• İstediğiniz kadar ben Türkiye’yi şikâyet etme niyetiyle yazmadım deyin. Bu yersiz ve gereksiz davranışınızın böyle algılanması kaçınılmazdır.

    Türkiye, tarihsel günlerden geçiyor. Kurucu parti kapatılmaya eşdeğer bir saldırı altında. 

    Bu durum, bir yandan bıçak sırtına sürülen ve  son 13 yılda yolunu yitiren, ilkelerini unutan CHP için fırsat yarattı. Geçmişin hatalarından ders çıkartarak olması gereken yere ve duruşa geçebilirdi kurucu parti.

    İmamoğlu’nun sıkça düştüğü hataya enerjisi ve kararlılığıyla övgü alan Özel de düşer oldu.

    Batının önde gelen basın organlarına yazılar kaleme alıyor Özel de.

    Bu türden dergilerde ya da gazetelerde yazınızın yayımlanması ancak onların temsil ettiği değerlere göz kırpmanızla olası.

    Hem İmamoğlu hem Özel hiç gereksinimleri olmadığı halde Batı emperyalizmine göz kırpmakta sakınca görmüyorlar.

    Kimlere göz kırptıklarının farkında olmamaları olanaksız.

    Şöyle bir anımsayalım.

    AB(D) ve NATO erişebildikleri her dünya köşesine gözyaşı, kan ve ölüm götürdüler. Listelemeye kalksak bu yazının sınırları yetmez.

    Gazze’deki soykırımın, İran’a yönelik alçakça saldırının ardında bu üçlünün olduğunu en iyi bilenlerden birinin Özel olması gerekirdi.

    Onların güvenlik kavramı olarak pazarladıkları, gerçekte emperyalist saldırganlık ve bu saldırganlığın güvence altında olmasıdır.

    Diğer yandan, kurucu parti önderliği Batıya göz kırpma konusunda iktidarla yarışa girme eğilimi göstermektedir.

    Bu konuda iktidarla yarışmak olanaklı değildir.

    Türkiye’yi çeyrek yüzyıla yakın zamandır yöneten AKP iktidarı hem Avrupa’nın, hem ABD’nin ve dolayısı ile de NATO’nun gözdesidir.

    Avrupa’nın desteğini almak için milyonlarca göçmeni birkaç milyar avro karşılığında Türkiye’de tutmanız gerekir. Bunu yapmaya niyet etseniz bile iktidar kadar başarılı olamayacağınız açıktır.

    Diğer yandan, Atlantik’in karşı kıyısındaki emperyalist de son derece hoşnuttur AKP’den.

    Bir oturuşta milyarlarca dolar tutarında alım yapma herkesin harcı değildir. Yaparsa AKP yapar. 

    Yapmıştır, yapmaktadır.

    Suç örgütü NATO konusunda da iktidarın eline su dökmek hiç kolay değildir.

    Özetle, kendini kanıtlamış AKP dururken ne ABD ne de Avrupa dereyi geçerken at değiştirmeyi göze almaz. 

    Bu yalın gerçek ortadayken kurucu partinin Batı emperyalizminden yarar umma çabası gerçekçi olmadığı gibi onurlu bir davranış da olamaz.

    Her şeyi kendi çıkarına uyarlama çabası içindeki emperyalizmin kurucu partinin başına gelenle dertlenmesi ancak düşte görülecek bir gelişme olabilir.

    Son bir not!

    ABD’nin büyükelçi unvanlı sömürge valisinin size bir monark gerek sözü de üzerinde durulmaya değer.

    Aranan monark bulunmuş durumda. 

    Tek eksik monarkın iktidarının sonsuzlaştırılması!

    Antiemperyalist savaş vermiş, onu Cumhuriyetle taçlandırmak yetmemiş bir de devrimleri eklemiş kurucu partinin “persona non grata” söyleminden özenle uzak duruyor oluşu üzerinde durmaya değmez mi?

