• Uçlarda olmak zorunlu mu?

    Neredeyse her ölümden sonra yaşanır oldu bu durum.

    Yorumcular ve içerik oluşturucular karşıt takım yandaşları gibi ortadan ikiye bölünüyorlar.

    Bir taraf güzellerken diğer taraf alabildiğine kötülüyor.

    Ölenin arkasından konuşulmaz sözünü çok önemsemem.

    Ölen anlı, şanlı ve kamuya mal olmuş biriyse arkasından konuşulur, yazılır.

    Elbette, aşağılamaktan ve anısını incitmekten kaçınarak.

    Biraz da çağın gereği bu durum.

    Sanal ortamda içerik üretmek anlık eylem. Bir de yeterince düşünme ve gözden geçirme alışkanlığı yoksa.

    İlber Ortaylı güncel.

    Tarihteki yetkinliği ve derinliği tartışılabilir mi?

    Diğer yandan, FETÖ’yle yan yana gelmesi kesinlikle eleştirilmelidir.

    Geçen yılın ortalarıydı sanırım. İlber Ortaylı Galatasaray Üniversitesi’nde bir konuda eylem yapan öğrencilere buyurgan ve üstenci bir tutumla yaklaşmıştı. Elbette hoş görülemezdi.

    Başka hataları da olmuştur kuşkusuz.

    Her iki durum için de keşke yapmasaydı diye mırıldandığımı anımsıyorum.

    Ayrılmaz ikili oldukları için örneklemekte zarar yok.

    Celâl Şengör tanınmış yerbilimcimiz. Çok yönlü bir kişilik. Alanı dışında da birçok konuda düşünce sahibi.

    12 Eylül darbesini olumlamasıyla tanındı.

    Kenan Evren’in cenazesine çelenk göndermesiyle bilindi.

    Keşke yapmasaydı!

    Hem Ortaylı hem Şengör akademik yeterlilikleri tartışılmaz ikili.

    Küresel ölçekte kabul görmüş kişilikler.

    Başka deyişle, bir kalemde silinip atılıp, yok sayılacak kimseler olmadıkları kesin.

    Akademik ve entelektüel ortamımızın giderek çoraklaştığı göz önüne alınırsa bu ikiliye ve başkalarına sergilenen özensizlik ve kabalık kabul edilemez.

    Yaşam akla karadan oluşmuyor.

    Kişiler de çerçevesini çizdiğimiz sınırların içinde olmak zorunda değiller.

    Eleştirilecek yanları olsa da akademik alandaki değerleri ve yetkinlikleri tartışılmaz olan değerleri hiçe saymak, değersizleştirmek bu denli kolay olmamalı!

    Şengör uzun ömürlü ve sağlıklı olsun!

    Ortaylı’nın ruhu şad olsun.

  • Her 14 Mart’ta benzer konuları aktarır olunca kendimden bıktım. Bu nedenle farklı ve çok bilinmeyen bir olguya değinmekte yarar görüyorum.

    Safiye Ali (1894-1952) Osmanlı ileri gelenlerinden Ali Kırat Paşa’nın kızıdır. Tıp öğrenimi gördüğü dönemde kızlar o günün tıp fakültesine kabul edilmemektedir.

    Tıp fakültesine kadın olarak kabul edilebilmek için yurt dışında öğrenim görmüş gayrimüslim olmak koşulu vardır. Burslu olarak Almanya Würzburg Üniversitesi’nde tıp öğrenimi görme fırsatı bulur. O dönemde bir Osmanlı kızının Almanya’da öğrenim görebilmiş olması önemlidir.

    Würzburg’daki tıp öğrenimini 1921’de tamamlayan Safiye Ali bu kez uzmanlık öğrenimi için yeniden Almanya’ya gider.

    1923’te Cumhuriyet Türkiye’sine Çocuk Sağlığı ve hastalıkları uzmanı olarak döner. Bu sırada tanıştığı alman göz hekimiyle evlenir. Eşi Ali Ferdi (Ferdinand)  Krekeler adını alarak Müslüman olur.

    Eşiyle birlikte İstanbul’da açtıkları muayenehanede hizmet vermeye başlar.

    On bir yıllık savaşların ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti üretken nüfusunun önemli bölümünü savaşlarda yitirmişti. Geriye kalanlar da yoksul ve yoksun oldukları kadar hastalıklıydı.

    Bu arada, ileride Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüşecek olan Himayei Etfal Cemiyeti, Süt Damlası ve Küçük Çocuklar Muayenehanesi’ni kurmuştur.

    Yurtdışında tıp öğrenimi gören ve uzmanlık eğitimi alan Safiye Ali bu muayenehanenin yönetimi için biçilmiş kaftandır. Kurumun müdürlüğüne atanır.

    Cumhuriyet, geleceğinin çocuklarda olduğunun bilincindedir. Cumhuriyet kurulur kurulmaz böyle bir yapının oluşturulması çocuklara ve dolayısı ile ülkenin geleceğine verilen önemin kanıtıdır.

    Bu kurumda bir yandan çocuk bakımı bilgileri verilirken diğer yandan çocuk ve anne sağlığının korunması konusunda bilinçlendirici çalışmalar yapılmıştır.

