• Alışverişe çıktığınızda edinmek istediğiniz tarım ürününün nerede yetiştirildiğine bakın derim.

    Özellikle bakliyat ürünlerinde Madagaskar, Kanada ve başka ülkelerin adlarına rastlama olasılığınız yüksektir.

    Küresel ticaret, Trump’ın tarife savaşlarını başlatmasıyla yeni bir boyut kazandı.

    Dünyada olanı biteni farklı kaynaklardan izlemeye çalışıyorum.

    İç karartıcı ülke gündeminden kopmamı sağlamasının yanı sıra gerçek gündemle buluşmamı sağlıyor bu seçimim.

    Her geçen gün baskın konumunu pekiştiren Çin, hemen her hafta bir ya da birkaç dünya liderini konuk ediyor. Çin önderi uluslararası toplantılar dışında yurtdışı gezisi yapmazken başka ülke liderlerinin Çin’e ilgisi üst düzeyde. Önemli bir ayrıntı olduğu kanısındayım.

    Geçtiğimiz günlerde Trump’la başı dertte olan Kanada’nın başbakanı Çin’deydi.

    Görüşmeler sonunda ilk bakışta asimetrik görünen bir anlaşmaya imza attı her iki ülke yetkilileri.

    Kanada, Çin üretimi elektrikli taşıtlara uyguladığı % 100’lük gümrük vergisini % 6.1’e düşürürken; Çin, Kanada üretimi kanolaya ve ona eşlik eden bir dizi tarım ürününe uyguladığı tarifeyi % 85’ten % 15’e düşürdü.

    Hemen her fırsatta, teknoloji üretemeyen toplumların ayakta kalma sorunu yaşayacağını dile getirmişimdir. Değişen dünyanın belirleyicisinin teknoloji üretimi kadar o üretimde kullanılacak temel ham maddelere sahip olmaktan geçeceği açıktır.

    Seyrek elementler üzerinden süren çeşitli girişimler ve tartışmalar bu savı doğrular niteliktedir. Emperyal batı, içinde bulunduğumuz çağa hazırlıksız yakalanmıştır. Bu hazırlıksızlık gündemi belirleyen önemdedir.

    Trump’ın sıkça dile getirdiği seyrek element üzerinden Ukrayna, Türkiye ve son olarak da Grönland ilgisi başka nasıl açıklanabilir.

    Kanada-Çin anlaşmasına dönersek!

    Bir yanda teknoloji diğer yanda tarımsal üretim.

    Bu gelişmeden çıkartılacak bir ders var elbette.

    İnsanlık ve dünya nasıl bir döneme evrilirse evrilsin!

    Kimilerinin doymaya indirgediği beslenme önemini koruyacak. Her ne kadar yapay et ve başka seçeneklerden söz edilmekteyse de bu projeler henüz deney aşamasındadır.

    Dolayısı ile, tarımsal üretim ve hayvancılık önemini katlayarak koruyacaktır. Yeri geldiğinde, bu değerli ürünleri edinebilmek için para bile yetersiz kalabilecektir.

    Bu durumda, en iyisi bunların da üreticisi olmaktır.

    Çin’in teknoloji ürünlerine gösterilen kolaylığın Kanada tarım ürünlerine kolaylıkla karşılık bulması hiç yabana atılacak bir gelişme olmasa gerektir.

    Bu gelişmeden kendimize pay çıkartmak gerekirse, Türkiye belirli alanlar dışında teknoloji üretme başarısı gösteremediğine göre öteden beri yaptığı ve Cumhuriyetle birlikte ustalaştığı tarımı anımsamalıdır.

    Yenilenen dünyada teknoloji üretiminde eksiklik gösterse bile, Türkiye hiç olmazsa önce doyma sonra da beslenme konusundaki geleneksel yeterliliğini korumayı göz ardı etmemelidir.

  • Yağmur yağdığında hep böyle oluyor

    On beş yıl kadar önce Hong Kong’a gitme fırsatımız olmuştu. Kent turu sırasında söz yağmurdan açılınca rehberimiz birkaç ay önce bir günde 400 kg yağış düştüğünden söz etti. Küçük aksaklıklar dışında kent yaşamının etkilenmediğini söylemişti. Sözleriyle bizim kent düzenimiz yağış vb doğa olaylarından etkilenmez demeye getirmişti.

    Dün İzmir’in kimi ilçelerine 50-80 kg kadar yağış düştü.

    Oluşan görüntüler tanıdıktı. Suya kapılan taşıtlar, ırmağa dönüşen yollar, göl olan alt geçitler.

    Can yitimi olmadığı için şanslıydık.

    Bir önceki yıl başımıza gelmişti. Sele kapılmasan elektrik akımına kapılman olasıydı.