    Emperyalizmin basın kisveli kalelerine yazı yazmak ve o yazılarda batıya yaslanan biçem kullanmak açık ki sömürge valisini görmezden gelmeyi gerektirmektedir. 

    Böylesi bir tercih kurucu partinin kökleriyle bağını onaracağı gibi iktidarı da zorlama fırsatı sağlayabilirdi.

    Böyle biline.

    Bu hatalara son verile…

    Not : Yazıyı bitirdikten sonra rastladığım bir görsel kurucu partiye ders içeriyor gibi geldi bana. Emperyalizm has hizmetkârı varken ve ondan hoşnutken yeni bir hizmetkâra yakınlık göstermez. 

  • “Düşmanın karşısında olan her şeyi desteklemeli ve düşmanın desteklediği her şeye karşı olmalıyız!”

    Mao Zedung, 16 Eylül 1939

    CHP’ye kayyum atandı demek yetmez. “CHP kapatıldı” demek doğru olur.

    Basının karşısına çıkabilen Kılıçdaroğlu’nun iki soruya verdiği yanıtlar CHP’nin kapatıldığının dışavurumudur.

    İlk soru : Kurultayda aday olacak mısınız?

    Yanıt : Neye?

    İkinci soru : Kurultay ne zaman olur?

    Yanıt : Allah kerim!

    Kendisini Kemalistlikle etiketleyen birisi olarak Cumhuriyetçi-Kemalist kesimden gelen kimi tepkilere şaşırmaktan alıkoyamıyorum kendimi.

    Parti kapatmalara son verdiğini öne sürenlerin CHP’yi kapattığı ortamda Kılıçdaroğlu ve Özel aynı yolun yolcusu söylemleri karşısında şaşırmanın ötesinde dehşete düşüyorum.

    Özel ve Kılıçdaroğlu’nun birlikte ağlayıp birlikte güldükleri kuşkusuz doğru. 

    Altılı masa saçmalığında, etnikçiliğe göz kırpmada buluştukları da bilinmeyen durum değil.

    İçinde bulunduğumuz günlerde karşıtı olmadan seçime girme hevesinde olan iktidarın varlığı hiç mi önemsenmez?

    CHP’yi sahne dışına iten iktidarın bu adımda sağlayacağı başarının sonraki aşamalarda yaratacağı sonuçlar nasıl olur da öngörülmez?

    Kılıçdaroğlu’nu ve Özel’i eşdeğer tutabiliriz hiç kuşkusuz. Bunda yerden göğe kadar haklı da olabiliriz.

    Ancak, bu yaklaşımın iktidarı karşıtsız bırakacağını nasıl olur da görmezden gelebiliriz?

    Cumhuriyetçi-Kemalist kesim 10 yılı aşkın süredir bir güç odağı oluşturma becerisi gösteremediği gibi ağlama, sızlama ve kimseleri beğenmeme alışkanlığına tutuldu.

    Gelinen durumda  tehlike bu denli açık ve ortadayken armudun sapı, üzümün çöpü mızıkçılığı bir kenara bırakılmalı. 

    Mao’nun özlü sözüyle başladım.

    Mustafa Kemal Atatürk’le bitireyim.

    İran, Irak ve Afgan monarklarıyla Sadabat Paktı’nda bir araya gelen kurucu bu krallara, şahlara çok mu tutkundu?

    Diğer yandan, Balkan Paktı’nda bir araya geldiği Yunanistan’la çok değil 10 yıl önce boğazlaşmamış mıydık?

    Kurucunun yaptığı elbette ülkesinin ve dünyanın iyiliği için aklını duygularının önüne koymaktı. 

    Şimdi neden olmasın?

    Ortak paydada buluşmak!

    Şimdi değilse ne zaman?

  • Türkiye tarihsel günlerden geçiyor. 

    Olanı biteni özetlemek gerekirse, iktidarını sürdürmek isteyen iktidarın her yola başvurmakta olduğuna tanıklık ettiğimiz tartışılmazdır.

    Kurumlar ve kurallar mı?

    Sizlere ömür!

