• Diğer adıyla Down Sendromu.

    Tanımlayıcısının adıyla anılan sorun.

    Bu bireyler 46+1 kromozoma sahipler.

    Her yılın 3. Ayının 21’i Down Sendromu günü olarak belirlenmiş.

    Down Sendromlu bireylerin topluma kazandırılması doğrultusundaki çalışmalar sonuç vermiş.

    Epeyce yol alınmış son yıllarda.

    Elbette, daha gidilecek çok yol olduğu kuşkusuz.

    Artık aramızda olmayan ünlü evrimbilimci Stephen Jay Gould Down Sendromu üzerinden yeni bir kapı açmıştı.

    Gould, “Pandanın Başparmağı” kitabında Down Sendromu’nun farklı bir adlandırması üzerinden ayrımcılığa ve ırkçılığa giden yolun taşlarının nasıl döşendiğinden söz eder.

    Trizomi 21 ve Down Sendromu adlarıyla anılan kromozom bozukluğuna Batılılar Mongolizm adını da eklemişler. Bu bireylerin yüz görünümlerinden yola çıkarak.

    Down Sendromluların öğrenmedeki yavaşlığı zihinsel gerilikle etiketlenmiş uzunca süre.

    Günümüzde bilimsel dayanağı olmayan ve bilim çevrelerinde kabul görmeyen insan ırkları kavramına göre en üstün ırk Beyaz’dır. Bu ırka Kafkasyalı da denmiştir. Deri renkleri farklı olan diğer insanlar alt insan olarak tanımlanmıştır uzun süre.

    İnsan ırkları tanımlamasının temeli görünüm farklılığıdır. Bir tür farkından bile söz edilemez.

    Sanayi Devrimi sonrasında uzaklara yelken açan Batılılar gittikleri yerlerde dış görünüş bakımından farklı insanlarla karşılaştılar.

    Sömürgeciliğe evrilen batılılar bu amaçlarına rahat ulaşabilmek için karşılaştıkları farklı(!) görünümlü insanları egemenlikleri altına alma ve sömürebilme bakımından kendilerince dayanak oluşturma zorunluluğu içinde buldular kendilerini.

    Üstün olanın aşağı olana egemen olması olağan bir durum olarak karşılanabilirdi başkalarınca.

    Trizomi 21 ya da Down Sendromu’nun Mongolizmle etiketlenmesi bu yüzdendi.

    Kromozom bozukluğu olan bireylerin ayrımcılık amaçlı Mongolizm’le yaftalanmalarını öğrenmek benim açımdan önemli bir kapı oldu.

    O kapıdan girer girmez çok daha fazla kapı belirdi karşımda.

    Her biri beni farklı ve hiç bilmediğim bilgilere eriştirdi.

    Ayrıntısı çok olsa da bu kapıların ardındaki “tıpta ırkçılık” kavramıyla tanışmış oldum.

    Sömürgeci beyaz adamın sömürüsünü sınırsızlaştırma amacıyla tıp bilimini de tepe tepe kullandığını öğrendiğimi fark ettim bir hekim olarak.

    Üç haftadır süren İran’a emperyalist saldırının ardındakilerin bilinçaltında bu olgunun yattığını kestirmek zor olmasa gerektir.

  • Hürmüz Boğazı’nın 8 kıyıdaşı var. Sekiz kocalı Hürmüz de denebilir.

    En uzun kıyıdaş İran.

    Savaşın geldiği noktada İran, Hürmüz’ün egemenidir.

    Diğer yandan, çoğu kıyıdaş yapaydır. Masa başı üretimidir.

    Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) kendilerini var edenlerin kapıkullarıdır.

    Bu, devlet bile demeye dilimizin varmaması gereken oluşumların tek işlevi petrol bekçiliğidir.

    Bekçiliğin karşılığı bu oluşumların başına oturtulmuş aşiret önderlerinin tahtlarında oturmalarının sağlanmasıdır. Bekçilik yetmiyor ABD’ye. Bu bekçiliğin ötesinde haraç ödemesi de gerekiyor bu oluşumların ABD’ye.

    ABD başkanlarının bu oluşumları ziyareti sonrasında ticaret adı altında ABD askeri-endüstriyel bileşkesine aktarılan trilyonlarca dolara haraç demek ağır kaçarsa ödence (aidat) olarak da adlandırabiliriz.