    İzmir’e Çepeçevre Yolu

    Muştuyu iktidar partisi ileri gelenleri verdi. İzmir’e yeni çevre yolu gündeme gelecekmiş. İzmir’in bir çevre yolu olduğuna göre karışmaması için yenisine “çepeçevre” yolu denmesini öneriyorum.

    https://www.gundemebakis.com/ak-partiden-izmire-ikinci-cevreyolu-aciklamasi-3-sene-icerisinde-bitirecegiz

    Taşıtları taşıyan karayolu tutkusu bitecek gibi görünmüyor. Kenti saran yollar, batan, çıkan, uçan, kaçan geçitler, tüneller…

    Bunu gören özel araç kullanıcıları sorun çözüldü algısıyla direksiyon başına geçince birkaç aya kalmadan yeniden çıkmaza giren trafik.

    Sorun ne zaman mı çözülür?

    Taşıtları değil de insanları taşımayı akıl ettiğimizde.

    Elbet bir gün o da olur…

    Otopark fetişizmi

    Yalnız İzmir’in değil Türkiye’nin çoğu azman kentinin önde gelen konusudur otopark gerekliliği.

    Hem de kentin sıfır noktasında ve elbette çok ucuza.

    Böylelikle özel taşıtlar, içinde bir bilemediniz iki kişiyle kent merkezinin yolunu tutar.

    Sonra da trafik yoğunluğundan söz edilir.

    Nerede bu belediye tadında serzenişlerin biri diğerini izler.

    Otopark fetişizminde yerel yönetimlerin payı büyüktür.

    Oysa, yerel yönetimlerin özel araçlara sınırsızca ve ucuza otopark sunmak gibi bir görevi yoktur.

    Bir süredir Mezarlıkbaşı katlı otoparkı tartışılıyor.

    Depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle yıkılacak. Çoğu kimse basının da kışkırtmasıyla olaya “aracımızı nereye koyacağız” penceresinden bakıyor.

    Öte yandan, her fırsatta İzmir’in turizm kenti olmayı hak ettiği yazılır, çizilir.

    Otopark yıkıldığında ortaya çıkacak görüntüyü kafalarda canlandırmak her nedense pek akla getirilmiyor.

    Otopark yıkıldığında ortaya çıkacak görüntü (solda) (Ceyhun Balcı belgeliği)

    Kentin orta yerindeki Agora tüm görkemiyle gözler önüne serilecek.

    Bir konu fetişe dönüştürüldüğünde iyiye, doğruya, akla uyguna yönelmek neredeyse olanaksızlaşıyor.

    Otopark için çığlık atılacağına kentte yaşayanların toplu taşımaya özendirilmesi neden düşünülmez?

    Günümüz Kolombiya Devlet Baaşkanı Gustavo Petro’nun şu sözleri bilinmeye değer.

    Ata’ya saygı

    Otopark yetersizliğini gidermek için seçenekler tükenmiyor. İzmir gibi Ata’ya saygısıyla nam salmış kentte Atatürk heykelinin yer aldığı Cumhuriyet Meydanı taşıtların park etmesi için kullanıma açılıyor.

    Bu konuyu ilgililere iletmeme karşın bir sonuç alamadım.

    Söze gelince Atatürk’e saygıda kusur etmeyenlerin özü görsellere böyle yansıyor.

    Polisimiz de kentlimiz de Ata’nın huzurunu park yerine dönüştürmekte sakınca görmüyor.

    Ülkemizin kurtarıcısı, kurucusu ve devrimcisi bu saygısızlığı hak ediyor mu?

  • Otuz altı yıl olmuş Ankara karına kanı düşeli. Dün gibi anımsıyorum haberlerden o acıklı görüntüyü. Son yıllarında odaklandığı laikliğin önemini yaşamını yitirerek doğruladı.

    Atatürk’ün yurtdışına kıvılcım olarak gönderip ateş topu olarak dönenlerdendi.

    Yaşamı boyunca ateş topu gibiydi.

    Hukuka tutkusu, ADD’nin kurucu genel başkanı olması ve başka olumlu özellikleri sıkça dile getirilmiştir.

    Bağımsız Türkiye ilkesini özümsemiş birisi olarak “Milli petrol ve maden” diyenlerdendi.

    1978’deki madenlerin devletleştirilmesi yasasının öncüsü ve yazanıydı.

    Madenler hiç kuşkusuz Türkiye’nin değerli varlıklarıdır.

    Akılcılığın ve kamu yararının göz ardı edildiği hemen her durumda olduğu gibi madenler gönencinizin değil yıkımınızın aracı oluverir.

    Türkiye, bugün tam da bunu yaşıyor.

    Bir küresel haydudun ülkemiz Cumhurbaşkanı’na “seyrek elementlerinizi istiyorum” diyebilmesi güncel örnektir.

    Türkiye’de son 20 yılda verilen maden ruhsatı sayısı 400 bine yaklaşmış. İl başına 5000!

    Türkiye son derece oylumlu bir maden ocağına dönüşmüş durumda denebilir.