    Çocukların anne sütüyle beslenmesinin önemi üzerinde durulurken, çeşitli, nedenlerle anne sütü alamayan çocuklar için temiz, hijyenik süt üretimi ve dağıtımı da yapılmıştır.

    Süt, para veremeyecek olanlara ücretsiz sunulurken, çalışanların çocuklarına yarı ücretle verilmiştir. Hali vakti yerinde olanlarsa sütü ederini ödeyerek edinmişlerdir.

    Safiye Ali, Süt Damlası Bakımevi’ndeki çalışmalarını kendi yazdığı Osmanlıca yapıtla taçlandırmıştır. “Küçük Çocuklar Muayenehanesi ve Süt Damlası” adıyla 1925’te İstanbul’da basılan yapıt toplumun yararlanmasına sunulmuştur.

    Safiye Ali öncülüğünde kurulan bu bakımevi Cumhuriyet’in sağlık devriminin ilk halkası olma özelliğine de sahiptir denebilir. Çocukların öncelenmesidir başka deyişle.

    Safiye Ali’nin açtığı yola girenlere ilişkin derlediğim istatistiksel bilginin Cumhuriyet’in kadın devrimini yansıtması bakımından önem taşıdığı kuşkusuzdur.

    2024 yılı verilerine göre Türkiye’de 221.000’i aşkın sayıda hekim bulunmaktadır. Bu hekim kitlesinin % 45’ini kadınlar oluşturmaktadır.

    Yazıdaki istatistiksel bilgiler Deep Seek Yapay Zekâ uygulamasından derlenmiştir.

  • İnsanlık uygarlaştıkça(!) kadın hakları sorunu baş göstermiştir. Yerleşik yaşam ataerkil yapıyı güçlendirince çıkmıştır bu ironik durum ortaya.

    Devrimin beşiği sayılan Fransa’nın yerine ABD, İngiltere ve Almanya kadın mücadelesinde öne çıkan ülkeler olmuştur.

    8 Mart’ı Alman sosyalist kadın hakları savunucuları Clara Zetkin-Rosa Luxemburg ikilisinin 1910’daki önerilerine borçluyuz.

    Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg

    Atlantik’in karşı yakasındaki kadın hakları mücadelesi kölelik karşıtlığıyla koşut gitmiştir.

    İngiltere’de ise özgün bir kimlik kazanmıştır bu savaşım.

    Sufraj(et) devinimi

    XIX. yüzyılda Kadınların Oy Hakkı Birliği üzerinden başlayan devinim Sufraj Dernekleri’ne evrilmiştir.

    XX. yüzyıl başındaysa Sufraj devinimi eylemliliği sokağa taşıyarak Sufrajet adıyla anılmaya başlamıştır.

    Sufrajet devinimi, açlık grevi, kendini zincirleme, duvarlara slogan yazma ve boş yapıları ateşe verme gibi eylemler yaparak ses getirdi. Sufrajet deviniminin önde gelen özelliği bireylere fiziksel zarar vermemeye özen göstermesiydi. Sufrajet kadın hakları savaşımını sözden eyleme taşımasıyla sivrildi.

    Sufrajet’in öncüsü Christabel Pankhurst (1880-1958)

    Bu dönemde Sufrajet’in yaşama geçirdiği bir başka özgün eylem 1903’te kral VII. Edward döneminde dolaşıma sokulan penilerin üzerine “Kadınlara Oy Hakkı” yazısı işlenmesi oldu. Elbette, bu paralar darphaneden bu şekilde çıkmamıştı. Sufrajet, ortamda en çok el değiştiren nesnelerden birisi olan metal paralara işlediği bu yazıyla yaratıcı bir yöntemi dağarcığa eklemiş oldu.

    Öncesiyle ve Sufrajet etkisiyle kadına oy hakkında yoğunlaşan devinim semeresini vermeye başladı. Sırasıyla Yeni Zelanda (1893), Avustralya (1902), Finlandiya (1906), Norveç (1913), Sovyetler Birliği (1917), Almanya (1918), ABD (1920), Birleşik Krallık (1928) kadınları oy hakkına kavuştular.

    Devrimin beşiği Fransa’da kadınlara bu hakkın tanınması için 1944 beklendi. Bugün gelişmişliğiyle göz kamaştıran İsviçre’de kadınlar 1971’de oy kullanmaya başlayabildiler.

    Dünya Kadınlar Günü başlangıçtaki etkiyle 50 yıl öncesine dek sosyalist-komünist kimliğiyle tanındı. 1975’ten sonra bu kimliği sürmekle birlikte küresel ölçekte yaygınlaştı. Onu izleyerek Birleşmiş Milletler de Dünya Kadınlar Günü tanıdı.

    Türkiye’ye gelince!

    Kadın haklarının gündeme gelmesi Osmanlı’nın son yıllarına rastlar. Çalkantılı yıllarda daha fazla ilerleme sağlanamadı.

    Cumhuriyetle birlikte kendisini gösteren devrimler fırtınasının en önemlisidir kadın devrimi. Toplumun yarısının varlığı ve eşitliği böylelikle somutlaştı.

