• Bilindiği gibi “tıbbi maske” 2 yılı aşkın süredir yaşamımızın ve hatta bedenimizin bir parçası olmuş durumda. Bu basit gerecin kullanımıyla ilgili olarak, kullanım süresi uzadıkça tartışmalar da alevlenmekte.

    “MİASMA KURAMI”nın geçmişi antik döneme uzanır. Miasma, dilimize “kötü hava” olarak da çevrilebilir. Bu kurama göre kimi hastalıklar kötü havadan (havanın içerdiği olumsuzluklardan) kaynaklanır.

    Mikroskop devrimi öncesinin kuramı olarak doğruları olsa da eksikleri az değildir.

    Mikroskopik canlıların hastalıklara yol açtığının anlaşılmasından sonraya rastlar maskenin yaygın kullanımının geçmişi.

    Her ne kadar maske kullanımını mikroskopik canlıların varlığını öğrenmemize tarihlesek de öncesinde de maske kullanımının olduğunu unutmamakta yarar var.

    Görselini paylaştığım gaga benzeri gereç de gerçekte bir maske. Bugün kullandıklarımızla benzerliği olmayan bir tasarım olduğu tartışmasız. Veba salgınları döneminde kullanılmış. Kötülüğü sözcüklerle tanımlanamayacak kokunun söz konusu olduğu o dönemde bu tür maskeler ölüleri ortadan kaldırmakla görevli kimselerce kullanılmış. Kimi kaynaklarda bu maskelerin iç tarafındaki girintiye konan parfümlerle kötü kokunun duyumsanmasının önüne geçilmesinin amaçlandığı bilgisi verilmekte.

    Ceyhun Balcı arşivi

    Bugün kullanmakta olduğumuz cerrahi/tıbbi maskeler ise Pastör’ün mikroskopik canlıları tanımlamasıyla birlikte yaşamımıza girmiştir demek yanıltıcı olmaz.

    Öncelikle, İngiliz cerrah Joseph Lister cerrahi yaraların dış ortamdan kaynaklanan etkenlerle enfekte olduğu varsayımını ortaya atmış. Lister’in bu sorunu gidermeye ilişkin yaklaşımı antiseptik kullanımına odaklanmak olmuş.

    İlerleyen yıllarda (1880’ler) ameliyathane havası, cerrahın elleri, cerrahi gereçler ve hatta cerrahın ve ona eşlik eden takımın ortama solunum yoluyla verdikleri hava da olağan kuşkulular listesine eklenmiş.

    Ellerimizi yıkayarak mikropsuzlaştırmak, cerrahi gereçleri ısı ya da gaz sterilizasyonuyla mikroptan arındırmak olası. Günümüzde ameliyathane havasının da teknolojik yollarla sterilize edilmesi olanaksız olmaktan çıktı.

    Cerrahın ve ona eşlik edenlerin solunumla ortama salabilecekleri mikroplardan korunmada maske biricik koru(n)ma yöntemi olmayı sürdürüyor.

    Maskeyi ameliyathanede 1897’de ilk kullanan cerrah olarak bugünkü Wroclaw’daki Breslau üniversitesinin cerrahi bölüm başkanı Johann Miculicz’in adına rastlanıyor.

    Ağzı, burnu ve varsa sakalı kapsayan bir parça gazlı bez iki ucundaki ikişer bağdan oluşmuş  ilk cerrahi maske. Bugünkü tasarımın da bundan çok farklı olduğu söylenemez.

    Yaklaşık yarım yüzyıl öncesinden başlayarak ortamı etkisi altına alan “kullan-at” akımına kadar çok kullanımlık maskeler gerekli temizlik işlemleri sonrasında defalarca kullanılmış.

    1923 yılına gelindiğinde tüm cerrahların ve onlara eşlik edenlerin üçte ikisi maske takmayı kurala dönüştürmüş.

    İnsanlığın tarih boyunca yeniliklere ve buluşlara yönelik tepkiselliğe maske kullanımında rastlanmıyor oluşu dikkate değer olmalı. Bunda, kullanıcıların sağlık meslek çalışanlarından oluşan bilinçli bir topluluk olmasının önemli etkisi olduğu düşünülebilir.

    1910-11’deki Mançurya vebası ve 1914-18 İspanyol gribi salgınları sırasında maske hekimleri ve sağlık çalışanlarını koruma amaçlı olarak ameliyathane dışında da kullanıma sokulmuş. Bu salgın sırasında kullanıma giren maskelerin tasarımıyla ilgili olarak Wu Lien Teh adını anmadan geçmiş olmayalım.

    Tıbbi maske ilk olarak 1919’da patentlenmiş.

    Kullan-at döneminde filtreli maske kavramı da yaşama girmiş. Hemen eklemekte yarar var. Bu ve benzeri maskeler sağlık çalışanları dışında tozlu ve gazlı ortamlarda çalışanların kullandığı bir gerece de dönüşmüş.

    Son iki yıla dek kitlesel maske kullanımı uzak doğu coğrafyasının bir alışkanlığı iken son salgın maske kullanımını küresel ölçekte yaygınlaştırmış oldu. Her ne kadar şu anda maske ediniminde kısıt yoksa da salgının başlarında yaşanan kıtlık anımsanacağı gibi evde maske tasarımı ve üretimiyle ilgili yaratıcılıkları kamçılamıştı.

    Salgının ilk aylarındaki maske darlığı sırasında havaalanlarında başkalarına ait maskelere el koymaya varan davranışların maske üzerinden uygarlık maskelerinin düşmesi sonucunu doğurduğu gerçeği de belleklerdeki tazeliğini korumaktadır.

    Maskenin tıbbi amaçla kullanımına ilişkin gerekçeyi anımsamakta yarar var.

    Maske, takanı değil karşıdakini korumayı amaçlayan bir gereçtir. Ameliyathanedeki hastayı ameliyata katılanlardan korumaktır temel amaç.

    Salgındaki maske kullanımının mantığı da farklı sayılmaz.

    Özellikle, virüs söz konusu olduğunda kullanımdaki sıradan tıbbi maskelerin geçirmezliği virüs küçüklüğündeki parçacıklar için yeterli değildir. Buna karşılık, hastalanmış ya da hastalanmamış olsa da virüs taşıması olası bireylerin çevrelerine damlacık yoluyla bulaştırmayı önlemenin önemli ve etkin gerecidir tıbbi maske.

