri büyük diğer dördü küçük sarı yıldızdan oluşan bayrağındaki kızıl Çin geleneğinin baskın rengiyle örtüşür. Sarı da imparatorun rengi olmakla ünlenmiştir. Bugünkü bayrakta da varlığını sürdürmektedir. Yıldızların büyüğü Çin Komünist Partisi’ni simgeler. Diğer dört yıldız, çiftçileri, işçileri, fabrikaları işleten milli burjuvaziyi ve esnaflardan oluşan küçük burjuvaziyi simgeler. 

    Çin Halk Cumhuriyeti ulusal marşı ülkenin ruhunu yansıtması bakımından önemlidir. 

    Hindistan nüfus olarak Çin’i geride bırakmış olsa da 1.4 milyar insan önemli bir kaynaktır. Yeri gelmişken eklemekte yarar var. Çin’de nüfus hızla yaşlanmaktadır. Doğurganlık oranı istenmeyen ölçüde düşüktür. 

    İmparatorluk sona erip de cumhuriyet kurulduğunda da Çin’in çilesi bitmemiştir. Utanç yüzyılını iç savaşa varan çekişmeler izlemiştir. Bu sırada, onur ve gurur kırıklığına savaştan kaynaklı yoksulluk ve yoksunluk eklenmiştir.

    1 Ekim 1949’da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti imparatorluğun yıkıntılarında açlıkla, yoksullukla ve yoksunlukla sınanan bir insan topluluğuyla başlamıştır işe.

    Büyük Sıçrama adıyla anılan hatalara eklenen kuraklık ve tarımsal kıtlık işleri büsbütün zorlaştırmıştır. Olumlu sonuçlarının yanı sıra olumsuzluklarıyla da anılan Kültür Devrimi bir başka sorun kaynağı olmuştur denebilir.

    Buna karşılık, kurucu önder Mao bugün saygı görmeyi sürdürüyor. ona bir otel lobisinde rastlamanız şaşırtmamalı. 

    Mao’ya ilişkin hem Çinlilerin hem de yabancıların farklı değerlendirmeleri olduğu bilinir. Hataları öne çıkartılsa da kalabalık ve acılı bir tarihe sahip toplumdan bugüne ulaşan bir devlet kurduğu tartışmasızdır. Çin’de Mao’ya saygı duyulduğu kuşkusuzdur. 

    Tiananmen Meydanı’nındaki mozolesinde mumyalanmış bedenini görmeye gelenlerin sabahın erken saatlerinde uzun kuyruklar oluşturduğu biliniyor. Mozoleyi ziyaret etmek için bir hafta önceden randevu alınması kuralı nedeniyle bu ziyareti aklımızdan bile geçiremiyoruz.

    Mao’nun Küçük Kırmızı Kitabının yanı sıra onun üzerine yazılmış başka kitaplar da hemen her yerde bulunabilen, karşınıza çıkabilen nesneler.

    Mao sonrasının ilk önderi olan Deng Xiao Ping’in dışa açılma girişimi önemli dönüm noktasıdır. 

    Deng’in şu sözleri önemsenmelidir : “Bundan böyle bilim Çin’in biricik rehberi olacaktır.”

    Bugünlerde kendisini iyiden iyiye duyumsatan Çin sıçramasının başlangıcını bu sözlere dayandırmak hiç de yanlış olmaz. Teknoloji, bilimin gündelik yaşama yansıyan sonucu olduğuna göre bu saptama doğrudur. Çin Halk Cumhuriyeti günümüzde tanımlanmış olan 50 dolayındaki teknoloji alanının 40’tan çoğunda baskın konumdadır.

    1949’da kurulduğunda kişi başına gelir 100 USD altındayken bugün 13.000 USD’yi aşmıştıtr. Daha da önemlisi bu artışın  tabana yayılabilmesi sağlanmıştır.

    Batı’nın sözcüsü durumundaki Dünya Bankası bile Çin’in son 40 yıldaki başarısıyla yoksulluğu yendiğini duyurmaktadır. Bir karanlık dönemden geçmekte olan dünyada Çin’in bu başarısı küresel ölçekte insanlığa umut vermektedir.

    Çin’in yükselişine kayıtsız kalmayan birisi olarak bilgiye odaklandığımı söyleyebilirim. Çok sayıda okumaya Çin’i görmeyi eklemek istemiştim uzun süredir.

    Bu isteğimi gerçekleştirdim. Tur kapsamındaki gezimiz 11 gün sürdü. Yalnızca büyük kentleri değil Çin kırsalını da içeren gezi bu kadar kısa sürede yapılabilecek en iyi izlenceydi. 

    Rehberimizin bir Çin tarihi uzmanı olması ve iyi düzeyde Çince bilmesi en büyük şansımızdı.

    Gezi izlenimlerim bir yazıya sığmayacak oylumda. Onlar ayrıca yazılacak. 

    Ancak, bu yazı Çin’e bakışı içerecek.