    Türkiye’de kadınlar oy hakkına 1934’te kavuştu. Rönesans ve aydınlanma trenini gecikmeli yakalayabilen Atatürk Türkiye’sinin bu bakımdan da dörtnala ilerlediği kuşkusuzdur. Bu gecikmeye karşın Fransa ve İsviçre başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin önünde yer almış olmamız dikkat çekicidir.

    Kadın haklarının dünyanın birçok yerinde savaşım sonucu elde edildiği kuşkusuzdur.

    Bizdeyse Milli Mücadele sonrasında kurulan Cumhuriyet bu hakları devrim olarak sunmuştur o güne dek yok sayılan kadınlarına.

    Türk kadınının Atatürk’ünün olması bu kolaylıkta önde gelen etken olmuştur.

    Türkiye’de kadın hakları kâğıt üstünde yerli yerinde duruyor olsa da Cumhuriyet ilkelerinden ve elbette kadın devriminden uzaklaşma uygulamada hak yitimlerinin yolunu açmıştır.

    Belki de bu kez bu hakların eksiksiz ve sağlam bir biçimde canlandırılması bir mücadele gerektirecek gibi görünmektedir.

    8 Mart kutlu olsun!

  • İran’a yönelik ABD-İsrail emperyalist saldırısının birinci haftası dolarken kafa karışıklığı üst düzeyde.

    Her şeyden önce bu saldırı İran’ın yanı sıra bölgemize ve dünyaya yöneliktir. Bu saldırı savuşturulmadan barıştan ve esenlikten söz edilemez.

    Olana bitene ak-kara ikiliğiyle yaklaşmak temel yanılgıdır.

    Savaşın daha ilk gününde kimilerince kusursuz ve yenilmez olarak görülen ABD-İsrail saldırganlığının İran’da 150’den fazla çocuğu öldürdüğünü unutmamak gerekir.

    Olay bu denli ortadayken “ama İran rejimi de binlerce insanı öldürmüştü, kendi rejimini bölgeye yayma çabası içindeydi” gibi söylemlere sarılmak saldırgana destek olmasa bile görmezden gelme anlamı taşır.

    İran’da yarım yüzyıla yaklaşan molla rejimine yakınlık duyuyor muyum?

    Bu rejimin İran toplumuna kaba yaklaşımını onaylıyor muyum?

    Molla baskın yönetsel anlayışın İran’a gönenç sağlayacağına inanıyor muyum?

    Bu ve benzeri soruları çoğaltmak olası.

    Tümüne yanıtım HAYIR’dır.

    Ama, olaya emperyalizm penceresinden baktığımda durum değişiyor.

    Bir Kemalist olarak “antiemperyalist duruş” dünyaya ve olaylara bakışımda biricik rehberimdir.

    ABD-İsrail emperyalist saldırganlığına karşı durmamın, bu vahşi gücün durdurulması ve bölgeden kovulmasını istemenin Mollarşistlikle yaftalanmasını onaylayamam.

    Emperyalist saldırı bitirildikten sonra molla rejimiyle ve İran’da olan bitenle ilgilenilir. Hatta, hesaplaşılır.

    Kaldı ki, yarım yüzyıldır giyimle, kuşamla ve başkaca biçimsel olgularla baş edemeyen bir İran yönetimi vardır artık. Bu bağlamda gevşeme İran yönetimi için kaçınılmazdır.

    Yaşamın gerçekleri her türlü bağnazlığın ve yobazlığın üstesinden gelmeyi zorunlu kılmaktadır.

    Özetle, İran’a yönelik ABD-İsrail emperyalist saldırısının karşısındayım.

    Bu karşıtlıktan Molla yandaşlığı çıkartılmasını dar görüşlülük olarak görüyorum.

    Diğer yandan, İran sınırımızın 400 yıllık geçmişi olduğunu anımsatmak istiyorum. Kimi zaman yaşanan gerginliklere karşın bu gerçek değişmemiştir.

    Son söz olarak, bir çocuk katiline rehin düşen pedofilin öldürdüğü onlarca çocuğu aklımızdan çıkartmayalım diyorum.

    ABD-İsrail saldırganlığı karşısında durmak Mollarşistlikle özdeşleştirilemeyeceği gibi aramızdan alınan İranlı çocukların anısına borcumuzdur.

  • İran’a yönelik ABD-İsrail emperyalist saldırganlığı maskeleri düşürdü.

    Hemen her fırsatı muhalefet etmek için kullanan Sözcü Tv her nedense açılıma sessiz kalarak, olsun varsın diyen bir tutum takınmıştı.

    Bilgisine başvurulanlar olsun açık oturumlara çağırılanlar olsun kanalın kadroluları gibi. Neredeyse hep aynı yüzler ve elbette aynı sözler.

    İran’a yönelik saldırı da benzer şekilde değerlendiriliyor Sözcü Tv’de.

    Onlarca çocuğun, çocuk katiline rehin düşmüş pedofilce öldürülmesine neredeyse değinilmiyor ya da dil ucuyla geçiştiriliyor.