    Filtreli ya da N 95 adıyla anılan özel ve geçirgenliği çok daha kısıtlı maskeler de bulunmakla birlikte bu tipte maskelerin kitlesel kullanımının yaygınlaşması en azından parasal nedenlerle çok da olası değildir. Dolayısı ile, ortalama tıbbi maskeler kitlesel kullanımda kalmayı sürdürecektir.

    Bilindiği gibi, salgının sonlanmakta olduğu varsayımıyla önlemlerin gevşetilmesi sonucu ilk vazgeçilen nesne maske olmuştu. Toplu taşıma araçları, kalabalık kapalı ortamlar başta olmak üzere pek çok yerde maske kullanımına son verilmesinin olağan sonucu haftada bir yayımlanan Covid 19 bilgilendirmelerine olanca açıklığıyla yansımış durumdadır.

    Son söz : Salgınla birlikte yaşamımıza giren maske kullanımının kültürel davranış biçimine dönüştüğüne vurgu yapmış olalım. Maske, takandan çok takanın yakın çevresindekileri koruyan bir gereç olduğuna göre karşılıklı saygının önemli bir öğesi olmuştur günümüzde.

    “Seni, önemsiyorum, yaşamına değer veriyorum” demenin bir başka yolu olmuştur.

    Ülkemizi yönetenlerin kararsız ve ikircikli tutumu karşılıklı saygı duygusunu aşındırmıştır. Ülkemizi yönetenlere hemen her konuda güvensizlik duyup maske ya da başka salgın önlemlerinin gevşetilmesi noktasında uymak da çelişkili bir tutum olsa gerektir.

    Aklını kullanmayı değil de kullanmamayı yeğleyen, bu yolla da cehaleti kutsayan anlayıştan beklenen olağan davranış biçimi olduğu kuşkusuzdur.

    Hastasını/hasta yakınını maske takması için uyaran doktora yönelen fiziksel saldırı cehaletin ete, kemiğe bürünmüş halidir demek abartı olmaz.

    https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/cerrahi-maskenin-icadi

    https://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(20)31207-1/fulltext

    https://www.livescience.com/face-mask-new-coronavirus.html

  • İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in Citta Slow tutkusu bilinmeyen bir şey değil. Önceki başkanlığında Seferihisar’ı bu konuma taşımıştı. Seferihisar, İzmir’in ilçeleri arasında bu kapsama yakın olanlardandı. Dolayısı ile çok da tartışılmadı bu durum.

    İzmir’de yapılan duyurulara bakıldığında İzmir metropolünün de Citta Slow topluluğuna kabul edildiği anlaşılıyor. Bu işlerde hatır gönül işler mi bilemem.

    Ama, bu durumun fena halde tartışılabileceğini söyleyebilirim.

    Bundan birkaç hafta önceydi. Talatpaşa Bulvarı’nda bir TIR gördüm. Yapı atığı ya da inşaat gereçleri taşıyan değil, bildiğiniz uluslararası taşımacılık yapanlardan. Hafta içi akşamüzeri saatleriydi. Şaşkınlıktan donup kaldım. Telefonuma davranıp, birkaç kare görüntü almayı akıl edemedim.

    Talatpaşa’daki kaçsa da Mustafa Kemal Sahil Bulvarı fırsatıyla teselli buldum. Yine gündüz saatinde bir TIR bu kez objektifimden kaçamadı.

    Sonraki günlerde kentin hemen her yerinde TIR’lara rastladım. Kanıksadığım için olmalı görsele dönüştürme zahmetine katlanmadım diğerlerine.

    İçinden TIR geçen kentin kentlisi olduk böylelikle.

    Citta Slow’la bağdaşırlığını yorumunuza bırakıyorum.

    Gecesi gündüzü olmayan kenttir İzmir. Tıpkı İstanbul ve Ankara gibi.

    Trafik biraz olsun gevşese de kentin orta yerindeki uçak pistine eşdeğer yollarda uçaklar değilse de gece yarısından sonra motosikletler sahne alır. Yarışırlar, şaha kalkarak ilerlerler. Hem kendi aralarında hem de bir şekilde kendilerini izleyenler varsa motosiklet sürücülüğü konusundaki hünerlerini alabildiğine sergilerler.

    Reklamlarda rastlarız bu tür görüntülere. Görüntülere “trafiğe kapalı yolda çekilmiştir” bilgisinin eklenmesi unutulmaz. İzmir’de ise böyle bir sorun yoktur. Trafiğe açık yolda da akrobatik sürüş gösterileri sergilenebilir.

    Bu yazıyı okuyanların örnekleri çoğaltacağından kuşkum yok.

    Citta Slow Metropol unvanı bu yazıya konu olan olumsuzlukların sonlanmasına katkıda bulunacaksa ne iyi!

    Bir gerçeğe vurgu yapmaktan kaçınamayız!

    İzmir’in de içinde bulunduğu Türkiye metropollerine kent demek az gelir.

    Azmanpol çok daha yakışır bunları nitelemek için.

    Birim alana bu kadar çok insanın yığıldığı, buna bağlı olarak da hemen her kentsel öğenin bundan olumsuz şekilde etkilendiği ortamda Citta Slow bir ütopyadan öteye geçer mi?

    Kafamı kurcalayan sorudur!

    Distopyayı sonlandırmadan ütopyaya erişmek ne denli olası?

    Yaşayıp göreceğiz…

  • Birisi 15 Temmuz’un yıldönümünde F 16’ya kafa attığını ileri sürdü. Böyle bir söz gerçekten söylendi mi? Söylendiyse söyleyenin akıl ve ruh sağlığını denetletmek akla getirildi mi?

    Her neyse!

    İyi niyetle yaklaşalım!

    F 16’ya kafa attığını ileri süren özverili vatandaşımızın darbeye tutkuyla karşı çıkışını biraz da abartıyla betimlediğini varsayıp geçelim.

    Kafa Atanlar

    Son günlerde bir şeylere gerçekten kafa atanlar şöleni yaşıyor ülkemiz.

    İlk olarak, yüz ifadesinden ancak gözü döndüğü yorumu yapılabilecek birisi cankurtaranın camına kafa atarak şenlendirdi ortamı. Öyle bir kez de değil birkaç kez denedi kafa atmayı. Belki de, 15 Temmuz’daki F 15’e kafa atma söylencelerinden etkilendi ve ilk fırsatta bu eylemi deneyimlemek istedi.

    Bir başka kafa atma eylemi İzmit’te yaşandı. Yine sağlık ortamında ve elbette sağlık çalışanına karşı.

    Alınan habere bakılırsa bu “kalın kafalı” vatandaşımızın kafa atma eylemi bir hemşirenin kafatasının kırılmasıyla sonuçlanmış.

