Kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi ülke adını sahip olduğu coğrafyanın baskın unsuru dağlardan alıyor. Dakikalar önce Arnavutluk’ta “albino” dağlardan söz ederken komşuda “Karadağ” diyoruz.
Eski Yugoslavya’yı oluşturan 6 cumhuriyetten birisiydi Karadağ. Çöküş sonrasında eski Yugoslavya’nın egemen ulusu Sırbistan ile birlikte göreceli olarak gevşek bir federasyon oluşturmuştu. Bölmeye doyulamayan bu coğrafyada 650.000 nüfuslu 13.000 km2’lik Karadağ bağımsız olmasa olmazdı! Yapılan halk oylamasında küçük bir farkla bağımsızlık kararı alındı. Avrupa’nın Kosova’dan sonraki en yeni devleti.
Görünen durum Karadağ’ın bağımsızlığı olmakla birlikte asıl amacın Sırbistan’ı denize kıyısız bırakmak olduğu göz ardı edilmemeli. Tıpkı Makedonya gibi yeni bir kara devleti oluşturulması başarıyla sağlanmış.
Toprak ve nüfus bakımından bu küçük ülkenin denize olan kıyısı 200 kilometre. Diğer yandan Karadağ Balkanların üç önemli gölünden İşkodra’yı Arnavutluk’la paylaşıyor. Başkent Podgorica (önceki adı Titograd) Yugoslavya’nın kuruluşu ile birlikte uzun yıllar boyunca kurucu başkanı 2. Dünya Savaşı kahramanı Tito‘nun adını taşımış.
Hırvatistan’ın safir plajlarının, İsviçre’nin sarp doruklarının, Colorado’nun derin kanyonlarının, Venedik saraylarının, Yunanistan’daki kadar eski köylerin Galler’in 2/3’ü büyüklükte bir kara parçasında bir araya geldiğini düşünebilir misiniz? İşte küçük Karadağ bunca özelliği barındıracak büyüklükte bir ülke!
Karadağ’ın ulus kimliğini şimdikinden çok daha küçük sınırlar içinde Osmanlı’ya karşı verdiği mücadele ile kazandığı söylenir. Çorbada bizim de tuzumuz var anlayacağınız!
Karadağ’a girer girmez Adriyatik’e kavuşma heyecanına kaptırıyoruz kendimizi.
Bir de iç Karadağ var. Kıyı Karadağ özellikle Doğu Avrupalı güneş özlemcilerinin başta gelen tercihi olurken; iç kesimler ve dağlar özgün flora ve faunası ile ilgilileri için eşsiz zenginlikler barındırmakta.
Karadağ aforizmalarından örnekleri de anımsamakta yarar var. Biraz gülümsemek ve biraz da düşünmek için!
“İnsan yorgun doğar, dinlenmek için yaşar!”
“Kendinizi sevdiğiniz kadar, yatağınızı da sevin!”
“Çalışmak öldürür, çalışmayın!”
“Dinlenen birisine yardımcı olun!”
“Olabildiğince az çalışın! Yapabileceğiniz işleri başkasına yansıtın!”
“Gölgede olmak kurtuluştur, dinlendiği için ölen olmamıştır!”
“Çalışmak hastalık nedenidir, genç ölmeyin!”
Karadağ’daki yolculuğumuz boyunca sağımızda kalan dağlara mı yoksa soldaki Adriyatik kıyılarına mı bakmalı ikileminden kurtaramıyoruz kendimizi.
Yolumuzun üstündeki ilk büyük yerleşim Ulcinj kenti. Adını taşıyan gölün yanı başındaki Ulcinj suya ve denize hasret kentlere nispet yaparcasına bir yandan Adriyatik diğer yandan da adını taşıyan gölle koyun koyuna.
Ulcinj hemşehrimiz Sabetay Sevi’ye sürgün yeri de olmuş. Bir süre burada sürgün yaşamı süren Sabetay Sevi’nin mezarının yaşamının son yıllarını geçirdiği Arnavutluk sınırları içindeki Berati’de olduğu sanılıyor.
Ulcinj’den başlayarak Budva’ya kadar Adriyatik kıyıları boyunca ilerliyoruz.