    Birçok maden için söz konusudur ama…

    Özellikle, altın madenciliği Türkiye’nin doğasını kirleten, çevresini yıkıma uğratan bir aygıttır artık günümüzde.

    Yakın geçmişe dek yargı, kamu yararının gözeticisiyken günümüzde yağmacının, talancının açıktan ve etkin yardımcısı gibi davranır olmuştur.

    ÇED, akılcı, bilimsel yöntemlerle ve kamu yararı gözetilerek düzenlenmesi gereken belge olmaktan çıkmış sıradan formalite öğesine dönüştürülmüştür.

    Dağını, taşını, kuşunu, böceğini korumak için kendilerini doğaya siper eden yaşamlarının onuncu on yılını sürmekte olan büyüklerimizin kolluk güçlerinin fiziksel yaklaşımlarına hedef olmaları ayrıca yürek burkucudur.  

    Özetle, devletin tüm öğeleri ve düzenekleri madencilik adı altında yağmacılık yapanların önde gelen kaldıraç koluna dönüştürülmüştür.

    Değerli madenlerin devletin kayıtlarından kaçırıldığı, çıkartılan niceliğin çıkartanların insafına bırakıldığı söylentisi bile başlı başına başıboşluk belirtisi olup tek sözcükle tanımlamak gerekirse ürperticidir.

    Etibank’ın özelleştirilmesi madencilikteki devlet egemenliğini sonlandırmakla kalmamış, ülkeyi azgın şirketler karşısında savunmasız bırakmıştır.

    22 Eylül 1978’de yasalaşan madenlerin devletleştirilmesi kanununa zamanın sağ ve sığ partileri AP, MSP ve MHP karşı oy vermişti.

    Atatürk’ü sarı saçları, mavi gözleri üzerinden güzellemek dokunaklılık ve duygusallık doğurur. Bunu ilkelere bağlılıkla tamamlamazsanız görevinizi eksik bırakmış olursunuz.

    Muammer Aksoy bu bağlamda eksiksiz ve kusursuzdu!

    Öyle olduğu için yaşamdan kopartıldı.

    Onun yokluğunda yaşadıklarımız Aksoy’un uğruna yaşamını feda ettiği ilkeleri görmezden geldiğimizi gösterdi.

    Muammer Aksoy’u saygıyla anarken anlamayı diliyoruz.

  • Greyfurt (Citrus paradisi), XVIII. Yüzyıl ortalarından sonra damağımıza tat vermiş bir meyve. İlk olarak Jamaika’da yetiştirilmiş. Adanın yerli tatlı portakalıyla birlikte yetiştirilmesi amacıyla Güney Asya’dan getirilen bir narenciye türü olan pomelonun doğal tozlaşmasının ürünü.

    Anadolu’ya gelmesi için tıpkı çay gibi XX. Yüzyıl beklenmiş.

    Türkiye’de çay tarımını Zihni Derin’in başlattığı bilinir de Anadolu’yla greyfurtu tanıştıranın Balıkçı olduğu pek bilinmez.

    Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı!

    Aldığı iyi eğitimin hakkını çok yönlülükle taçlandırmış Cevat Şakir.

    Yeri gelmiş bahçıvan olmuş.

    Yeri gelmiş turist rehberi ve şair.

    Balıkçının Bodrum’a cezasını çekmek için geldiği bilinmeyen değildir. Ama, aynı Balıkçı’nın Bodrum’da Mavi Sürgün olmasının dışında çok şey bilinmediği de gerçektir.

    Cezasının bitimiyle birlikte Bodrum’a buradan ayrılamayacak denli tutkuyla bağlanan Balıkçı belediyede bahçıvan kadrosunda çalışmıştır.

    Balıkçı, yazı ustası olduğu kadar deniz tutkunudur. Mavi yolculuk düşüncesini ona borçluyuz.

    Diğer yandan, kararlı ve tutarlı bir çevrecidir. Tarıma ilgisi ve özellikle bitki ve ağaç yetiştiriciliği de çok sözü edilen özelliklerinden olmamıştır.

    Çok sevdiği Bodrum’un ağaç yoksulu olması onu devindirmiştir.

    Yurtdışından getirttiği kitaplardan tarımı öğrenmiş ve öğrendiklerini Bodrum’u daha da güzelleştirmek için uygulamıştır.

    Eline para geçtikçe getirttiği tohumları ve fidanları toprakla buluşturmuştur. Böylelikle Bodrum’u daha da güzelleştirdiği gibi farklı bitkileri hem Bodrum’a hem de avukatı olduğu Anadolu’ya kazandırmıştır.

    Tablodan da anlaşılacağı gibi Türkiye yakın zamanda tanıştığı greyfurt üretiminde dünya ölçeğinde hatırı sayılır yer edinmiştir kendisine.

    Bir yandan farklı bir besin ve lezzet kazandırırken yetiştiriciler için parasal kazanç seçeneği de sunmuştur.