    Kafa atma eylemi başka coğrafyalarda ve kültürlerde var mı?

    Bilemiyorum.

    Türklerde kavgada kafa atma hemen her gün yaşanan sıradanlıktır.

    Öyle ki, bu eylem iskambil oyununda bile yer bulmuştur kendisine.

    Fiziksel olarak değilse bile oyun ortamında kafa atma deneyimi yaşayanlar sayılamayacak denli çoktur.

    Fiziksel kafa atma olgusunda mankurtlaşmayla ilişki kurulabilir mi?

    Yorumunuza bırakmak en iyisi!

    Kalın Kafalar

    Kafa atanların kalın kafalı olduklarını saptamak yanlış olmaz. Aklına değil kafasına güvenenin işidir bu ne de olsa.

    Diğer yandan, anlatılanı anlamayanlardan oluşan bir kalın kafalılar topluluğu vardır dünyada ve elbette Türkiye’de.

    Örneğin, birkaç ay aradan sonra yeniden tırmanışa geçen Covid 19 sorununu anlamak istemeyen, anlasa da gereğini yapmaktan kaçınan etkili ve yetkililerimiz.

    18-24 Temmuz haftasındaki toplam olgu sayısı 365.000 olarak saptanmış. Bunlar test yapılarak saptananlar. Üşüttüm, klima çarptı, dondurma yedim ondan oldu diyerek rahatsızlığını önemsizleştirerek test yaptırmayanların da bu sayının birkaç katı çokluğunda olduğunu öngörmek abartı olmaz.

    Yine aynı zaman aralığında 157 kişi yaşamını yitirmiş. Gün başına can yitimi sayısı 20’yi aşmış. Sayılarla ifade çoğu zaman kanıksanan bir durum.

    Bu acıklı durumu bir de yakınını kurban verenlere sormak gerekmez mi?

    Toplam ölüm sayısı 100.000 sınırını aşmaya doğru hızla ilerliyor.

    Aşılamanın da neredeyse durdurulduğu anlaşıldı geçtiğimiz günlerde.

    Olgu sayıları bir kez daha sıçrayınca hükümetimiz aşı randevularını erişilebilir kılmak zorunda kaldı.

    Kalın kafalar her ortama egemen olmuş durumda.

    Covid 19 salgını sürecinde toplumu ve elbette yetkilileri uyarmaktan başka amacı olmayan ve bu amaç uğruna çaresizce çırpınan bilim insanlarına aşağılayıcı sözlerle saldırılar sosyal medyanın alışılmış olgusuna dönüşmüştü.

    Dana Dili

    Aklın ve bilginin her geçen gün aşağılandığı ve değersizleştirildiği Türkiye’de bu sözel saldırıları yapanlara hangi birikimle, hangi deneyimle, hangi eğitimle-öğretimle ve hangi yetkiyle sorusunu sormak akla bile getirilmez oldu. Bu durumdan güç alanlar kendilerine başka görevler biçmeye başladılar.

    Bilim insanlarına saldırı sözel olmaktan çıkarak can kaygısı duyulmasına varan düzeylere erişti.

    Bir bilim insanının kapısına “dana dili” bırakıldığı yer aldı basında. Dana dilini bırakanın ifadeye çağırıldığını okuyunca içime serin sular serpildi.

    Dil koparma meraklısı vatandaş savcılık ifadesinden çıkar çıkmaz sosyal medya paylaşımında bulunmuş.

    “Durmak yok, yola devam!”

    Ona öykünerek mırıldandım ben de!

    “Durmak yok, öğrenmeye devam!”

    Günün birinde kapımıza dana dili bırakılırsa bileceğiz ki canımız tehlikededir.

    Kafa atanlarla kalın kafalıların aynı ortamda bulunuyor oluşuna şaşırmak gereksiz. Bunların olduğu yerde dana diliyle meydan okuma da beklenmeyen gelişme sayılmaz.

    İnsanımızın kafasını silah olarak değil de aklını harekete geçirmek için kullanması dileğiyle…

    Sırf bu nedenle o yıllarda yaşamamış olsam da 1930’ların Türkiyesini özlüyorum…

    Türkiye bu karanlık cahiliye çağından bir an önce çıkmalı!

    Adaletin neredeyse tükendiği, akıl ve bilime saygının kalmadığı, zorbalığın kutsanmasa bile sınırsız kolaylık gördüğü ortamda devlet uzun süre ayakta kalamaz.

  • Türkiye, tarihinin en ağır ve yıkıcı ekonomik krizlerinden birisini yaşıyor. Bu seferkinin öncekilerden farkı üzerinde hak etiğince durulmuyor oluşudur. Ayrıca, muhalefetin de hatasıyla sorun faiz-döviz ikiliğine indirgenmektedir. Daha açık deyişle, “faiz düşürülmeseydi, kriz yaşanmazdı” izlenimi yaratılıyor. Kuşkusuz bu daha çok bir sonuç ve kesinlikle (ana) neden değil.

    Osmanlı aklını kullanmadığı için yıkılış yoluna girmişti. Bu yıkımdaki aslan payı ise ekonomik bağımsızlığın yitirilmesine aitti.

    Devlet maliyesinin alacaklı ülkelerin denetimi altında olması, ekonomik tercihlerin yabancıların çıkarlarına uyarlanması ve bunlara eklenebilecek pek çok irili ufaklı düzenleme yıkım için gerekli ortamı yaratmış oldu.

    Belki de bu nedenle, Cumhuriyet’i kuran kadrolar Milli Mücadele utkuyla sonuçlanır sonuçlanmaz Cumhuriyet’i ilân etmeden önce “ekonomik bağımsızlık” için kolları sıvadılar. Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olamayacağını ve Cumhuriyet’in yaşayamayacağının fazlasıyla farkındaydılar.

    İzmir İktisat Kongresi’nin Cumhuriyet’ten önce toplanmış olması bu anlayışın en güçlü kanıtı sayılmalıdır.

    Cumhuriyet’in ilk 15-20 yılı boyunca değişmez uygulama “denk bütçe” oldu. Bu duyarlılığı 1929 Dünya Ekonomik Buhranı bile ortadan engelleyemedi.

    https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/117988

     

    Türkiye’nin özellikle son 40 yılına damga vuran akıl almaz borçlanma eğilimi bugünkü sonuçtan da birincil sorumlu olarak görülmelidir. Ekonominin tartışıldığı hemen her ortamda bu önemli ayrıntıya değinilmesi bir yana sözünün edilmediği görülmektedir.

