Türkiye’nin başkenti Ankara’nın göbeğinde birisi aylardır diğer haftalardır süren iki hak arama direnişi var.
Eskişehir’deki Doruk Madencilik emekçileri hak ettiklerinin peşinde. Daha iyi bir toplu sözleşme ya da kazanç öylesine uzakta ki sözü bile edilemiyor.
Direnişin ilk perdesi sözde anlaşmayla sonuçlanmıştı. İki çift eleştiri tümcesini paylaşsanız kapınıza polis yığabilen güçteki devlet o sözde anlaşmaya “kefil” sıfatıyla katılmıştı.
Her şeyin sahibi devlet meydanı boş bulan bir iş insanı bozuntusuna kefil oldu.
Oysa, kudretli devlet bu iş insanının haksız ve sorumsuz davranışı karşısında madene el koymanın yanı sıra daha önce eline geçirdiği kamusal alanlara el atarak emekçinin hakkının bir an önce teslimini sağlayabilirdi.
Çeşme’de İş Bankası kampı komşuluğunda yer alan ve bir zamanlar Et ve Balık Kurumu’na ait olan son derece değerli alan işçisinin hakkını ödememek için direnene aittir. Bu benim rastlantıyla farkına vardığım. Söz konusu holding üzerinde başka hangi kamusal varlıkların olduğunu kestirmek güç.
Devlet ,devlet olup bu varlıklara el koyabilir.
Ankara’nın göbeğindeki insanlık dramına son verebilir.
Diğer başlığımız er gazilerin direnişi üzerine.
Çerçeve Yasa’yı TBMM’den geçiren iktidar bir sonraki aşamaya geçerek “yeni Anayasa” düşü görmeye başladı bile.
Bir süredir hiçe sayılan anayasayı kendisine uydurmak isteyenler er gazilerin duygusal ve bir o kadar haklı eylemine kulaklarını tıkadılar, gözlerini kapattılar.
Hiç şaşırtıcı sayılmaz onbinlerce kişinin canını yitirmesinden sorumlu terör örgütüyle çok da gerekli olmayan bir biçimde masaya oturabilenlerin gazi sevmezliği.
İktidar, seçimini PKK ile anlaşma yönünde kullanınca gazilerin çığlığı Ankara’da yankılandığıyla kalıyor.
Her iki eyleme duyarsızlığın önde gelen nedenlerinden birisi iktidarın “ben hata yapmam” saplantısı kaynaklıdır.
Yaptığı her işin ve uygulamanın doğruluğu varsayımından yola çıkan iktidar hatadan dönmeyi geri adım olarak görüyor. Geri adım atmayı da gururuna yediremiyor. “Çoğulcu” değil ama “çoğunlukçu” yaklaşım bu kaba anlayışın biricik kaynağıdır.
Diğer yandan, bu çok haklı iki direnişin direnenlerin utkusuyla sonuçlanmasının önemli bir kapıyı aralama olasılığı iktidarın bir diğer korkusudur.
Aralanacak kapıdan geçmek isteyenlerin çokluğu iktidarın karabasanı olup çıkmıştır.
Gazilerin eylemine kolluk gücüyle engel olma girişimi devletin polisinin gözyaşı dökmesi pahasına devreye sokulmuştur.
“Nerede bu devlet” sorusu hiç bu kadar haklılıkla sorulmamıştı.
Her yıl ağustos ayında Hacıbektaş kamuoyunun ilgi odağında olur.
Bildiğim kadarı ile Alevi doğulur, Bektaşi olunur. Başka deyişle, Alevilik soybağı koşuluna bağlıdır. Bektaşilikse böyle bir koşul taşımaz. Kişi Alevi olmasa da Bektaşiliği benimseyebilir.
Bektaşilik-Alevilik ilintili ve etkileşimli ikilidir.
Bektaşiliği, Aleviliğin felsefi panceresi olarak nitelemek bilmem doğru olur mu?
Milli Mücadele’yi örgütleyen Mustafa Kemal Paşa Samsun’da yaktığı çoban ateşini Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çoğaltmış ve Ankara’ya yönelmiştir.
22-23 Aralık 1919’da Hacıbektaş’a gelmiş ve yatılı konuk olmuştur.
Hemen her kesimin Milli Mücadele’yi desteklemesini amaçlayan bir konaklamadır. Onlar da desteklerini esirgememişlerdir.
Özetle, Hacıbektaş adı Milli Mücadele’ye destekle, Cumhuriyetin kuruluşuna katkıyla ve Devrimlere katılımla özdeşleşmiştir denebilir.
Yakın zamana kadar bu böyle olmuştur.
Son yıllarda, Hacıbektaş’ın saygınlığından yararlanma ve hatta onu kaldıraç koluna dönüştürme girişimlerine tanık olunmaktadır.
Geçtiğimiz günlerde Hacıbektaş’ta sahne alan Sabahat Akkiraz faşistlikle suçlandı.
Suçu büyüktü!
Bu dönemde Atatürk’ten, Cumhuriyetten, birlikten ve dirlikten yana tutum alan herkesin başına gelendi yaşadığı.
Suçlayan da bugünün yükselen(!) değeri DEM parti ileri geleniydi.
Başkaları da benzer uyarılarda bulundu mu? Bunu bilemiyorum.
Anıya saygıyı amaçladığınızı düşünüyorsunuzdur bu şenlikleri düzenleyerek.
Söz ile öz kimi zaman denk düşmez. Siz de bu durumu yaşıyorsunuz.
Tıpkı, 15 Ağustos’ta bölücü tayfanın sahnelediği havai fişekli şenlikler gibi Hacıbektaş da bu amaca alet edilmek isteniyor.
Hacıbektaş’ın Cumhuriyete meydan okuma yeri olmasına fırsat vermeyiniz.
Çözüm belli.
