Unutkanlık denince akla ilk balıklar gelse de insan geri kalmaz.
Doğanın belleğine geçmeden önce doğanın diline değinelim.
Doğa deyince insan dışı hayvanlar ve bitkiler gelir akla. Taşküreyi de doğaya, canlılar topluluğuna eklemekte yarar var.
İlk bakışta, anlaşılmaz görünse de doğanın dili kendine özgü ve son derece anlaşılırdır.
Çoğu zaman sessiz ve edilgen gibi görünse de yeri geldiğinde konuşur. İstanbul’u vuran seli doğanın sesini yükseltmesi olarak algılanamalıdır.
Birim alana kilolarca yağış kısa sürede düşmüş olabilir.
İklim değişimi de etkendir kuşkusuz.
Ama, tüm bunlar doğanın sesini duymazdan gelmemizi gerektirmez.
İnsan belleği unutmakla engellidir!
Unutmanın yanı sıra işine gelmeyene akıldışı olsa da sırt çevirmekte ikileme düşmez kendisini doğanın efendisi(!) sanan insan.
Oluşumu milyonlarca yıl geçmişe uzatılabilecek bir dağın, tepenin, derenin, çayın geçmişini unutması olası değildir.
İstanbul’da birçok yere ad olmuştur dereler.
Kimi zaman cılızlaşsalar ve hatta ölgün olsalar da dereler, çaylar ve akarsular yeri geldiğinde çağlarlar.
Tıpkı dün İstanbul’da olduğu gibi.
Hele bir de o akarsuyun yatağına yerleştiyseniz, vadiyi boşluk bırakmamacasına kapladıysanız geçmişini anımsamakla kalmaz, biriken öfkesini en yüksek perdeden dışavurur.
Başka deyişle, az ama öz konuşur.
Kimi bilim insanları dünyanın Altıncı Yokoluş’a doğru gitmekte olduğunu savlıyorlar. Tümüyle yeryüzünün değil canlı türlerinin belirli bölümünün yokoluşundan söz etmek daha doğru olur.
İnsanın bu olumsuz gidişteki sorumluluğu ve rolü tartışılmaz!
Birileri ortadan kalksa ve soyu tükense de doğa, geride kalanlarla ve yeni evrimleşeceklerle yolunda ilerlemeyi sürdürür.
Bambaşka bir bitki örtüsüyle ve hayvan varlığıyla.
Unutulmamalıdır ki, “insan doğasız yapamaz, doğa anaysa insansız yapabilir.”
Aklımız başımıza toplama zamanı geldi, geçiyor.
Azman kentlerin daha fazla büyümesinin önüne geçilmesi ivedi gerekliliktir.
Diğer yandan, işi gücü yapı üretmek olan, yer, zaman, kural tanımayan yüklenici tayfası ve onlara güç veren siyaset esnafı da daha geç olmadan hizaya getirilmelidir.
Bu arada, Kanal İstanbul tutkunlarını unutmayalım.
Hallerini, hatırlarını soralım!
Nasılsınız?
İyi misiniz?
Bunca olandan sonra İstanbul’u daha da azmanlaştıracak olan “Kanal İstanbul” demeyi sürdürecek misiniz?
Bir Cevap Yazın