Bir sonraki önemli yerleşim Bar. Karadağ’ın en büyük limanı ve önemli endüstriyel tesisleri Bar’da. Yakındaki Stari Bar Kalesi’ndeki buluntular bu kentin tarihinin MÖ 800’lere uzandığını ve kalenin İlliryalı’lar tarafından yapıldığını belgeliyor. Kale yakınındaki 17-18 yüzyıldan kalma Osmanlı Hamamı da bir Türk izi olarak kendisini gösteriyor.
Stari Bar yakınındaki Mirovica’da buralarda yazılan tarihin, sürülen yaşamın canlı tanığı da olan 2000 yaşındaki Stara Maslina (Yaşlı Zeytin Ağacı) bir başka önemli doğal varlık.
Bar’dan kuzeybatıdaki Budva’ya ilerlediğimizde Petrovaç kasabasından geçiyoruz.
Petrovaç Romalılardan bu yana sayfiye yeri olmuş. Gözlerimizin önüne serilen manzara Romalılar yerden göğe haklıymış dedirtecek türden.
Alçakgönüllü Petrovaç limanını denetim altında tutan bir Venedik kalesine ait kalıntılar varlığını sürdürmekte.
Yorgun ve yolda geçen günün ardından Ohrid’den başlayan yolculuğumuzu Arnavutluk’tan geçerek üçüncü ülke Karadağ’da, Budva‘da bitiriyoruz.
Daha Budva’nın girişinde solumuzda kalan Sv Stefan ada-oteli hayranlığımızı katlamaya yetiyor. Açık hava müzesine eşdeğer görünümdeki Sv Stefan’ın pek çok ünlünün gözlerden uzak tatil yeri olduğunu öğreniyoruz. Bu benzersiz ortam için ortalama insanın aklının almayacağı paralar ödenmesi gerektiğini söylemeye bilmem gerek var mı? Budva Karadağ turizminin vitrini de sayılmakta.
Sv Stefan 15 yüzyıldan 1950’lere kadar bir balıkçı barınağı işlevi görmüş. Birileri tarafından satın alınıp da seçkinci bir turizm merkezine dönüştürüldüğünde dünyada adını duymayan kalmamış. Ünlü konuklarından Doris Day, Sophia Loren ve Kraliçe II. Elizabeth ilk akla gelenler.
Cüzdanı şişkin turistler bir yana bırakıldığında Budva’nın önde gelen gezginleri de Rus ve Ukraynalı. Denize, güneşe burada fazlasıyla doyuyor olmalılar.
Budva deyim yerindeyse uyumayan bir kent. Gün boyunca yoran deniz, güneş, kum turizmi güneş battıktan ve saatler ilerledikten sonra yerini her türden çılgınlığa bırakıyor(muş). Budva geceleriyle ünlü. Geceler anlatılmak için değil, yaşanmak içindir deyip geçelim!
Budva Dubrovnik’e varmadan önceki küçük Dubrovnik’tir denebilir. Tıpkı Dubrovnik gibi iyi korunmuş mükemmel bir kalekent bekliyor bizleri. Kalekent girişinde Kutsal Trinity Kilisesi görülmeye değer. Bu Ortodoks Kilisesi’nin yanı sıra St John Katolik Kilisesi de bir başka önemli yapı.
Kalekent denizde Eski Kent Plajı‘na açılıyor. Günü geçirdiğiniz yerden Budva gecesi adım atacağınız uzaklıkta!
Kotor Karadağ gezimizin soluk kesen duraklarından birisi oluyor.
Ünlü Yugoslav edebiyatçı Danilo Kis’in Kotor’a ilişkin sözleri okunmaya değer :
“Kotor, büyülü kent!”
“Kotor’dan ayrılışınızı öğleden sonra 5’te gerçekleştirmelisiniz. Dolambaçlı yolda bir saat kadar ilerledikten sonra bir yerde durup beklemelisiniz. Hava berrak olmalı. Önce denize , sonra da dağa ve gökyüzüne yöneltmelisiniz bakışlarınızı. Daha sonra sırasıyla gökyüzü, dağ ve denize bakmalısınız. Bu benzersiz bakış açısından havayı, suyu ve toprağı seyre dalarken hemen her şeyi unutacaksınız. Tüm koşullar yerine geldiğinde sonsuzluk duygusuna kaptırmaktan alamayacaksınız kendinizi.”