Etkinlikleri siyasi kimliklere kapatınız. Hacıbektaş’ın Cumhuriyetin temellerini sarsma amaçlı kaldıraç koluna dönüştürülebileceğini yaşayarak gördünüz. Daha fazlasını göreceğinizi öngörmek abartı olmaz.
Siyasi kimliği olanların bireysel katılımı elbette sorun olmaz. Ama, bu kişilerin protokolde yer almasına son verilmeli.
Konserler, sanatsal ve Bektaşi felesefesine ilişkin etkinlikler Hacıbektaş’ın anısına saygıyı güçlendirir.
Hemen tümü farklı telden çalan, ortak paydaları Cumhuriyete saldırı ve Cumhuriyet değerlerine duyarsızlık olan siyasi oluşumların varlığı etkinliklere değer katmayacağı gibi saygınlık yitimine yol açacaktır.
Marmara Depremi’nin yıldönümünde “deprem çantası” yine gündemde. Yapılar dönüştürülüp, sağlamlaştırılamayınca deprem çantası edinmek kaçınılmaz.
Çanta al, içine konulacakları edin…
Oldukça zahmetli bir iş.
Sosyal medyada ilişti gözüme.
Deprem çantası hazırlayıp satmak kazançlı bir işe dönüşmüş. Hazır çantayı satın alıp kenara koymak büyük kolaylık. Sonrası kurbanlık koyun gibi beklemeye kalıyor.
Gelelim mapusane çantasına.
Türker Ertürk 3 yıl önceki bir paylaşımı nedeniyle tutuklanınca aklıma geldi.
Belli ki, iktidarla farklı düşünmek değil ama o farklı düşünceyi bir şekilde dışavurmak hiç ummadığınız anda karşınıza suç olarak çıkabilir.
Bir paylaşımın yıllar öncesinde kalmış olması rahatlamayı güvence altına almıyor.
Hele bir de mimliyseniz veri çağında mapusaneye gitmeniz için kanıt bulmak hiç zor değildir.
İki gün önce, Türkiye Cumhuriyeti’ne başkaldırılarının yıldönümünü şölen havasında kutlayanları görme zahmetine katlanmayan adliye Türker Ertürk’ü tutuklamak için yıllar önceki paylaşımını yeterli gördü.
Kısadan hisse!
Deprem çantasına bir de mapusane çantası eklemenin zamanıdır.
Muhalifseniz ve bir nedenle gözaltına alınıyorsanız evinize dönmekten çok soluğu görkemli tutukevlerinden birinde almanız yüksek olasılıktır.
Tıpkı deprem çantası gibi mapusane çantası da el altında olmalı.
Birileri ticari düşünüp mapusane çantasını pazara sürer mi bilinmez ama bu çantanın da en az deprem çantası kadar gerekli olduğu gün gibi ortadadır.
Sevr’i yırtıp Lozan’a giden yolu açan TBMM’de bir kez daha Sevr’e giden yolun taşları döşendi. Aylardır bunun için çabalayanların EVET demesi kimseleri şaşırtmadı.
HAYIR demesi gerekip de EVET diyenler birçok kişiyi düş kırıklığına uğrattı.
Bu yaşananın ardından “biz dememiş miydikçiler” sahne almakta gecikmediler. Yeni Parti’ye umut bağlayanlara nezaket sınırlarını zorlama pahasına dokundurmayı unutmadılar.
Daha iyi bir seçenek var mıydı ya da gösterdinizde mi Yeni Parti’ye tutuldu bunca insan diye sormuş olalım.
Diğer yandan, Yeni Parti’nin yaşadığı bozgundan zafer çıkartan akıl daneleri çıktı ortaya.
Yeni Parti’nin EVET oylarını iktidarın kucağına bırakılan bomba olarak nitelenmeye vardıracak denli çapsızlaştılar.
Akla zarar yorumlar!
Şimdi soralım!
24 Temmuz’da parti kurup, Lozan’a göndermede bulunanlar sizler değil miydiniz?
Lozan’a göndermede bulunanların 10 Ağustos’ta Sevr’e giden yolun taşlarını döşeyenlere yardım etmesini nasıl olur da zaferle ilişkilendirirsiniz?
Yeni Parti, kuruluşunun 18. gününde açıklanması olanaksız bir hatanın altına imza attı.
Diyelim ki, çerçeve yasa oylamasında EVET demek iktidarın kucağına bomba koymaya eşdeğer bir eylemdir. HAYIR diyenlerin bu eşsiz eylemden kaçınması karşısında bir açıklama yapma borcunuz yok mu?
Özgür Özel’in milletvekillerini “duruma bakın, seçim çevrenizdeki eğilimlere göre oyunuzun rengini belirleyin” türünden bir açıklamayla (sözde) serbest bırakması özgürlükçülükle değil ilkesizlikle açıklanabilir.
Lozan’dan yola çıkıp Sevr’e giden yola girilen günde grubun serbest bırakılması akıl alacak bir yaklaşım olamazdı.
Ancak, anlaşıldığı kadarı ile Özgür Özel oylamaya az kala milletvekillerinin eğilimini sezmiş. Onları firesiz EVET’e ikna edemeyince saygınlığını korumak için “ben kimseyi EVET’e zorlamadım” diyerek içine düştüğü çukurdan çıkmayı amaçlamıştır. Akıl danelerine de bu durumu allayıp, pullayıp toplumun önüne koymak kalmış. İşlerinin zor olduğunu söylemiş olalım.
Bu noktada, bozgundan zafer çıkartma heveslilerine bir soru daha soralım.
Lozan’a göndermede bulunarak yola çıkan Yeni Part’nin Sevr’e giden yolun kapısını aralamaya yardımcı olmasını nasıl açıklayacaksınız?
“Biz EVET demesek de iktidar bloku bu yasayı TBMM’den geçirecekti” demeyin sakın!
Bu yaklaşım şu davranışla özdeştir.