    On yıllardır efendilerine bağlılıkta sınırı tanımayan körfez oluşumları belki de tarihte ilk kez savaşın sıcak yüzüyle baş başa kaldılar.

    Hiç beklemedikleri bu durum karşısında ne yapacaklarını şaşıran aşiret önderleri bir yandan oluşturdukları sahte cennetin ayaklarının altından kaydığını görürken diğer yandan bugüne dek aidat ödedikleri efendilerinin kendilerini koruma yeteneğinden yoksun olduğunu ürpertiyle izlediler.

    Efendi için bunlar ayrıntıdır. Kendisi söz konusu olduğunda şeyhler, emirler, krallar hiçbir anlam taşımaz.

    Taht ve saltanat odaklı işbirlikçilik bu oluşumları petrol bekçiliğine indirgediği gibi uzaktaki yayılmacının bölgeye göz dikmesini özendirdi.

    “Yurt barış, dünyada barış!”

    Hemen herkesin benimsediği bu barış anlayışı elbette sözle yaşama geçmez.

    Bölge ülkelerinin yayılmacılara karşı birleşmesiyle yaşama geçebilir ancak.

    Sadabat Paktı ve Balkan Paktı anımsansın.

    Bu türden örgütlenmeler olsaydı bugün körfezdekilerin yayılmacıyla işbirliğinin ötesine geçen “yardım ve yataklık” anlayışına geçit vermek şöyle dursun akla bile getirilmesine izin vermezdi.

    Tıpkı Çanakkale gibi Hürmüz de geçilmez kılınırsa devlet görünümlü bu oluşumların mercek altına alınması, bir daha böylesi yanlışlara düşmelerinin önüne geçilmesi gündeme gelecektir.

    Tüm içtenliğimle Hürmüz geçilmez olsun isteğindeyim.

    İran’ın densiz bir çocuk katiline ve pedofile yenilmemesi aklı başında herkesin güncel dileği olmalı.

  • Hürmüz Boğazı’nın 8 kıyıdaşı var. Sekiz kocalı Hürmüz de denebilir.

    En uzun kıyıdaş İran.

    Savaşın geldiği noktada İran, Hürmüz’ün egemenidir.

    Diğer yandan, çoğu kıyıdaş yapaydır. Masa başı üretimidir.

    Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) kendilerini var edenlerin kapıkullarıdır.

    Bu, devlet bile demeye dilimizin varmaması gereken oluşumların tek işlevi petrol bekçiliğidir.

    Bekçiliğin karşılığı bu oluşumların başına oturtulmuş aşiret önderlerinin tahtlarında oturmalarının sağlanmasıdır. Bekçilik yetmiyor ABD’ye. Bu bekçiliğin ötesinde haraç ödemesi de gerekiyor bu oluşumların ABD’ye.

    ABD başkanlarının bu oluşumları ziyareti sonrasında ticaret adı altında ABD askeri-endüstriyel bileşkesine aktarılan trilyonlarca dolara haraç demek ağır kaçarsa ödence (aidat) olarak da adlandırabiliriz.

    On yıllardır efendilerine bağlılıkta sınırı tanımayan körfez oluşumları belki de tarihte ilk kez savaşın sıcak yüzüyle baş başa kaldılar.

    Hiç beklemedikleri bu durum karşısında ne yapacaklarını şaşıran aşiret önderleri bir yandan oluşturdukları sahte cennetin ayaklarının altından kaydığını görürken diğer yandan bugüne dek aidat ödedikleri efendilerinin kendilerini koruma yeteneğinden yoksun olduğunu ürpertiyle izlediler.

    Efendi için bunlar ayrıntıdır. Kendisi söz konusu olduğunda şeyhler, emirler, krallar hiçbir anlam taşımaz.

    Taht ve saltanat odaklı işbirlikçilik bu oluşumları petrol bekçiliğine indirgediği gibi uzaktaki yayılmacının bölgeye göz dikmesini özendirdi.

    “Yurt barış, dünyada barış!”

    Hemen herkesin benimsediği bu barış anlayışı elbette sözle yaşama geçmez.

    Bölge ülkelerinin yayılmacılara karşı birleşmesiyle yaşama geçebilir ancak.

    Sadabat Paktı ve Balkan Paktı anımsansın.

