Adriyatik’e Karadağ’da merhaba dediysek de gerçek anlamda Dalmaçya coğrafyasıyla Kotor’da tanışmış olduk. Daha önce de kısaca değinmiş olabiliriz. Ancak, yinelemekte sakınca yok. Adriyatik kıyılarını büyük ölçüde oluşturan Dalmaçya sahilleri Balkan anakarasının doğal bir parçası. Bununla birlikte bölgenin özgün coğrafyası Dalmaçya kıyılarını anakaradan ayırmış oluyor. Kıyıya paralel olarak uzanan dağlar bölgenin Balkanlar’la, Balkanlar’ın da bölgeyle bağlantısını ortadan kaldırmış oluyor. Bu fiziksel yapıya Adriyatik kıyıları boyunca eklenen masif çöküntüleri eklenince körfez içinde körfez; boğaz dışında boğaz oluşumlarıyla oya gibi işlenmiş Dalmaçya kıyı şeridi ortaya çıkıyor. Bu yapı fatihlerin işini de zorlaştırıyor. Bölgeyi ele geçirmek de ele geçirilebilse bile uzun süre elde tutmak da olanaksızlaşıyor.
Hırvatistan özellikle komşuları Bosna Hersek ve Slovenya ile karşılaştırıldığında sahil zengini bir ülke. Altı bin kilometreye yakın kıyısı var Adriyatik’e. Bini aşkın ada ve adacık da cabası. Pek çoğu yerleşimli olmasa da bu adacıkların ülkeye coğrafik özgünlük kattıklarına kuşku yok. Hiç birimiz çocukluğumuzun çok bilinen kitabı 101 Dalmaçyalı’yı unutmuş olamayız. Bol benekli bu dostumuza da Dalmaçya coğrafyası isim babası olmuş.
Hırvatistan 56.000 km2 ‘lik yüzölçümüyle Karadağ’ın 4 katı büyüklüğe sahip olmakla birlikte Türkiye’nin 1/15’i büyüklüğünde. Nüfusu 4.5 milyon. Nüfusun % 90’ı Hırvat ve % 5’i Sırp. Eski Yugoslavya topraklarında Arnavut ve Türk etnisitesi ile başka bazı grupçuklar bir yana bırakıldığında nüfus ağırlıklı olarak Slav. Onları biri birinden ayıran etnisite olmaktan çok dinsel farklılık ve aynı dinin içindeki mezhepsel tercihler. Hırvatlar ağırlıklı olarak Katolik. Ülke dışındaki en kalabalık Hırvat topluluğu ise Bosna Hersek’te yaşamakta.
Hırvatça temelde Sırpçaya çok benzemekle birlikte ayırt edici özellik Kiril abecesi kullanmamaları. Ortodoks olsalar çaresiz Kiril abecesi kullanacaklardı.
Hırvatistan haritasına baktığınızda ülkenin Tuna, Drava ve Sava ırmakları arasındaki verimli topraklardan başlayarak Venedik Körfezi’ne dek uzandığı görülür. Adriyatik kıyısı boyunca Karadağ’a kadar ilerleyen Hırvatistan açıklığı güneydoğuya bakan bir hilali andırır. Bu coğrafyasıyla Adriyatik kıyıları Hırvatistan’ın olurken komşularına da sahil kalmamış dense yeridir.
Bu yapısıyla Dalmaçya kıyıları ve Dubrovnik ait olduğu anakaradan çok tam karşısındaki İtalyan yarımadasına benziyor. Coğrafya ve ondan kaynaklanan koşullar başka bir çok şeyi de belirlemiş oluyor. Kendi anakarasıyla olan bağlantısı sınırlı ama karşı kıyıyla denizyolu aracılığıyla sıkı ilişkili Dalmaçya’nın bu durumuna şaşırmamak gerekiyor.