    Bütçe açığı borçlanma demek.

    Borçlanma da egemenlik yitimi.

    Egemen olmadığınız ortamda ekonomi adına yürütülen her şey ülke zararına gelişir.

    Ne kadar varlığınız varsa, yok pahasına elden çıkartmakla kalmazsınız. Hayvanınıza yedirecek saman, ekmeğinizi yapacak tahıl, yemeğinize katacak yağ bulamaz duruma gelirsiniz.

    Böylesi bir ortamda Suriye’ye askersel operasyon yapacağız diyerek ortalıkta dolaşır durursunuz. Kasanız boşsa ordunuz da işlevsizleşir.

    Atatürklü yılların bütçelerine ilişkin ilginç bir not. Beş yıl dışında bütçe her yıl fazla vermiş.

    İplerin koptuğu yıl kestirilebileceği gibi 1950’dir. Bağımsızlığın yitirilmesine karar verildiği yıl olarak da nitelenebilir.

    NATO’ya giriş ve Batı kampına ilişmeyle birlikte doğal olarak siyasi bağımsızlık da elden gitmiştir.

    O yıllardan bir denk bütçe öyküsü!

    Hitler Almanyası’ndan kaçan bilim insanlarını bilmeyenimiz kalmamıştır.

    300 kadarı Türkiye’ye gelmiştir. Darülfünun’dan üniversiteye dönüşüm yıllarının aranıp da bulunamayacak cansuyu olarak da işlev görmüşlerdir. Çoğu ülkemizi ikinci vatan bellese de, kimileri sonsuz uykularını ülkemizde sürdürüyor olsalar da karşılıksız çalışmamışlardır. Onlara verilecek aylık Cumhuriyet’in denk bütçe tutkunu kurucu kadrolarının uykularını kaçırmaya yetmiştir.

    Oysa, böylesi bir amaçla denk bütçeden ödün verilmiş olsa, biraz olsun borçlanılsa kim ne diyebilirdi? Birileri bir şey dese bile dikkate alınır mıydı?

    Denk bütçe her koşulda uyulacak bir tutum olunca “kim ne der” kaygısından çok “bu yanlışı yapmamalıyız”  ilkeselliği ağır basmıştır. Durum böyle olunca çözüm de bulunmuştur.

    Nasıl mı?

    TBMM’de görüşülen bir yasa taslağı kabul edilerek milletvekili aylıklarında yapılan 200’er TL’lik indirim aranan kaynağın yaratılmasını sağlamıştır.

    Bugün böyle bir şeyi değil uygulamak, akla getirmek bile olanaksızdır.

    Günde 10.000 taşıtın bile geçmeyeceği köprü için işletmeciye 45.000 araç için geçiş güvencesi vermek, böylelikle bütçede kara delik oluşturmak her nedense hiç konuşulmaz.

    İktidarıyla, muhalefetiyle birleşilmiştir açık bütçede.

    Borçlanmanın dayanılmaz çekiciliği sarmalından bir an önce kurtulmak olmazsa olmaz öncelik olmalı.

    Bu yapılmadıkça bir sonraki ekonomik krize geri saymak yazgıya dönüşür.

  • (1822-1884)

    Johann Gregor Mendel bugünkü Çekya’da dünyaya gelmiş, yaşam sürmüş ve ölmüş. Rahip olmasının yanı sıra adının önüne biyolog, matematikçi ve meteorolog unvanlarını ekletecek denli çok yönlü ve birikimli kişilik olarak tanınmış.

    Geniş kitlelerce tanınmışlığını bezelyelerle (Pisum sativum) yaptığı deneylere, bu deneylerdeki özenli gözlemciliğine ve bugün de geçerliliğini sürdüren “BASKIN” (Dominant) ve “ÇEKİNİK” (Resesif) gibi kalıtımsal adlandırmalara borçludur. Gen, kromozom ya da genom gibi kavramlardan habersiz olarak yaptığı buluşların bugün de değer taşıyor oluşu Mendel’in önemini anlamamızı kolaylaştırır. Mendel’in buluşları kadar odaklanmamız gereken yönü az önce değindiğimiz “özenli gözlemciliği” olmalıdır.

    Bitki melezleme deneylerine dayanarak ortaya koyduğu renk ve biçim kalıtıma ilişkin ilkeler üzerine araştırmasını 1865’te Brno (bugünkü Çekya’da bir kent) Doğa Tarihi Derneği’ne sunmuştur. Renk ve biçim gibi özelliklerin kuşaktan kuşağa aktarılıyor oluşunu göstermiş olması kalıtımbilimin üzerinde yükseleceği temelleri oluşturmuştur.

    Mendel’in el yazması notları

    Sekiz yıl süren çalışmaları boyunca elle dölleme yöntemini kullanan Mendel rüzgârla ya da böceklerle taşıma yoluyla döllemeyi olasılık dışı tutan titizlik içinde olmuştur. Buluşları kalıtımbilime altın harflerle yazılacak denli önemli katkılar yapan Gregor Mendel’in adı hiç aklından geçirmediği  ve amaçlamadığı halde öjenik kavramına da karıştırılmıştır.

    İnsan türünün seçilimli yetiştirme ile geliştirilebileceği varsayımına dayanan öjenik kavramı ortaya çıktıktan kısa süre sonra “üstün ırk kuramı”yla da özdeşleştirilmiştir.

    Kalıtımbilim, aynı ırktan kişiler arasında farklı ırklardan kişiler arasında olduğundan çok daha fazla “kalıtımsal varyasyonlar(değişkenlikler)” olduğunu bilimsel olarak ortaya koymuştur. Önemle altını çizmekte yarar var. Pek çok kaynakta yer almış ve yerleşikleşmiş gibi görünen “ırk” kavramı biyolojik olmaktan çok toplumsal-kültürel bir değişkenlikten öte anlam taşımamaktadır. Başka deyişle, bugünkü bilgilerimizle farklı ırklardan söz etmek olanaksız olduğu gibi bilimsel olmayan bir tanımlamadır.

    Mendel’in 1865’te ortaya koyduğu ilkeler bütünü XX. yüzyıl başlarına dek unutulmuştur. Anımsanması için, öjenik kavramının tanımlanması ve gelişmesi gerekmiştir.

    İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in gaz odalarında ve krematoryumlarında son kullanma tarihi dolduğu düşünülen öjenik kavramı ad değiştirerek, bu kez genetik adı altında varlığını sürdürmüştür. Kalıtımbilime de zarar veren bu olumsuzluğun belirli ölçülerde bugün de varlığını sürdürüyor oluşu yadsınmaz gerçektir.