    Yetkisiz bir mahkeme yüksek yargıyı yok sayan bir karar alarak bir partinin yönetimini değiştirmenin yolunu açmak istiyor. 

    Anayasa başta olmak üzere yasalar, kurallar yok hükmünde.

    Yetkisiz mahkemenin aldığı kararla birlikte sahne alan Kılıçdaroğlu ve çevresindekilerin polis haksız iktidar hevesi ibretlik.

    CHP köklerinden koptu mu?

    CHP son 13 yılda sayısız yanlış yaptı mı?

    Bugün mahkeme kararıyla yönetimden uzaklaştırılan CHP yönetimi Kılıçdaroğlu tayfasından değil miydi?

    Sayıları çoğaltılabilecek bu ve benzeri soruların yanıtı hiç kuşkusuz EVET’tir.

    Durum böyleyken olana bitene karşı durmak yerine CHP’nin kusurlarıyla ve günahlarıyla uğraşmak hiç de akılcı olmadığı gibi Bizanslıların yaptığı gibi meleklerin cinsiyetini tartışmaktır. ,

    Eksikli ve son derece aksaklı demokratik ortamı mumla aramak istemiyorsak güncele odaklanmak, bugünlerde yaşanmakta olanların karşısında dimdik durmak öncelikli ve göz ardı edilemez görevdir.

    Durumu anlamak bakımından şöyle okumak yararlı olabilir.

    CHP kapatılmıştır.

    Hiç olmazsa buna karşı çıkmak gerekmez mi?

  • Küba Devrimi 70. yaşına ilerlerken bugüne kadarki en kırılgan dönemini yaşıyor. 

    Küba Devrimi, başından bu yana abluka ve ambargo koşullarında var oldu. Sosyalist blok ayaktayken Küba’nın sırtını dayayabileceği sağlam bir güçtü.

    Sosyalist blok yıkıldıktan sonra beklenen zorluklar aşılırken bir bakıma güçlüklere karşı bağışıklık da kazanılmış oldu.

    Trump’ın göreve gelmesiyle birlikte Küba için zorluklar katlandı.

    ABD’nin İran karşısında beklenen  yengiyi kazanamamış olması da bir başka olumsuzluk kaynağı oldu Küba için. Böylesi durumlarda, giriştiği savaşı kazanamamış olan yaralı aslan “kolay zafer” arayışına girer. Trump’ın ABD’si tam da bu tanıma uymaktadır. 

    Başından bu yana dayanışmayla ve yardımlaşmayla varlığını sürdüren Küba’nın destek gereksinimi üst düzeydedir.

    Yazıya oturduğumda ingilizce yayın yapan bir haber kanalında geçen alt yazıya bakılırsa Küba’da enerji üretimi için kullanılan akaryakıt tükenmek üzeredir. 

    Kısıtlı da olsa akaryakıtın varlığında günde birkaç saat verilebilen elektrik enerjisinin artık hiç verilememesi kapıdaki tehlikedir. 

    Küba ekonomisini ayakta tutan sektörlerden biri olan turizm bu nedenle neredeyse devre dışı kalmıştır. 

    Daha büyük olumsuzluk sağlık kuruluşlarının elektriksiz kalması sonucu ortaya çıkacak yaşamsal sorunlardan kaynaklanacaktır.

    Latin Amerika söz konusu olunca Eduardo Galeano’yu ve “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı anımsamamak olmaz.

    Küba, bu kesik damarları onaran ilk ülkedir. Her türlü zorluğa ve ambargoya karşın Küba’nın onardığı damarlar dolaşıma açık kalmıştır.

    Orta ve Güney Amerika’da kesik damarlar zaman zaman onarılmış olsa da kısa sürede tıkanmıştır. 

    Son olarak Venezuela’nın başına gelen Bolivar’ın yükselttiği bayrağın üzerine dikilen tüy olmuştur.

    İkibinli yılların başlarında kendisini gösteren Bolivarcı dip dalgasından eser kalmamış gibidir. 