    Bilindiği gibi Sözcü grubu Atatürkçülükle etiketler kendisini. Her yılbaşında Atatürklü takvim dağıtmayı, ulusal bayramlarda da yine Atatürklü görsel vermeyi unutmaz. Göz yaşartıcı bir video kurguyu tamamlar.

    Böylelikle de Atatürkçü, Cumhuriyetçi kitleleri güdülemeyi başarır.

    İran’ı rejimi üzerinden topa tutan kanalda emperyalizme tek söz işitemezsin.

    “Kahrolsun emperyalizm” demek zorun da zorudur onlar için!

    Oysa, Atatürkçülük ya da benim yeğlediğim nitelemeyle Kemalizm hiçbir şey değilse anti emperyalist duruştur. Her şeyden vazgeçilse bu duruştan vazgeçilmez. İşte bu kararlılığın ürünüdür şu sözler :

    “Ya istiklâl, ya ölüm!”

    Sözcü Tv yönetimi olsun, programlara çıkartılanlar olsun her fırsatta ABD-İsrail savaş makinesinin kudretini ve yenilmezliğini anlatma yarışı içindeler.

    ABD-İsrail saldırganlığı kurbanı çocukların mezarları. Bu görüntü belleklere kazınmalı!

    İran hava sahasında neredeyse kuş uçmuyormuş bu hanımefendilere ve beyefendilere göre.

    İran’ın savaş gücü ne boyutta olursa olsun uzun süre dayanamazmış.

    Anlayacağınız, emperyal sevicilik tam yol ileri bu Atatürkçü kanalda.

    Geçtiğimiz günlerde, grubun başındaki Yılmaz Özdil yine kitleleri mest eden bir yazı kaleme almış. Humeyni yaşam öyküsü öylesine etkileyiciymiş ki anlata anlata bitirilemedi. Çok övücü söz edildi bu yazıya ilişkin. Ama, bugünle ilintisi sorgulanmadı.

    Emperyalizmi doğrudan kutsayacak kadar akılsız değiller kuşkusuz!

    Buna karşılık emperyal seviciliklerini saklayamayacak denli de coşkulu oldukları da  tartışmasız.

    Bu sabah (04.03.2026) adının önünde Sözcü genel müdürü yazan kişi emperyal sevicilere müjde verdi.

    ABD, Küba’ya uyguladığı ablukayla Küba yönetimini iyiden iyiye bunaltmış. Yakında düşecekmiş. Hem de tek kurşun atmadan!

    Kim düşer, kim ayakta kalır kestirmek ayrı bir konu!

    Ancak, kendisini Atatürkçü olarak etiketleyenlerde vicdan, ahlâk ve namus aramak ertelenemez bir görev!

    Kimin ve kimlerin Sözcü’sü olduğunu anlatabildiğimi umarak…

  • Bir pedofil ve çocuk katili el ele verdi. Dünya bir kez daha kana bulandı.

    İran’a emperyalist saldırının ilk gününde İran’da bir ilkokula atılan füzeyle 100’ü aşkın kişinin canı alındı. Onlarcası çocuktu.

    Tam da bu sırada, Türkiye’nin Atatürkçü muhalif kanallarında Atatürkçülükleri tartışılmaz çok bilmişler ellerinde emperyalin sopalarıyla haritalar üstünde ABD-İsrail savaş makinesinin yenilmezliği üzerine söylevler vermekteydiler.

    Atatürkçülüğü postere, takvime, rozete indirgeyen Batı hayranlarından “Kahrolsun emperyalizm” diye haykırmalarını bekleyemezdik kuşkusuz.

    Ama, hiç olmazsa söz arasına sıkıştırılamaz mıydı çocuk katliamı?

    Her sözün başında ABD-İsrail savaş gücünün üstünlüğünden söz edenler bu denli üstün ve şaşmaz gücün bir okulu vurmasını dil ucuyla da olsa sorgulayamazlar mıydı?

    İran’a emperyalist saldırı bir kez daha maskeleri düşürdü. Yaldızlar pul pul döküldü.

    Hızını alamayanlardan biri İran ve Çin’e demokrasi gelmedikçe diyerek girdi söze.

    İran’ı anladık da Çin nereden çıktı?

    Kişi batı emperyalizminin Atatürkçü maskeli savunucusu ve kollayıcısı olunca bu türden dil sürçmelerine(!) şaşırmamak gerekiyor.

    Atatürkçülükte sınır tanımayan kanalda savaşın nereye evrileceği astrologlara yorumlatılarak post modern alçalmada el yükseltildiğine bile tanık olundu.

    Bu kahpe saldırıyı güzellemek için bitip tükenmeyecek araca, gerece sahip böyleleri.

    İran’da yarım yüzyıla yaklaşan Molla yönetimi hiç kuşkusuz çokça fırsat sunuyor kullanmak isteyenlere.

    Ancak, güncel sorun bu mu?

    Karşımızda sınır ve kural tanımayan haydutluk varken emperyal saldırganlığı haklı çıkartmak mı aydının görevi? Hele hele o aydın görünümlü Türkiye gibi bir antiemperyalist savaşla kurulmuş ülkenin aydınıysa.