Cumhuriyeti nasıl olsa yıkacaklardı. Biz de bu yıkıma katıldık. Birilerinden üç beş oy gelir düşüncesiyle.
Türkiye Cumhuriyeti’nin “olmak ya da olmamak” noktasına sürüklendiği şu günlerde kurucuyla ilişkilendirilmek isterseniz eğer sorumluğunuz büyük, göreviniz ise açık ve nettir.
Mustafa Kemal’in çevresindeki hemen herkesin umutsuzluğu karşısında söylediği şu sözleri anımsamalıydınız.
“İşittim ki bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla Milli Meclise davet etmedim. Herkes kararında hürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu kutsal davaya inanmış bir insan sıfatıyla buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağı’na çıkar, orada tek kurşunum kalana kadar vatanı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, kutsal bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna and içtim.”
Her koşulda Cumhuriyet’i ve kurucunun ilkelerini savunmak hem kolay hem zordur.
İlkeli ve kararlı olursanız kolaydır.
Ama, tersi olduğunda yapmanız gerekenler size öyle zor görünür ki, yılarsınız, ürkersiniz. Ortadan gitmeye çalışarak iyice batarsınız.
Özgür Özel’in, milletvekillerinin ağırlıkla HAYIR oyu kullanacağını sezmiş olmasına karşın, EVET demiş olması parti tabanına meydan okumadır.
Demokratik bir ortamda Özgür Özel’in liderliği tartışmaya açılırdı.
O ve çevresine kümelenenler tasalanmasınlar!
Türkiye’de demokratik bir ortam olmadığı için çiçeği burnunda genel başkanın liderliği tartışılmayacaktır.
Bu arada, EVET-HAYIR diyen Yeni Parti vekilleri hiç gecikmeden genel başkanın çevresinde kenetlendiler. Böylelikle, yaşamsal önemdeki EVET-HAYIR tercihinin önemsiz olduğunu haykırmış oldular.
Olan partiye bel bağlayanlara ve daha da kötüsü Cumhuriyet’e olacaktır.
Türkiye’deki toz duman, siyaset kurumunun çökmüşlüğü ve Sevr’e koşar adım gidiş dünyada olanları görmeyi engellemesin.
ABD, üç çeyrek yüzyıldır batı emperyalizminin öncü ve baskın gücü. Son dönemde Avrupa’yı vasallaştırdığı anımsanırsa güç gösterisi yapmaktan geri durmadığı ortada.
İsrail soykırımcılığının vazgeçilmez bağlaşığı ABD, İran’daki bocalamasıyla (yenilgisi demek abartı olmaz) dikkatleri çekti. Bu bocalamanın yanı sıra ABD-İsrail haydutluğunun vicdanları devindirmesi kaçınılmazdı.
Buna karşılık, ABD iç siyasetinde emperyal öncülüğün sürdürülmesi ve bu bağlamda İsrail’e desteğin diri tutulması çabaları hız kesmiyor.
New York belediye başkanlığını Mamdani’nin kazanması ve verdiği sözleri yerine getirmeye başlaması emperyalizmin kalesinde birşeyler değişiyor mu sorusunu doğurdu.
Tekil bir gelişme olarak kalmasından kaygı duyulan ABD’de sosyalistlerin kendini göstermeye başlaması Trump’ın “anneciğim komünistler geliyor” tadında söylemlere başvurmasını kaçınılmaz kıldı.
Önümüzdeki kasımdaki Senato seçimleri Trump için olduğu kadar Yahudi lobisi için de şaşırtıcı sonuçlara gebe görünüyor.
Yakın zamana dek akla bile getirilemeyecek önseçim sonuçları basına yansımaya başladı.
Michigan’da Demokratların adayını belirleyen önseçimi sosyalist eğilimli doktor El Sayed kazandı. ABD seçimlerinde paranın ve lobilerin gücü anımsandığında küçümsenecek başarı değildir.
El Sayed’in yenilgiye uğrattığı kişi AIPAC (Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi) destekliydi. Adı yanıltıcı olmasın. AIPAC, önce İsrail diyen Yahudi milyarderlerin fonladığı bir lobi kuruluşudur.
Logosunda ABD bayrağındaki yıldızlar ve şeritler bulunsa da baskın öge Davut yıldızıdır.
El Sayed’in karşısındaki aday için kesenin ağzını açmışlar sözcüğün tam anlamıyla. El Sayed 1 harcadıysa karşı aday 60 harcamış. Buna karşın yenilginin önüne geçilememiş.
Her ne kadar, AIPAC Michigan’da Demokrat adaya destek verdiyse de önemli olan ABD Senatosuna girecek kişinin Tel Aviv’in çıkarlarıyla uyumlu olmasıdır. Bir başka seçim çevresinde desteğini Cumhuriyetçi adaya yönlendirmekte ikileme düşmez bu Siyonist kuruluş.
Bir başka iyi haber New York’tan. On üçüncü bölgede Columbia Üniversitesi’nde Gazze destekçiliğini örgütleyen Darializa Avila Chevalier, bir başka AIPAC destekli aday Adriano Espaillat’ın sırtını yere getirmiş. Gazze duyarlılığı ve antisiyonist duruşu özellikle not edilmeli.
Bill Clinton’ın ilk seçilişinden bu yana 15 dönemdir Colorado senatörü olmayı başarmış Diana de Gette’nin de yitirenler listesine eklenmiş olması bir başka önemli gelişme. Onu yenense 29 yaşındaki Demokratik sosyalist Melat Kiros.
Başka örnekler de eklenebilir.
Bu gibi gelişmelerin, kısa erimde ABD siyasetini kökten değiştirmesini beklemek gerçekçi olmaz.
Ancak, yakın zamana dek rastlanmayan bu türden gelişmelere önemsiz etiketi de konamaz.