    Küba, tüm bu olumsuzlukların boy gösterdiği bataklıktaki biricik çiçek gibidir.

    Yetmiş yıldır direnen, başını dik tutan, boyun eğmeyen Küba halkına dünyanın bütün halkları borçluydu.

    Şimdi, o borcu ödemenin zamanıdır.

    JMKDD (Jose Marti Küba Dostluk Derneği)’nin öncülük ettiği “Küba için Güneş Topluyoruz” imecesi katkı bekliyor. 

    İmecenin öncelikli hedefi enerji darboğazında sorunlar yaşayan 3 büyük sağlık kuruluşunun güneş enerjisine kavuşturulması.

    Küba’nın petrolü yok ama yakıcı güneşi var!

    Küba Devrimi’ni yaşatmak, en gereksindiği anda yardım etmek vicdanlı ve namuslu insanların boynunun borcu olmalı…

    Sergiden seçki için tıklayınız : 

    https://drive.google.com/drive/folders/1MxUOMmqZmjxXNFrn0L_hTPGJPxOoQCCt?usp=sharing

  • Eksikliği giderilemez elbette Dr Fatih Dinçer'in.
Ardında bıraktığı derin olumlu iz yakınlarına, sevenlerine ve meslektaşlarına kalan paha biçilmez onur ve gurur.

    Fatih (Dinçer) ağabeye beklenmedik veda üzdüğü kadar düşündürdü. Kırk yılı aşkın süre önce ben Ege Tıp öğrencisiyken genel cerrahi asistanıydı.

    Tıpta ve onun da içinde cerrahi dallarda hiyerarşinin keskin olduğu yıllardı. Ataerkil ilişkiler son derece yerleşikti.

    Bana özgü bir kaygı mıydı?

    Bilemiyorum.

    Yolumuz genel cerrahiyle kesiştiğinde biraz olsun gerilirdik, kalp atışlarımız elimizde olmadan hızlanırdı.

    O ortamda Fatih ağabeyin sakin ve sevecen yaklaşımının içimizi rahatlatan, gerginliğimizi azaltan etkisini unutamam.

    İzleyen yıllarda kısa süreli çalışma arkadaşlığımız da olmuştu kendisiyle.

    Sakin, güleryüzlü ve elbette beyefendi duruşu hiç değişmemişti.

    Son yıllardaki karşılaşmalarımız ben yürürken o bisiklete binerken olmuştu. Ayaküstü de olsa söyleşmek hep keyifliydi.

    Başka deyişle Fatih ağabey genel cerrahinin birkaç “siyah kuğusu”ndan birisiydi benim gözümde.

    Vedalaşmak güç olsa da zorunlu…

    Ruhu şad olsun!

    Sevgili eşi dönemdaşım Tevhide’ye ve evladı Tuna’ya başsağlığı, sabır dileyerek…

    Yokluğu elbette giderilemez bir eksiklik.

    Ama, geride bıraktığı olumlu izlenim yakınları, sevenleri ve meslektaşları için paha biçilmez değerde.

  • Yılın ilk dil bayramı 749 yaşında. 

    Coğrafik olarak Türkiye’nin kalbinde konuşlu Karaman Türkçenin de başkenti sayılır.

    Geçtiğimiz haftalarda İstiklâl Marşı’nın hem de Karaman’da Arapça okutulmuş olması hem Türkçenin başkenti hem de Türkiye için büyük şanssızlıktı.

    Takvim ilerlerken geriye gitmek bu değilse neydi?

    Görsel ve yazılı medyada Türkçe’nin kötü kullanımına ilişkin örnekler saymakla bitmez. İktidar yanlısı olsun muhalif olduğunu ileri sürsün medyanın Türkçe bakımından hali yürekler acısıdır. Düzelmek şöyle dursun her geçen gün kötüleşmektedir.

    Bu bayramda çeviriye değinmek istiyorum.

    Hemen her konuda dilimize kazandırılmış kitaplarda rastladığımız Türkçe de az engelli değildir.