Kotor’un yakın çevresindeki buluntular Yontma Taş ve Bronz Çağı’nın izlerini taşıyor. Antik çağdaki İllirya kabile devleti bölgedeki düzenli ilk insan topluluğunu bir araya getirmiş.
Kotor matruşka gibi iç içe geçmiş körfezlerin en içte olanı. Kotor körfezinin girişinde bir boğaz var. Boğazın en dar yeri Türk Geçidi adını taşıyor. Geçmişte Osmanlı buraları da ele geçirmek için epeyce uğraşmış. Ama, güç coğrafyanın üstesinden gelememiş. Ele geçirse de ele geçirmiş olduğu Risan ve Hersek Novi’yi ne kadar elinde tuttuysa Kotor’u da o kadar süreyle elinde tutabilirdi.
Kotor Körfezi dışında adını kıyısındaki kent Tivat’tan alan Tivatski Körfezi yer almakta. Bu körfez de bir başka boğaz olan Kumborski ile bir başka körfeze Herzeg Novi’ye bağlanıyor. Ancak, buradan Kotor Boğazı ile Adriyatik’e erişmek olanaklı. İğne oyası gibi bir coğrafyadan söz ediyoruz. Bu küçük alandaki coğrafyayı tanımlamak için kullandığımız sözler fazla değil eksik kalır. Haritaya bakmak en iyisi!
Deniz, Skurda ırmağı ve St Ivan dağıyla çevrili olduğu için olmalı Romalı’lar Kotor’a dar ve çevrelenmiş anlamına gelen “Decatera” demişler. St Ivan tepesi aynı zamanda San Giovanni Kalesi’ne de doruk olmuş.
MÖ 3. Yüzyılda başlayan Roma egemenliği daha sonra Bizans’la sürmüş. İlk Slav topluluklarının bölgeye gelişi ise 7. Yüzyıldan sonraya rastlamakta. Bu tarihten başlayarak Venedik egemenliğinin yaşandığı 15. yüzyıla dek Nemanjic hanedanı tarafından yönetilmiş. 15. Yüzyıl ile 18. Yüzyıl arasındaki Venedik egemenliğini izleyen dönem Avrupa’da Napolyon savaşlarının yaşandığı zaman aralığı olmuş. İzleyen yıllarda sırasıyla Rusya, Fransa, Karadağ ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu egemenlikleri yaşanmış Kotor’da.
Kotor’a üç giriş kapısı var. Dördüncüsünden girme ayrıcalığı ise yalnızca güneşe ait.
Rönesans döneminde Venedikli’ler tarafından Barok biçemde yaptırılmış olan Deniz Kapısı ana kapısıdır kentin. Diğer ikisi ise kuzeydeki Irmak ve güneydeki Gurdik kapıları. Kotor kalekentinin kuşbakışı görünümü tam bir üçgene benzer. Dağ, ırmak ve deniz tarafından çevrelenmiş bir üçgen.
Yeterince zamanı olanlar için, elbette uygun hava koşulları altında Sv Jovan kalesine tırmanış da tur kapsamında ilginç bir etkinlik olabilir.
Kuzeydeki göreceli olarak daha küçük Irmak Kapısı 1539’da Barbaros Hayrettin Paşa’ya karşı elde edilen zafer onuruna açılmış. Bölgede ayak basmadık yer bırakmamış olan Osmanlı sıra buralara geldiğinde bir türlü ele geçirememiş. Ele geçirmeyi başardığı yerlerdeki egemenliği de uzun ömürlü olamamış. Coğrafyanın askerliğe, siyasete ve ekonomiye ilişkin etkisine mükemmel bir örnek.
Kotor Karadağ’daki en eski kent yerleşimlerinden birisi.