    Balıkçı’nın sayısız alandaki etkinlikleri arasında çoğu yerde adı bile geçmeyen greyfurt yetiştiriciliğinin eriştiği sonuca görkemli demek abartılı olmasa gerektir.

  • Donald Trump ABD’yi yeniden büyük yapma savıyla ve MAGA söylemiyle başladı işe.

    Başlangıçta çok da kestirilemedi bugünlerde estirdiği zorbalığa başvurabileceği.

    Venezuela’da ilk güç gösterisini sergiledi.

    Panama, Meksika, Kanada, Küba, İran ve Grönland!

    Sırada kim var diyenlere yanıt : Emperyal genişlemecilik kimi ve nereyi gerektirirse!

    Diğer yandan da, adını andığı tüm ülkelere yönelmesi çok olası değil. Yüksek perdeden konuşmayı seviyor. Böylelikle korku saldığını düşünüyor.

    Lebensraum, Hitler’le özdeşleşmiş bir kavram.

    Hitler’in Lebensraum’u

    Hitler genişlemeciliğinin kaba ve saldırgan milliyetçilikle, ırkçılığa varan ayrımcılıkla bütünleşmesinin dünyayı sürüklediği bataklık yok edilene dek akla kara seçildi.

    Tarih bilmenin önemi bir kez daha anlaşılmış olmalı!

    Geçmişi bilmek, bugünü anlamanın ve geleceği kurgulamanın biricik anahtarı!

    Son dönemde giderek vasalleşen Avrupa Trump’a aradığı fırsatı altın tepside sundu.

    Küresel doğunun-güneyin önlenemez yükselişidir gerçekte Trump’ın saldırganlığına neden olan. Treni kaçırmış olduğunu düşünmenin telaşı da denebilir.

    Hiçbir gerekçe Monroe doktrininin 200 yıllık tozlu arşivlerden çıkartılmasını haklı çıkartmaz.

    İlk bakışta Trump-Hitler benzetmesi aşırılık olarak görülebilir.

    Ancak, tarihte biri diğerinin eşdeğeri olgular çoğu zaman araya kopya kâğıdı konmuş gibi benzerlikler taşımayabilir.

    Trump’ın, “Monroe” doktrini üzerinden sergilemeye başladığı ve her geçen gün dozunu artırma eğilimi gösterdiği saldırganlık bugünün Lebensraum’udur. Hitler’in Lebensraum’unun eksiği Monroe gibi bir kaldıraçtan yoksun oluşuydu.

    Trump, Donroe olarak da anılan Monroe’yu kullanarak dünyayı yerinden oynatacağı sanısıyla en az Hitler kadar çılgınca davranmayı göze alıyor.

    Bir yüzyıl sonra bir kez daha Lebensraum’la yüzleşmek insanlığın yazgısı olmamalıydı.

    Not : Yazının esin kaynağı counterpunch.org’de okuduğum bir makaleydi. Ancak, site bağlantı vermeyi engellediği için paylaşamıyorum.

  • Yer : İplikçizdae Köşkü, İzmir, Karşıyaka.

    Tarih : 10 Eylül 1922

    Kurtuluş Savaşı utkusunun hemen ertesi.

    Anadolu kan ve barut kokuyor.

    Çekilen acıların gözyaşlarına kurtuluşunkilerin karıştığı günlerden biri.

    İplikçizade köşkü Atatürk’ün kalması için düzenlenmiş.

    Mustafa Kemal İplikçizade Köşkü’nde (10-14.09.1922)[1]

    Yunan kralı işgal İzmir’ine geldiğinde köşk sahiplerinin isteksizliğine karşın burada kalmış. Yetmemiş, bir de köşke Yunanlarca el konulmuş.

    Utku sarhoşluğuna kapılmış olan kral kendini alamayıp Türk bayrağını çiğneyerek girmiş köşke.

    Bu iç parçalayan görüntüye tanıklık edenler Atatürk geldiğinde yere Yunan bayrağı sermişler.

    Öyle ya, birkaç yıl öncenin öcü alınırken, yürekler de serinletilecek!

    Bayrak yakmak ya da çiğnemek son derece kolay bir eylem. Bir o kadar da iç rahatlatıcı olduğunu düşünenler hiç az değildir.

    Bayrağa yönelik kaba davranışın gerçekte zayıflık yansıması olduğunu göz ardı ederseniz sorun yok.

    Utku kazanmış Mustafa Kemal Paşa ayağının altına serilen Yunan bayrağını çiğnese o günün koşullarında kim ne diyebilirdi?

    Kolayın değil zorun, bugünün değil yarının adamı olan Gazi, Yunan bayrağını yerden kaldırtarak şaşırtır çoğu kimseyi.

    Bir devlet ne hataya düşmüş olursa olsun, bayrak bir milletin önde gelen değeridir ona göre. Koşullar ne olursa olsun hiç kimse zayıflık göstergesi olan bu eyleme girişmemelidir.

    Yunan ordusu ve devleti savaş alanında dize getirilmiştir. Amaca ulaşıldığına göre bir milletin onuruyla, gururuyla oynamanın gereği yoktur.