    Çoğumuzun başladığımız kitabı bitiremeden yarıda bırakma deneyimi olmuştur. Çeviri kitaplarda bu oran çok daha yüksektir. 

    Bir yabancı dili çok iyi bilen çevirmen kendi dilinde o oranda yetkin olmayınca ortaya çıkan yapıt okunmaz olur.

    Yakın zamanda okuduğum, hatırı sayılır yayınevlerince basılmış kitaplarda çeviri kaynaklı dil yaramızın hiç de azımsanmayacak boyutta olduğunu sıkça fark ettim. 

    Üşenmedim!

    Yayınevine bu sorunu ilettim. Nezaket gereği olsun geri bildirim aldığımı anımsamıyorum.

    Okuma sırasına aldığım kitaplardan birisini dün okumaya başladım.

    Kitabın basım tarihi 1975 olunca kaygılanmam kaçınılmazdı.

    Yarım yüzyılı aşkın zaman önce çevrilmiş kitapta nasıl bir Türkçe’yle karşılaşacaktım?

    İlk birkaç sayfadan sonra kaygımın yersiz olduğunu anladım.

    Son derece arı ve duru Türkçe kullanımı 50 yıl önce olasıyken günümüzde çevrilmiş kitapları okurken Osmanlıca sözlüğe başvurma gereği duymak ne yaman çelişkiydi?

    Türkçe’ye çevrilen kitaplarda son yıllarda çevirmenin özgeçmişine de yer verilir oldu. Durum böyle olunca, kitabı okumaya başlamadan önce çevirmeni tanımak olanaklı. Elbette olumlu bir durum.

    Sözünü ettiğim kitapta böyle bir tanıtım yoktu.

    Kitabın Türkçesi günümüz çevirilerinde mumla arayıp bulamayacağımız durulukta olunca çevirmeni kimmiş diyerek giriş sayfasına döndüm.

    Rastladığım ad Türkçe ustalığı ve yetkinliği tartışılmaz bir şairdi.

    Çeviri özen gösterilmesi gereken bir iştir.

    Bir yapıtı bir dilden diğerine çevirmenin ötesinde bir eylem olduğu kuşkusuzdur.

    Cemal Süreya’nın anısına saygıyla…

    Yayınevlerinin bu önemli konuda çok daha özenli olma görevini anımsamaları dileğiyle…

  • Yeni Türkiye’de hemen her gün olaya gebe diyebiliriz. Anneler Günü bile tartışma, sürtüşme konusu olabildi.

    Önce bir tanıtım filmi ardından TRT sunucusunun “patili annesiyim” sözleri dinamitin fitilini ateşledi. Spordaki amigoların eşdeğeri sayılabilecek siber troller her iki olayda da kurbanları belirlemekte gecikmedi. İnfazlarla birlikte rahata erdiler.

    Dil devrimini izleyen din devrimiyle Avrupa’da din bezirgânlarının ipliği pazara çıkartıldı. Dinin, aldatma gereci olmasına son verilerek bulunması gereken özel alana itildi. 

    Sonuç mu?

    Aydınlanma ve Rönesans!

    İnsanlık tarihinin önemli dönüm noktası sayılan ikilinin dil ve din devrimlerini izleyerek ortaya çıkması elbette rastlantı değildi.

    Bir sonraki aşamada Kopernik’in göksel devrimiyle dünyanın rütbeleri sökülmüş oldu. Evrenin merkezindeki yerini yitiren yerküre evrendeki milyarlarca gök oluşumundan birine gerilemiş oldu.

    XIX. yüzyılın sonuna doğru Darwin sahne aldı. 

    Günümüzde gerçekliğinden kuşku duyulmayan Evrim Kuramı’nı tanımlayan Darwin böylelikle “üstün canlı” insanı tahtından indirmiş oldu.

    Darwin’in insanı bulunduğu konumdan uzaklaştırması diğer yanıyla yerküreye 6000 yıllık geçmiş biçen kutsal kitaba meydan okuma anlamına geldi.