    Kalıtımbilimin maskeye dönüşmesine ilişkin ibretlik örneği de paylaşmakta yarar var. Hitler döneminin çok bilinen toplama kampı Auschwitz’deki ölümcül deneyleriyle hemen herkesin tanıdığı Josef Mengele gerçekte bir asistandır. Hocasının yönlendirmesi ve yönetimi altında gerçekleştirmiştir ürpertici deneylerini. Münster Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Otmar Freiherr von Verschuer, Mengele’nin neredeyse kimselerin adını duymadığı hocasıdır. Savaş suçlarına konu olan öjenikçi unvanının yerine genetikçiyi koyarak yaşamını hem de akademik ortamda 1965’e dek sürdürmüştür. Mengele yaşamını Güney Amerika’da kaçak olarak sürdürüp tamamlarken Verschuer’in bırakınız bir kovuşturmayı soruşturmayla bile karşılaşmamış olması ilginçtir.

    Mendel’in başarısının altında yatan önemli etkenlerden birisinin yaptığı buluşlar kadar özenli ve sabırlı gözlemlere dayalı veri biriktirme olduğu özellikle bir kez daha vurgulanmalıdır.

    Özellikle günümüzde erişilen teknolojik gelişmelerden sonra kalıtımbilim her geçen gün daha fazla önem kazanmaktadır.

    Kalıtımbilim öjenikle ilişkilendirilmekten kurtarılmalıdır.

    Başta kalıtımbilimciler olmak üzere bilim çevrelerine bu bağlamda oluşturulacak farkındalık/okuryazarlık için önemli görevler düşmektedir.

    Kaynakça

    https://www.nature.com/articles/s41588-022-01109-9.epdf?sharing_token=jNE4t5WN6dY9PFrF-GW–tRgN0jAjWel9jnR3ZoTv0MQ9JyVsXcqI2ohunzIGFEDVcLIjAKP537jUKrEsiq-msBllqkIc6aM22JCZI5dWnAA1gqUO6qkSVGbIV7l-yjPZUVtPJ6Psh_Mkw0QbQctd8K3W06CvYUcm9LJDsBZFIw%3D

    https://www.nature.com/articles/s41576-022-00510-8.epdf?sharing_token=UWOR7Zf3-P9gzcApHVP1-tRgN0jAjWel9jnR3ZoTv0MqBfgpshZ3nIn79RpDijX4Ju5Deg7pWnSMDz7LCf5WcpA0Y3FXGbge3aGEgqGKrX65VFLz2HjrcoWQTS67hf_b5lRd1CBSEAvSWEGX-H86xo8WvHlxMcBTHIUbBHfPirw%3D

  • Türkiye 10 yılı aşkın süredir insan deposu işlevi görür oldu. “İnsanlık namına” kılıflı bu süreç iktidarın gizli gündemiyle Avrupa’nın çıkarlarını ortak paydada buluşturmaktadır. Hemen her konuda Türkiye’yi boy hedefi yapan Avrupa’nın tampon Türkiye’den başka hiç bir konuda olmasa bile bu konuda son derece hoşnut olduğu açıktır.

    Yolda rastladığımız her 10 kişiden birinin yabancı olduğu ortamda hak ettiği ilgiyi görmeyen bir başka önemli konu çöptür.

    İngiliz evsel atıklarına Adana’da rastlandığı haftalar önce basına yansımıştı. Araştırılırsa ülkemizin başka pek çok yerinde benzer durumla karşılaşılabileceği kuşkusuzdur.

    Çöpün her türü için elverişli bir ülke Türkiye. Bundan 15 yıl önce varlığı saptanan ve kanıtlanan nükleer atık İzmir’in Gaziemir ilçesindeki varlığını sürdürüyor. Unutulmuş gibi olsa da içinde bulunduğumuz yılda da akla getirildi. Beşyüz bin ton nükleer atığın yalnız Gaziemir için değil İzmir için tehlike kaynağı olduğu bir kez daha gündeme getirildi. Bölgede ölçülen radyasyonun normalin 7291 katından fazla olduğunu ekleyerek daha fazla iç karartmaktan kaçınalım.

    https://tr.sputniknews.com/20210614/gaziemirde-radyasyon-normalin-7-bin-katina-cikti-tum-izmir-risk-altinda-1044730926.html

    “Kötüsü geçti. Daha kötüsü yolda” sözüne uyan şekilde bir büyük dert Türkiye yolunda.

    Brezilya donanmasında söküm zamanı gelen Sao Paulo gemisi “ne olursan ol, gel” diyen Türkiye’nin çağrısına yanıt veriyor. Türkiye’de gemi sökümünün ilk akla gelen adresi olan Aliağa okyanusun karşı kıyısından yola çıkan konuğunu dört gözle bekliyor.

    Aliağa’da konuşlu gemi söküm endüstrisi özel girişim olarak karşısına çıkan her türlü fırsatı değerlendirmek ister. Devlet tam da burada gereklidir.

    Brezilya donanmasının Sao Paulo gemisindeki oylumlu asbest bu işin sıradan bir söküm olmadığını anlatmaya yetip de artacak önemdedir.

    Bu gemiden çıkartılması olası tehlikeli atık niceliğiyle ilgili olarak Sao Paulo’nun ikizi olan, 62 yıl önce Fransa’da yapılmış ve sökülmüş Clemenceau gemisi esin kaynağı olabilir. 1300 ton tehlikeli atık çıkmış söz konusu ikiz gemiden. Kanserojen olduğu DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından ikibinli yıllarda kesinleştirilen asbest elbette önde gelen tehlikeli atık. Yanı sıra o dönemde yapılan gemilerde kullanılan kurşun da bir diğer önemli tehlikeli atık.

    Sao Paulo

    Sao Paulo’nun ikizi Clemenceau’yla ilgili bir başka ilginç not sökümüyle ilgili. Hindistan bu gemiyi sökmekten kaçınınca söküm işi İngiltere’de yapılmış.  Söküme girişilmeden önce yalıtılmış bir ortam oluşturulmuş. Zehirli atıkların çevre ve dolayısı ile toplum sağlığını etkilememesi için gerekenler yapılmış.

    Bizde de benzer koşullar oluşturulabilir diyecekler için anımsatalım.