Dalmaçya sözcüğünün kökenine değinmekle başlayalım. Batı Balkanlar’ın diğer bölgelerinde olduğu gibi İlliryalı’lar uzun süre buralara da egemen olmuşlar. Delmata ya da Dalmata İlliryalı’ların bir kolu. Eski İllirya dilinde Del ya da Dal aşiret için yaşamsal önem taşıyan hayvan sürüsünü güden, yetiştiren çoban anlamına gelmekteymiş. Dalmaçyalılar bölgeye yönelik Roma saldırılarına karşı en çok direnç gösteren grup olmuşlar ve kıyı boyunca yaşayan tüm İlliryalı’lar bu adla anılır olmuş.
Roma saldırılarına daha fazla karşı koyamayan İlliryalı’lar doğuya ve daha içlere doğru sürülmüşler.
MS 6. yüzyılda Jüstinyen döneminde Bizans bölgenin egemenliğini ele geçirmiş. Bunu izleyen dönem Avar-Slav akınlarının yaşanacağı zaman aralığı olmuş. Bu arada pek çok Dalmaçya kenti başkent Salona’yı da içerecek şekilde yerle bir olmuş. Buna bağlı olarak Bizans egemenliği de daralmış. Bunu izleyen dönemde ise Dalmaçya Frank yayılımlarına sahne olmuş. 11. Yüzyılda ise Hırvat Kreşimir Dalmaçya Kralı olmuş. Bu kez Venedik akınları Hırvat egemenliğini tehdit etmeye başlamış.
Onaltıncı yüzyıldan başlayarak Venedik Cumhuriyeti egemenliği altındaki Dubrovnik 14. yüzyılda bağımsızlığına kavuşmuş. Eş zamanlı olarak kendisini Macar-Hırvat Krallığı’nın koruması altında bulmuş. 16. Yüzyılın ilk yarısında Dubrovnik Komünü gelişimini Dubrovnik Cumhuriyeti’ne dönüşerek sürdürmüş.
Bu dönemde Osmanlı da bölgedeki genişlemesini hızlandırmış. Yeni cumhuriyetin en çok çekindiği güç de bu yolla yönelmiş kendisine. Her ne kadar Batılılar Osmanlı tehdidinin farkındalarsa da birleşmek ve güçlü Osmanlı’ya karşı koymak kolay olmamış.
Özellikle Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıyla bu tehdit iyice belirginleştiği kabul edilir. Bu koşullar altında Dubrovnik için tek çıkar yol Osmanlı ile iyi ilişkiler kurmaktır. 1526’daki Mohaç Savaşı ve bu savaşta Osmanlı karşısında ağır yenilgi alan Macar-Hırvat Krallığı bundan böyle Dubrovnik’ten vergi alamayacaktır. Osmanlı’ya yönelen vergi trafiği de değişkenlik gösterir. Dubrovnik Cumhuriyeti yıllık 10000 altınlık vergiyi diplomasi alanında gösterdikleri başarıyla 1500 altına kadar indirtir. İlginç olan bu başarının Dubrovnik’e kalıcı ve güvenli bir huzur getirmemiş olmasıdır. Bununla birlikte savaşlardan uzak durabilmiş olmak Dubrovnik’in özellikle Rönesans döneminde kültür, sanat ve edebiyat alanında gelişmesinin önde gelen ivme kaynağı olmuştur denilebilir.
Balkanlar’daki başka birçok kent gibi Dubrovnik’in tarihinde de yıkıcı depreme rastlanıyor. 1667’de yaşanan deprem felaketinde 5 bini aşkın insanın ölümüne yol açmış.
Bilindiği gibi yıkım yalnızca doğa eliyle gerçekleşmiyor. Bu kez 1991 sonbaharında Sırplar tarafından savunmasız Dubrovnik’e yönelen askeri saldırılar yakın tarihin önde gelen yıkım nedeni olarak tarihe geçiyor. Çok daha kötüsü bu insan kaynaklı saldırıların televizyon kameraları aracılığı ile kayıt altına alınmış olmasıdır. Neyse ki mücevhere eşdeğer bu tarihi Hırvat kenti bir şekilde saldırganların elinden kurtarılmış ve daha fazla hasar görmesinin önüne geçilebilmiştir.