    Bu türden örgütlenmeler olsaydı bugün körfezdekilerin yayılmacıyla işbirliğinin ötesine geçen “yardım ve yataklık” anlayışına geçit vermek şöyle dursun akla bile getirilmesine izin vermezdi.

    Tıpkı Çanakkale gibi Hürmüz de geçilmez kılınırsa devlet görünümlü bu oluşumların mercek altına alınması, bir daha böylesi yanlışlara düşmelerinin önüne geçilmesi gündeme gelecektir.

    Tüm içtenliğimle Hürmüz geçilmez olsun isteğindeyim.

    İran’ın densiz bir çocuk katiline ve pedofile yenilmemesi aklı başında herkesin güncel dileği olmalı.

  • Çanakkale için Milli Mücadele’nin önsözü nitelemesi yapılır. Doğrudur, ancak onun da bir önsözü olduğu bilinse de unutulur.

    Birkaç gün sonra Çanakkale deniz savaşları anılacak. Eksik olan önsöz eklenmeli destansı anlatıya.

    Çanakkale’den bir hafta önce Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı karşısında yer alan güçler İzmir’e uğramışlardı. İçlerinden geçen İzmir’i teslim almaktı. İzmir valisi Rahmi beyin bu isteğe olumsuz yanıtı özgüvende sınır tanımayanların aklına zor kullanma seçeneğini getirir.

    Her ne kadar, Abdülhamit olsaydı Osmanlı bu savaşa girmezdi diyenler çıksa da, Osmanlı bu savaşın avıydı. Osmanlı’nın paylaşımı yıllar önce kararlaştırılmıştı. Buna bağlı olarak da savaş dışı kalması olanaksızdı.

    Emperyal devletler Levant’ın yıldızı İzmir’i hem konumu hem de çok dinli, çok dilli özelliği nedeniyle gözlerine kestirmiş olmalıydılar.

    İzmir, 15 Mayıs 1919’dan 4 yıl önce düşman işgaline uğrayabilirdi.

    İzmir körfezine egemen Sancakkale savunmasıyla bu olasılığın gerçekleşmesine fırsat verilmedi. Sancakkale’nin hakkını verip orada kanları, canları pahasına işgalciye karşı koyan Mehmetçikleri unutamayız.

    Günümüzde mandalina bahçeleri arasında sıkışıp kalmış olan Yenikale Şehitliği düşmana geçit vermemek uğruna canlarını veren kahramanların huzurla uyudukları yerdir.

    Tarihin bu önemli sayfasının farkında olunmayınca buranın bilinmesini beklemek gerçekçi değil elbette.

    Diğer yandan, şehitliğin yanı başındaki Sancakkale bilinmediği gibi içine adım atılamaz durumda günümüzde.

    Sancakkale, 370 yaşındadır.

    Sancakburnu’nda körfez girişinin en dar yerinde konuşlu kale 1666’da Köprülü Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Körfeze giren, çıkan gemi trafiğinin denetlenmesi için son derece önemli bir noktadadır. Böylelikle körfezden çıkan gemilerin vergilendirilmesi kolaylaşmıştır. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde kaleye yer verdiği bilinir.

    1688 depreminde yerle bir olan kale yeniden yapılmış. 1828’de yeni tabyalar eklenmiş. 1877’de ise Alman Krupp toplarıyla donatılmış.

    5-10 Mart 1915’te kaleye saldıran İngiliz ve Fransız güçleri sonuç alamadan geri çekilmişler. Kaleye saldıran gemilerden HMS Triumph Çanakkale’de Alman U 21 denizaltısı tarafından batırılmış.

    Çanakkale’nin önsözü Sancakkale bilinmeyi ve yüceltilmeyi hak ediyor olmalı.

    Tek başına bir ordu gibi kendisini gösteren Celal Öcal, Sancakkale Dayanışma Grubu’na önderlik ederek kalenin ve Yenikale Şehitliği’nin bilinir olması için sıvamış kolları.

    Bu kapsamda 2021’den başlayarak her 10 Mart’ta Yenikale Şehitliği’nde anma etkinliğini yaşama geçirmiş.

    Balçova Belediyesi ve ona eklenen çeşitli dernekler, oluşumlar ve siyasi partiler bu anmalara katılmışlar. Her yıl bir öncekinden daha katılımlı olmuş anmalar.

    İlk aşamada sağlanan başarıya Sancakkale’nin de eklenmesi amaçlanıyor.