    On üç milyar sekizyüz milyon yıl önce yaşanan “büyük patlama” 1 Ocak’a tarihlendiğinde  “insangiller”in ortaya çıkışı 31 Aralık saat 14.24’e, Homo cinsinin yeryüzünde gezinmeye başlamasıysa aynı günün saat 22.24’üne denk düşer.

    Her ne kadar Homo sapiens bugün için yeryüzünün efendisi görünse de, başka canlılarda bulunmayan kendine özgü bilinciyle öne çıksa da, bu durumun “şimdilik” olduğunu anımsa(t)makta yarar var.

    Yeryüzü var olduğundan bu yana canlıların 5 büyük yok oluş yaşadığı unutulmamalı. Canlılık hiç kesintiye uğramamıştır. Kesintiye uğrayan yeni duruma uyum göstermeyen canlıların varlığı olmuştur. Yeni bir dünya kurulmuş ve canlılık yoluna devam etmiştir demek yanlış olmaz.

    Biyoloji biliminin gerçeğidir canlıların kardeşliği. 

    Yakın çevremizde rastladığımız ya da hiç rastlamadığımız uzaklardaki binlerce türle yakın ya da uzak akraba olduğumuz tartışmasızdır.

    Buna karşılık, dinlerin hemen tümü insana özel bir değer biçer. “Eşrefi mahlûk” sayılmak hemen hepimizin az ya da çok hoşuna gider. Bunun bir sonraki aşaması “insanın yeryüzündeki her (güzel) şeyi hak ettiği” düşüncesidir. Bu anlayışın dünyayı ve canlılığı getirdiği durum ortadadır. 

    “Altıncı büyük yokoluş”tan söz ediliyorsa eğer bunda insan üstenciliğinin payı yadsınmazdır.

    Bir başka canlıya kızım ya da oğlum demek sorundur Yeni Türkiye’de. Bu akla zarar durum akla ve bilime aykırıdır. Bu yalın gerçekliğe karşın bir başka canlının anası olduğunu ifade etmek yaptırıma uğrama gerekçesi olabilmektedir. Aradan geçen yüzyıllara karşın “engizisyon iş başında” demek abartı sayılır mı?

    Artık geçmişte kalması gereken insan üstünlükçülüğü sayıklamalarının içinde bulunduğumuz çağda bir kez daha diril(til)miş olması düşündürücü olduğu kadar ürkütücüdür. 

    Yobazlığın şaha kalktığı günümüzde bu ürpertici durumu “geri kalma kararlılığı” olarak da okumak olasıdır.

    Canlıların kardeşliği insanın ve bir parçası olduğu doğanın varlığını güvence altına alan anlayıştır. 

    Algılayabilene…

  • Açılım 2.0 yeni ürünler verdi.

    Eli kanlı katilin “kurucu önder” olduğu yerde bu yeni ürünler şaşırtıcı olmadı.

    Dersim ve Seyit Rıza’yla başlayan hasat gelişti, serpildi.

    Amed üzerinden Amedspor hamlesi sahne aldı.

    Adı bile tartışmalı olan bu kulübe TFF bir üst lige çıkması için destek oldu mu bilemiyorum.

    Ama, yargının bile güdülenebildiği yerde bu olduysa şaşırılmaz.

    Amed neresi mi?

    Bugün bizim Diyarbakır olarak bildiğimiz yerin Bizans dönemindeki adıdır.

    Kimlik siyaseti, davranışlarında mantık ve tutarlılık aramıyor. Kendince belirlediği hedefe giden yolda yüzyıllar öncesine uzanıp, oradan kendisine ekmek çıkartmayı deneyebiliyor.

    Tarihsel yerleri göz önüne getirip, canlandırma yapmak tarihçilerin sıkça başvurduğu eylemdir. Geçmişi anlayabilmenin yollarından biridir. Tarihçi bunu yaparken o geçmişi bugüne taşımayı, adları bugünün sinsi oyunlarına aracı etmeyi aklından bile geçirmez.