    Örnekler sınırsızca artırılabilir.

    Kürecik, İncirlik, Yumurtalık!

    Bilindiği gibi bu üçlü emperyal savaş makinesine can suyu veriyor. İnsanım diyeni utandıracak bu duruma değineni, dokunanı arayıp da bulmak zor.

    Dünyayla birlikte bizdeki utangaç ve gizli emperyal seviciler sergiledikleri iğrenç tutumla bir kez daha geçer not almaktan uzak kaldılar vicdan ve ahlâk sınavından.

    Emperyalizm yenilmedikçe yeryüzüne kimseye rahat yok!

  • (1897-26 Şubat 1961)

    Hasan Âli Yücel’siz bir dünyaya doğmuşum. Bununla birlikte onun çizgileriyle biçimlenmiş bir eğitim, öğretim ortamını yakalamış olduğum için şanslıydım. Kimi insanların öldükten sonra da yaşadığının kanıtı olsa gerektir bu durum.

    Okullarımızda biri diğerini izleyen iç karartıcı gelişmelerin yaşandığı bugünlerde Hasan Âli Yücel anması çok iyi geldi.

    Osman Gazi Oktay’ın yönlendiriciliğinde torunu akademisyen Güzel Yücel Gier ve gazeteci Serdar Kızık’tan dokunaklı ve bir o kadar bilgilendirici sunumlar izledik.

    Aralara serpiştirilen Hasan Âli şiirleri de renk kattı etkinliğe. Oğlu Can Yücel’in “Ben en çok babamı sevdim” şiiri olmazsa olmazdı.

    Torun Yücel, Cumhuriyet’in en önde gelen hünerlerinden olan eğitim devriminin içine doğmuş birisi olarak anlattı dedesini.

    Sunumun tümünü aktarmak elbette olası değil. Hasan Âli’nin soyadının âlinin türkçesi olduğunu öğrendik.

    Hukukla başlayan öğrenim yaşamı felsefeyle sürmüş. Bu da öğretmenliğe götürmüş onu. İyi ki de öyle olmuş. Bu kimliği eğitim devriminin köşe taşı köy enstitüleriyle buluşmamızı sağlamış. Bu bağlamda Tonguç’la ayrılmaz ikili olmuşlar.

    Atatürk’le bulunduğu ortamda “Türkiye, bir kurtarıcı aramaktan vazgeçtiğinde kurtulmuş olacaktır” sözleri Gazi’nin ilgisini çekmiş. Abartılı güzellemelerden çok gerçekleri dile getirmenin değer taşıdığı o yıllarda Yücel’e bakanlık kapısının açıldığı düşünülebilir.

    Oğul Yücel’in şiirine konu olduğuna göre baba Yücel işine tutkuyla bağlıymış.

    Hemen her öğrenciye yakın ilgisi bir eğitimcinin olmazsa olmaz insani yönünü ortaya koyması bakımından dikkat çekici özelliği olmuş.

    Serdar Kızık köy enstitülü bir babanın oğlu olarak cumhuriyeti çağdaşlaştırma ve dönüştürme aracı da olan bu eşsiz kurumları çarpıcı örneklerle ve duygulanarak aktardı.

    Enstitüler kapatılmazdan önce oluşturulan Fulbright Komsiyonu’nun okul kitaplarından “bağımsızlık” ve “devrim” sözcüklerini çıkarttığı bilgisi çok değerliydi. Kızık, Fulbright Eğitim Komisyonu’nun 4 ABD’li 4 Türk üyeden oluştuğunu, başkanlığı ABD’nin İstanbul Başkonsolosu’nun yürüttüğünü, oy eşitliği durumunda başkonsolosun oyunun belirleyici olduğunu aktardı. Eğitim komisyonu adını taşısa da Fulbright ABD emperyalizminin kaldıraç kolu olarak işlev görmektedir.

    Osman Gazi Oktay aralarda yaptığı katkılarla izleyenlere önemli bilgiler kazandırdı.

    Köy enstitüleri üzerine okuduğum kitaplardan birindeki yaşanmışlık çok etkilemişti beni.

    Gölköy enstitüsünün yapımı başladığında yöredeki tuğla üreticileri ellerini ovuşturmaya başlamışlardır bile. Tek seçenek olmalarının rahatlığıyla yakaladıkları kazanç fırsatının keyfini sürmeyi düşlemektedirler. Eğitim, üretim içindir rehberliğiyle kurulmakta olan enstitülerin yapıları enstitülülerce yapılmıştır. Tuğlasını, kiremidini kendileri üretmiştir.

    Sözü bugüne bağlayarak bitirelim!

    İlahili ders zillerinden, okullardaki selefi antları içirilmesinden yakınıyoruz bugünlerde.

    Bugünlerde olanca ağırlığıyla yaşamakta olduğumuz gerici kalkışmaların kökünü üç çeyrek yüzyıl öncede aramak gerekir.

    Yücel-Tonguç ikilisinin benzersiz projesi köy enstitülerinin kapatılması bir bakıma cumhuriyet devrimine sırt dönülmesi anlamına gelmiştir.