    Sancakkale’nin askeri bölge kapsamında yasaklı olması, çabaları biraz sonuçsuz bıraksa da mücadeleyi yılmadan sürdürmek ve kalenin düzenlenerek ziyarete açılması bir yandan tarihsel bir değerin canlandırılması anlamına gelirken diğer yandan da 111 yıl önce düşmana geçit vermemek için kanlarını dökenlere, canlarını verenlere borcumuzun gecikmiş ödemesi olacaktır.

  • Uçlarda olmak zorunlu mu?

    Neredeyse her ölümden sonra yaşanır oldu bu durum.

    Yorumcular ve içerik oluşturucular karşıt takım yandaşları gibi ortadan ikiye bölünüyorlar.

    Bir taraf güzellerken diğer taraf alabildiğine kötülüyor.

    Ölenin arkasından konuşulmaz sözünü çok önemsemem.

    Ölen anlı, şanlı ve kamuya mal olmuş biriyse arkasından konuşulur, yazılır.

    Elbette, aşağılamaktan ve anısını incitmekten kaçınarak.

    Biraz da çağın gereği bu durum.

    Sanal ortamda içerik üretmek anlık eylem. Bir de yeterince düşünme ve gözden geçirme alışkanlığı yoksa.

    İlber Ortaylı güncel.

    Tarihteki yetkinliği ve derinliği tartışılabilir mi?

    Diğer yandan, FETÖ’yle yan yana gelmesi kesinlikle eleştirilmelidir.

    Geçen yılın ortalarıydı sanırım. İlber Ortaylı Galatasaray Üniversitesi’nde bir konuda eylem yapan öğrencilere buyurgan ve üstenci bir tutumla yaklaşmıştı. Elbette hoş görülemezdi.

    Başka hataları da olmuştur kuşkusuz.

    Her iki durum için de keşke yapmasaydı diye mırıldandığımı anımsıyorum.

    Ayrılmaz ikili oldukları için örneklemekte zarar yok.

    Celâl Şengör tanınmış yerbilimcimiz. Çok yönlü bir kişilik. Alanı dışında da birçok konuda düşünce sahibi.

    12 Eylül darbesini olumlamasıyla tanındı.

    Kenan Evren’in cenazesine çelenk göndermesiyle bilindi.

    Keşke yapmasaydı!

    Hem Ortaylı hem Şengör akademik yeterlilikleri tartışılmaz ikili.

    Küresel ölçekte kabul görmüş kişilikler.

    Başka deyişle, bir kalemde silinip atılıp, yok sayılacak kimseler olmadıkları kesin.

    Akademik ve entelektüel ortamımızın giderek çoraklaştığı göz önüne alınırsa bu ikiliye ve başkalarına sergilenen özensizlik ve kabalık kabul edilemez.

    Yaşam akla karadan oluşmuyor.

    Kişiler de çerçevesini çizdiğimiz sınırların içinde olmak zorunda değiller.

    Eleştirilecek yanları olsa da akademik alandaki değerleri ve yetkinlikleri tartışılmaz olan değerleri hiçe saymak, değersizleştirmek bu denli kolay olmamalı!

    Şengör uzun ömürlü ve sağlıklı olsun!

    Ortaylı’nın ruhu şad olsun.

  • Her 14 Mart’ta benzer konuları aktarır olunca kendimden bıktım. Bu nedenle farklı ve çok bilinmeyen bir olguya değinmekte yarar görüyorum.

    Safiye Ali (1894-1952) Osmanlı ileri gelenlerinden Ali Kırat Paşa’nın kızıdır. Tıp öğrenimi gördüğü dönemde kızlar o günün tıp fakültesine kabul edilmemektedir.

    Tıp fakültesine kadın olarak kabul edilebilmek için yurt dışında öğrenim görmüş gayrimüslim olmak koşulu vardır. Burslu olarak Almanya Würzburg Üniversitesi’nde tıp öğrenimi görme fırsatı bulur. O dönemde bir Osmanlı kızının Almanya’da öğrenim görebilmiş olması önemlidir.

    Würzburg’daki tıp öğrenimini 1921’de tamamlayan Safiye Ali bu kez uzmanlık öğrenimi için yeniden Almanya’ya gider.