    Her şeyden önce Çin Halk Cumhuriyeti sahipsiz bir ülke değil. Yola çıkmadan önce Çin yetkililerinin kimi konulardaki titizliği ve kuralcılığına ilişkin uyarıldık. 

    Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Çin’e vizeyle gidebiliyor. Özel pasaportlularsa vizeden bağışık tutuluyor. Turla giden ve vize almak durumunda olan Çin yolcularına grup vizesi veriliyor. Grupla girip grupla çıkmak zorunda bu grup yolcular. 

    Farklı deyişle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kapıları herkese açık olmakla birlikte kurallar oldukça sıkı ve kısıtlayıcı. Bu sıkılık ekonomik nedenlerden kaynaklanmakla birlikte güvenlik kaygılarının payı yadsınamaz. Tam da burada açık kapı politikasının ülkemizde ve bölgemizde yol açtığı sorunları anımsıyoruz.

    İlk durağımız Şanghay.

    Nüfusu 24 milyonu aşkın. Önde gelen Çin kentlerinden biri. Çin’in utanç yüzyılının ikonik kentlerinden birisi olmuş. 

    “Çinliler ve köpekler giremez” uyarısıyla donatılmış yerler belleklerden silinecek gibi olmasa gerek. 

    Kent son derece temiz ve düzenli. 

    Kamusal kullanıma açık tuvaletlerin çokluğu dikkat çekici. Üstelik ücretsiz. İnsanın en temel gereksinimini gidermeye yarayan bu yerlerin oldukça temiz oldukları da söylenebilir. 

    İsterseniz ambalajlı su da satın alabilirsiniz. Ama, ben suya para vermem derseniz kamuya açık ücretsiz içilebilir su sebillerinden de yararlanabilirsiniz.

    Kalabalığa bağlı olarak araç çokluğundan söz edilebilir. Buna karşılık, trafik son derece düzenli ve kurallı. Gezimiz boyunca bizi taşıyan otobüs sürücülerinin özeni ve kurallara uyumu iç rahatlatıcıydı. 

    Şanghay’da, gezi izlencemizde olmayan ama yakınından geçerken görüntüleyebildiğimiz tarihsel mekân değinilmeye değer.

    1921’de Çin Komünist Partisi’nin kuruluşunun duyurulduğu yapı korunmuş ve müzeleştirilmiş. Akşamın ilerleyen saatlerinden ötürü kapalıydı. İçine giremedik ama görüntüledik.

    Çin Komünist Partisi (ÇKP) 1 Temmuz 1921’de burada kurulmuş. Günümüzde ÇKP’nin üye sayısı 100 milyonu biraz geçkin. İsteyen herkes başvuruda bulunarak ÇKP’ye üye olamıyor. Belirli ölçütlerin karşılanması gerekiyormuş.

    Çince, lehçeleriyle birlikte yeryüzünde en çok konuşulan dildir. Mandarin lehçesi 850 milyon kişiyle aslan payına sahip. Çinhindi, Malezya ve Endonezya gibi Çin anakarası dışında da konuşulan bir dildir.

    Çin mutfağı çeşitliliğiyle dünyanın önde gelenlerinden birisidir. İlk bakışta bizim damak zevkimizle örtüşmediği izlenimi doğsa da Çin’de aç kalmayacağınızın güvencesini verebilirim.

    Genelde obesite sorunu olmasa da değişen alışkanlıklar ve eğilimler gençler arasında bu sorunun kendisini göstermesi olasılığını güçlendirmektedir denebilir.

    Türkiye’deki kentlerde giderek büyüyen bir sorunla Çin’de de karşılaştık. İki tekerlekli taşıt çokluğuna bağlı olarak o taşıtların yaya kaldırımlarında yer kaplıyor oluşları önemli sorun. Tıpkı ülkemizde olduğu gibi yaya güvenliği Çin’de de önemli sorun olup çıkmış.

    Çin Halk Cumhuriyeti, sayısallaşmış bir ülke. Çoğu kaynakta ileri sürüldüğünce kamusal alanlar kameralarla donatılmış durumdaydı. Bunun ötesinde, bir çok ören yerine giriş için pasaport ve sisteme kayıtlı görsellerin kullanımı dikkat çekici boyutlardaydı.

    Çin’de yollarda yer alan elektrikli taşıtların çokluğu ilginç bir başka gözlemdi bizler için. Çin’de elektrikli araçların pazardaki payının % 60’ları bulduğunu söylemekle yetinelim.

    Çin’de karşılaştığımız insanların ingilizce bilme konusundaki eksiklikleri etkileyiciydi. Neyse ki, çevirmen uygulamaları var! 

    Diğer yandan, Çin’in akademik üretimine bakıldığında yabancı dil sorununun o ortamlarda çözüldüğü anlaşılıyor.

    Pekin’deki Cennet Tapınağı ziyaretimizde yaşadığımız bir olayı anlatmakta yara görüyorum. Kalabalıkta yanımıza yaklaşan 12 yaşlarındaki bir Çinli çocuk yabancı dil bilmediğimizi varsayarak telefon ekranına ingilizce yazdığı birkaç tümceyi okumamızı istedi. Tüm isteği defterine birkaç tümce yazmamızdı. Uzattığı deftere birkaç tümce yazma isteğini ikilemsiz karşıladık.