Dubrovnik tam anlamıyla bir denizcilik kentidir. Dubrovnik tarzı gemi yapımı sağlamlık, dayanıklılık ve işlevsellik anlamına gelir. XVIII. yüzyılda Dubrovnik aralarında İstanbul ve İzmir’in de bulunduğu çok sayıda kentte diplomatik temsilci bulundurmuştur.
İtalyanların Ragusa olarak adlandırdığı bu kent cumhuriyeti “İyi Venedik” yani “Dobro Venedik” (Dubrovnik) olarak geçecektir Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ne. Batılı’lar Evliya Çelebi’nin bu adlandırmasını yozlaştırma olarak nitelemektedirler.
Osmanlı’nın her şekilde ele geçirebileceği Dubrovnik’e bir tür ayrıcalık tanımasının ardında becerikli tüccarlara ve Batı’dan haber alabileceği bir ileri noktaya gereksinim duymuş olması da yatıyor olmalıdır diyenler de vardır.
Bizlerin deyişi ile Dubrovnik ya da Evliya Çelebi’nin deyişiyle “İyi Venedik”teyiz. İki gün içinde göreceğimiz ortaçağdan kalma çok iyi korunmuş üçüncü kent olacak. Öncekilerle ilgili en küçük bir bilgimiz olmamasına karşın pek çoğumuzun Dubrovnik adını daha önceden de duymuşluğu var. Dubrovnik adının bölgede yaygın şekilde yetişen Dub ağacından geldiği de ileri sürülmektedir.
Tarih, doğa ve kültür beşiği bir ülkenin yurttaşları olarak bu konuda çok dertliyiz. Korumanın yerini talanın, duyarlılığın yerini aymazlığın ve değerlerini sahiplenmenin yerini görgüsüzlüğün aldığı bir ülkeden gelen bizler bu çok iyi korunmuş kenti görme sabırsızlığı içindeyiz.
Varır varmaz gece gözüyle soluğu Eskikent’te alıyoruz. Dubrovnik ya da İtalyanca adıyla Ragusa’daki turist profili de son derece farklı. Gezgin yoğunluğunun da önceki uğrak yerlerimizden fazla olduğunu söylemeliyiz.
İyi ama Ragusa adı nereden geliyor? Bir görüşe göre Ragusa’nın kuruluşu daha eski dönemden beri bölgede var olmuş olan Epidaur’un yıkılışıyla ilintilidir. 614 yılındaki Avar-Slav akınında yıkılan Roma kenti Epidaur’dan kaçabilenler kayalık adacık Laus’a sığınmışlar. Latince’de “yokuş ve kayalık kıyılara bakan çok derin uçurum” anlamına geliyor Laus. Laus adacığında kurulmuş olan kentin adının zamanla Ragusa’ya dönüşmüş olabileceği üzerinde duruluyor. Bölgenin özgün coğrafyasının bölgeye ait bir kültürün ve o kültürün sahibi insan topluluğunun yaşama tutunması için bir sığınak oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu coğrafya yapısı olanak verdiği sağkalımla Hırvat ve Roma etnisitesinin de zaman içinde karışmasına fırsat vermiştir diyemez miyiz?
İyi korunmuş ve sağlam görünen surların yanı sıra kentin karadan korunması amacıyla yapılmış dörtköşe kuleler görüyoruz. Kenti çevreleyen surların toplam uzunluğunun 1940 metre olduğunu öğreniyoruz. Sur kalınlığı yer yer 4-6 metreye çıkmakla birlikte ortalama 1.5-3 metredir. Surların yüksekliği kimi noktalarda 25 metreye kadar çıkabilmektedir.
Eskikent’e Pila ya da Batı Kapısı’ndan giriyoruz. Böylelikle sağımızda Onofrio Çeşmesi’nin ve solumuzda eski eczanesiyle birlikte Franzisken Manastırı’nın bulunduğu küçük bir meydana adım atmış oluyoruz.
Onofrio Çeşmesi, adını 1438’de kentin su şebekesini kurması için anlaşma yapılan Napolili mimardan almıştır. O çağ için 12 km uzaktaki su kaynağından kente su getirmek sıra dışı bir iştir.
