Spor otoritesi değilim. Ama, yaklaşık 40 yıldır başta olimpiyat olmak üzere hemen tüm sporların izleyicisiyim. Sokak arasında ya da okul bahçesindekileri saymazsak düzenli sporcu olmadım! Şimdilerde ise yürüyüş (atletizmin bir dalı olan yürüyüş değil elbette) dışında sportif etkinliğim yok.
Buna rağmen genel mantık çerçevesi içinde sorgulayıcı olma görevi çıkartıyorum kendime.
Tek tek spor dallarını gözden geçirmek iyi bir yöntem olabilir.
Plaj Voleybolu, Kano, Kürek, Modern Pentatlon, Tenis, Trambolin, Triatlon, Hokey, Tramplen Atlama, Senkronize Yüzme gibi sporlarda temsil edilmediğimiz gibi pek çoğumuz bu dalların ya adını duymadık ya da bir yerlerde görüntüsüne rastlayarak yalnızca aşina olduk. Bu durum bir ölçüde olağan karşılanabilir. Buna karşılık adı anılan sporlardan kürek Türkiye’de hiç yapılmayan bir spor değil. Bu spor için uygun durgun sularımız da var. Balkan şampiyonaları düzeyinde başarılarımız olduğu belleklerimizde. Şimdilerde ise kayıp durumdayız.
Okçuluk, Badminton, Masa Tenisi, Yelken, Bisiklet, Judo gibi sporlarda ise olimpiyatta temsil düzeyinde de olsak vardık.
Masa Tenisi Çinli devşirmelere emanetti. Akdeniz Oyunları ve Balkan şampiyonlukları bulunan Vasil Aleksandridis adını anımsadım. Oktay Çimen ve Gürhan Yaldız da unutulmazlar arasındaydı.
Badminton’da da temsil edilmekle yetindik. Olabilir! Bu uzak doğu sporunda daha öteye geçmek için biraz daha sabretmemiz gerekebilir.
Yelken alanında da temsil edilmekle birlikte başarıya uzak kaldık. Yine, geçmişteki durumla karşılaştırıldığında şimdilerde geride olduğumuzu görmek durumundayız. Halim Kalkış adı aklımızdan çıkmayanlar arasında.
Bisiklette de geçmişle karşılaştırıldığında gerileme olduğunu söylemek olanaklı. Pist ve dağ bisikleti ile BMX’te hiç olmadığımız gibi yol yarışına katılan 3 bisikletçimiz bitiş çizgisini geçemediler. Son yıllarda uluslararası takvimde önemli yer edinen Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nun bu dala katkıda bulunmasını diliyoruz.
Bir zamanlar fena olmadığımız Judo’da da kayıplara karıştık.
Okçuluk deyince bir parantez açmak kaçınılmaz. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Başkanı Uğur ERDENER geçmişte Türkiye Okçuluk Federasyonu Başkanlığı’nın yanı sıra Dünya Okçuluk Federasyonu’nda da önemli görevler üstlenmiş bir isim. Geçtiğimiz yıllardaki şampiyona ve olimpiyatlarda favoriler arasında gösterilen Türkiye bu olimpiyatta temsil edilmekle yetinerek gerilemeyi belgelemiş oldu.
Halter ve Güreş gibi geleneksel olarak başarılı olduğumuz sporlardaki yokluğumuz ancak başarısızlıkla açıklanabilir. “Haydi aslanım göster kendini!” sözleri artık bir işe yaramaz oldu. Ciddi yenilenme gerektiren alanlar!
Yüzme’de de eleme serilerindeki birinciliklerimizin bizleri son sıralardan kurtarmaya yetmediğini bir kez daha gördük. Yüzme gibi bir sporda 6 olimpiyata katılan bir sporcumuzun varlığı başarısızlığımızın da biricik kanıtı sayılmalı. Macaristan, Litvanya, Güney Afrika gibi ülkeler bir kez daha hayranlık uyandırdı.
Atlama ve Sutopu’ndaki yokluğumuz da artık kanıksanmış durumda.
Tüm olimpiyatlarda yer alan sporlardan Jimnastik’te de yol alamadığımız ortada. Temsil edilmekle yetindik.