    “Türk halkının Çin halkına sıcak selâmlarını ilettik.”

    Çinli çocukla ingilizce konuştuğumuzda karşımızda oldukça akıcı konuşan birini bulduk. 

    Bu arada, Çin’de bulunduğumuz süre boyunca çocuklarla iletişimin olası olduğunu gördük. Ailelerin, çocuklarını yabancılarla iletişim kurmaya özendirdiğine tanık olduk. Çocuklara dokunmak batı ülkelerinde olduğu gibi yasak değil Çin’de. İnsanlığın karanlık döneminde bu güzelliğin yaşanıyor oluşu hoşumuza gitti.

    Diğer yandan. Çinli çocuğun bir yabancıyla iletişim kurmasını özgüven göstergesi olarak algıladık.

    Yazıya başlık olan soruya gelince!

    Çin’de pek çok şeyin yanı sıra “dünyaya meydan okuyan bir ülke ve toplum” gördüm.

    Bundan 50 yıl kadar önce yazılmış kitap Çin’de bugün yaşananların işaret fişeğiymiş demekten alamadık kendimizi.

    Başka deyişle, Çin utanç yüzyılını geride bıraktığı gibi kıvanç yüzyılına girmiş bir ülkedir artık…

  • Dünyada ve Türkiye’de futbol görseldeki canayakın varlık kadar sevimli ve temiz değil.

    Düş kırıklığı olunca günah keçisi aramak yerleşik davranışımız. Öncelikle vurgulamakta yarar var. TFF Başkanı Hacıosmanoğlu hiç yeri ve gereği yokken “kupayı alır geliriz” türünden bir söylemle çıtayı öyle bir yere koydu ki hem takımı hem de kendini zora sokmuş oldu.

    Bir başka hata, bu ve benzeri spor olaylarına hak ettiğinden fazla önem yüklemek.

    Sporda kazanmak kadar yitirmek de var.

    1998 Dünya Kupası’nı kaldırmış olan Fransa bizim üçüncü olduğumuz 2002 dünya kupasına grup aşamasında, hem de gol atamadan veda etmişti. 

    Bundan çeyrek yüzyıl önce yeni bir yola çıkan kadın voleybolu küresel ölçekte marka olmayı başardı. 

    Örnek alınasıdır voleybolun başarısı.

    Futbolda, “altın kuşak” masalıyla oyalananların temel sorunu ıskaladıkları  gün gibi ortadadır. 

    Varsa yoksa “suçlu kim”!

    Suçlu bulunsun ya da bulunmasın bugünler de geçecek. Her şey unutulacak. Bir sonraki şampiyona gündeme girer girmez umut satıcılığı kaldığı yerden sürecek.

    Üşenmedim!

    Saydım!

    A Milli takım kadrosundaki 26 oyuncunun en az 10’u yabancı yetiştirmesidir. Bu kapsamdaki oyunculara Türkiye’den eklenenlerle oluşturulan “altın kuşak” elbette başarılı olabilirdi.

    Ama, çıta doruğa yerleştirilince onlar da baskı altına girdiler.

    Milli takımın durumu için suçlu arayışları bir süre sonra bitecek. Dünya kupasından hemen sonra kendi futbol ortamımıza döneceğiz.

    Kim kimi transfer etti, edecek?

    Şampiyonluk tutkusuyla yanıp tutuşanlar bu yıl muratlarına erebilecekler mi?

    Yabancı futbolcu pazarlamacıları ellerini ovuşturarak bekliyorlardır.

    Adı büyük olsa da ahı gitmiş, vahı kalmış topçuları her düzeyden takımımıza getirmek ve ceplerini doldurmak için birkaç hafta sonrasını iple çektikleri kesindir. 

    Gelen her yabancı bu toprakların gençlerinin ayaklarına takılan taşa dönüşüyor. 

    Durum böyle olunca, yetenekli gençler denklemin dışına itilmiş olacak. 

    Gurbetçi Türkler ayyıldızlı formayı seçsin diye yakarmaksa yine bize düşecek.

    Dünyadaki her 4 ülkeden birinin katılabildiği dünya kupasını başarı sayarsanız işte böyle duvara çarparsınız.

    Türkiye’nin kupadan elenmesinin bir olumlu sonucu oldu. Türk milli takımı birtur sonrasına kalsaydı uçaklara doluşturulan tipler yeni dünyanın yolunu tutacaktı. Elbette kamunun parasıyla. Bu gider kaleminin ortadan kalkmış olması iyidir.  

    Aklını kullanmak, bilimsel yaklaşmak başka bir çok alan gibi futbolu da kurtaracak biricik seçenektir. 

    Günah keçisi bulma kolaylığından sıyrılmak gerekiyor.

  • Ne düşler kurulmuştu oysa. Dünya Kupası öncesinde yazılanlar anımsanmayacak denli geride kalmadı. Yarım milyar avroya varan değere sahip milli takımımızın dünya kupasında hatırı sayılır sonuçlar alacağından neredeyse kuşkumuz yoktu.

