Gostivar Bitola karayolunda Krusevo sapağı tabelası geçen yüzyılın başlarında kalan ilginç bir olayı anımsamamız bakımından  fırsat oldu.

 

Krusevo Cumhuriyeti 1903’te 10 gün sürse de Makedonya’nın bu kuş uçmaz, kervan geçmez yeri ilginç bir deneyime beşiklik etmiştir.

 

2 Ağustos’ta geceyarısının hemen sonrasında bu barışçıl dağ kasabasının sessizliğini tüfek tıkırtıları ve sevinç çığlıkları delmekteydi. Pitu Guli önderliğindeki üçyüz kadar isyancı kasabayı ele geçirmişti.

The Balkan Trail, Frederick Moore, 1906

 

Dünyanın belki de en kısa ömürlü cumhuriyetlerinden birisi olan Krusevo kısa zaman aralığına çok etnisiteli bir yapı da sığdırmış. Bulgarlar ve Ulahlar’ın yanı sıra Arnavutça, Slavca ve Ulahça konuşan Yunanlar bu kokteylin diğer öğeleridir.

 

Olayı haber alan Osmanlı Krusevo isyanını bastırmakta ve yeni doğmuş cumhuriyeti tarihin tozlu sayfalarına göndermekte gecikmez.

 

Bizim topraklarımızda da benzeri bir Cumhuriyet deneyimi olduğunu anımsatmalı Krusevo Cumhuriyeti bir çoğumuza. 1919 başında 17-18 Ocak’ta kurulan ve başkenti Kars olan Güney Batı Kafkasya Cumhuriyeti de kısa ömürlü olmuş ve 12 Nisan’daki İngiliz işgaline dek varlık gösterebilmiştir. Yine de Krusevo’dan çok daha uzun ömürlü olmuştur.

 

Bu yazıyı okuyan hemen herkesin Manastır’la tanışık olduğuna kuşku yoktur.  Türkiye’nin kurtarıcısı, kurucusu, devrimcisi ve kısacası her şeyi Mustafa Kemal Atatürk’ün okul yaşamının bir bölümünün Manastır’da geçmiş olduğu herhangi birimiz için ilkokul bilgisidir. 

 

Manastır adının dinsel yapı anlamına gelen manastırdan geldiğini öne sürenler vardır. Eğer öyle ise kentin adı neden Bitola olarak değiştirilmiştir?

 

Bir başka görüşe göre ise Manastır adı yörede yaşayan Kırgız’lar  ve o Kırgız’ların  çok bilinen Manas Destanı’yla yakından ilintilidir.

 

Manastır ya da Bitola 80 bini aşkın nüfusuyla Makedonya’nın ikinci büyük kenti ve endüstri merkezidir. Belki de bu durumun bir sonucu olarak kentte pek çok Avrupa ülkesinin konsolosluğu vardır.  Bitola konsolusluklar kenti olarak da bilinmektedir.

 

Dragor nehri Manastır’ı ikiye böler.

 

Manastrı’daki ilk durağımız 1508-09’da yapılmış olan İshak Paşa Camisi.  O günden bu yana pek çok değişiklik gösteren cami avlusunda dikkat çeken bir başka ilginç durum da zeminde kullanılan Roma dönemi yapıtları.

 

Şirok Sokak’a doğru ilerlerken kurulan bir film setindeki çekimlere tanıklık ediyoruz. Konu film ve fotoğraf olunca Manaki Kardeşler’i unutmak olmazdı.

 

Bugünkü Yunanistan sınırları içinde yer alan bir Ulah köyü olan Avdela’da doğmuş olan Yanaki (1878-1960) ve Milton (1882-1964) Manaki Kardeşler Yunanistan’daki ilk fotoğraf stüdyosunu kurmalarıyla tanınıyorlar. İşlerini ilerletmek ve geliştirmek isteğiyle 1904’te Bitola’ya göçmüşler.  Daha sonra ünlerini artıran kardeşler bir dönem Romanya Kralı’nın özel fotoğrafçısı da olmuşlar. Osmanlı padişahı Sultan Reşat’ın Manastır ziyaretini de filme çekmişlerdir.

 

Artık Şirok Sokak’tayız. Örneklerine dünyanın hemen her yerinde rastlanabilecek taşıt trafiğine kapalı bu cadde ilk anda Moskova’daki Arbat Sokağı’nı andırıyor.  Elbette çok daha alçakgönüllü, çok daha az kalabalık ve çok daha az karmaşık!

 

Şirok Sokak’ın Manastır’ın merkezi olması amaçlanmış. Manolya Meydanı’ndan Şehir Parkı’na kadar uzanan bu canlı ortamda neoklasik mimari örneği sayılabilecek yapılar yer alıyor. Buray merkez yapma konusunda  başarılı olunduğuna kuşku yok.