    Küllerinden doğma yolunda olan Türk milletinin böylesi bir kabalık sergilemesi olsa olsa tarihe geçecek kara lekedir ona göre.

    Bilinci köreltilmiş insan topluluklarının başvuracağı eylemlerdendir bayrağa saygısızlık.

    Türk bayrağına Nusaybin’de yönelen saldırı da bu görüşü doğrular niteliktedir.

    Sırtlarını büyük güçlere dayamayı hüner bilenlerin yaşadığı düş kırıklığının ürünüdür biraz da bu saldırganlık.

    Özellikle, son zamanlarda bilinç körü vandal kalabalıkların bu kabalığı İsrail bayrağına yönelttiklerine sıkça tanık oluyoruz.

    İsrail’le alışverişi, ticareti sonlandıramayan zayıflığın doğal sonucudur bayrağa yönelen saldırganlıklar.

    Bayrak gönderden indirilerek ya da yakılarak sonuç alınamayacağı sayısız örnekle kanıtlıdır.

    Kıbrıs’ta Türk bayrağını indirmeye çalışan bir kendini bilmeze hak ettiğini yaşatan Hasan Kundakçı paşayı saygıyla anarak sonlandıralım.

    Bayrak çiğnemek, indirmek ya da yakmak kolaydır. Anlık hazdan hoşlanan kabalık simgesi kalabalıklar için bire birdir.
Sonrasını düşünmezseniz...

    “Bayrağının indirilmesine izleyici kalan olmaktansa İnterpolce aranmak yeğdir sözleri Kundakçı paşanın kararlılığının ve soyluluğunun silinmez izi olarak tarihe geçmiştir!”

    Nusaybin’de değil bayrağın indirilmesi o bayrağın dalgalandığı direğe yaklaşılmasına fırsat verenlerin de soruşturulmayı çoktan hak etmiş olduklarını unutmadan!


    [1] https://isteataturk.com/Kronolojik/Tarih/1922/9/10/Gazi-Mustafa-Kemal-Izmir-de-Iplikcizade-Kosku-nde-10-14091922/5

  • Otuz yılı aşkın tanışıklık son yıllarda dostluğa ve düşündeşliğe dönüşmüştü. Bu duygularla Prof Dr Oğuz Dicle’nin DEÜTF’deki (Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi) emeklilik törenine katıldım.

    Bir kurumun kendisine hizmet vereni bu şekilde uğurlaması önemli bir değerbilirlik örneğidir.

    Örneklerinin eksilmemesi, çoğalması dilenir.

    Oğuz Dicle’nin alanındaki (y)etkinliği nesnel ölçütlerle kanıtlı olduğuna göre üzerinde durmak çok gerekli olmadığı gibi beni de aşan bir durumdur.

    Polimath nitelemesi günümüzde canlandırılmayı bekliyor.

    Ortaçağ karanlığının yenilgiye uğratıldığı dönemden başlayarak Rönesans ve Aydınlanma boyunca “polimath” nitelemesi günceldi.

    Okuryazarlığın bile sınırlı olduğu o dönemde aydınlanmış bireylerin birden fazla alanda yetkinleşmesi bir bakıma zorunluluktu.

    Bilimcinin aynı zamanda sanatçı, yazıncı, filozof olması olağandı.

    Karanlığın aşılması sonrasında geometrik olarak artan bilginin de etkisiyle uzmanlık çağına girildi.

    Bugün gelinen noktada tıptan örnek vermek gerekirse sağ ve sol el neredeyse farklı uzmanlık alanlarının(!) ilgisini çeker oldu.

    Bu gelişme bilginin ölçülmesi güçleşen oyluma ulaşmasıyla gerekçelendirilirken çok yönlülüğe vurulmuş darbe olarak aldı tarihteki yerini.

    Pek çok kişi kendisini dar alana tutsak ederken “ne yapalım ki bunca bilgiyle baş etmek başka alanlara ilgimizi kısıtlıyor” gerekçesine sığındı.

    “Polimath” kimseler günümüzün soyu tükenmişleridir dense abartı olmaz. Ana uğraş alanına sınırsız ilginin yarattığı bu sonucun entelektüel çoraklaşmayı beslediği tartışmasız olsa gerektir.

    Bu çağda, polimath arayıp bulmak neredeyse olanaksızdır.

    Oğuz Dicle, sanatçı, yazıncı, müzisyen, çizer, koleksiyoner, sporcu kimliğiyle çağcıl polimath tanımına uygundur. Bu yanıyla eşi, benzeri olmayanlardandır.

    Yaş gözetmeksizin sorumlukla ve yükümlülükle donattığımız yönetsel kadroları düşündüğümüzde “yaş sınırı” gerekçeli emeklilik kuralının (özellikle akademide) gözden geçirilmesi gereği ortadadır.

    Kuralı eleştirsek de uymak görevdir.