Türkiye’de hemen her gün bir önceki günü aratan, iç karartıcı gelişmeler yaşanırken; Türk siyaseti neredeyse tüm gövdesiyle emperyalizmin kapıkulu olmaya hevesli görünürken ABD siyasetinde yaşananları olumlu gelişmeler olarak görmek gerekir.
ABD’de seçmenlerin Gazze’de yaşanan siyonist soykırıma kayıtsız kalmamış olması bile kazançtır.
Böylesi bir korku filminin gösterime girmiş olması bile başlı başına üzerinde durulasıdır.
Gazi unvanlı TBMM’nin Sevr’e kapı açmasına kahrolurken bir üzücü haber daha aldık.
Cumhuriyetçi Kemalist Prof Dr Coşkun Özdemir sonsuzluğa göçtü.
Cumhuriyetin ikinci kuşağındandı.
Kıvılcım olarak gidip ateş topu olarak dönenlerdendi.
Kas hastalıkları alanındaki öncülüğünü KASDER’i kurarak ölümsüzleştirdi.
Düşün alanına eşsiz katkıları da bir o kadar değerli ve ölümsüzdü.
Tanımaktan onur ve gurur duyduğum insanlardan, meslektaşlardan biri olmuştu.
Tanışmamız 2010 yılına denk düşmüştü anımsadığım kadarıyla.
İstanbul Tabip Odası başkanlığı yapmakla yetinmemiş, hekim meslek kuruluşundan “etnikçi” anlayışın dışlanması için de üzerine düşen görevi yapmaktan kaçınmamıştı.
Tanışmamızı izleyen yıllarda sürekli iletişim içinde olduk.
İzmir Tabip Odası yönetiminde olduğumuz dönemlerden birinde “Urfa’dan Harvard’a” sunumuyla çalışmalarımıza katkıda bulunmuş olmasını unutamam. Sunumu aynı adlı kitabından seçkilerden oluşmuştu.
Söylenecek çok şey var elbette.
Ama, o sunumdan aklımda kalan bir kesiti paylaşmakta yarar görüyorum.
Kırklı, ellili yılların Urfasını çok iyi betimlemişti.
Bugün kafamızda canlandırmamız neredeyse olanaksız o yılların Urfasını.
Güvenilir birinden duymamış olmasak inanmak da zordu.
O yıllarda Urfa’da kadınlı, erkekli gidilen yüzme havuzları, hiç eksik olmayan tiyatro gösterileri ve akla gelebilecek başka çağdaş yaşam etkinlikleri.
Cumhuriyetin, ülkenin kılcal damarlarına işlediğinin etkileyici örnekleri.
Cumhuriyetin parlak yıllarına tanıklık etmiş Coşkun Özdemir’in son çeyrek yüzyılda hız kazanan karanlığa yolculuğa kayıtsız kalması olanaksızdı!
Coşkun Özdemir, kendisini Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal Atatürk’e borçlu duyumsayanlardan biri olarak yaşamını ülkesine adamıştı.
Çin’in bugünkü başkentinde 22 milyon dolayında insan yaşıyor. Dünyanın en kalabalık başkenti olan Pekin, Şanghay’dan sonra Çin’in ikinci büyüğü.
Pekin’in 2008 Yaz Olimpiyatları’na ev sahipliği yaptığı anımsanacaktır. 2022’de kış olimpiyatlarına da ev sahipliği yapınca her ikisini düzenleyen dünyadaki tek kent olma unvanını kazanmış bu eski başkent.
Çin’de başka birçok yerde olduğu gibi Çin takvimine göre at yılında olduğumuz için Pekin’de de at figürleriyle sıkça karşılaştık.
Pekin günümüzde 800 kilometreyi aşan metro uzunluğuyla bu bakımdan da dünya birinciliğine yükselmiş durumdadır.
Pekin’de elektrikli araç bolluğu gözden kaçacak gibi değildi. Elektrikli araçları yeşil plakalarıyla tanımak olanaklıydı.
Pekin’deki 60 binden fazla taksinin 46 bininin elektrikli olduğunu eklemiş olalım.
Didi uygulamasıyla kent içi özel taşıt hizmeti almak son derece kolaylaştırılmış. Böylelikle, kimi taksicilerin pazarlık yapma ve taksimetrenin gösterdiğinden fazla bedel isteme olasılığını ortadan kaldırmış oluyorsunuz.
Geniş caddeler, parklar ve başka kamusal alanlar sosyalizmin güçlü belirtileri olarak boy göstermekteler.
Pekin’de akaryakıtlı araç edinmek isterseniz kota uygulaması varmış. Sıraya girmeniz gerekiyormuş. Bugün taşıt aldım, yarın trafikteyim demeniz olanaksızmış. Elektrikli taşıt edinimini özendiren bir uygulama olduğu kuşkusuz.
Pekin’de yol kenarlarına araç park ederek kamuya ait alanı haksız yere işgal etmek söz konusu değil.
Pekin’in ilk tren garı. Bugün de kullanımda.
Tiananmen Meydanı
Meydan ilk olarak 1651’de yapılmış.
Çin tarihinin önemli olaylarına tanıklık etmiş. Sıkı güvenlik denetimi var. Canınızın istediği zaman gelip elinizi kolunuzu sallayarak dolaşabileceğiniz bir yer olmadığını anımsatmakta yarar var.
Sovyet mimarisinin ağır bastığı yapılarla çevrelenmiş bu meydan 440 bin metrekarelik yüzölçümüyle dünyanın en büyüğüymüş.
Tiananmen, feodal dönemde de var olmakla birlikte Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 10. yıldönümü nedeniyle bugünkü haline kavuşturulmuş.
Meydanın ortasında Mao’nun mozolesi yer alıyor. Ziyaret önceden yer ayırtmakla olanaklı. Mao’nun mumyalanmış cansız bedeni görülebiliyor. Duraklamaksızın hızlı geçiş zorunlu. Görüntü almaksa yasak.