 

Şirok Sokak’ta bir yapının duvarındaki temsili Güneş Saati de dikkatimizden kaçmıyor.

 

Kafe, otel, lokanta ve mağazaları canlılığın önde gelen kaynakları olarak öne çıkar. Eski adı Tito Caddesi’dir. Şimdilerde Tito caddeye adını değil ama sonlarında bir köşede büstünü vermekle yetinen gözden düşmüş bir eski kahraman gibidir.

 

Şirok Sokak boyunca süren yürüyüşümüzün sonuna gelmekle birlikte belki de günün en heyecan verici durağına da varmış oluyoruz.

 

Aynı zamanda Kent Müzesi olarak da düzenlenmiş olan ve Mustafa Kemal’in öğrenim gördüğü Manastır İdadisi’ndeyiz.

 

Yapı, Etnoğrafya ve Doğa Tarihi Müzesi şeklinde düzenlenmiş. Çok önemli bir bölümü ise yalnızca Atatürk için ayrılmış.  Eski ama bir o kadar da bakımlı bir yapı olduğunu söyleyebiliyoruz.

 

Makedonyalı’ların biz Türkler için son derece önemli olan ama tüm insanlık için de değer taşıyan evrensel kişilik Mustafa Kemal Atatürk’e verdikleri değer ve gösterdikleri saygı her türlü övgüye değer.  Müzenin özellikle Atatürk’e ayrılan bölümünde coşkulu, gururlu ve biraz da hüzünlü dakikalar geçiriyoruz. Zamanın nasıl geçtiğini farketmiyoruz. Anı Defteri’ne bir kaç satır yazmaktan alamıyoruz kendimizi.

 

Türkiye’den kilometrelerce uzaktaki Manastır İdadisi’nin bakımlı görünümü ülkemizdeki Erzurum’da Kurtuluş Savaşı tarihimizin köşe taşlarından Erzurum Kongresi’nin yapıldığı binanın bakımsızlığını düşürüyor aklımıza! Her şeye para bulan Türkiye kendi varlık senetlerinin hazırlandığı önemli tarihsel yapılarına bakamayacak kadar yoksul bir ülke izlenimi vermiş oluyor.

 

Manastır’daki sınırlı sürenin sonuna geldik. Atamızla vedalaşıp yola koyulma zamanı.

 

Artık Ohrid’e yöneliyoruz. Denizsiz Makedonya’nın sayfiye kenti Ohrid ve Struga, Ohrid Gölü kıyısındaki konumlarıyla bu kara ülkesi insanının tatil beldeleri olarak da öne çıkıyorlar.

 

Ohrid’e varmadan görmeden geçemeyeceğimiz bir yer daha var. Resen ya da bizim deyişimizle Resne. Resneli Niyazi’yi bilmeyenimiz ya da adını duymayanımız her halde  yoktur!

 

Resne Pelagonya bölgesinde yer alan, elması ve doğal güzellikleriyle tanınan bir kasaba. Roma döneminde Via Egnatia üzerinde yer almış olması kuruluşu ve gelişimi üzerinde etkili olmuş.  Prespa gölüne en yakın yerleşim birimidir. 11.000 kişi yaşamaktadır.

 

Resneli Niyazi (1873-1913) Jön Türk hareketinin kurucularındandır. Meşrutiyet ve 31 Mart ayaklanmalarında ön sıralarda yer almıştır. Ülkemizin öncü devrimcilerinden birisidir.

 

1913 yılında Arnavutluk’ta Avlonya limanında İstanbul’a gidecek gemiyi bekledikleri sırada koruması tarafından öldürülmüş.

 

Belleklerimize kazınmış olan “Ne şehittir, ne gazi pisi pisine gitti Niyazi!” deyişi öldürülüşünün anlamsızlığına göndermede bulunmak için söylenmiş olmalıdır. Söz böyle olsa da, karşıtları bakımından doğru bir hedeftir. Bu bakımdan pisi pisine gitmemiş olduğu söylenebilir.

 

II Meşrütiyet ilanında birlikte olduğu ve Üsküp’ten Harp Okulu’ndan arkadaşlarının çoğu sonradan Paris’e atanırlar. Resneli Niyazi Bey arkadaşlarının kendisine gönderdiği fotoğraflardan esinlenerek memleketi Resne’de Paris’teki Versay Sarayı’nı andıran bir saray yaptırır. Bu saray bugünün Resne’sinde dimdik ayaktadır. Yolu buralara düşen herkesin görmesinde yarar olan bir yapıttır.

 

Resneli Niyazi Bey’in sarayı günümüzde kültür merkezi olarak her yıl gerçekleştirilen uluslararası katılımlı bir  seramik sanatçıları buluşmasına ev sahipliği yapmaktadır.

 

Doğrultumuz Ohrid! Yeni bilgiler, yeni heyecanlar bizi bekliyor…

 Image

Posted in

Yorum bırakın