    Oğuz Dicle, ana uğraş alanında hizmeti farklı ortamlarda sürdürebilir hiç kuşkusuz.

    Ama, emeklilik onun için bürokratik bir zorunluluğun yerine getirilmesinden öte anlam taşımayacaktır.

    Akademi ona güle güle dese de başka birçok alan polimath özellikleriyle Oğuz Dicle’ye hoş geldin diyecektir.

    İlk ben demiş olayım!

    Hoş geldin Oğuz Dicle!

    Eşin Nilgün’le, üç e’yle başlayan meyvelerden Dünya ve Doğa evlatlarınla sağlıklı, esenlikli ve üretken bir yaşam dilemeyi unutmayarak…

    (*) Polimath sözlükte birden fazla alanda uzmanlık ve yetkinlik sahibi insan olarak tanımlanıyor. Eski dilde “hezarfen” (bin fenli). Türkçesi “çok yönlü” olabilir.

    UĞURLAR OLSUN OĞUZ DİCLE,

    HOŞGELDİN POLİMATH(*)

    Otuz yılı aşkın tanışıklık son yıllarda dostluğa ve düşündeşliğe dönüşmüştü. Bu duygularla Prof Dr Oğuz Dicle’nin DEÜTF’deki (Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi) emeklilik törenine katıldım.

    Bir kurumun kendisine hizmet vereni bu şekilde uğurlaması önemli bir değerbilirlik örneğidir.

    Örneklerinin eksilmemesi, çoğalması dilenir.

    Oğuz Dicle’nin alanındaki (y)etkinliği nesnel ölçütlerle kanıtlı olduğuna göre üzerinde durmak çok gerekli olmadığı gibi beni de aşan bir durumdur.

    Ortaçağ karanlığının yenilgiye uğratıldığı dönemden başlayarak Rönesans ve Aydınlanma boyunca “polimath” nitelemesi günceldi.

    Okuryazarlığın bile sınırlı olduğu o dönemde aydınlanmış bireylerin birden fazla alanda yetkinleşmesi bir bakıma zorunluluktu.

    Bilimcinin aynı zamanda sanatçı, yazıncı, filozof olması olağandı.

    Karanlığın aşılması sonrasında geometrik olarak artan bilginin de etkisiyle uzmanlık çağına girildi.

    Bugün gelinen noktada tıptan örnek vermek gerekirse sağ ve sol el neredeyse farklı uzmanlık alanlarının(!) ilgisini çeker oldu.

    Bu gelişme bilginin ölçülmesi güçleşen oyluma ulaşmasıyla gerekçelendirilirken çok yönlülüğe vurulmuş darbe olarak aldı tarihteki yerini.

    Pek çok kişi kendisini dar alana tutsak ederken “ne yapalım ki bunca bilgiyle baş etmek başka alanlara ilgimizi kısıtlıyor” gerekçesine sığındı.

    “Polimath” kimseler günümüzün soyu tükenmişleridir dense abartı olmaz. Ana uğraş alanına sınırsız ilginin yarattığı bu sonucun entelektüel çoraklaşmayı beslediği tartışmasız olsa gerektir.

    Bu çağda, polimath arayıp bulmak neredeyse olanaksızdır.

    Oğuz Dicle, sanatçı, yazıncı, müzisyen, çizer, koleksiyoner, sporcu kimliğiyle çağcıl polimath tanımına uygundur. Bu yanıyla eşi, benzeri olmayanlardandır.

    Yaş gözetmeksizin sorumlukla ve yükümlülükle donattığımız yönetsel kadroları düşündüğümüzde “yaş sınırı” gerekçeli emeklilik kuralının (özellikle akademide) gözden geçirilmesi gereği ortadadır.

    Kuralı eleştirsek de uymak görevdir.

    Oğuz Dicle, ana uğraş alanında hizmeti farklı ortamlarda sürdürebilir hiç kuşkusuz.

    Ama, emeklilik onun için bürokratik bir zorunluluğun yerine getirilmesinden öte anlam taşımayacaktır.

    Akademi ona güle güle dese de başka birçok alan polimath özellikleriyle Oğuz Dicle’ye hoş geldin diyecektir.

    İlk ben demiş olayım!

    Hoş geldin Oğuz Dicle!

    Eşin Nilgün’le, üç e’yle başlayan meyvelerden Dünya ve Doğa evlatlarınla sağlıklı, esenlikli ve üretken bir yaşam dilemeyi unutmayarak…

    (*) Polimath sözlükte birden fazla alanda uzmanlık ve yetkinlik sahibi insan olarak tanımlanıyor. Eski dilde “hezarfen” (bin fenli). Türkçesi “çok yönlü” olabilir.

  • Türkiye’de yargı önemli bir aşamaya erişti.

    Evrildi demek evrime haksızlık olur.

    Devrildi denebilir.

    Güncel olduğu için Mehmet Murat Çalık’la örnekleyelim.

    Aylardır tutuklu!