    Bundan 14 yıl önce (2008) denize indirilecek bir geminin filikasını denemek için maket yerine insan kullanılan bir ortamda (Filika denemesi 3 işçinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlandı. Kayıtlara elbette iş kazası olarak geçti. Görülen dava sonuçlandı. Bu cinayetten sorumlu kişiler 36 bin TL para cezası ödeyerek yaşamlarına hiç bir şey olmamış gibi devam ettiler) Sao Paulo’nun sökümü için gerekli koşulların oluşturulabileceğine inanmak iyimserliğin de ötesinde saflık olur.

    https://www.denizhaber.com/gemi-insa-sanayii/tuzlada-facia-gibi-kaza-3-olu-13-yarali-h12879.html

    Bu konuyla ilgili bir başka ilginç not AB kaynaklı. Hemen her konuda Türkiye’yi aşağılayan AB her nedense Aliağa gemi söküm kuruluşlarının AB normlarına uygunluğunu sertifikalandırmış. Ülkemizin Avrupa’yı kurtarmak uğruna tampon olmayı kabullenmesi Avrupa’nın sınırsız övgüsünü alıyor. Benzer durum gemi sökümü için de geçerli belli ki.

    Elbette, ticari kuruluşlar kazanç söz konusu olunca pek çok önlemden, düzenlemeden kaçınabilirler. Bu kaçınmalar işi yapanın yanına parasal kazanç olarak kalır.

    Devlet de “ben yokum” dediğinde çevre ve toplum sağlığını korumada geriye bir tek yargı engeli kalır. Günümüz Türkiyesi’nde kuvvetler birliğinin söz konusu olduğu düşünüldüğünde yargıdan olumlu sonuç beklemek de zorlaşır.

    Türkiye’yi insan deposuna eşdeğer tampon ülkeye dönüştürenlere, çöplüğe çevirenlere “yazıklar olsun” demekten başka yolumuz kalmamış olur.

    Çözüm mü?

    Her ülke kendi gemisini sökmeli.

    İngiltere’nin yaptığı gibi gemi sökümü yalıtılmış ortamlarda çevre ve toplum sağlığı riskleri sıfırlanarak yapılmalı.

    Askerini Kore savaşında 23 sente satan, filika deneyinde maket yerine ucuz insan kullanan bir ülkede bu önerilerin etkililer ve yetkililer katında en küçük etki yaratmayacağından kuşku duymaksızın…

    Yazının başlığındaki soruyu içimiz kan ağlayarak yanıtlayabiliriz ancak…

  • Günümüz dünyasının sorunları ancak emperyalizm gerçeğinden hareketle anlaşılabilir.

    Türkiye’yi hemen her 7-10 yılda bir yoklayan döviz krizlerini “faiz düşük tutuldu da oldu” tümcesiyle açıklamak aklın ve namusun gereği olamaz.

    Elinde ne var ne yoksa küresel egemenlere sunmuş, en iyi bildiği tarım-hayvancılıkta bile çıkış yolunu Sudan ve Venezüela’da arayan bir Türkiye’nin belirli aralıklarla boynunu giyotine uzatması ve her seferinde “bu son” dense de bir sonraki krize gün saymaya başlaması her nedense bir avuç namuslu insan dışında kimselerin ilgisini çekmemektedir.

    Bu koşullar altında yandaşı ve candaşıyla iktidar medyası da, karşıt görünen muhalefet medyası da aynı ezgiyi seslendirir gibidir.

    Oysa çıkış belli.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki şifreleri anımsadığımızda çözümü yarı yarıya bulmuş olacağız.

    Her 7-10 yılda bir döviz krizi yaşayan Türkiye’de dövize erişimin bu denli kolay olması, her köşe başında döviz büfesi bulunması hangi aklın ürünü diye sormaktan alamıyorum kendimi.

    Türk basını karşıtıyla yandaşıyla sözleşmiş gibidir.

    İşin altında yatan gerçek nedeni dillendirmemeye ant içmiştir.

    Faiz, döviz, dış güçler masallarıyla kitleleri uyutmanın dayanılmaz hafifliği olanca gücüyle egemendir ortama.

    Başka bir dünya olanaklı mı?

    Bizdeki ileri gelenlere, anlı şanlı iktisatçılara ve elbette basına göre düşten öte değildir bu sorunun yanıtı?

    Batıcılıktan vazgeçmeyen, her ne olursa olsun çözümü Batıda arayanlar “Asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl” diyenler gibidir.

    Oysa, bir bölgemize baksak.

    Doğuya göz atsak.

    Elbette olmaz.

    Böyle yaparsak uyanırız.

    Türkiye’deki herhangi bir yayın organında mumla arayıp bulamayacağım bir habere rastladım.

    Doğrusu, ana akım dış basında da rastlanmaz böylesi haberlere.

    Bu nedenle, biraz zahmete katlanıp arayıp, araştırmak, bulmak ve buluşturmak gerekir.

    Rusya ve Çin önderliğinde BRICS ülkeleri Amerikan dolarını rezerv para olmaktan çıkartmak için çalışmaları hızlandırmışlar.

    http://www.informationclearinghouse.info/57137.htm

    Son zamanlarda rastladığım en iç açıcı haberdi diyebilirim.

    Zorunlulukların yarattığı bir gelişme olarak da okudum haberi.

    Rusya’nın SWIFT sisteminden çıkartılmış olması bu gelişmeyi ivedi gereksinime dönüştürmüş oldu. Zaten bir şekilde bu doğrultuda yol alınırken hızlanılmış oldu.

    Dolardan çıkışın Çin ve Rusya için 2014’ten bu yana söz konusu olan bir süreç olduğunun altını özellikle çizmekte yarar var. Çok önceye dayanan girişimlerin Ukrayna’daki savaştan kaynaklanan zorunluluklar sonucu hızlandığını söylemek yanlış olmaz.

    Örneğin, Rusya’nın 2014’ten bu yana altın rezervlerini katlayarak artırdığını da okuyamazsınız Türk basınında. Faiz-döviz-kriz üçgeninde Hacivat-Karagöz atışmalarını yeğleyen Türk siyaseti de işin kolayını bulmuştur. İki taraf da kendi mahallesine göz kırparak, onlara coşku vererek günü kurtarmayı iyi bellemiştir.

    Başka bir dünyaya doğru gidişe kör bir siyaset kurumu en büyük şanssızlığımızdır.

    Birileri ABD hegemonyasını iyice zayıflatırken perdeyi kapatacak hamleye, Amerikan dolarını rezerv para olmaktan çıkartmaya odaklanırken dolar odaklı Türkiye’nin verdiği görüntü içler acısı değilse nedir?

    Cumhuriyet’i kurmadan ekonomik bağımsızlık adımları atmış kurucu kadrodan 100. yılda dolara uyarlı ve ayarlı bir Türkiye.