    1923’te Cumhuriyet Türkiye’sine Çocuk Sağlığı ve hastalıkları uzmanı olarak döner. Bu sırada tanıştığı alman göz hekimiyle evlenir. Eşi Ali Ferdi (Ferdinand)  Krekeler adını alarak Müslüman olur.

    Eşiyle birlikte İstanbul’da açtıkları muayenehanede hizmet vermeye başlar.

    On bir yıllık savaşların ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti üretken nüfusunun önemli bölümünü savaşlarda yitirmişti. Geriye kalanlar da yoksul ve yoksun oldukları kadar hastalıklıydı.

    Bu arada, ileride Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüşecek olan Himayei Etfal Cemiyeti, Süt Damlası ve Küçük Çocuklar Muayenehanesi’ni kurmuştur.

    Yurtdışında tıp öğrenimi gören ve uzmanlık eğitimi alan Safiye Ali bu muayenehanenin yönetimi için biçilmiş kaftandır. Kurumun müdürlüğüne atanır.

    Cumhuriyet, geleceğinin çocuklarda olduğunun bilincindedir. Cumhuriyet kurulur kurulmaz böyle bir yapının oluşturulması çocuklara ve dolayısı ile ülkenin geleceğine verilen önemin kanıtıdır.

    Bu kurumda bir yandan çocuk bakımı bilgileri verilirken diğer yandan çocuk ve anne sağlığının korunması konusunda bilinçlendirici çalışmalar yapılmıştır.

    Çocukların anne sütüyle beslenmesinin önemi üzerinde durulurken, çeşitli, nedenlerle anne sütü alamayan çocuklar için temiz, hijyenik süt üretimi ve dağıtımı da yapılmıştır.

    Süt, para veremeyecek olanlara ücretsiz sunulurken, çalışanların çocuklarına yarı ücretle verilmiştir. Hali vakti yerinde olanlarsa sütü ederini ödeyerek edinmişlerdir.

    Safiye Ali, Süt Damlası Bakımevi’ndeki çalışmalarını kendi yazdığı Osmanlıca yapıtla taçlandırmıştır. “Küçük Çocuklar Muayenehanesi ve Süt Damlası” adıyla 1925’te İstanbul’da basılan yapıt toplumun yararlanmasına sunulmuştur.

    Safiye Ali öncülüğünde kurulan bu bakımevi Cumhuriyet’in sağlık devriminin ilk halkası olma özelliğine de sahiptir denebilir. Çocukların öncelenmesidir başka deyişle.

    Safiye Ali’nin açtığı yola girenlere ilişkin derlediğim istatistiksel bilginin Cumhuriyet’in kadın devrimini yansıtması bakımından önem taşıdığı kuşkusuzdur.

    2024 yılı verilerine göre Türkiye’de 221.000’i aşkın sayıda hekim bulunmaktadır. Bu hekim kitlesinin % 45’ini kadınlar oluşturmaktadır.

    Yazıdaki istatistiksel bilgiler Deep Seek Yapay Zekâ uygulamasından derlenmiştir.

  • İnsanlık uygarlaştıkça(!) kadın hakları sorunu baş göstermiştir. Yerleşik yaşam ataerkil yapıyı güçlendirince çıkmıştır bu ironik durum ortaya.

    Devrimin beşiği sayılan Fransa’nın yerine ABD, İngiltere ve Almanya kadın mücadelesinde öne çıkan ülkeler olmuştur.

    8 Mart’ı Alman sosyalist kadın hakları savunucuları Clara Zetkin-Rosa Luxemburg ikilisinin 1910’daki önerilerine borçluyuz.

    Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg

    Atlantik’in karşı yakasındaki kadın hakları mücadelesi kölelik karşıtlığıyla koşut gitmiştir.

    İngiltere’de ise özgün bir kimlik kazanmıştır bu savaşım.

    Sufraj(et) devinimi

    XIX. yüzyılda Kadınların Oy Hakkı Birliği üzerinden başlayan devinim Sufraj Dernekleri’ne evrilmiştir.

    XX. yüzyıl başındaysa Sufraj devinimi eylemliliği sokağa taşıyarak Sufrajet adıyla anılmaya başlamıştır.

    Sufrajet devinimi, açlık grevi, kendini zincirleme, duvarlara slogan yazma ve boş yapıları ateşe verme gibi eylemler yaparak ses getirdi. Sufrajet deviniminin önde gelen özelliği bireylere fiziksel zarar vermemeye özen göstermesiydi. Sufrajet kadın hakları savaşımını sözden eyleme taşımasıyla sivrildi.