    Devrimden dönenlerin başına gelendir şu günlerde yaşadıklarımız.

    Fırtınalı havada teknesi batanların Medusa’nın Salına(*) tüneyerek ne yapacağını bilmez şekilde oradan oraya savrulmalarına benzetilebilir yaşadıklarımız.

    Bugün yırtmakla yükümlü olduğumuz bir karanlıkla karşı karşıyayız. Umutları yeşertecek tohumların Yücel-Tonguç ikilisinin döneminde atıldığını ve kısa sürede boy verdiğini unutmazsak umutları diri tutmuş oluruz.

    Hasan Âli Yücel öğretmenimizin yüce anısına saygıyla…

    (*) Medusa’nın Salı” deyişi, aynı adlı belgeselden ödünç alınmıştır.

    Yaşadıkça O’nu Taşıyacaksın!

    Bir cihan götürüyorsun/ Cihanlar yaratan bir insan götürüyorsun/ Maziyi istikbale naklediyorsun.

    Taşı; yükün ağır, fakat paha biçilmez değerdedir / Taşı; O’nu taşıyarak sen de tarih oluyorsun.

    Korkma ezilmezsin/ Zira sen, bir insan değil; bir milletin şerefini taşıyorsun/ Asırlar götürüyorsun bu ağırlık ondan!

    Başını önüne eğ/ Gözlerinin nemini kurutmadan / Bol bol gözyaşı dökerek O’nu taşı/ Bu senin vazifendir!

    Yavaş yürü; yer nemli, gök nemli, gözlerin nemli/ Bir ölü değil, bir diri taşıyorsun/ Hayatın kendini taşıyorsun.

    Canlısınız; taşınan da taşıyan da/ Çünkü O ölümsüzdür/ Çünkü O, milletin kalbinde yaşamaktadır.

    Taşı; kendini taşıyorsun/ Taşı; bir devi, bir inkılabı, bir fikri, bir imanı taşıyorsun.

    Yavaş yürü; başın eğik, gözlerin yaşlı/ Taşı O’nu…

    Yaşadıkça O’nu taşıyacaksın!

    Yukarıdaki ağıt-şiir Hasan Âli Yücel tarafından Atatürk’üm ölümü sonrasında keleme alındı. Ulus gazetesinde yayımlandı. Hasan Âli Yücel, Atatürk’ün cenazesini taşıyacak 12 milletvekilinden birisiydi. Adı kura sonucu belirlenmişti.

    Etkinliğin yapıldığı Arya Kamalı Kültür ve Sanat Merkezi İzmir Kemeraltı’nın tarihsel ve geleneksel ortamına kültür sanat havası katarak önemli bir işlevi yerine getirmiş.

  • Bodo, Norveç kuzeyinin ikinci büyük kenti. Kutup dairesi içinde. Elli bini biraz aşkın kişi yaşıyor.

    Kentin takımı olan Bodo Glimt’in maçlarını oynadığı stadyum 7300 kapasiteli.

    Bu kentin adı çoğu kimse tarafından futbol takımı aracılığıyla duyulmuş olabilir.

    Bodo Glimt geçen yıl UEFA Avrupa Ligi’nde yarı final oynadı.

    Bu yılsa, geçen yılki başarının rastlantısal olmadığını haykıran sonuçlar aldı.

    Atletico Madrid ve Manchester City gibi önemli takımlar Bodo Glimt’e yenildiler.

    Dün akşamsa geçen yılın Şampiyonlar ligi finalisti İtalyan İnter’i dize getirerek UEFA Şampiyonlar ligi dışına ittiler.

    Spor basınının çok ilgi duyduğu başlıktır bir takımın parasal değeri.

    İki takımı karşılaştırırken bu değerler üzerinden konuşurlar.

    Bodo Glimt’in kadro değeri 57 milyon Avro olarak belirlenmiş.

    Buna karşılık İtalyan devi Inter’e biçilen değer 667 milyon Avro’ymuş. Kendisinden 10 kat fazla değere sahip bir takımı haklamış Bodo Glimt.

    En değerli iki Türk takımı olan Galatasaray ve Fenerbahçe’nin de kadro değerleri 350 milyon Avro’yu aşkınmış.

    Kadro değeri önemli ölçüt olsa da başarının güvencesi olamıyor her zaman.

    Bodo Glimt’in bu sıra dışı başarısı derslerle dolu.

    Özellikle futbolu iyi yönetilmeyen Türkiye’nin bu derslerden yararlanması arzulanır.

    “Bugün sünnet, yarın deniz” deyişine uygun bir beklenti vardır Türk futbol izleyicisinde. Özellikle, üç büyükler olarak anılan kulüplerimizin yandaşları araya biraz zaman da girdiğinde şampiyonluk açlığı yaşamaya başlarla ve hemen şampiyonluk isterler. Durum böyle olunca bu kulüplerin başına gelen yöneticilere düşen de bu beklentiye uygun iletiler vermek ve tutumlar almaktır.

    Şampiyonluk açlığı çeken kulüplerin başına Fenerbahçe yazılabilir Türkiye’de. Olimpiyatlara giden Türk sporcularının dörtte birinden fazlasını yetiştirmiş olmak, futbol dışı dallarda çok önemli başarılar kazanmak kandırmaz Fenerbahçe tutkunlarını.