    Futbol yorumcusu ya da uzmanı değilim. Buna bağlı olarak milli takımın duvara çarpmayla sonuçlanan durumuna yönelik birşey diyemem.

    Futbola nerede rastlasam izlerdim. Son zamanlarda bu isteğimin silinmekte olduğunu fark ettim. Milli maç bile olsa izlemek içimden gelmez oldu.

    Buna karşılık, diğer sporlara olan ilgimin diri olduğunun farkındayım.

    Futbola gelince.

    Bu çok izlenen spor, dünyada ve özellikle de Türkiye’de kötülüklerin ete kemiğe büründüğü bir alana dönüşmüş durumda.

    Sporcusu, yöneticisi ve elbette izleyicisi bu kötülüğün bileşenidir artık.

    Bu, Türkiye’de biraz daha böyle gibi gelmeye başladı bana.

    Türkiye’ye eşsiz başarılar yaşatan kadın voleybolcular uzun uçak yolculuklarını ekonomi sınıfı koltuklarda iki büklüm yapmaya zorlanırlarken, futbolcular dünya kupasına katılma hakkı karşılığında villayla ödüllendirilebiliyor. 

    Unutulmasın ki, son dünya kupasına katılım sayısı artırılınca kabaca dünyadaki her 4 ülkeden birisinin burada bulunma fırsatı yakaladığı ortadadır. Başka deyişle, Çuraçao için benzersiz başarı olarak nitelenebilecek bir durum Türkiye için başarı olmak bir yana olması gerekendir.

    Futbolun orantısız biçimde ödüllendirilmesi bir rastlantıdan çok bilinçli bir seçimdir.

    Futbol çok izlenen bir spor olarak aynı zamanda iktidarın arka bahçesi konumundadır. Akla gelebilecek her şeyi siyaset aracı yapabilen iktidar için futbol bulunmaz Hint kumaşıdır. Buraya egemen olan yolsuzluklar, ahlâk dışı ilişkiler bir bakıma burayı kullanmak isteyenlerin işini kolaylaştırıcı etken olmaktadır.

    Buna karşılık, futbol dışındaki pek az spor siyasete malzeme olma bakımından verimli sayılabilir. 

    Voleybolun, basketbolun, tenisin ve bunlara eklenebilecek diğerlerinin iktidar için kullanışlı olmadıkları apaçık ortadadır.

    Dünya Kupası’na katılım başarısından ötürü kendinden geçenler dereyi görmeden paçayı sıvayıp da hayal alemine dalınca duvara çarpmanın etkisi çok daha büyük oldu.

    Milli takım, bir tur öteye geçmiş olsaydı Türkiye’den kalkacak jumbo jetlere doluşturulan yandaş tayfa milli takıma destek kılıfıyla ödüllendirilmiş olacaktı. Emekli aylığına bin lira zam yapmak için haftalarca düşünülen ülkede bu gelişmenin yaşanmamış olması topçularımızın iç karartan başarısızlığından çıkartılacak biricik teselli olsa gerektir.

    Not : Yazıyı bitirmek üzereyken basına yansıyan bir haber ilgimi çekti. Eleştirilerden bunalmış olan TFF Başkanı, Adalet Bakanı’na seslenerek milli takımı eleştirenlere yönelik önlem almasını istemiş. Parti kapatmaya eşdeğer kararlar alabilen yargı için çocuk oyuncağı sayılabilecek bir istek. Bekleyip, görelim…

  • Seven de sevmeyen de önümüzdeki bir ay boyunca futbolla yatıp kalkacak. 

    Kanada-ABD-Meksika üçlüsünün ev sahipliğinde yapılacak 2026 Dünya Kupası başlamak üzere.

    Anımsayabildiğim ilk dünya kupası Meksika 70’tir. Toplam 16 takımın katılımıyla gerçekleşen bu kupanın maçları Türkiye’de televizyondan yayımlanmamıştı.

    Radyodan dinlediğimi de anımsamıyorum.

    Cumhuriyet gazetesinin spor sayfasında yayımlanan maçların sonuçlarını da yazabildiğiniz bir basit fikstür geldi gözümün önüne.

    O yıllarda kupadan bir süre sonra sinema filmlerinin gösterime girdiğini biliyorum. 

    Almanya 74’ten başlayarak televizyondan izleyebilmiştik bu önemli spor olayını.

    Teknolojik top

    Teknolojik gelişmelerden topun payına düşen az olmadı.

    2010’dan başlayarak teknoloji topun tasarımına girmekle kalmadı her bir kupa topu adlarla anıldı.

    Questra, Telstar, El Rıhla, Brazuca ve Jabulani!

    2026 topunun adı Trionda.

    Topun dış yapısı, olukları, panelleri topun aerodinamik davranışlarını değiştirecek özellikte.

    Topun içindeki yonga VAR ve yarı otomatik ofsayt düzeneğine veri sağlayarak hatasızlığa katkıda bulunma yeteneğinde.