    Sufrajet’in öncüsü Christabel Pankhurst (1880-1958)

    Bu dönemde Sufrajet’in yaşama geçirdiği bir başka özgün eylem 1903’te kral VII. Edward döneminde dolaşıma sokulan penilerin üzerine “Kadınlara Oy Hakkı” yazısı işlenmesi oldu. Elbette, bu paralar darphaneden bu şekilde çıkmamıştı. Sufrajet, ortamda en çok el değiştiren nesnelerden birisi olan metal paralara işlediği bu yazıyla yaratıcı bir yöntemi dağarcığa eklemiş oldu.

    Öncesiyle ve Sufrajet etkisiyle kadına oy hakkında yoğunlaşan devinim semeresini vermeye başladı. Sırasıyla Yeni Zelanda (1893), Avustralya (1902), Finlandiya (1906), Norveç (1913), Sovyetler Birliği (1917), Almanya (1918), ABD (1920), Birleşik Krallık (1928) kadınları oy hakkına kavuştular.

    Devrimin beşiği Fransa’da kadınlara bu hakkın tanınması için 1944 beklendi. Bugün gelişmişliğiyle göz kamaştıran İsviçre’de kadınlar 1971’de oy kullanmaya başlayabildiler.

    Dünya Kadınlar Günü başlangıçtaki etkiyle 50 yıl öncesine dek sosyalist-komünist kimliğiyle tanındı. 1975’ten sonra bu kimliği sürmekle birlikte küresel ölçekte yaygınlaştı. Onu izleyerek Birleşmiş Milletler de Dünya Kadınlar Günü tanıdı.

    Türkiye’ye gelince!

    Kadın haklarının gündeme gelmesi Osmanlı’nın son yıllarına rastlar. Çalkantılı yıllarda daha fazla ilerleme sağlanamadı.

    Cumhuriyetle birlikte kendisini gösteren devrimler fırtınasının en önemlisidir kadın devrimi. Toplumun yarısının varlığı ve eşitliği böylelikle somutlaştı.

    Türkiye’de kadınlar oy hakkına 1934’te kavuştu. Rönesans ve aydınlanma trenini gecikmeli yakalayabilen Atatürk Türkiye’sinin bu bakımdan da dörtnala ilerlediği kuşkusuzdur. Bu gecikmeye karşın Fransa ve İsviçre başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin önünde yer almış olmamız dikkat çekicidir.

    Kadın haklarının dünyanın birçok yerinde savaşım sonucu elde edildiği kuşkusuzdur.

    Bizdeyse Milli Mücadele sonrasında kurulan Cumhuriyet bu hakları devrim olarak sunmuştur o güne dek yok sayılan kadınlarına.

    Türk kadınının Atatürk’ünün olması bu kolaylıkta önde gelen etken olmuştur.

    Türkiye’de kadın hakları kâğıt üstünde yerli yerinde duruyor olsa da Cumhuriyet ilkelerinden ve elbette kadın devriminden uzaklaşma uygulamada hak yitimlerinin yolunu açmıştır.

    Belki de bu kez bu hakların eksiksiz ve sağlam bir biçimde canlandırılması bir mücadele gerektirecek gibi görünmektedir.

    8 Mart kutlu olsun!

  • İran’a yönelik ABD-İsrail emperyalist saldırısının birinci haftası dolarken kafa karışıklığı üst düzeyde.

    Her şeyden önce bu saldırı İran’ın yanı sıra bölgemize ve dünyaya yöneliktir. Bu saldırı savuşturulmadan barıştan ve esenlikten söz edilemez.

    Olana bitene ak-kara ikiliğiyle yaklaşmak temel yanılgıdır.

    Savaşın daha ilk gününde kimilerince kusursuz ve yenilmez olarak görülen ABD-İsrail saldırganlığının İran’da 150’den fazla çocuğu öldürdüğünü unutmamak gerekir.

    Olay bu denli ortadayken “ama İran rejimi de binlerce insanı öldürmüştü, kendi rejimini bölgeye yayma çabası içindeydi” gibi söylemlere sarılmak saldırgana destek olmasa bile görmezden gelme anlamı taşır.