Çin Halk Cumhuriyeti bugün gelinen noktada yakın geçmişindeki pek çok olayı ve uygulamayı yadsıyan bir duruş sergiliyor. Buna karşılık, kurucu Mao saygı görmeyi sürdürüyor. Başka deyişle, Mao ve kurucu dönem tartışmaların dışında bırakılıyor. Bence akıllıca bir seçim. Bugünün koşullarıyla o günleri tartışmak hem anlamsız hem yararsız. Güncel Çin’in başarılarından söz ediliyorsa eğer kurucunun Mao olduğu unutulmamalı.
Mao Mozolesi
Meydanın ortasında Halk Kahramanları anıtı var. 1958’de yükselen granit anıt Çin Devrimi’nin özeti gibi.
Tiananmen, 4 Mayıs 1919’da Çin hükümetinin Versay Antlaşmasına karşı yetersiz duruşuna tepki olarak yurtseverlerin kınama buluşmasına tanıklık etmiş.
Yakın zamanda ise Nisan-Haziran 1989’daki öğrencilerin ön aldığı kanlı olaylara sahne olmuş Tiananmen. Resmi kaynaklara göre 200-300 dolayında ölümlü olayın yaşandığı bildirilirken, farklı kaynaklar ölü sayısını binlerle ifade etmiş. Olayların iç dinamiklerden kaynaklandığını ileri sürenler olduğu kadar dış kaynaklı kışkırtmaların etkili olduğunu söyleyenler eksik değildir. Olaylarda rolü olanların ABD’ye gittikleri bilgisi aydınlatıcı olabilir.
Gündoğumunda göndere çekilen ve günbatımında törenle indirilen Çin Halk Cumhuriyeti bayrağı meydanın kuzeyinde yer alıyor.
Yasak Şehir
Yasak Şehir Çince Zijin Chengden’den gelir. Gerçekte Mor Yasak Şehir’dir adı. Zi yani mor, Çin astrolojisinde imparatorun yaşadığı yer olan kutup yıldızına gönderme yapar. Diğer yandan, mor yalnızca imparatorun kullanabildiği renktir. Jin yasak demektir. Chengden de duvarlarla çevrili şehir anlamına gelir.
Yasak Şehir 72 hektarlık alanıyla dünyadaki en geniş saray yerleşkesidir.
Duvar yüksekliği 7.9 metre olan şehri eni 52 metre olan su hendeği çevrelemektedir.
Pekin’de önemli yapılar kuzey-güney ekseninde yerleşimlidir Bu eksen tasarımının Yuan hanedanı döneminden kaldığı ve diğer başkent Xanadu ile izdüşümlü olduğu kabul edilir.
Yasak Şehir, Tiananmen Meydanı ve Cennet Tapınağı aynı meridyen üzerinde sıralanmıştır. Daha kuzeyde ise aynı çizgi üzerinde davul ve çan kuleleri yer almaktadır.
Yasak Şehir’de yerleşke dizilimi kuzeye doğru gidildikçe imparatorun özel ve kişisel alanlarını kapsayacak şekildedir.
Yasak Şehir’e güneyden, Meridyen Kapısı’ndan giriyoruz. Bu, imparatorların da kullandığı kapıymış zamanında.
Askerlere batı kapısı kullandırılırken, siviller doğu kapısından girebilirlermiş. Hizmetlilerin giriş kapısıysa kuzeydekiymiş.
Yasak Şehir, 1420’den bugüne 500 yıl boyunca 24 imparatorun kullandığı bir saray yerleşkesi.
Saray duvarını geçer geçmez Altın Su köprüleri çıkıyor karşımıza.
Hemen sonrasında Yüce Uyum kapısından geçip dış avluya ulaşılıyor. Yüce Uyum salonundan sonra Cennet Saflığı kapısı var.
Yüce Uyum Salonu girişinde biri erkek diğeri dişi bir çift aslan karşılıyor gelenleri.
Yapılar renkleriyle ve sanatsal özellikleriyle etkileyici bezemelerle donatılmış. Çatı yapıları ve o çatılara yerleştirilmiş figürler de bir o kadar etkileyici ve anlamlı.
Yüce uyum salonuna merdivenlerle ulaşılıyor. Girişte sağda dakikliği simgeleyen güneş saati ve solda da adaleti betimleyen tahıl ölçer yer alıyor.
Buradan cennet saflığı kapısı yoluyla iç avluya geçiliyor. Bu avlunun iki yanında doğu ve batı sarayları var.
Buradaki yapının içinde imparator tahtları yer alıyor.
En kuzeydeki yapının arka tarafında 250 ton mermerden yapılma tek parça ejderha ve bulut motifleriyle bezeli rampa var.
Kuzeyde kendisini gösteren yükselti sarayın yapımı sırasında kazılan toprağın biriktirilmesiyle oluşmuş.
Kuzey kapıdan önce 7000 metrekareye oturan İmparatorluk Bahçesi’nden geçmeniz gerekiyor.
Pekin’deki son günümüzün ikinci yarısında Çin Seddi’ne gidiyoruz. Sabahtan öğleye dek birkaç saatlik boş zamanımız var.
Alışveriş mi kültür mü?
Turun ruhuna uyarak kültür diyoruz ve Cennet Tapınağı’nın yolunu tutuyoruz. Yakın zamanda Çin’e gelen ABD Başkanı Trump’ın da oraya götürülmüş olması buraya ilgimizi artırmış olabilir mi?
Taksiyle 15 dakikalık yolculuk sonrasında kendimizi tapınağın girişinde buluyoruz.
Sıradışı bir kalabalık görüyoruz hem girişte hem de içeride.
Girişin 60 yaş üstüne ücretsiz olduğunu öğrenince yaş almış olmaktan mutluluk duyuyoruz.
Tapınak 1420’de Ming hanedanlığı döneminde yapılmış.
Daha önce değindiğimiz gibi Tiananmen ve Yasak Şehir’in izdüşümünde ve güneyde konuşlu.