    Durum böyle olunca da transfer dönemi savurganlığa sahne olur. Taraftarın kayıtsız koşulsuz beklentisi şampiyonluk olunca yöneticiye düşen kesenin ağzını açmak olur.

    Teknik direktör seçiminin yanı sıra takıma alınan oyuncular şampiyonluk amacına uygun “çok ünlü kişiler” olmak zorundadır.

    Sezon sonunda düş kırıklığı yaşansa da bir sonraki sezona bağlanır umutlar.

    Büyük beklentilerle getirilen, başarılı olamadığı düşünülen oyuncular ve teknik direktörler gönderilirken ceplerine milyon avrolar konur. Cicim ayları sırasında kimsenin ilgi duyup okumadığı sözleşmelerde öyle maddeler vardır ki onların yerinde olsanız sizin de kovulasınız gelir.

    Görkemli törenlerle gelenler biraz buruk olarak ayrılsalar da şişkinleşen cüzdanları burukluklarını gidermeye yetip de artacaktır.

    Bodo Glimt örneği, parasal yatırım kadar aklın kullanımını, futbolun artık iyiden iyiye bir takım oyunu olduğunu anlatmaya yeter mi bilemiyorum.

    Ama, ivedi şampiyonluk beklentisi hemen her zaman aklın önüne geçeceği için Bodo Glimt ve benzeri örneklerin bizim için bir anlam taşımayacağını öngörmek güç değildir.

  • İstanbul Barosu’ndan “Devrime anma, devrimciye sansür!”

    İstanbul Barosu yönetimi, baronun Cumhuriyet Araştırmaları Merkezi (CUMER)’ni sansürlemiş. İçinde bulunduğumuz yıl boyunca Türk Hukuk Devrimi’nin 100. yaşı kutlanacak. CUMER, bu kapsamda bir bildiri yayımlamış. Devrim varsa devrimci de vardır ilkesi gereğince Mahmut Esat Bozkurt’un adını da anmış.

    Sen misin bunu yapan!

    Hak, hukuk, adalet ilkelerini rehber edinmesi beklenen dünyanın en çok üyeli barosu sansüre sarılmış.

    Bu haberi okuyunca “ben bu filmi daha önce de görmüştüm” diye mırıldandım.

    On beş-20 yıl kadar önceydi.

    “İzmir’in Evrimi” başlıklı bir etkinlik izlemiştim.

    İlk bölümde EÜ’den bir doğa bilimci İzmir’in yüzbinlerce yıl önceki florasına ve faunasına ilişkin ilgi çekici bir sunum yapmıştı. Heyecan duyduğumu anımsıyorum. Bugün neredeyse soyu tükenmiş canlıların bir zamanlar İzmir’de yaşam bulduğu gerçeğini öğrendikten sonra.

    Etkinliğin ikinci bölümünde yerel ölçekte tanınmış bir arkeolog Mahmut Esat Bozkurt’a getirdi sözü.

    Ne ilgisi var demeye kalmadan, eteğindeki taşları dökmekle kalmadı. Eteğinden döktüklerini Cumhuriyet’i taşlamak için rastgele fırlatmaya başladı.

    Meğer Mahmut Esat Bozkurt faşistin biriymiş. Bu özelliğini soyadında ölümsüzleştirmiş.

    İstanbul Barosu yönetiminin de benzer düşünce içinde olduğu anlaşılıyor devrim anmasındaki devrimciyi sansüründen.

    Bilgisizlik ve bilisizlik diyelim!

    Mahmut Esat Anadolu’da Milli Mücadele’nin çoban ateşinin yakıldığını öğrendiğinde İsviçre’de hukuk öğrenimi görmektedir. Hiç duraksamadan yurda dönme kararı alır.

    Arkadaşı Şükrü Saraçoğlu’yla birlikte İtalya üzerinden bir geminin ambarında Anadolu’ya ulaşır. Kuşadası’da Kuvayı Milliye örgütlenmesini başlatır. Milli Mücadele kalesine bir tuğla koymaya çabalar.

    Bu çabalar karşılık bulur ve Cumhuriyet kurulmazdan önce ilk olarak İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresi’nde ön alır.

    Cumhuriyet’in kurulması sonrasında uzmanlık alanı olan hukukun çağdaşlaşması çalışmalarına katılır. 1926’daki Türk Hukuk Devrimi’ne önemli katkısıyla sivrilir.

    Soyadı üzerinden yakıştırılan faşistlik ise baştan aşağı yalan ve yanlıştır.

    1926’da Ege Denizi’nde Fransız bayraklı Lotus ve Türk bayraklı Bozkurt gemileri çarpışır. Kapitülasyonların kaldırıldığını bilmezden gelen Fransız tarafı eskiden olduğu gibi Türkleri şamar oğlanı yerine koymayı planlamıştır. Mahmut Esat, Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda yaptığı savunmayla emperyali bir kez daha, bu kez adliyede yenilgiye uğratır. Hak, hukuk ve adaletin güçlüye özgü bir değerler topluluğu olmaktan çıktığını bilgisiyle ve kararlılığıyla dünyaya haykırır.