    Yargılanmaya bile başlamadı demek yanılgı olur.

    İnfaza geçildi demek abartı olmaz.

    Yaşamsal hastalıklar var özgeçmişinde.

    Bu ve benzeri hastalıkların uyanması için koşullar fazlasıyla uygun.

    Varsayalım ki Çalık ihaleye fesat karıştırdı.

    Diyelim ki görevinin sağladığı ayrıcalıkları kişisel çıkarlarını geliştirmek için kullandı.

    Biraz daha ileri gidelim!

    Çalık bir örgütün üyesi ya da önderi olsun.

    Tüm saydıklarımız gerçek olsa bile ortada hüküm yokken eziyet niye diye sorma temel görevini göz ardı etmeyelim!

    Böylesine hastalıkları bulunan bir kimseyi tutukevinde tutmak bir yana bir sağlık kurumuna göndermek bile eziyetin parçası olmuş durumda.

    Koşullar elverdiğince bir hastalığın sağaltımı o süreci başlatan hekimce/kurumca sürdürülmelidir.

    Çalık’ın bu olanaktan yoksun bırakılmak istendiğine tanık olundu geçtiğimiz günlerde.

    O hastane senin bu hastane benim denerek bezdirildi, usandırıldı!

    Şu satırları yazmış olmak bile yeterince zorluk ve utanç kaynağı oldu benim için!

    Bu eziyete neden olanlar er ya da geç bu yaptıklarının hesabını verecekler. Bundan en küçük kuşkum yok.

    Ancak, bir hekim olarak ilgimi çeken bir başka ayrıntı daha var.

    Bu eziyete tanık olan meslektaşlarım var.

    Umarım ve dilerim tanıklıkla yetinmişlerdir. Bu bile sorgulanası bir durumdur gerçekte.

    Aklıma getirmek istemediğim olasılık ise Çalık’a eziyette rol almış olmaları ya da bu duruma güçlü karşı çıkış göstermemiş olmalarıdır.

    Çalık’a yapılanları adli yönergelere sığdırma çabaları olacaktır hiç kuşkusuz.

    Bu yapılanlar vicdanlara nasıl sığdırılacak?

    Sorulması gereken ilk sorudur!

    Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma huyuna güvenerek…

  • Bir yandan sokaklarımızda çocuklarımızı çocuklarımıza öldürtüyoruz.

    Korkunç bir durum!

    Çocuk ya da genç geleceğimizse bir bakıma geleceğimizi karartıyoruz.

    Diğer yandan, şiddet repertuarımız geliş(tiril)iyor.

    Toprağın, dağın, taşın, bitkinin, ağacın, hayvan akrabalarımızın ve elbette türdeşlerimizin şiddet yaylım ateşi altında olduğu günümüzde kitap bu eğilimin dışında kalamazdı.

    Adana’da kitap fuarı baskını yaşandı.

    Pankuş Yayınları hedefteydi.

    https://haber.sol.org.tr/haber/ulkuculer-kitap-fuarinda-veryansin-tv-standina-saldirdi-cozum-surecini-elestiren-kitabi-hedef

    Kitaplar darmadağın edilip, orada görevli bulunanlardan birisi yaralandı.

    Kitaba şiddet hiç kuşkusuz yeni bir olgu değil.

    Kitapların ortadan kaldırılması aklıma Nazileri getirir.

    On yıl kadar önce Berlin’de Ihlamurlar Altında Bulvarı’nda yürürken gözümüze çarpmıştı.

    Bir meydanda zemine yerleştirilmiş camekânlar burayı görmeden geçmeyin der gibiydiler.

    Alman Sosyal Demokrat Partisi ileri gelenlerinden Auguste Babel’in adını taşıyan meydandaki camekâna özenle bakıldığında derinlikte kitap rafları seçilir.

    Naziler, her türlü değer gibi kitapları da hedefe koymuşlar.

    Almanya’nın ve Almanlığın düşmanı olarak etiketledikleri yazarların kitaplarını geniş katılımlı törenler düzenleyerek yakmış Naziler.

    Üstelik bu tekil bir olgu da değil.

    Nazi Almanya’sının çok sayıda kentinde sahnelenmiş bu utanç verici eylemler.

    Otuzlu yıllarda uygarlığa koşan, aydınlanan Türkiye’de Nazilerden bir yüzyıl sonra, üçüncü binyılda kitap saldırganlığın hedefi oldu.

    Ne kadar utansak azdır!

    Daha bir yıl kadar önce bölücülüğe geçit yok, bölücülerin siyasi uzantısı TBMM’de yer almamalı, kapatılmalı diyenlerin ve hatta seçim meydanlarında bebek katilinin asılması için ip atanların başrolde olduğu görüldü Adana’da.

    Yaptıkları U dönüşünü topluma aktaran kitabı hedefe koyanlar benzer şekilde açılım ihanetine kararlılıkla karşı duran Orkun Özeller’i de unutmamışlar.