Yapı 30 metre çaplı ve 38 metre yüksekliktedir. Çatısı mor-mavi şemsiye biçemlidir.
Yeri gelmişken Çin kültürüyle renklerin ilişkisine değinmekte yarar var.
Hem Yasak Şehir’de hem de burada ağırlıklı olarak kullanılan renklerin mavi, yeşil ve sarı olduğunu gördük.
Geçmişte Çin’in kimi dönemlerinde mavi-yeşil ayrımı yapılmazmış. Mavi-yeşil gökyüzünü, doğayı simgelermiş.
Sarı renk ise merkezin ve hanedanı rengiymiş..
Renklerin yönlerle ilişkisinin Türk kültürüyle benzerlik taşıdığını söylemek hata olmaz.
Beyaz (ak) batıyı, mavi-yeşil doğuyu, kızıl güneyi ve kara kuzeyi gösterirmiş. Türklerde sarının merkezi belirleyen renk olması Çin kültürüyle benzeşmeyi pekiştirmesi bakımından önemlidir.
Cennet Tapınağı’nda bir Çinli çocukla yaşadığımızı paylaşmakta yarar görüyoruz.
On iki-14 yaşında olduğunu düşündüğümüz Çinli evladımız yanımıza yaklaşarak telefonunun ekranındaki yazıyı okumamızı istedi. İngilizce olarak bizden birkaç tümce istediğini yazmış. Elbette kırmadık Çinli çocuğumuzu.
Türklerin Çin halkını selamladığını yazarak karşılık verdik. Telaştan adını sormayı unuttuk.
Çin’de çocuklarla iletişim kurmanın olanaklı olduğunu gördük. Kimi yol arkadaşlarımızın çocuklarla fotoğraf çektirme istekleri ebeveynlerce hoşnutlukla kabul edildi bildiğimiz kadarı ile.
Çinli çocuğun isteğinden iki sonuç çıkardık.
İlki, Çinli çocukların yabancılarla iletişim kurma isteğiyse, ikincisi Çinli çocuklara yabancı dil öğretildiği ve bunun o çocukların özgüvenini olumlu yönde etkilediğiydi.
Batı ülkelerinde çocuklarla iletişim kurmak neredeyse olanaksızdır. Böyle bir girişimin yanlış anlaşılması ve başka yönlere çekilmesi de olasıdır. Bu çekincenin önde gelen nedeni batıda çocukların kötüye kullanımı olgularının sıklığıdır yüksek olasılıkla.
Çin Seddi
Çin Seddi’ne gelmeyen iyi bir han değildir.
Mao Zedung
Pekin’deki son saatlerimizi Çin’in görülecekler listesinin olmazsa olmazı Çin Seddi’ne ayırıyoruz.
Batılıların Ulu Duvar (The Great Wall) olarak adlandırdıkları insan yapımı bu engel XIII. yüzyılda Moğollarca ve XVII. yüzyılda da Mançularca aşılmış. Başka pek çok kez de aşıldığı bilindiğine göre aşılmaz olmadığı açık.
Çinliler Chang Cheng olarak adlandırmışlar bu UNESCO mirası yapıyı.
Çin Seddi’ne Mutianyu üzerinden yaklaşıyoruz. Seddin bu bölümünde gözetleme kulelerinin yanı sıra yaşam alanları ve depolar yer almaktaymış.
Belirli bir noktaya kadar otobüsle çıkıyoruz. Oradan teleferikle ulaştırılıyoruz seddin yakınına. Biraz yokuş yukarı yürüyüşten sonra hedefe varıyoruz.
İlk olarak Qin hanedanı döneminde başlanmış yapımına. Yapımda tutsaklardan yararlanılmış.
Aralardaki boşlukların geçide olanak verdiği unutulmamalı. Çin Seddi, insan geçişini engelleyen bir duvar olmasının yanı sıra yükseltilmiş bir araba yolu olarak da işlev görmüş.
Çin Seddi’nin yapılış amacı olarak Hun akınlarının engellenmesi hemen her yerde karşılaşılan gerekçelerden birisidir. Eski Çin’in kuzeyinde atlı çoban kültürüyle yetişmiş ve yaşamını bu şekilde sürdürenlerin önemli sorun olduğu kuşkusuzdur.
Bunun yanı sıra, seddin Çin’den kaçışları önlemeyi, Çin yönetiminin görkemini ortaya koymayı da amaçladığı gibi farklı gerekçelerle de yapılmış olduğunu ileri sürenler eksik değildir.
Çin Seddi, doğuda deniz kıyısından başlayarak Gobi Çölü içlerine uzanır. Doğu-Batı ekseninde bir ejderhaya da benzetilir.
Farklı doğrultularda 20 bin kilometreyi aşan uzunluğundan söz edilse de doğu-batı doğrultusundaki uzanımı 5-6 bin km dolayındadır.
Birçok kaynakta, Çin Seddi’nin uzaydan göründüğü bilgisi yer alsa da hem Çinli hem de yabancı gökmenler bu bilgiyi göz tanıklıklarıyla yanlışlamışlardır. Çin Seddinin uzaydan görülebileceği savı hakkında şu örnek anlaşılmayı kolaylaştıracaktır. Bir saç teli 2688 metre uzaktan görülebiliyorsa eğer Çin Seddi’nin uzaydan görülebileceğine inanılabilir.
Burada bir kez daha fotoğraflamanın sınırı yok duygusuna kapılıyoruz.
Bir yandan soluk kesen görüntülere bakarken diğer yandan hangi birini çekeceğimizi belirlemekte zorlanıyoruz.
Çin Seddi’ni gören batılıların gözlerinin önüne serilen görkemden etkilenmelerine şaşırmamak gerekir. Onlardan birisi olan Cizvit rahip Verbiest’in şu sözleri bilinesidir : “Dünyanın 7 harikasını bir araya getirseniz bile bu görkemli yapıtla karşılaştırılamaz.”