Deniz Kapısı’ndan girildiğinde Cephanelik Meydanı’na adım atmış oluyorsunuz. Kent savunmasında kullanılan bütün silah ve diğer askeri gereçler burada bulundurulurmuş. Bakım, onarım işleri de bu meydanda gerçekleştirilirmiş. Cephaneliğin yanı sıra meydandaki diğer önemli yapılar arasında Beskuca Sarayı, Hükümet Konağı, Saat Kulesi, Bizanti Sarayı ve Nöbetçi Kulesi sayılabilir.
Ana kapının hemen üzerinde yer alan bir yıldız rölyefi ile 1944 tarihi de dikkatinizi çekecektir. Nazilerin yenilgiye uğratıldığı tarih bu çok iyi korunmuş Ortaçağ kalekentinin kapısı üzerinde ölümsüzleştirilmiş. Bunun da üzerinde Karadağ bayrağının altındaki rölyefte Madonna ve çocuk betimlenmiş.
Saat Kulesi Rönesans ve Barok döneminde sık kullanılan Bunjato mimarisi ile yapılmış. 1602’de kente egemen olan Venedikli yönetici Antonio Grimaldi tarafından yaptırılmış. Saat Kulesi’nin hemen önündeki zeminde utanç sütunu olarak da yapıldığı düşünülen piramidal anıt yer almaktadır.
Biraz daha içeriye ilerlediğinizde St Nicholas Kilisesi gözünüzden kaçmayacaktır. Ayrıca Pima ve Buca saraylarının yanı sıra un depolarının bulunduğu bölge Un Meydanı olarak adlandırılmış.
Bir başka önemli nokta adını barındırdığı St Tryphon Katedrali’nden alan meydandır. Kentin koruyucu azizidir.
Müze Meydanı’ndaki Karampana Çeşmesi de belleklerde yerini alacak bir başka görüntü. Tulumbalı Çeşme de denilebilir.
Girişi ırmak kapısından yaptığınızda ilk göreceğiniz yapı St Maria Kilisesi’dir.
Sanatkarlar Caddesi de el becerisi ürünlerin satıldığı çok sayıda küçük dükkanı bir araya getiriyor.
St Luke Meydanı’ndaki Müzik Okulu da bir başka önemli yapı olarak göstermekte kendisini.
Kotor’da gezerken Avusturya Hapishanesi yazılı bir yapı görüyoruz. Rusya’daki Büyük Ekim Devrimi sırasında burada bulunan Avusturyalılar bu yapıda gözetim altında tutulmuşlar.
Zaman hızla aktı. Kotor’dan ayrılma zamanı geldiğinde tatlı bir düşten uyanmış olduk. İç içe geçmiş körfezlerin çevresinden karayoluyla Dubrovnik’e yöneliyoruz.
İlk durağımız Perast. Perast açıklarındaki bir adacıktaki kiliseyi fotoğraflıyoruz. Hanımefendi Kayalıkları Kilisesi. Yanıbaşında bir tane daha var. Sveti Dorde. Her ikisi de yapay adacıklar.
Daha ileride Risan’a ulaşıyoruz. Risan İlliryalı’lar tarafından MÖ 3. yüzyılda kurulmuş. Bölgenin ilk yerleşimidir.
Perast’ı biraz geçtikten sonra Kotor Körfezi’ni dıştaki Tivat Körfezi’ne bağlayan bir boğaz görüyoruz. Türk Boğazı adı verilmiş. Osmanlı akınları döneminde Kotor’u savunanlar Türkleri burada durdurabilmişler. Kendileri için önemli bu geçişe Türk adını onları hakladıkları için vermiş olmalılar. Tivat Körfezi boyunca yol aldıktan sonra Hersek Novi’ye varıyoruz. Üçgen biçimli Tivat Körfezi de bir boğazla bir başka körfeze açılmakta. Sonrası ise Boka Kotorska ve nihayet Adriyatik.
Hem Risan hem de Hersek Novi 1482’de Osmanlı egemenliğine girmiş. Balkanlar’ın geri kalanıyla karşılaştırıldığında buradaki Türk egemenliği çok kısa ancak 200 yıl sürmüş. Hemen ardından Venedikli’ler egemen güç olmuşlar.
Hersek Novi’den sonra Hırvatistan sınırındayız. Balkanlar turumuzun dördüncü ülkesine adım atıyoruz.
Ceyhun BALCI, 13.08.2012

Yorum bırakın