    Görsel HBT’nin 5 Haziran 2026 tarihli 523. sayısından alıntıdır.

    Her kupada değişkenlik gösteren top tasarımları kâğıt üzerinde favori gösterilen takımları düş kırıklığına uğratabilir mi? 

    Bu sorunun yanıtını 1 ay sonra alacağız.

    Futbol politik

    Yerleşik nitelemedir.

    Futbol yalnızca futbol değildir.

    Kupa öncesinde İsrail-ABD saldırganlığı İran’ı hedef aldı. 

    Tam da bu sırada savaş suçlusu saldırgan ABD’nin evsahipliği tartışılacak yerde mazlûm İran’ın kupaya katılabilmek için vize alıp alamayacağı gündeme getirildi. 

    Böylelikle futbolun vicdansızlığı açığa çıktı.

    Geçtiğimiz yıllarda hem FIFA’nın hem UEFA’nın Sepp Blatter ve Lennart Johanson üzerinden yolsuzlukla anıldığını unutmuş değiliz. 

    İşin bu yanı biraz olsun düzeldi mi bilemiyoruz.

    Ancak, her iki futbol kuruluşunun ülkeleri aşan güce sahip olduğu gerçeği yerli yerinde duruyor.

    Gazze soykırımı ve İran’a emperyalist saldırı karşısında vicdanlı durabilen devletlerin bile futbolun başındaki ikiliye (FIFA-UEFA) karşı durmayı akıllarından bile geçiremedikleri ortada.

    Spor ve dolayısı ile futbol dostluğun, kardeşliğin ve barışın aracıysa eğer, işin bu yanıyla ilgilenmek, bu alandaki sorunları çözmek insanlığın önündeki görevdir.

    Bir ay sürecek bu en büyük futbol olayı sırasında sevmeyene sabır, sevene keyifli ama futboldaki yanlışlara kafa yoran keyifli izlemeler dileğiyle…

  • İstediğiniz kadar ben Türkiye’yi şikâyet etme niyetiyle yazmadım deyin. Bu yersiz ve gereksiz davranışınızın böyle algılanması kaçınılmazdır.

    Türkiye, tarihsel günlerden geçiyor. Kurucu parti kapatılmaya eşdeğer bir saldırı altında. 

    Bu durum, bir yandan bıçak sırtına sürülen ve  son 13 yılda yolunu yitiren, ilkelerini unutan CHP için fırsat yarattı. Geçmişin hatalarından ders çıkartarak olması gereken yere ve duruşa geçebilirdi kurucu parti.

    İmamoğlu’nun sıkça düştüğü hataya enerjisi ve kararlılığıyla övgü alan Özel de düşer oldu.

    Batının önde gelen basın organlarına yazılar kaleme alıyor Özel de.

    Bu türden dergilerde ya da gazetelerde yazınızın yayımlanması ancak onların temsil ettiği değerlere göz kırpmanızla olası.

    Hem İmamoğlu hem Özel hiç gereksinimleri olmadığı halde Batı emperyalizmine göz kırpmakta sakınca görmüyorlar.

    Kimlere göz kırptıklarının farkında olmamaları olanaksız.

    Şöyle bir anımsayalım.

    AB(D) ve NATO erişebildikleri her dünya köşesine gözyaşı, kan ve ölüm götürdüler. Listelemeye kalksak bu yazının sınırları yetmez.

    Gazze’deki soykırımın, İran’a yönelik alçakça saldırının ardında bu üçlünün olduğunu en iyi bilenlerden birinin Özel olması gerekirdi.

    Onların güvenlik kavramı olarak pazarladıkları, gerçekte emperyalist saldırganlık ve bu saldırganlığın güvence altında olmasıdır.

    Diğer yandan, kurucu parti önderliği Batıya göz kırpma konusunda iktidarla yarışa girme eğilimi göstermektedir.

    Bu konuda iktidarla yarışmak olanaklı değildir.

    Türkiye’yi çeyrek yüzyıla yakın zamandır yöneten AKP iktidarı hem Avrupa’nın, hem ABD’nin ve dolayısı ile de NATO’nun gözdesidir.

    Avrupa’nın desteğini almak için milyonlarca göçmeni birkaç milyar avro karşılığında Türkiye’de tutmanız gerekir. Bunu yapmaya niyet etseniz bile iktidar kadar başarılı olamayacağınız açıktır.

    Diğer yandan, Atlantik’in karşı kıyısındaki emperyalist de son derece hoşnuttur AKP’den.

    Bir oturuşta milyarlarca dolar tutarında alım yapma herkesin harcı değildir. Yaparsa AKP yapar. 

    Yapmıştır, yapmaktadır.

    Suç örgütü NATO konusunda da iktidarın eline su dökmek hiç kolay değildir.

    Özetle, kendini kanıtlamış AKP dururken ne ABD ne de Avrupa dereyi geçerken at değiştirmeyi göze almaz. 

    Bu yalın gerçek ortadayken kurucu partinin Batı emperyalizminden yarar umma çabası gerçekçi olmadığı gibi onurlu bir davranış da olamaz.