    Soyadı Bozkurt’u bu olaydaki yararlılığına borçludur.

    Türkiye’nin başı dincilerle olduğu kadar Türk-İslâm sentezcileriyle ve sol gösterip sağ vuran sözde solcularla da derttedir.

    İstanbul Barosu yönetiminin bu gerçeklerden habersiz olduğunu varsaymak saflığın ötesinde budalalığa eşdeğerdir.

    Solculuk maskesiyle emperyal sevicilikte sınır tanımayanlarla da mücadele boynumuzun borcu olmalıdır.

  • Planlama bu topraklara 27 Mayıs’ın armağanıydı. Kamunun ekonomide baskın biçimde bulunduğu, yönlendirdiği dönemde planlama ciddi bir iş oldu. Devlet Planlama Teşkilatı’nı da unutmamak gerek.

    1961 Anayasası’nı Türklere çok görenlerin de derdi vardı planla ve planlamayla.

    Yazıya başlık olan soru planı ve planlamayı küçümseme ve aşağılama anlayışının ürünüydü.

    Bugün 12 Eylül’e ilişkin görüş dile getirenlerin çoğunun aklına planlamanın rafa kaldırılmasını da bu gerici darbeyle ilişkilendirmek her nedense gelmez.

    Kalkınma planı adı altında planlamaların 12 Eylül’den sonra da sürdüğü ve günümüze ulaştığı doğrudur.

    Türkiye’nin kalkınma planı biçimsel olarak iyi. Ama, ya derinleşen yoksulluk? Plan bu kadar iyiyse yoksulluk niye?

    Ancak, ortada kamucu ekonomiden iz bile kalmamışken bunlara plan demek plana haksızlık olur.

    Rahmetli babam ziraat mühendisi olarak Türkiye Şeker Fabrikaları’na 40 yıl hizmet etmişti. Dolayısı ile evlat kotasından da olsa ben de Türkiye’nin gerçekten planlı yıllarına tanıklık etmiş oldum.

    Bir sonraki yıl ve belki de yıllarda Türkiye’nin şeker gereksinimi ne nicelikte olacak?

    Bu gereksinimi karşılamak için ne kadar şeker pancarı yetiştirmek gerekecek?

    Tüm bunlar öngörülürken iklimsel sapmalar kaynaklı artılar/eksiler de göz önüne alınırdı.

    Tohumun tarlaya düşmesinden şekerin ve yan ürünlerin fabrikadan çıkışına dek hemen her aşama planlama kapsamındaydı.

    Böyle olunca da çiftçinin harcadığı emek sonucu ortaya çıkacak ürünün alıcısı olacak mı olmayacak mı ya da hak ettiği değeri bulacak mı gibi sorular akla getirilmezdi.

    Buna karşılık patates, soğan başta olmak üzere çok sayıda üründe yokluk ve çokluk ardışık yaşanırdı.

    Her alanda olduğu gibi tarım ve hayvancılıkta da sahneden çekilen devletin yaptırım ve yönlendirme gücünden yoksun olduğu kuşkusuzdur.

    Plan mı pilav mı diyenlerin “bize plan değil pilav lâzım” dedikleri de işitildi. İlk bakışta akla yatkın gibi görünen bu sözlerin de planı ve planlamayı aşağılama amaçlı olduğu bugün gelinen noktada daha iyi anlaşılmış olmalıdır.

    Özellikle, market raflarındaki pirinç ve bakliyat ürünlerinin üzerindeki köken ülke bölümü okunduğunda pirincimizi, nohutumuzu, mercimeğimizi, fasulyemizi uzaklara borçlu olduğumuz anlaşılır.

    Tüm bunlara karşın plan mı pilav mı diye sormayı sürdürebilenlere pes demek gerekir.

    Sosyalist blokun yıkılmasıyla birlikte hız kazanan vahşi kapitalizm ortamında plandan, planlamadan söz etmek bir yana akla getirmek bile dışlanma nedeniydi.

    Şimdilerde planlamaya ilişkin gür sesin Çin’den geldiğini işitiyoruz.

    XV. Beş Yıllık Plan tamamlandı ve yürürlüğe girdi orada.

    Çin’in sağladığı sıçramayı anlatmak için kitap dolusu yazmak gerekir. Tek bir tümceyle şu söylenebilir. Çin son çeyrek yüzyılda 700 milyon insanını yoksulluktan kurtardı. Başka söze gerek var mı?

    Diğer yandan, emperyal batı planlı olmayı sürdürüyor. Size başka şey önerirken kendisi başka davranıyor.

    Örneğin Hollanda!

    Denizden kurtardığı topraklarda yaptığı tarım ve hayvancılıkla yılda 100 milyar dolar dolayında fazla veriyor.

    Özetle, Cumhuriyetin birçok kazanımının yanı sıra planlamadan da vazgeçti Türkiye.

    Durum böyle olunca, plansız kalan Türkiye başkalarının planına konu oldu.

    Elbette kazanan olmak yerine yitiren olarak…