Çin Seddi’ni görmeyi tamamladıktan sonra sıra Çin’e veda etmeye geldi. Dönüş uçuşu için Pekin Capitol Havaalanının yolunu tutuyoruz.
Çin’de kültür dolu, tatlı yorgunluk yaratan hiç unutamayacağımız günler geçirdik.
Her güzel şey gibi onun da sonuna geldik.
Elveda Çin Halk Cumhuriyeti!
Turun sonuna gelmiş olsak da Çin okumalarımız ve bu etkileyici ülkeyi öğrenme çabalarımız sürecek.
Sevr’e hiç olmadığı kadar yakınız. Türk siyasetinin TBMM’deki üye sayısı bakımından ana gövdesi 100 yıllık sorunu çözmeye kararlı görünüyor.
Osmanlı’nın paylaşımı düşleri yarım kalan emperyal batı 100 yıldır bugünü bekliyordu.
100 yıllık sorun onların derdiydi. Bizimse tapumuzdu anti-Sevr demek olan Lozan.
Şimdi “terörsüz Türkiye” kisvesiyle tapuyu bilerek, isteyerek tartışılır duruma getirmek üzereyiz.
100 yıl önceye gidelim.
İstanbul’daki Fransız işgal güçlerinin komutanı Franchet d’Esperey 8 Şubat 1919’da atının üzerinde boy gösterir İstanbul’da. Kent zaten işgal altındadır. Burada gösterilmek istenen başkadır. Kenti 500 yıl önce fetheden Fatih’e gönderme vardır.
Süleyman Nazif’in bu olaya ilişkin dokunaklı yazısına bağlantıdan erişilebilir.
Emperyal batılı simgelere önem verir. Tarihsel olaylarla bağ kurmayı ve onları anımsatmayı çok sever.
Süleyman Nazif’in 9 Şubat 1919 tarihli Hadisat’taki yazısına konu olan olay bir tür öç almadır.
Verilen ileti açıktır!
Kentinizi ele geçirdik. Kentinize sizin ele geçirdiğinizde girdiğiniz gibi giriyoruz demiştir atlı general.
Sevr’den 106 yıl sonra emperyal güç bu kez yalnız İstanbul’a değil, Türkiye’ye girmiştir. Hem de ülkenin kalbi Ankara’daki TBMM’ye. İçtikleri andı unutanlardır bu kez işgal güçleri. Milletvekilleri başta olmak üzere siyaset esnafı bu ihanetin sahnedeki kolluk güçleridir.
Yaptıklarının soruşturmadan ve kovuşturmadan bağışık olduğunu eklemeleri boşuna değildir çerçeveye. Hıyanetlerinin farkında olduklarını gösteren kanıttır.
Siyasal islamcılar, köktendinciler, kendine solcu diyen bozuntular, liberaller ve akla gelebilecek pek çok saftan küçüklü büyüklü oluşumlar öç almada birleşmişlerdir.
Emperyal yerini ve zamanını denk getirdiğinde öç alma konusunda ustalaşmıştır. Bu onların ustalığı kadar karşıtlarının aymazlığı kaynaklıdır. Ama, olsun. Başarı onların hanesine yazılacaktır her koşulda.
Rastlantıya bakın ki, 100 yıl sonraki öç alma kurgusunun baş oyuncusu Öcalan’dır.
Eli kanlı katil bugünün kahramanı olarak öne çıkartılmaktadır.
100 yıl önce atlı d’Esperey nasıl Fatih’e göndermede bulunduysa çerçeve yasa heveslileri de Sevr’in yıldönümünü taçlandırma ve anlamlandırma peşindedirler.
Yasal düzenlemeyi “ince işçilik” olarak adlandırdıklarına bakmayın!
Bizdeki kapıkulları tarihsel olaylara gönderme konusunda düşünceli ve becerili değillerdir.
Akıl hocalarının yönlendirmesidir Sevr’in yıldönümünde yeni Sevr dayatması.
Yazının başlığı “böyle de sorun mu olur” dedirtebilir. Öyle ya, dünyanın en önemli oyuncularından biri Türkiye’de top koşturacak. Bu durumda keyfini çıkartmak gerekmez mi?
Bu yazı geçen yıl yazılsa Osimhen, bir önceki yıl Maurinho konabilirdi Salah’ın yerine.
Bu arada, geçmişteki görkemli günlerini arayan ve günümüzde başarıya en aç kulüplerimizden biri olan Trabzonspor’un, Salah’ı getirme girişimi başarısızlıkla sonuçlanan BJK’ye attığı çalımı görmezden gelemeyiz.
Kimi zaman böylesi sıçramalar, ses getiren transferler yıkımın başlangıcı da olabilir. Bu da akıldan çıkartılmamalı. Bu denli ünlü birini transfer etmenin yaratabileceği takım içi dengesizlik de cabası.
Eskiler “bir dirhem et bin ayıp kapatır” demiş. Bakalım Salah ayıpları ve eksikleri kapatacak mı?
Bu arada, Trabzon Belediye Başkanı’nın yüklü nicelikte Salah forması satın aldığı yansıdı basına. Doğru değilse açığa kavuşturulsun. Yalanlanamıyorsa hangi kaynakla sorusu yanıt bulsun.
Çalıştırıcı olsun, futbolcu olsun!
Küresel ölçekte sivrilmiş kişilerin sporda sıçrama ve itici güç yaratma olasılığı göz ardı edilemez.
Bu beklentinin gerçekleşmesi içinse doğruların yapılması olmazsa olmaz gerekliliktir.
Dünya Kupası düş kırıklığımız çok geride kalmadı.
Yeryüzündeki her 4 ülkeden birisinin katılabildiği ve giderek kirlendiği açık olan Dünya Kupası’nda yer almanın “başarı” olarak nitelenmesinden vazgeçerek başlanabilir işe.
