OHRİD
Makedonya’nın iki büyük gölünden birisi olan Ohrid Makedonya tacının pırlantası olarak niteleniyor. Ohrid gölü ve kenti UNESCO’nun koruma listesindedir. Rusya’daki Baykal ve Peru’daki Titikaka ile birlikte dünyadaki en eski üç gölden birisi sayılmaktadır Ohrid. Ohrid kentinin tarihsel kökleri Yontma Taş Devri’ne dayanıyor.
Her iki gölü de içeren Galiçiça Doğal Parkı adını iki göl arasındaki aynı adlı dağdan almıştır. Ohrid’in de içinde bulunduğu bölgeye Pelagonya da denilmektedir.
Ohrid’in antik adı Lychnidos Işıklıkent anlamına geliyor. MÖ 4. Yüzyılda II Filip ve MÖ 2. Yüzyılda Romalılar tarafından yerleşilmiştir. Lychnidos IX yüzyıl sonlarında Slav yerleşimine açılmıştır. Slavcadaki “vo hrid” (tepedeki yer) zamanla Ohrid’e dönüşmüş.
Ünlü Via Egnatia yolu üzerinde yer almaktadır. Bu nedenle tüccarların ve onlara katılan gezginlerin uğrak yeri olmuştur.
MS 5. Yüzyıldan başlayarak yöreye 12 önemli bazilikanın yapıldığı bilinmektedir. Bunların en önemlisi Sv Kliment Manastırı olup Çar Samuel Kalesi’nin de bulunduğu tepededir. Yapım tarihi MS 5. yüzyıldır. Yakın zamanda aslına uygun olarak yeniden yapılmıştır.
Ohrid’e gelen Kliment ve Naum Slavca’yı yaygınlaştıran manastırlar kurmuşlar. Böylelikle kentteki dinsel gelenek güçlenmiştir. Bir yüzyıl sonra Çar Samuel imparatorluğunun merkezini Ohrid’e taşımış. Çar Samuel’in Ohrid’de yılın gün sayısı kadar 365 kilise yaptırdığından söz edilir. Bugün bunların ancak 40 tanesi varlığını sürdürmektedir.
Ohrid’in dinsel açıdan önemi Bizans’la başlamış, Sırp Çarı Duşan’ın egemen olduğu dönemde de değişmeksizin sürmüştür. Osmanlı döneminde ise Ohrid bir sancak olarak yapılandırılmış. Yaklaşık 500 yıllık Osmanlı egemenliğinin 1912’de bitişini izleyerek Osmanlı uyrukluların Anadolu’ya göçü nedeniyle nüfusu hızla düşen Ohrid ve Makedonya bu kez Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan’ın ilgi ve etki alanına girmiş.
Bugün, Ohrid Makedonya’nın tartışmasız en gelişmiş turizm kentidir. Balıkçılık ve tarımsal üretim de son derece önemli ekonomik getiri alanlarıdır.
Sv Kliment aynı zamanda kentteki ilk üniversiteyi kuran kişidir. Sv Naum’la birlikte Sv Kiril ve Sv Metodi tarafından yazılan Kiril alfabesini yaygınlaştırma çalışmalarıyla da tanınır.
Çar Samuel Kalesi Ohrid’deki önemli tarihsel varlıklardan birisi olarak bugün de ayaktadır. Üç kilometre uzunluğunda, 16 metre yüksekliğinde surları ve 18 kulesiyle çağının görkemli yapılarından birisi olmuştur. Çar Samuel’in Bizanslı’lara 1014’te yenildiği savaş sırasında ağır hasar görse de tümüyle yıkılmamıştır. İlk olarak Romalılar tarafından yapılmış olsa da Çar Samuel kaleyi güçlendirdiği için onun adıyla anılmıştır.
Kaleden aşağıya iniş yolunda Sv Sofia Manastırı ziyaret edilmeye değer bir tarihsel yapı olarak çıkacaktır karşınıza. Erken dönem Hıristiyan bazilikalarından birisidir. Önemli Ortaçağ kiliselerinden birisi sayılmaktadır. Osmanlı döneminde camiye dönüştürülmüştür.
Bizans yönetimine girişin Ohrid üzerindeki en önemli etkisi kentin özerk başpiskoposluktan İstanbul Patrikhanesi’ne bağlı bir konuma gerilemiş olmasıdır.
Ohrid’in bu ayrıcalıklı konumu Osmanlı yönetiminde de korunmakla birlikte; Ohrid halkının Arnavut direnişçi İskender Bey tarafında yer almasıyla değişecektir. Bu nedenle çok sayıda din adamı tutuklanacak ve yaşamlarını hapiste yitirecektir.
Osmanlı döneminin sonlarında Makedonya İç Devrim Örgütü’nün etkinliği öne çıkmıştır.
Kentteki en eski yapı Roma Amfitiyatrosu’dur. MÖ 3. Yüzyılda yapılmıştır. Çar Samuel Kalesi komşuluğundadır. Geçmişte 4000 kişilik oturma kapasitesiyle bölgenin en önemli tiyatrosu olmuş. Sonraları gladyatör dövüşlerinin yapıldığı arena olarak da kullanılmış. Hıristiyanlığın bölgeye ulaşmasıyla birlikte başka bir çok pagan yapısıyla birlikte tahrip edilmiş ve taşları başka yapıların inşaatında kullanılmış.