    Elbette bugünün ve son 20 yılın sorunu değil. En az 40 yıl önceye uzanmak gerekir bugünü anlamak için.

    Hatta, üşenmeyip 70 yıl önceye bakarsak çok daha iyi görürüz bugünkü düşkünlüğümüzün kök nedenlerini.

    Her şeye karşın, “başka bir dünya olasıdır”.

    Türkiye 100 yıl önce en kötü gününde yaptığını bugün de başaracak gizil güce sahiptir.

    Yeter ki gerçekten “yerli ve milli” ve elbette “bağımsız” düşünce ülkeye egemen olsun!

  • Yakın tarihimizin her önemli günü aynı zamanda toplumsal sınava çekildiğimiz gündür.

    24 Temmuz da öyle.

    Doğrudan Atatürk’e saldıramayanların önde gelen hedeflerindendir Lozan.

    Lozan’la toprak kaybettik bile derler.

    Son zamanlarda Lozan’a gizli maddeler eklediler.

    100. yılında Lozan’ın geçerliliğini yitireceğini ileri sürdüler.

    Tüm bu cinliklerin altında yatan neden Cumhuriyet’e ve Atatürk’e saldırma içgüdüsüdür desek yanılmış olmayız.

    Lozan geçerliliğini yitirince ayağımıza vurulan prangalardan kurtulmuş olacağız onlara göre.

    “Lozan’la toprak kaybettik” saçmalağındansa “az kaldı, Lozan prangasından kurtuluyoruz” söylemi daha çekici gelir oldu bu tiplere.

    Trablusgarp Savaşı sonrası İtalya’yla Lozan’da imzalanan Uşi antlaşması bile 1923 Lozan’la özdeş tutulur. Adaları Lozan’da kaybettik zırvasına dayanak yapılır.

    Bilindiği gibi Lozan ve Cumhuriyet düşmanları Osmanlı ve saltanat tutkunudur.

    Yine son zamanlarda Osmanlı ve Osmanlı’da kendilerine kutup yıldızı yaptıkları II. Abdülhamit aşkı hız kazanmıştır.

    II. Abdülhamit’in çaresizlik kaynaklı “denge politikası” yere göğe sığdırılamaz bunlarca.

    Osmanlı’yı (elbette çaresizce) yıkıma götüren, elde ne var ne yoksa saltanat uğruna veren II. Abdülhamit’ten kahraman yaratmaya vardırırlar işi.

    Sayısız yanlışına bir çarpıcı örnek vermekle yetinelim II. Abdülhamit’in.

    1897 Osmanlı-Yunan Savaşı alanda kanla, canla kazanılmıştır. Oysa, masada toprak yitirilmiştir.

    Bırakın bizim tarihimizi bir yana.

    Dünya tarihinde böylesi bir örnek var mıdır?

    Savaşı kazanacaksın!

    Toprak yitireceksin!

    Üstüne bir de kahramanlaştırılacaksın!

    24 Temmuz Lozan Antlaşması’nın 99. Yıldönümünü kutluyoruz. Seneye 100 yaşına basacak bu eşsiz antlaşma. Geçerleliliğini yitirmediği de böylece anlaşılacak.

    Geçerliliğini yitirmesi bir tek koşula bağlı. Bizi yönetenlerin aymazlığına.

    Düşmez kalkmaz bir Allah!

    Her fırsatta saldırdıkları, aşağıladıkları Lozan ve onun neredeyse ayrılmaz parçası Montrö, bu ikiliye saldıranların iktidarını kurtardı geçtiğimiz aylarda. Ukrayna Savaşı’nda gündeme gelen boğazlar konusu böylelikle gündemden düşürülebildi. İktidar olunca söz konusu Lozan’a, Montrö’ye nasıl da sıkı sıkı sarıldıkları ibretle izlendi.

    Sınava gelince!

    Lozan’a bugün ve yılın her gününde aymazca saldıranlar insaf, vicdan ve de ahlâk yoksunudur.

    Bu sınavdan geçer not almak Lozan’ın, Montrö’nün değerini bilmekle olasıdır.

    O yapılamıyorsa susma erdemi gösterilebilir.

    Lozan’ı bizlere armağan eden, savaş yorgunluğu bilmeden canla başla çabalayan başta Atatürk olmak üzere İsmet İnönü’ye ve onlara eşlik eden sayısız kahramana saygıyla…

    Lozan’da İngiliz temsilci Lord Curzon’un katlayıp cebine koyduğu kâğıdı yeniden gündeme getiren, NATO’ya giren, IMF kapılarında para dilenen, AB’ye gireceğiz diye güpegündüz havai fişek gösterisi yapma görgüsüzlüğü sergileyen aymazları kınamayı unutmadan…

    Hiç bir şey yapamıyorsan şu iki haritayı karşılaştır! İnsafın, vicdanın ve ahlâkın tükenmediyse doğruyu görürsün.

  • İnsan ve diğer gelişmiş canlılarda evrimden kaynaklanan değişiklikleri gözlemlemek zordur. Hiç kuşkusuz belgelemek olasıdır bu değişiklikleri. Bu noktada sorun bu türden evrimsel değişikliklerin bir insanın yaşamına sığmayacak denli uzun zamana yayılmasından kaynaklanır.

    Oysa ilkel canlılarda durum oldukça farklıdır.

    Özellikle bakterilerde ve virüslerde evrimi gözlemlemek değil yıllara, haftalara ve hatta günlere sığacak bir sürece dönüşüverir.

    Bir bakterinin antibiyotiğe direnç kazanması evrimleşmesinin doğal sonucudur.

    İki yılı aşkın süredir yaşamı (daha doğrusu biz insanların yaşamını) altüst eden küresel salgını ürküden ve korkudan arındırarak irdelediğimizde evrim gösterisinin olanca görkemiyle sürdüğünü fark edebiliriz.

    Çok değil birkaç ay önce gevşetilen önlemlerle sonuna gelindiği sanılan salgın yeniden çıkışa geçti.

    Önlemlerin gevşetildiği günle karşılaştırıldığında günlük olgu sayısı 30 kat artmış durumda.