Eskrim de temel sporlardan bir başkası. Hatta, bize izletilen tarih filmleri yalan söylemiyorsa ata sporumuz da sayılır. At üstünde kılıç şakırdatan yiğitler bizden değil miydi yoksa? Bundan 35-40 yıl önce eskrim Akdeniz Oyunları’nda bile madalya alabildiğimiz bir daldı. Özden Ezinler adını pek çoğumuz hatırlayabilir.
Basketbol ve Voleybol’da kadın takımlarımız bir ilkin altına imza atarak madalya değilse de başarı elde ettiler. Voleybolda olimpiyat öncesindeki Grand Prix turnuvasına asılmak bir hata mıydı? Diğer yandan hazırlık olanağı da yaratmaktaydı. Kısa zaman aralığına sığdırılan iki Uzakdoğu seferi yorgunluk ve düşüşe yol açmış olabilir.
Basketçilerimiz ise çeyrek finalde Rusya gibi bir dev karşısında son ana kadar maça ortak olabilmeyi başardı. Son top başarısı adlarını bir ilke yazdırabilirdi.
Onlara söyleyeceğimiz tek sözümüz olamaz.
Ata sporumuz saymamız gereken atıcılıktaki duruma da değinmeden geçemeyiz. Bu alanda da Akdeniz Oyunları ve Balkan şampiyonaları düzeyinde madalya alabildiğimizi anımsarım. Güneş Yunus, Servet Sivrikaya ve Sili Giraud aklımda kalan adlar.
Gündelik yaşamda silaha gösterdiğimiz ilgi ve sevgiyi sportif alana taşıyamadığımız kesin.
Ayrıca, silahla olan ilişkileri profesyonel düzeyde olan “askerimiz ve polisimiz bu spora ilgi gösteremez mi?” diye sormaktan alamıyorum kendimi.
Binicilik de ata sporlarımız arasında değil midir? Geçmişte özellikle asker kökenli binicilerimizin bu spora ilgi gösterdiğini anımsıyoruz. Fevzi Atabek ve Aldo Baldini başarılarıyla anımsadığımız binicilerimiz.
Boks da çok başarılı olduğumuzu söyleyemeyeceğimiz ama olimpiyat finalisti olmuş ve bronz madalyası kazanmış sporcularımızın olduğu bir alan. Bir dönem devşirmeye bel bağladığımız ama şimdilerde devşirme yapamadığımız bir dal. Sovyet Lavrov’un çalıştırıcılığında sıçrama yaptığımızı unutamayız.
Tekvando bu olimpiyatta tartışmasız başarılı olduğumuz bir spor. Bu başarı son olimpiyata özgü ve onunla sınırlı değil. Belirli bir sürekliliğin tutturulduğu dal. Teşekkürler Servet Tazegül, teşekkürler Nur Tatar ve hatta madalyaya uzanamasa da teşekkürler Bahri Tanrıkulu!
Futboldan hiç söz bile etmedik. “Söz konusu olan olimpiyatsa futbol ayrıntıdır!” deyip geçelim
Sözümüzü Londra’da durumumuzu kurtaran atletizm ile bağlayalım. Sözcüğün tam anlamıyla bir erkek başarısızlığı ve kadın başarısı söz konusu atletizmde. Aslı Çakır Alptekin ve Gamze Bulut’un yanı sıra Nevin Yanıt unutulmamalı. Engelli sprint yarışında bir Türk kadınının olimpiyat finalini başarıyla koşmuş olması çok önemlidir. Bir de yüksek atlamada kadın atletimizin finalde yarışması da göz ardı edilemeyecek bir başarı olarak not edilmelidir. Unutulmaması gereken önemli nokta başarının ille de madalya almayı gerektirmediğidir.
Çok daha önemlisi başarılı atletlerimizin yerli olmalarıdır. Londra’daki atletizm deneyimimiz devşirme olgusunun irdelenmesi gereğini ortaya koymuştur. Devşirme yerli yetiştirme atletlerimizin sıçramasına fırsat verecekse anlamlıdır. Devşirme döngüsündeki kesintinin tıpkı Londra’da olduğu gibi düş kırıklığına yol açması kaçınılmazdır. Özkaynaklarımıza yönelmek ve süreklilik kazanmak gerek.
Ceyhun BALCI, 19.08.2012

Yorum bırakın