Ohrid özgün mimariye sahip konutlarıyla da dikkat çeken bir yerleşim.
Robev Kardeşler evi buna en iyi örneklerden birisidir. İki ayrı bölümden oluşur. Bugün Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmaktadır. 19. Yüzyıl ortalarında yapılmıştır.
Dar sokaklar, taş-ahşap karışımı evleri ve bir de neredeyse her konutta balkonları süsleyen rengarenk çiçekler Ohrid’e özgünlük ve güzellik katan önemli unsurlar olarak kendini gösteriyor. Ohrid sokaklarına egemen olan güzel kokunun kaynağını da bu görüntüler fazlasıyla çaıklamış oluyor.
Ohrid sanat galerileri, seramik sanatları, tahta oymacılığı, yöreye özgü incisi, Makedonya köylerinde yapılan ve Opinok adı verilen bölgeye özel deri ayakkabı ürünleri ile de ziyaretçilerin ilgisini çekmeyi başarıyor.
Ohrid’de görmeden geçilmemesi gereken bir başka yer de Balkanlar’da tek, dünyada 7. olan türünün örneği matbaadır. Bu matbaada 12-13. Yüzyıldaki gibi kağıt üretimi yapılmakta. Hem de ziyaretçilerin önünde! Matbaanın mucidi Gutenberg’in kullandığı türden düzenekle Makedonya tarihine de yolculuk yapmış oluyoruz.
Çarşı boyunca ilerlediğimizde parke taşı zeminli küçük alanda Ohrid’in en yaşlı ağacı olan Çınar’a rastlıyorsunuz. Gövdesinin çevre uzunluğu 20 metre olan bu ulu çınarın 900 yaşlarında olduğu tahmin ediliyor. Yine bu küçük meydanda küçük bir havuz ve onun da hemen yanı başında eski cami yer alıyor. Caminin arkasında ise Ohrid Pazarı var.
Göl kenti olarak Ohrid’e gelip de gölde tekne gezintisi yapmamak olmazdı. Böylelikle hem göl ve çevresindeki güzellikleri görmek hem de tekneyle 1 saatlik uzaklıktaki Sv Naum Manastırı’nı ziyaret etme fırsatı bularak bir taşla iki kuş vurmuş oluyorduk.
Ohrid’den gölün güneydoğu kıyısındaki Sv Naum Manastırı’na doğru yol alırken Ohrid Gölü’nün doğu kıyısının kuzeyden, güneye doğru gölden gölden görünümünü bolca fotoğrafladık. İrili ufaklı yerleşimlerin yanı sıra tarihleri oldukça eskiye dayandığı anlaşılan kiliselerin varlığı da dikkatimizden kaçmadı.
Bunlardan birisi ve önemlisi 13 yüzyıl sonlarında yapılmış olan Sv Jovan Kaneo Kilisesi’dir. Sanat ürünü freskleri ile bilinir.
Ohrid Gölü’ndeki tekne yolculuğumuz Balkan üçlemesini bir kez daha doğrulamış oldu. Dağ, su ve yeşillik. Aynı zamanda Ulusal Park olan ve Ohrid ile Prespa gölleri arasındaki Galiçiça dağından adını alan ormanlık alan göz alabildiğine uzanan ormanı seyretmek bile fazlasıyla dinlendirici etki yarattı üzerimizde. Galiçiça dağı altından gelen kaynaklar daha yüksekteki Prespa gölünün yanı sıra Ohrid gölünü besliyor.
Ohrid’in 26 km güneyinde Sv Naum Manastırı yer almaktadır. Daha önce de değinildiği gibi Sv Naum, Sv Kliment’in en yakınındaki kişidir. Tıpkı Kiril ve Metodi gibi onlar da ayrılmaz ikilidir. Slav ulusu varlıklarının farkına bu dörtlünün çalışmaları sonrasında varmıştır denilebilir.
Sv Naum’da bulunma günümüz 3 Temmuz’daki önemli bir yortu gününe rastlayınca olağanüstü kalabalığa da rastlamış olduk. Manastır bahçesindeki tavuskuşları renkli görüntüler sunarken; hemen girişte ayakları bağlanmış olarak bekletilen koyunlar kurban edileceklerini düşündüğümüzden olmalı canımızı sıktı. Kurban etme geleneği olmadığını ve dolayısı ile de kurbanlık olmadıklarını öğrenmemiz pek çoğumuzu sevindirdi.
STRUGA
Ohrid’in batısında yine Ohrid Gölü kıyısında yer alan diğer önemli Makedonya kenti Struga’dayız. Yolumuz Ohrid Uluslararası Havaalanı’nın yanından geçiyor.
Ohrid ile karşılaştırıldığında daha alçakgönüllü bir görüntü sunan Struga b ualçakgönüllü duruşuna karşın kimi özellikleriyle ziyaretçilerini şaşırtmaya hazır!