    Arka bahçenin gülleri solmasın diye özen gösteren ve önlemlerin kaldırılmasını aceleye getiren iktidardan bu gelişmelere ilişkin değil uygulama söz duyabilene aşk olsun. Arka bahçe demişken bu bahçedeki gül çeşitlerine de değinmiş olalım. Geçen yıl bu sıralarda arka bahçenin güllerinin öncülük ettiği aşı karşıtlığı, işi açık hava toplantılarına vardırmıştı anımsanırsa. Bu bahçedeki güller baskın olarak dincilerden oluşsa da liberalleri ve hatta “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir.” diyen büyük insanın izinde olduğunu ileri sürenleri de kapsamıştı. Bu yanıyla da ibretlik manzaralar sundu salgınla kendisi gösteren arka bahçe gülleri.

    Aklı ve bilimi rehber edinmekten vazgeçip, işi olağan akışına bırakmanın yaratabileceği acıklı sonuçları hep birlikte izliyoruz.

    Bu arada, önceki aylarda her fırsatta ağlamaklı sesle “aşılanın” diyen sağlık bakanının gevşemeyle birlikte aşı programını da askıya aldığı anlaşıldı. Durum anlaşılınca aşı randevularının açıldığı görüldü.

    Salgının bir önceki dalgasından sorumlu olan Omikron kuşağı BA.4 ve BA.5 adlarıyla alt varyantlar oluşturdu bile. Küresel ortamda bu varyantların baskın olduğu virüs iş başındadır.

    Bulaşıcılık becerisinden bir şey yitirmemiş olan yeni varyantların hastalandırıcılık ve dolayısı ile de öldürücülük bakımından öncekine oranla daha becerikli olmayışı iç ferahlatıcı olsa da farklı bir yönde evrimleşme olmayacağının güvencesi elbette yok.

    Bu haliyle bile yeni varyantların sağlık dizgesini, hekimleri ve onlara eşlik eden sağlık çalışanlarını uğraştırmayı sürdüreceği oldukça açık.

    Bilim çevrelerinin salgının köktenci yöntemlerle bir an önce sonlandırılması doğrultusundaki önerilerinin altında yatan ana nedenlerden birisi de virüsün her canlı gibi evrimleşmeye açık oluşudur.

    Canlılığı bile tartışmalı, kimilerine göre yarı canlı olan virüsün yaşamın değişmez kuralı olan evrimleşme üzerinden sergilediği gösteri paha biçilmez düzeyde öğreticidir.

    Çok farklı gerekçelerle ama özellikle de parasal nedenlerle salgınla baş etmekte bocalayan insanlık virüsün evrim gösterisini bir süre daha izleyecek gibi görünmektedir.

    Uzay fatihi olma yolunda hızla ilerleyen insanlığın salgından ders çıkartmama konusundaki inadı anlaşılır gibi değildir. Her şeyi bilen insanlığın evrim gerçeğini bilmezden gelmesine eşdeğer aymazlığı şaşırtıcıdır.

  • Bugün Cumhurbaşkanı’nın kabine toplantısı sonrası açıklamasına rastladım. Bakanlar Kurulu “kabine” oldu. Hemen her şeyin değiştirildiği, geçmişe ilişkin hemen hiç bir şeyin varlığını sürdürmesine izin verilmediği Yeni Türkiye algısına yönelik sayısız aygıttan birisidir bu önemsiz görünen ayrıntı.

    Ana gündem konusu öğrenci kredilerinin geri ödemesine ilişkin muştuyu verirken Cumhurbaşkanı her nasılsa sözü Bay Kemal’e getirdi. “Sıkıysa……” sözüyle başlayan açıklaması ilgimi çekti. Geçmişte hükümet sözcüsünün yaptığı bu ve benzeri açıklamalar artık Cumhurbaşkanı’nın işi oldu. Hele bir de muştu söz konusuysa. Kötü haber verilecekse ya da olumsuzluktan söz edilecekse bakanlara ve hatta valilere söyletilir oldu.

    Öfke yansıması bu çıkışın nedenini düşününce saptamak zor olmadı. Kredi geri ödemesinde faizin yok sayılması muhalefetin önerisiydi. Muhalefetin dediğine gelmek de doğal olarak öfkeye yol açmıştı. Ben senin dediğine geldim. Ama, seni paylamaktan da geri durmam anlayışı.

    Türkiye yakın tarihinin en ağır ve zorlu günlerinden geçiyor.

    Buna karşılık siyasette ve yaşamın başka alanlarında inceliği ara ki bulasın.

    Ülke sorunları ağır.

    Ağır olsa da çözümsüz ve umarsız değil.

    Yüz yıl önce yurdu düşmandan kurtaran, Cumhuriyet’i kuran, onunla da yetinmeyip devrimler yapanların çocuklarıyız.

    Tam bağımsız, başı dik ve onurlu bir ülkenin savrulduğu nokta düşündürücü olduğu kadar acıklı da.

    Siyaset başta olmak üzere hemen her ortamın diline yerleşen kabalık ve düzeysizlik bir başka önemli noktayı dikkatimize sunması bakımından önemli.

    Ülkemiz her şeye karşın sorunlarını çözebilecek gizil güce sahiptir.

    Eksiklik çok da akla getirilmeyen, gündemde kendisine yer bulamayan başlıkla ilgili.

    Dağları aşan sorunlara odaklanırken bu eksikliğin önemi de göz ardı edilmemeli.

    Kültürel yıkıma çare bulmadan her hangi bir soruna çözüm getirmemiz güç görünmektedir.

    Hele bir de bu yıkıma ahlâki çöküntü eşlik ediyorsa…

    Gündelik yaşamda, özellikle de ülkeyi yönetenlerin kullandığı olumsuz ve kaba dil kültürel yıkımın göz ardı edilemez kanıtı gibi boy gösteriyor.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür temeli üzerinde yükseldiğini bilen bir yurttaş olarak “sıkıysa” ya da eşdeğeri sözleri en yetkili ağızlardan işitmek dehşete düşmeme neden oluyor.

    Birkaç söz de Cumhurbaşkanı’nın basın toplantısıyla ilgili eklemiş olalım.

    İzleyenler arasında ilk sırayı bakanlar doldurmuşlar. Her tümce sonrası Cumhurbaşkanı’nı alkışlama görevi verilmiş kendilerine besbelli.

    İkinci sırada saray ileri gelenleri var.

    Adında basın olan toplantıda basın çalışanı sayısı iki elin parmakları kadar bile değil. Anadolu Ajansı çekim ve kayıt yapıp dağıtmak için orada.

    Başka kurumlardan birileri var mı belli değil.

    Soru mu?

    “Sıkıysa” sorsunlar.

    Böylesi ortamda sınırtanımazlıktan öte anlam taşımaz.

    Kültürel çöküntünün bir başka yanına da bu şekilde tanıklık etmek olanaklı.