    Her şeyi kendi çıkarına uyarlama çabası içindeki emperyalizmin kurucu partinin başına gelenle dertlenmesi ancak düşte görülecek bir gelişme olabilir.

    Son bir not!

    ABD’nin büyükelçi unvanlı sömürge valisinin size bir monark gerek sözü de üzerinde durulmaya değer.

    Aranan monark bulunmuş durumda. 

    Tek eksik monarkın iktidarının sonsuzlaştırılması!

    Antiemperyalist savaş vermiş, onu Cumhuriyetle taçlandırmak yetmemiş bir de devrimleri eklemiş kurucu partinin “persona non grata” söyleminden özenle uzak duruyor oluşu üzerinde durmaya değmez mi?

    Emperyalizmin basın kisveli kalelerine yazı yazmak ve o yazılarda batıya yaslanan biçem kullanmak açık ki sömürge valisini görmezden gelmeyi gerektirmektedir. 

    Böylesi bir tercih kurucu partinin kökleriyle bağını onaracağı gibi iktidarı da zorlama fırsatı sağlayabilirdi.

    Böyle biline.

    Bu hatalara son verile…

    Not : Yazıyı bitirdikten sonra rastladığım bir görsel kurucu partiye ders içeriyor gibi geldi bana. Emperyalizm has hizmetkârı varken ve ondan hoşnutken yeni bir hizmetkâra yakınlık göstermez. 

  • “Düşmanın karşısında olan her şeyi desteklemeli ve düşmanın desteklediği her şeye karşı olmalıyız!”

    Mao Zedung, 16 Eylül 1939

    CHP’ye kayyum atandı demek yetmez. “CHP kapatıldı” demek doğru olur.

    Basının karşısına çıkabilen Kılıçdaroğlu’nun iki soruya verdiği yanıtlar CHP’nin kapatıldığının dışavurumudur.

    İlk soru : Kurultayda aday olacak mısınız?

    Yanıt : Neye?

    İkinci soru : Kurultay ne zaman olur?

    Yanıt : Allah kerim!

    Kendisini Kemalistlikle etiketleyen birisi olarak Cumhuriyetçi-Kemalist kesimden gelen kimi tepkilere şaşırmaktan alıkoyamıyorum kendimi.

    Parti kapatmalara son verdiğini öne sürenlerin CHP’yi kapattığı ortamda Kılıçdaroğlu ve Özel aynı yolun yolcusu söylemleri karşısında şaşırmanın ötesinde dehşete düşüyorum.

    Özel ve Kılıçdaroğlu’nun birlikte ağlayıp birlikte güldükleri kuşkusuz doğru. 

    Altılı masa saçmalığında, etnikçiliğe göz kırpmada buluştukları da bilinmeyen durum değil.

    İçinde bulunduğumuz günlerde karşıtı olmadan seçime girme hevesinde olan iktidarın varlığı hiç mi önemsenmez?

    CHP’yi sahne dışına iten iktidarın bu adımda sağlayacağı başarının sonraki aşamalarda yaratacağı sonuçlar nasıl olur da öngörülmez?

    Kılıçdaroğlu’nu ve Özel’i eşdeğer tutabiliriz hiç kuşkusuz. Bunda yerden göğe kadar haklı da olabiliriz.

    Ancak, bu yaklaşımın iktidarı karşıtsız bırakacağını nasıl olur da görmezden gelebiliriz?

    Cumhuriyetçi-Kemalist kesim 10 yılı aşkın süredir bir güç odağı oluşturma becerisi gösteremediği gibi ağlama, sızlama ve kimseleri beğenmeme alışkanlığına tutuldu.

    Gelinen durumda  tehlike bu denli açık ve ortadayken armudun sapı, üzümün çöpü mızıkçılığı bir kenara bırakılmalı. 

    Mao’nun özlü sözüyle başladım.

    Mustafa Kemal Atatürk’le bitireyim.

    İran, Irak ve Afgan monarklarıyla Sadabat Paktı’nda bir araya gelen kurucu bu krallara, şahlara çok mu tutkundu?

    Diğer yandan, Balkan Paktı’nda bir araya geldiği Yunanistan’la çok değil 10 yıl önce boğazlaşmamış mıydık?

    Kurucunun yaptığı elbette ülkesinin ve dünyanın iyiliği için aklını duygularının önüne koymaktı. 

    Şimdi neden olmasın?

    Ortak paydada buluşmak!

    Şimdi değilse ne zaman?

  • Türkiye tarihsel günlerden geçiyor. 

    Olanı biteni özetlemek gerekirse, iktidarını sürdürmek isteyen iktidarın her yola başvurmakta olduğuna tanıklık ettiğimiz tartışılmazdır.

    Kurumlar ve kurallar mı?

    Sizlere ömür!

    Yetkisiz bir mahkeme yüksek yargıyı yok sayan bir karar alarak bir partinin yönetimini değiştirmenin yolunu açmak istiyor. 