    Şiddet her yerde!

    Cansız varlık olsa da güçlü ışığıyla göz kamaştıran kitabın vandalların ilgi alanı dışında kalması şaşırtıcı olurdu.

    Türkiye’nin karanlığı bir an önce sonlanmalı!

  • İçinde bulunduğumuz çılgın döneme uyan bir başlık oldu. Kırk yıl düşünsek aklımıza getiremezdik böyle bir yazıyı kaleme almayı.

    Toprak bütünlüğü, sınırları cetvelle çizilmiş ve yanımızda, yöremizde bolca bulunan ülkelerin sorunuydu ne de olsa.

    Sömürgecilerin yarattığı ülkelerin sorunu olagelen bu durum Danimarka’nın kapısını çaldı.

    Öteden beri uzaklarındaki toprak bütünlüğü sorunu davullarını hoş sada gibi algılamış olan Danimarka’nın ve başka komşularının bu sorunla burun buruna gelmiş olmaları içimi serinletmedi diyemem.

    Ama, yine de haydutluğa, zorbalığa ve sınır tanımazlığa karşı olmanın doğal gereğidir Grönland’ın el değiştirmemesi demeyi görev sayıyorum.

    Danimarka’nın yüzölçümü kendisinden 50 kat büyük deniz aşırı kolonisi Grönland nüfus bakımından Danimarka gibi ıssız sayılabilecek bir ülkeden de ıssız. Grönland’da yaşayan insan sayısı Danimarka’dakilerin 100’de birine denk düşüyor.

    Denmark and Greenland. Crossed Danish and Greenlandic flags. Official colors. Correct proportion. Vector illustration

    Altmış bin dolayındaki yaşayanıyla Grönland’ın İskandinav kökleri görmezden gelinemez elbette.

    Buna karşılık, adada yaşayanların % 88’i İnuit, % 12’si Avrupa kökenli.

    Şimdilerde kıymete binmesinin gerekçeleri şöyle sıralanabilir.

    İlk olarak, küresel ısınmaya ikincil olarak buzların erimeye başlaması Grönland’ın öngörülebilir gelecekte yaşanabilir yere dönüşmesi sonucunu doğurabilir.

    Diğer yandan, hem Grönland topraklarının hem de kıta sahanlığının altında bulunması olası seyrek elementler ve gaz, petrol gibi varlıklar doğallıkla  birilerinin iştahını açıyordur.

    Buzların erimesiyle birlikte çoğumuzun kara parçası olarak gördüğü kuzey kutbu okyanusa (Arktik Okyanusu ya da Kuzey Buz Denizi) dönüşecek.

    Arktik’in burada yaşamını sürdüren ve Yunanca ayı demek olan “arktos”tan türetilmiş bir ad olduğunu eklemiş olalım. Ayıeli gibi bir şey.

    Güneydeki Antarktika ise Arktik olmayan anlamında bir anakara adı.

    Kutbun yerini alacak olan yeni su yolu kullanımda olanları kısaltacak olması bakımından önem taşıyor. Diğer su yollarının uzun olmalarının yanı sıra güvenlik sorunları barındırmaları da bir başka önemli ayrıntı.

    Yeni rotadan yolculuk diğerindeki 50 gün yerine 30 güne iniyor

    Bu yeni rota yılın önemli bölümünde buzkıran desteği bile gerektirmeyecek denli yolculuğa açık durumda.

    Çok kutuplu dünyada bu yeni suyolunun baş egemeniyse uzun kıyıdaşlığı nedeniyle Rusya. Rusya’yla Çin’in günümüzdeki bağlaşıklığı göz önüne alındığında ABD emperyalizminin Gröndland tutkusunu anlamak kolaylaşacaktır.

    Her ne kadar, Maduro operasyonuyla parlak bir başarı(!) sağlamış olsa da ABD her geçen gün güçten düşmektedir. Başemperyal gücünü korumanın yolu olarak yeni yerler edinmeyi ve bu yolla küresel doğuya ve güneye karşı koyabilmeyi hesaplamaktadır.

    Yeryüzündeki birçok noktada zorbalık ve haydutluk ortak paydasında buluşan ABD ve Avrupa’nın arasına Grönland bir kara kedi gibi girmiş durumda.

    Başkalarının toprak bütünlüğü konusunda çeşitli kılıflarla duyarsız davranmayı adet edinmiş Avrupa’nın ne yapacağını bilmez şekilde ama biz de NATO’dayız çığlıklarıyla “din kardeşiyiz” tadında ses çıkartır olması güncel ironi olsa gerektir.

    Bir an için yiyin biri birinize demek geçse de içimden antiemperyalist duruşum bu kolaycılığın önündeki önemli engeldir.

    Vasalleşen Avrupa için önemli bir fırsattır Grönland sorununda takınacağı durum.

    Sarı öküzü verirse Avrupa’nın bundan sonra savunacağı kırmızı çizgi kalmayacaktır.