Struga’nın tarihi de Yontma Taş Devri’ne uzanmakta. Antik Yunan dönemindeki adı Enchalon “Su Yılanı” anlamına geliyor. Ohrid kıyısındaki kente de böyle bir ad yaraşırdı. Struga’nın , “straga” kökü “haç” anlamına geliyor. Ancak, kimileri Struga’nın “struze” köküne göndermede bulunarak “uğuldayan yel” anlamına geldiği düşüncesindeler.
Onaltıbin kişilik nüfusuyla bu bakımdan Ohrid’in yarısı büyüklüğündedir.
Ohrid’den çıkan Drim Struga’yı boylamasına ikiye ayırarak kuzeye yöneliyor. Böylelikle Struga Ohrid Gölü’nün yanı sıra Drim’den de yaşam bulmuş oluyor.
Struga’da Şairler Bahçesi’nde “Türkçe’m benim ses bayrağım!” diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya rastlıyoruz. 1962’den bu yana her ağustos sonunda gerçekleştirilen Uluslararası Struga Şiir Akşamları’nda 1972 yılının onur konuğu olmuş Dağlarca. Onur Konuğu olanlar adına ağaç dikilmesi geleneği gereğince Fazıl Hüsnü adına da bir ağaç dikilmiş parka. Başka ünlü kişilere de rastladık parkta.
Türkçe’ye ses bayrağı işlevini yüklemiş olan Dağlarca kalkıp gelse bugünkü dil yozlaşması ve kirlenmesi için neler söylerdi?
Adonis şairler parkında rastladığımız ünlülerden birisiydi.
Küçük Struga’da dolaşırken o sırada gerçekleşmekte olan bir halk oyunları festivaline katılan gruplara da rastladık.
Yazın döneminin en yoğun günleri olması nedeniyle Struga’da bir hayli turistin de bulnduğunu gözlemliyoruz. Kentin çoğunlukla Arnavut kökenlilerden oluşması nedeniyle Makedonya’nın diğer bölgelerindeki Arnavutların yanı sıra Kosova’dan da yoğun bir turist akımı olduğunu öğreniyoruz.
Ohrid’de olduğu gibi parke taşı döşeli çarşısında dolaştıktan sonra köprüden Drim’in karşı kıyısına geçiyoruz. Köprüyü geçerken çivi gibi Drim’e çivileme yapanların gösterisiyle karşılaşıyoruz. Fotoğraf çekimimize de yardımcı olma konukseverliği gösterdiler. Drim boyunca kafe, lokanta ve eğlence yerlerinin sıralanmış olduğunu görüyoruz.
Karşı kıyıdaki Kent Meydanı’nda sosyalist dönemden kaldığı bakımsızlığından anlaşılan bir anıt görüyoruz.
Bu kıyıda da bizlerin yakın tarihinde önemli iz bırakmış bir başka önemli kişiliğe rastlıyoruz. Dr. İbrahim TEMO. İshak SÜKUTİ ve Abdullah CEVDET ile birlikte İttihat Terakki’yi kurmuş. Uzun söze gerek yok. İttihat ve Terakki olumlu, olumsuz sayısız etkisiyle tarihjimizdeki yerini almış durumda. Bir bakıma Tıbbiyeli ruhu da taşır İttihat Terakki. Tıbbiye’de, Tıbbiyeli’ler tarafından kurulduğu için.
Drim kıyısında karşılaştığımız bir başka önemli kişi Miladinov kardeşlerden şair Konstantin Miladinov oldu. Ünlü şiiri T’ga za Jug (Güney Özlemi) hemen yanı başındaki panoya işlenmişti.
Longing for the south
(T’ga za jug)
|
If I had an eagle’s wings I would rise and fly on them To our shores, to our own parts, To See Stambol, to See Kukuš; And to watch the sunrise: is it Dim there too, as it is here? If the sun still rises dimly, If it meets me there as here, I’ll prepare for further travels, I shall flee to other shores Where the sunrise, greets me brightly, And the sky is sewn with the stars. It is dark here, dark surrounds me, Dark for covers all the earth, Here are frost and snow and ashes, Blizzards and harsh winds abound, Fogs all around, the earth is ice, And in the breast are cold, dark thoughts. No, I cannot stay here, no; I cannot upon this frosts. Give me wings and I will don them; I will fly to our own shores, Go once more to our own places, Go to Ohrid and to Struga. There the sunrise warms the soul, The sun gets bright in mountain woods: Younder gifts in great profusion Richly spread by nature’s power. See the clear lake stretching white- Or bluely darkened by the wind, Look you at the plains or mountains: Beauty’ everywhere divine. To pipe there to my heart’s content! Ah! let the sun set, let me die.
Kısa ve öz ama bir o kadar da verimli bir ziyaret gerçekleştirmiş oluyoruz Struga’ya. Buraya gelmeden önce bu kadar çok tanıdığa rastlayacağımızı hiç birimiz kestiremezdik.
Struga kentinin futbol takımının adı da oldukça tanıdık : Karaorman!
|
|
|


Yorum bırakın