    Anayasa başta olmak üzere yasalar, kurallar yok hükmünde.

    Yetkisiz mahkemenin aldığı kararla birlikte sahne alan Kılıçdaroğlu ve çevresindekilerin polis haksız iktidar hevesi ibretlik.

    CHP köklerinden koptu mu?

    CHP son 13 yılda sayısız yanlış yaptı mı?

    Bugün mahkeme kararıyla yönetimden uzaklaştırılan CHP yönetimi Kılıçdaroğlu tayfasından değil miydi?

    Sayıları çoğaltılabilecek bu ve benzeri soruların yanıtı hiç kuşkusuz EVET’tir.

    Durum böyleyken olana bitene karşı durmak yerine CHP’nin kusurlarıyla ve günahlarıyla uğraşmak hiç de akılcı olmadığı gibi Bizanslıların yaptığı gibi meleklerin cinsiyetini tartışmaktır. ,

    Eksikli ve son derece aksaklı demokratik ortamı mumla aramak istemiyorsak güncele odaklanmak, bugünlerde yaşanmakta olanların karşısında dimdik durmak öncelikli ve göz ardı edilemez görevdir.

    Durumu anlamak bakımından şöyle okumak yararlı olabilir.

    CHP kapatılmıştır.

    Hiç olmazsa buna karşı çıkmak gerekmez mi?

  • Küba Devrimi 70. yaşına ilerlerken bugüne kadarki en kırılgan dönemini yaşıyor. 

    Küba Devrimi, başından bu yana abluka ve ambargo koşullarında var oldu. Sosyalist blok ayaktayken Küba’nın sırtını dayayabileceği sağlam bir güçtü.

    Sosyalist blok yıkıldıktan sonra beklenen zorluklar aşılırken bir bakıma güçlüklere karşı bağışıklık da kazanılmış oldu.

    Trump’ın göreve gelmesiyle birlikte Küba için zorluklar katlandı.

    ABD’nin İran karşısında beklenen  yengiyi kazanamamış olması da bir başka olumsuzluk kaynağı oldu Küba için. Böylesi durumlarda, giriştiği savaşı kazanamamış olan yaralı aslan “kolay zafer” arayışına girer. Trump’ın ABD’si tam da bu tanıma uymaktadır. 

    Başından bu yana dayanışmayla ve yardımlaşmayla varlığını sürdüren Küba’nın destek gereksinimi üst düzeydedir.

    Yazıya oturduğumda ingilizce yayın yapan bir haber kanalında geçen alt yazıya bakılırsa Küba’da enerji üretimi için kullanılan akaryakıt tükenmek üzeredir. 

    Kısıtlı da olsa akaryakıtın varlığında günde birkaç saat verilebilen elektrik enerjisinin artık hiç verilememesi kapıdaki tehlikedir. 

    Küba ekonomisini ayakta tutan sektörlerden biri olan turizm bu nedenle neredeyse devre dışı kalmıştır. 

    Daha büyük olumsuzluk sağlık kuruluşlarının elektriksiz kalması sonucu ortaya çıkacak yaşamsal sorunlardan kaynaklanacaktır.

    Latin Amerika söz konusu olunca Eduardo Galeano’yu ve “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı anımsamamak olmaz.

    Küba, bu kesik damarları onaran ilk ülkedir. Her türlü zorluğa ve ambargoya karşın Küba’nın onardığı damarlar dolaşıma açık kalmıştır.

    Orta ve Güney Amerika’da kesik damarlar zaman zaman onarılmış olsa da kısa sürede tıkanmıştır. 

    Son olarak Venezuela’nın başına gelen Bolivar’ın yükselttiği bayrağın üzerine dikilen tüy olmuştur.

    İkibinli yılların başlarında kendisini gösteren Bolivarcı dip dalgasından eser kalmamış gibidir. 

    Küba, tüm bu olumsuzlukların boy gösterdiği bataklıktaki biricik çiçek gibidir.

    Yetmiş yıldır direnen, başını dik tutan, boyun eğmeyen Küba halkına dünyanın bütün halkları borçluydu.

    Şimdi, o borcu ödemenin zamanıdır.

    JMKDD (Jose Marti Küba Dostluk Derneği)’nin öncülük ettiği “Küba için Güneş Topluyoruz” imecesi katkı bekliyor. 

    İmecenin öncelikli hedefi enerji darboğazında sorunlar yaşayan 3 büyük sağlık kuruluşunun güneş enerjisine kavuşturulması.

    Küba’nın petrolü yok ama yakıcı güneşi var!

    Küba Devrimi’ni yaşatmak, en gereksindiği anda yardım etmek vicdanlı ve namuslu insanların boynunun borcu olmalı…

    Sergiden seçki için tıklayınız : 

    https://drive.google.com/drive/folders/1MxUOMmqZmjxXNFrn0L_hTPGJPxOoQCCt?usp=sharing

  • Eksikliği giderilemez elbette Dr Fatih Dinçer'in.
Ardında bıraktığı derin olumlu iz yakınlarına, sevenlerine ve meslektaşlarına kalan paha biçilmez onur ve gurur.