    Buna karşılık, kimlik siyaseti kurnazları Bizans’ın Amed’ini bugüne taşıyarak kendilerine pay çıkartma çabası içinde olabilirler.

    Birkaç örnek!

    Bugün, Roma dönemindeki adlarıyla Milano’ya Roma Mediolanum ya da Paris’e Lutetia demeyi aklınızdan geçirebilir misiniz?

    Ya da New York’a kenti ilk kuranların koyduğu ad olan New Amsterdam demeye kalksanız başınıza neler gelir?

    Özetle, bugün Türkiye’de estirilen Amed(spor) fırtınası sporun kimlik siyasetine aracı edilmesinden başka bir şey değildir.

    Önünüze bir tarih atlası açıp geçmişte yolculuğa çıkmak hiç de kötü bir şey değildir.

    Ama, o tarih atlasında rastladığınız yer adlarını bugüne taşımaya kalkarsanız aklınızdan zorunuz olduğu izlenimi doğar en iyi olasılıkla.

    Aklınızdan zorunuz olmadan bu canlandırmada üstelerseniz bilin ki emperyalizmin koçbaşı olmayı göze almışsınızdır.

    Türkiye’de Norşin diye bir yer yok!

    Türkiye’de Dersim yok!

    Türkiye’de Diyarbekir ve Amed de yok!

    Buna karşılık, Türkiye’de giderek kabaran hain işbirlikçilik var!

  • “Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvaya!”

    “Türk-Kürt-Arap kardeşliği”

    Bir Amedspor fırtınası es(tiril)iyor!

    Başka deyişle bir projenin koçbaşıdır Amedspor.

    Bir zamanlar, Diyarbakırspor vardı.

    İnişli çıkışlı olsa da Diyarbakırspor uzun yıllar ili ve bölgeyi temsil etmiştir.

    Bir de bakıldı ki yerinde yeller esiyor yılların Diyarbakırspor’unun.

    Bir el düğmeye bastı ve takımı ölüme terk etti.

    Neredeyse eş zamanlı olarak Amedspor ve Diyarbekirspor sahne aldı.

    Amedspor güncel yükselen değer olsa da diğerinin yükselişini görmek kimseleri şaşırtmamalı.

    İlkinin 10 yıl kadar önce başarısızlığa uğraması sonrasında Açılım 2.0 bir yılı aşkın süre önce yeniden dolaşıma sokuldu.

    Bu kez çıta çok daha yükseğe kondu.

    Eli kanlı katil “kurucu önder”liğe atandı.

    Böylesi sınırları zorlayan girişimin kitlelerin desteğine gereksinim duyduğu açıktı.

    Hemen her türlü olumsuzluğuna ve kirliliğine karşın futbol kitleleri etkileyen tılsımını koruduğuna göre tam sırasıydı bu çok tutulan oyunun yazının başındaki sözlerden oluşan zincire eklenmesi.

    Hemen her şeyin ve etkinliğin iktidar güdümünde olduğu Türkiye’de futbolun bu etkiden bağışık olduğunu akla getirmek bile olanaksızdır.

    Amedspor’u süper lige çıktığı için kutlamayan kişi, kulüp ve oluşum kalmadı.

    Kutlamaların önemli bölümü iktidara ve güncel duruma uzak kalma kaygısının ürünüydü.

    Bahçeli’nin sınırları zorlayan, geçmişten bugüne uzanan tutumunu hiçe sayan açılımcı ve Öcalancı söylemlerine kitlesel destek sağlamada önemli işlev görmeliydi Amedspor projesi.

    Projenin işlev gördüğü kuşkusuz. Ancak, kitlesel desteğe sağladığı niceliksel katkı ne düzeyde? Bu can alıcı sorunun yanıtı için bir süre daha beklemek gerekecek.

    Amedspor’un “kardeşliğe vereceği katkı” en iyi olasılıkla romantik bir yaklaşım.