Birkaç milyonluk Norveç gibi başarılı olursanız, Bodo Glimt gibi düşük bütçeli takımlarla uluslararası kapıları zorlarsanız, altyapıyı her şeyin önüne geçirip ülke insanının yolunu açarsanız atacağınız kimi gösterişli adımlar hoş karşılanabilir.
Ama, Türkiye’yi yabancı cennetine çevirip birkaç nitelikli oyuncuya yığınla ortalama altı oyuncuyu eklerseniz eleştiri kaçınılmaz olur. Türk futbolu, sokaklarımızı dolduran denetimsiz yabancılara benzer bir işgale sahne olmamalıdır.
Bunca çok yabancının olduğu yerde Türk genci nasıl yetişecek?
Diyelim ki yetişti.
Nasıl fırsat bulacak?
Durum böyle olunca görev lejyoner yerlilere düşecek. Yetişmesinde en küçük katkımızın olmadığı bu soydaşlarımızı vitrine koyarak “çok iyi bir jenerasyon yakaladık”böbürlenmesiyle yetineceğiz.
Bu yazıyı okuyanların Muhammed Salah’ın başarısız olmasını dilediğim sonucunu çıkartmalarını istemem. Ama, önceki yıllardaki birçok örneğe bakarak bu korkumu dışavurmaktan kaçınamadım.
Türk sporunda yaklaşık çeyrek yüzyıldır yükselişini sürdüren voleybol gerçeği varken, sporda başarının yolu yordamı bu örnekçe de ortaya konmuşken futbolun akıl sınırlarını zorlayan savurganlığı ve sınır tanımazlığı üzerinde durulmanın yanı sıra düşünülmeyi gerektirir.
Daha geçenlerde kadro değeri 77 milyon Avro olan Başakşehir kadro değeri 5 milyon Avro bile olmayan bir Fin takımı tarafından safdışı bırakıldı. Bu ve benzeri örneklerin sayısı hiç de az değildir futbolumuzda.
Tüm bu yaşanmışlıklar belleklerimizdeyken futbolumuzdaki parlak(!) gelişmeleri sorgulamamak olası mı?
Kemalist olduğumu savlasam da Kemalizmi anlatacak değilim.
Kemalist olmak ve Kemalizmi kavramak başka anlatmak başka şeyler.
Altı ok Kemalizmi anlatan ilkeler.
Bugün her zamankinden daha çok gereksiniyoruz onları.
Buna karşılık Kemalizm kendi topraklarında yalnız mı yalnız!
Kilometrelerce ötede, Çin’deyse Kemalizm uygulamada. Son beşinci beş yıllık planda dışarıdan ne alıyorsak üretelim hedefi belirlenmiş. Buyurun ithal ikame’ye deyip asıl konuya geçebilirim.
Kemalizmin, yazılı olmayan ama uygulamayla belirlenmiş ilkeleri var.
Örneğin GERÇEKÇİLİK.
Kemalizmi başarısızlıklardan koruyan önde gelen ilkelerden biridir. Hayallere kapılanın duvara çarpması, gerçeklerle yüzleşmesi kaçınılmazdır. Gerçekçiyseniz başınıza böyle bir olumsuzluk gelmesi olasılığı neredeyse yoktur.
Günümüz Türkiyesi çalkantılı sularda var olma savaşı veriyor. Birçok siyasi eğilim var.
Kemalizmin bu eğilimler içinde güç sahibi olduğunu söylemek olası mı? Acı ama gerçek bu!
Durum böyle diye köşemize çekilip, yazgımıza razı mı olacağız? Elbette hayır.
İlkelerimizi koruyup, uygun zamanı kollayacağız.
Türkiye’de 9 yaşında çocuklar MEB müfettişi etiketli kimselerce sorgulanıyor. O çocuklardan birisinin evladınız, torununuz ya da yakınınız olduğunu düşünmeniz bile durumun kötülüğünü anlatmaya yetmez mi?
Birkaç gün önce tutuklanan Sinem Dedetaş Silivri’ye diye yola çıkartıldı. Pardon, Bakırköy dendi. Avukatları onu ertesi sabah Tekirdağ’da bulabildi. Böyle bir durumda akla gelmeyecekse hak, hukuk, adalet neye yarar diye sormayalım mı?
Gerçek bu kadar açık ve ortadayken bu olumsuzlukları sonlandırma eylemi ertelenebilir mi?
Ertelenebilir diyorsanız yazının geri kalanını okumasanız da olur.
Uygulamada yaşam bulan bir diğer Kemalist ilke YARARCILIK.
Mustafa Kemal’in yaşamı boyunca ve özellikle de Milli Mücadele sürecinde kurduğu işbirliklerini ve bağlaşıklıkları şöyle bir gözlerinizin önüne getirin!
Yıldızı hiç barışmayacaklarla, hiç bir şekilde düşündeş olamayacaklarla oluşturduğu güçbirlikleri ancak YARARCILIK ilkesiyle açıklanabilir.
Yeri ve zamanı geldiğinde her birisiyle yolunu ayırmakta ikileme düşmemiştir Atatürk.
Anahtar sözcük mü? Yeri ve zamanı geldiğinde, güç dengesinin ibresi kendisini gösterdiğinde.
Bilindiği gibi CHP sözde mahkeme kararıyla kapatıldı. Buna karşı duranlar yeni partileşmeye gitme kararı aldılar. Keşke gerekmeseydi. Ama, kaçınılmazdı bence.
Bir salon toplantısı için figüran toplamak zorunda kalan butlancılar zor durumda. Daha da kötüsü partiye çökenlerin Kemalistim diyenlerce dolaylı da olsa savunulması.
Tüm güçlerin tek elde toplandığı, tek kişinin varlığı ve dirliği için her yolun kullanıldığı 2026 Türkiyesi’nde Kemalizmin yazılı olmayan ilkelerini anımsama zamanı gelmiştir ve geçmektedir…