    Fatih (Dinçer) ağabeye beklenmedik veda üzdüğü kadar düşündürdü. Kırk yılı aşkın süre önce ben Ege Tıp öğrencisiyken genel cerrahi asistanıydı.

    Tıpta ve onun da içinde cerrahi dallarda hiyerarşinin keskin olduğu yıllardı. Ataerkil ilişkiler son derece yerleşikti.

    Bana özgü bir kaygı mıydı?

    Bilemiyorum.

    Yolumuz genel cerrahiyle kesiştiğinde biraz olsun gerilirdik, kalp atışlarımız elimizde olmadan hızlanırdı.

    O ortamda Fatih ağabeyin sakin ve sevecen yaklaşımının içimizi rahatlatan, gerginliğimizi azaltan etkisini unutamam.

    İzleyen yıllarda kısa süreli çalışma arkadaşlığımız da olmuştu kendisiyle.

    Sakin, güleryüzlü ve elbette beyefendi duruşu hiç değişmemişti.

    Son yıllardaki karşılaşmalarımız ben yürürken o bisiklete binerken olmuştu. Ayaküstü de olsa söyleşmek hep keyifliydi.

    Başka deyişle Fatih ağabey genel cerrahinin birkaç “siyah kuğusu”ndan birisiydi benim gözümde.

    Vedalaşmak güç olsa da zorunlu…

    Ruhu şad olsun!

    Sevgili eşi dönemdaşım Tevhide’ye ve evladı Tuna’ya başsağlığı, sabır dileyerek…

    Yokluğu elbette giderilemez bir eksiklik.

    Ama, geride bıraktığı olumlu izlenim yakınları, sevenleri ve meslektaşları için paha biçilmez değerde.

  • Yılın ilk dil bayramı 749 yaşında. 

    Coğrafik olarak Türkiye’nin kalbinde konuşlu Karaman Türkçenin de başkenti sayılır.

    Geçtiğimiz haftalarda İstiklâl Marşı’nın hem de Karaman’da Arapça okutulmuş olması hem Türkçenin başkenti hem de Türkiye için büyük şanssızlıktı.

    Takvim ilerlerken geriye gitmek bu değilse neydi?

    Görsel ve yazılı medyada Türkçe’nin kötü kullanımına ilişkin örnekler saymakla bitmez. İktidar yanlısı olsun muhalif olduğunu ileri sürsün medyanın Türkçe bakımından hali yürekler acısıdır. Düzelmek şöyle dursun her geçen gün kötüleşmektedir.

    Bu bayramda çeviriye değinmek istiyorum.

    Hemen her konuda dilimize kazandırılmış kitaplarda rastladığımız Türkçe de az engelli değildir.

    Çoğumuzun başladığımız kitabı bitiremeden yarıda bırakma deneyimi olmuştur. Çeviri kitaplarda bu oran çok daha yüksektir. 

    Bir yabancı dili çok iyi bilen çevirmen kendi dilinde o oranda yetkin olmayınca ortaya çıkan yapıt okunmaz olur.

    Yakın zamanda okuduğum, hatırı sayılır yayınevlerince basılmış kitaplarda çeviri kaynaklı dil yaramızın hiç de azımsanmayacak boyutta olduğunu sıkça fark ettim. 

    Üşenmedim!

    Yayınevine bu sorunu ilettim. Nezaket gereği olsun geri bildirim aldığımı anımsamıyorum.

    Okuma sırasına aldığım kitaplardan birisini dün okumaya başladım.

    Kitabın basım tarihi 1975 olunca kaygılanmam kaçınılmazdı.

    Yarım yüzyılı aşkın zaman önce çevrilmiş kitapta nasıl bir Türkçe’yle karşılaşacaktım?

    İlk birkaç sayfadan sonra kaygımın yersiz olduğunu anladım.

    Son derece arı ve duru Türkçe kullanımı 50 yıl önce olasıyken günümüzde çevrilmiş kitapları okurken Osmanlıca sözlüğe başvurma gereği duymak ne yaman çelişkiydi?

    Türkçe’ye çevrilen kitaplarda son yıllarda çevirmenin özgeçmişine de yer verilir oldu. Durum böyle olunca, kitabı okumaya başlamadan önce çevirmeni tanımak olanaklı. Elbette olumlu bir durum.

    Sözünü ettiğim kitapta böyle bir tanıtım yoktu.

    Kitabın Türkçesi günümüz çevirilerinde mumla arayıp bulamayacağımız durulukta olunca çevirmeni kimmiş diyerek giriş sayfasına döndüm.

    Rastladığım ad Türkçe ustalığı ve yetkinliği tartışılmaz bir şairdi.

    Çeviri özen gösterilmesi gereken bir iştir.

    Bir yapıtı bir dilden diğerine çevirmenin ötesinde bir eylem olduğu kuşkusuzdur.

    Cemal Süreya’nın anısına saygıyla…

    Yayınevlerinin bu önemli konuda çok daha özenli olma görevini anımsamaları dileğiyle…