    Romantizmin albenisine kapılanların “düşmanlık mı var da kardeşlik gereksin” sorusunu akla getirmemeleri içinde bulunduğumuz şu günlerde en azından şimdilik hoş görülebilir.

    Akla getirmekten kaçınılanı sormuş olarak hiç olmazsa tarihe not düşmüş olalım.

    Zaten boğazına kadar çamura gömülmüş futbolun siyasete araç yapılması eksikti. O da oldu.

  • Böyle bir aracı kente sokarsanız olacaklardan da sorumlu olursunuz.

    Geçen hafta İzmir’de bir tırın neden olduğu trafik cinayetinde üç vatandaş yaşamını yitirdi.

    Başka kentlerde durumun ne olduğunu gözlerimle görmesem de metropollerin içinde tırların cirit attığını öngörebiliyorum.

    Önceki belediye başkanımızın “slow citta” (yavaş şehir) tutkusu bilinmeyen bir şey değildi. Seferihisar’dan sonra İzmir’e de “slow citta metropol” unvanını kazandırdığını anımsadım birden.

    İzmir bir liman kentidir aynı zamanda.

    Liman üzerine farklı düşünceler ve öneriler olsa da bu kimliği İzmir’le bütünleşmiştir.

    Anımsanırsa, bizim yönetsel anlayışımızda limanlarla demiryolları bütünleşiktir. Daha doğrusu öyleydi. Günümüzde çoğu liman özelleştirmeye kurban gittiği için bu bütünleşme önemli ölçüde unutulmuştur.

    İzmir’in orta yerindeki limana hem yük hem de yolcu gelir. Yolcuda sorun yok. Ya yaya olarak çıkar limandan ya da bir tur otobüsüyle.

    Yükün limandan çıkması için iki seçenek vardır.

    Demiryolu ya da tır.

    Tır uzak ara önceliklidir.

    Trafiğe yük olduğu gibi kent estetiğine de zarar verir tır taşımacılığı.

    Unutulmamalı ki, tır ve kamyon taşımacılığı inşaatla birlikte Türkiye’nin önde gelen dokunulmazlarıdır.

    Yazarken belleğim gerilere götürdü beni.

    İzmir’e adım attığım yetmişlerin sonunda ve seksenler boyunca kente gelen ağır tonajlı taşıtların kente girişine belirli saatlerde izin verilirdi. Bu saatlerden önce gelenler girişte bekletilirdi.

    Şimdilerde anılarda kalan bu uygulama neden anımsanmaz?

    Adına UKOME denen iktidar denetimindeki kurum metropol ulaşımıyla ilgili pek çok karar alır. Ama, sıra kutsala gelince oralı olmaz, susmayı yeğler.

    Boşa gideceğini bilsem de “UKOME göreve” diye haykırasım geliyor.

    Olumlulukları sahiplenmekte gecikmeyen yönetimlerimiz iş olumsuzluğa gelince uyur gibi yapar.

    Ya da cinayetin adını kaza olarak koyar.

    İzmir’de geçen gün can yitimiyle sonuçlanan sözde kaza bunun tipik örneğidir.

    İmama uyan cemaat gibi ben de günah keçisi arayışına çıktım.

    Metropol yönetmek ayrı bir incelik ve işbirliği gerektiriyor.

    Bunu bir kuşun iki kanadına benzetmekte hata olmaz.

    Seçilmiş yerel yönetimle atanmış merkezi yönetim uzantısı!

    Belediye ve valilik!

    Bu ikili, özellikle İzmir’de kamu yararına bir uyum ve işbirliği içinde gözükmüyor.

    Belediye, bu konu beni ilgilendirmez diyerek kimi sorunlara sırtını dönerken valilik deyim yerindeyse belediyenin başarısızlığını amaçlayan bir tutum sergiliyor.

    Türkiye gibi şehirleri de kötü yönetimden kendini kurtaramıyor.

    Çözüm mü?

    Aklın yolu bir!

    Liman-demiryolu bütünleşmesini anımsamak!

    Bu da yetmez!

    Yaşama geçirmek…