    İran’da yarım yüzyıla yaklaşan molla rejimine yakınlık duyuyor muyum?

    Bu rejimin İran toplumuna kaba yaklaşımını onaylıyor muyum?

    Molla baskın yönetsel anlayışın İran’a gönenç sağlayacağına inanıyor muyum?

    Bu ve benzeri soruları çoğaltmak olası.

    Tümüne yanıtım HAYIR’dır.

    Ama, olaya emperyalizm penceresinden baktığımda durum değişiyor.

    Bir Kemalist olarak “antiemperyalist duruş” dünyaya ve olaylara bakışımda biricik rehberimdir.

    ABD-İsrail emperyalist saldırganlığına karşı durmamın, bu vahşi gücün durdurulması ve bölgeden kovulmasını istemenin Mollarşistlikle yaftalanmasını onaylayamam.

    Emperyalist saldırı bitirildikten sonra molla rejimiyle ve İran’da olan bitenle ilgilenilir. Hatta, hesaplaşılır.

    Kaldı ki, yarım yüzyıldır giyimle, kuşamla ve başkaca biçimsel olgularla baş edemeyen bir İran yönetimi vardır artık. Bu bağlamda gevşeme İran yönetimi için kaçınılmazdır.

    Yaşamın gerçekleri her türlü bağnazlığın ve yobazlığın üstesinden gelmeyi zorunlu kılmaktadır.

    Özetle, İran’a yönelik ABD-İsrail emperyalist saldırısının karşısındayım.

    Bu karşıtlıktan Molla yandaşlığı çıkartılmasını dar görüşlülük olarak görüyorum.

    Diğer yandan, İran sınırımızın 400 yıllık geçmişi olduğunu anımsatmak istiyorum. Kimi zaman yaşanan gerginliklere karşın bu gerçek değişmemiştir.

    Son söz olarak, bir çocuk katiline rehin düşen pedofilin öldürdüğü onlarca çocuğu aklımızdan çıkartmayalım diyorum.

    ABD-İsrail saldırganlığı karşısında durmak Mollarşistlikle özdeşleştirilemeyeceği gibi aramızdan alınan İranlı çocukların anısına borcumuzdur.

  • İran’a yönelik ABD-İsrail emperyalist saldırganlığı maskeleri düşürdü.

    Hemen her fırsatı muhalefet etmek için kullanan Sözcü Tv her nedense açılıma sessiz kalarak, olsun varsın diyen bir tutum takınmıştı.

    Bilgisine başvurulanlar olsun açık oturumlara çağırılanlar olsun kanalın kadroluları gibi. Neredeyse hep aynı yüzler ve elbette aynı sözler.

    İran’a yönelik saldırı da benzer şekilde değerlendiriliyor Sözcü Tv’de.

    Onlarca çocuğun, çocuk katiline rehin düşmüş pedofilce öldürülmesine neredeyse değinilmiyor ya da dil ucuyla geçiştiriliyor.

    Bilindiği gibi Sözcü grubu Atatürkçülükle etiketler kendisini. Her yılbaşında Atatürklü takvim dağıtmayı, ulusal bayramlarda da yine Atatürklü görsel vermeyi unutmaz. Göz yaşartıcı bir video kurguyu tamamlar.

    Böylelikle de Atatürkçü, Cumhuriyetçi kitleleri güdülemeyi başarır.

    İran’ı rejimi üzerinden topa tutan kanalda emperyalizme tek söz işitemezsin.

    “Kahrolsun emperyalizm” demek zorun da zorudur onlar için!

    Oysa, Atatürkçülük ya da benim yeğlediğim nitelemeyle Kemalizm hiçbir şey değilse anti emperyalist duruştur. Her şeyden vazgeçilse bu duruştan vazgeçilmez. İşte bu kararlılığın ürünüdür şu sözler :

    “Ya istiklâl, ya ölüm!”

    Sözcü Tv yönetimi olsun, programlara çıkartılanlar olsun her fırsatta ABD-İsrail savaş makinesinin kudretini ve yenilmezliğini anlatma yarışı içindeler.

    ABD-İsrail saldırganlığı kurbanı çocukların mezarları. Bu görüntü belleklere kazınmalı!

    İran hava sahasında neredeyse kuş uçmuyormuş bu hanımefendilere ve beyefendilere göre.

    İran’ın savaş gücü ne boyutta olursa olsun uzun süre dayanamazmış.