Meydandan diğer tarafa doğru yürümek için Stradun’u kat ediyoruz. Geçmişte Laus adasını anakaraya bağlayan Stradun bugün Dubrovnik eskikentinin ana caddesine ad olmuş.
Stradun, Pila Kapısı ile eski limanı birleştiren batı-doğu eksenli ana cadde. Placa olarak da adlandırılan Stradun Dubrovnik’in en önemli ortak açık alanıdır. Özellikle gece görülmeye değer bir manzara sunar gezginlere. Stradun boyunca, buraya açılan kuzey-güney eksenli çok sayıda dar sokak görüyorsunuz. Özellikle Stradun’dan uzaklaşıldıkça bu sokaklardaki bazı yapıların konut olarak da kullanıldıklarını öğreniyoruz.
Stradun ya da Placa boyunca çevrede gözünüze çarpan sayısız ilgi çekici görüntüden kendinizi kurtarıp da yürüyebildiğinizde yolun sonundaki Luza Meydanı’na varmış oluyorsunuz. Burası bir zamanlar pazaryeri olarak da kullanılmış. Bugün de benzer amaçla kullanıldığına tanıklık ettik.
Luza Meydanı’nda 31 metrelik yüksekliğiyle Saatli Çan Kulesi önemli yapılardan birisi olarak kendini gösteriyor. Kentdevletin özgürlüğünü simgelemesi için 1444’te yaptırılmış.
Yine bu meydandaki bir başka önemli yapı Orlando Anıtı. Gotik tarzda 1418 yılında yaptırılmış olan bu sütun efsanevi Orta Çağ şövalyesi Orlando’ya adanmış. Üzerinde kentin koruyucu azizi Vlaho’nun figürü bulunan bayrak dalgalanmaktadır.
Bu meydanın güneyinde yükselen kilise Aziz Vlaho adını taşır. 1667 depreminde hasar gören ve daha sonra da 1706’da geçirdiği yangından sonra tümüyle yok olan Aziz Vlaho Kilisesi 1715’te aslına uygun olarak yeniden yaptırılmış. Dikkatli bir gezgin Aziz Vlaho kabartmalarının surları da süslemekte olduğu gözden kaçırmayacaktır.
Luze Meydanı’na göre kuzeyde konuşlu müzeyi mutlaka ziyaret etmelisiniz. Yakın tarihte 1991’de Dubrovnik’e yönelen saldırıların görsellerinin bulunduğu müzeyi ziyaret yaşamını yitirenlerin anısına saygı görevini de yerine getirme fırsatı vermiş olacaktır.
Luze Meydanı’nın güneydoğusunda Knez Sarayı yer alır. Sütun başlıklarındaki kabartmalar dikkat çekicidir.
Meydandan güneye doğru ilerlediğinizde Dubrovnik Katedrali’ni görürsünüz. Katedralin batısındaki meydan ise İvan Gunduliç adını taşır ve Hırvat heykeltraş İvan Rendiç tarafından yapılmış yontusu adını taşıyan meydanda boy göstermektedir.
Dubrovnik’in batısında, kıyıya oldukça yakın yerleşimli ada Lokrum adacığıdır. Bitki örtüsü zenginliği nedeniyle Milli Park olarak koruma altındadır. Adacığın güneyinde XII. yüzyıldan kalma ve Napolyon istilasıyla kullanımına son verilmiş olan Benediktus Manastırı vardır.
Dubrovnik’i gündüz gözüyle bir kez daha gezip, gördükten sonra bizler için ayrılık vakti gelmişti. Bu güzellikle vedalaşmak biraz zor olsa da!
Bosna-Hersek yolunda üzerinden geçtiğimiz asma köprü Hırvatistan’ın bağımsızlıktan sonraki ilk Cumhurbaşkanı Franjo Tudjman’ın adını taşıyordu. Buradaki fotoğraf molamız da fotoğraf makinelerimizin belleğine işlenmiş eşsiz kareler anlamına gelmekteydi.
Balkan coğrafyasının son dönemde en trajik olaylarını yaşayan Bosna-Hersek bundan sonraki ülkemiz. Aynı zamanda sonuncusu…


Yorum bırakın