    Anlayacağınız, emperyal sevicilik tam yol ileri bu Atatürkçü kanalda.

    Geçtiğimiz günlerde, grubun başındaki Yılmaz Özdil yine kitleleri mest eden bir yazı kaleme almış. Humeyni yaşam öyküsü öylesine etkileyiciymiş ki anlata anlata bitirilemedi. Çok övücü söz edildi bu yazıya ilişkin. Ama, bugünle ilintisi sorgulanmadı.

    Emperyalizmi doğrudan kutsayacak kadar akılsız değiller kuşkusuz!

    Buna karşılık emperyal seviciliklerini saklayamayacak denli de coşkulu oldukları da  tartışmasız.

    Bu sabah (04.03.2026) adının önünde Sözcü genel müdürü yazan kişi emperyal sevicilere müjde verdi.

    ABD, Küba’ya uyguladığı ablukayla Küba yönetimini iyiden iyiye bunaltmış. Yakında düşecekmiş. Hem de tek kurşun atmadan!

    Kim düşer, kim ayakta kalır kestirmek ayrı bir konu!

    Ancak, kendisini Atatürkçü olarak etiketleyenlerde vicdan, ahlâk ve namus aramak ertelenemez bir görev!

    Kimin ve kimlerin Sözcü’sü olduğunu anlatabildiğimi umarak…

  • Bir pedofil ve çocuk katili el ele verdi. Dünya bir kez daha kana bulandı.

    İran’a emperyalist saldırının ilk gününde İran’da bir ilkokula atılan füzeyle 100’ü aşkın kişinin canı alındı. Onlarcası çocuktu.

    Tam da bu sırada, Türkiye’nin Atatürkçü muhalif kanallarında Atatürkçülükleri tartışılmaz çok bilmişler ellerinde emperyalin sopalarıyla haritalar üstünde ABD-İsrail savaş makinesinin yenilmezliği üzerine söylevler vermekteydiler.

    Atatürkçülüğü postere, takvime, rozete indirgeyen Batı hayranlarından “Kahrolsun emperyalizm” diye haykırmalarını bekleyemezdik kuşkusuz.

    Ama, hiç olmazsa söz arasına sıkıştırılamaz mıydı çocuk katliamı?

    Her sözün başında ABD-İsrail savaş gücünün üstünlüğünden söz edenler bu denli üstün ve şaşmaz gücün bir okulu vurmasını dil ucuyla da olsa sorgulayamazlar mıydı?

    İran’a emperyalist saldırı bir kez daha maskeleri düşürdü. Yaldızlar pul pul döküldü.

    Hızını alamayanlardan biri İran ve Çin’e demokrasi gelmedikçe diyerek girdi söze.

    İran’ı anladık da Çin nereden çıktı?

    Kişi batı emperyalizminin Atatürkçü maskeli savunucusu ve kollayıcısı olunca bu türden dil sürçmelerine(!) şaşırmamak gerekiyor.

    Atatürkçülükte sınır tanımayan kanalda savaşın nereye evrileceği astrologlara yorumlatılarak post modern alçalmada el yükseltildiğine bile tanık olundu.

    Bu kahpe saldırıyı güzellemek için bitip tükenmeyecek araca, gerece sahip böyleleri.

    İran’da yarım yüzyıla yaklaşan Molla yönetimi hiç kuşkusuz çokça fırsat sunuyor kullanmak isteyenlere.

    Ancak, güncel sorun bu mu?

    Karşımızda sınır ve kural tanımayan haydutluk varken emperyal saldırganlığı haklı çıkartmak mı aydının görevi? Hele hele o aydın görünümlü Türkiye gibi bir antiemperyalist savaşla kurulmuş ülkenin aydınıysa.

    Örnekler sınırsızca artırılabilir.

    Kürecik, İncirlik, Yumurtalık!

    Bilindiği gibi bu üçlü emperyal savaş makinesine can suyu veriyor. İnsanım diyeni utandıracak bu duruma değineni, dokunanı arayıp da bulmak zor.

    Dünyayla birlikte bizdeki utangaç ve gizli emperyal seviciler sergiledikleri iğrenç tutumla bir kez daha geçer not almaktan uzak kaldılar vicdan ve ahlâk sınavından.

    Emperyalizm yenilmedikçe yeryüzüne kimseye rahat yok!