Batı Balkanlar gezimizin son ülkesi Bosna-Hersek topraklarındayız. Artık Dalmaçya ile de vedalaşma zamanı. Yüzölçümü ve nüfus bakımından benzerlik içinde olan Hırvatistan’a göre Bosna-Hersek sahil yoksulu. Yirmi kilometrelik bir pay düşmüş Bosna-Hersek’in payına Adriyatik’ten. Esintisi ve kokusu geliyor ama ayağını sokacak sahilin yok! Bizler için anlaşılması güç bir durum. Neum kıyı kasabasından geçiyoruz. Bütün Bosna-Hersek deniz ve güneş tatili için buraya mahkum. Dönüşümlü olarak geliyor olmalılar buraya. Bu bakımdan Bosna-Hersek 4 km kıyısı olan Monako’nun bir üzerinde 155. sırada yer almakta. Geriye kalanların da zaten denize kıyısı yok. Dünya birincisi Kanada’nın kıyı uzunluğu 200 bin km’nin üzerinde. Türkiye’ninki ise 9 bin kilometreyi aşkın. Kıyı yoksulu bir ülkedeyiz. Adriyatik’e bu denli yakın olup da bu kadar sahil yoksulu olmak katlanılması güç bir durum olsa gerek. Adriyatik sözcüğün tam anlamıyla Bosna Hersek’e teğet geçmiş.
Biraz daha ilerlersek yeniden Hırvatistan’a girmemiz gerekecek. O nedenle yönümüzü kuzeydoğuya çeviriyoruz. Biraz ilerleyip bir yükseltiye vardığımızda gözlerimizin önüne serilen manzara tam fotoğraflıktı. Neretva ırmağı deltası ayaklarımızın altındaydı. Yeşil ve su bir Balkan klasiği olarak kendini tüm görkemiyle bizlere sunuyordu. Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nde Hersek bölgesindeyiz. Hersek kıyıya yakınlığı nedeniyle ılıman Akdeniz ikliminin egemen olduğu bir yöre.
Hersek’in sözcük anlamına da değinelim. Hersek,“Dük’e ait olan, Dük’ün yeri” demek. Osmanlı’dan önce bölgeye egemen olan hükümdarlara Hersek deniyormuş. Kısacası Hersek Ortaçağ’dan kalma bir unvan. Bugün bir ülkenin adında yaşıyor.
Hersek öteden beri yoksul bir bölge olarak anılmış. Su kaynaklarının bolluğu ve buna bağlı yeşil zenginliği ile bağdaşmayan bir çelişki.
Hersek demografik bakımdan da karmaşık bir yapıya sahip. Batısı Katolik Hırvat, doğusu Sırp Ortodoks ve güneyi Boşnak Müslüman ağırlıklı bir yerlşeşim göstermekte.
Bosna-Hersek buram buram jeopolitik kokan bir ülke. Bir Bosna-Hersek siyasi haritası algıyı kolaylaştırabilir. Bosna-Hersek Cumhuriyeti bir federasyon. Ülke içinde ülke(ler) barındırıyor. Ülkenin doğusunda ve batısında iki Sırp Cumhuriyeti boy göstermekte. Dubrovnik bölümünde kısaca değindiğimiz gibi Hırvatistan dışındaki en kalabalık Hırvat nüfusu da Bosna-Hersek’te yaşamakta.
Tito’nun ölümüne dek Yugoslavya’da herhangi bir ayrışma ya da parçalanma tehdidinden söz etmek söz konudu olamaz. Tito’nun ilkelerinin değilse de adının eski Yugoslavya’da bugün de yaşatılıyor oluşu saygınlığının ve birleştiriciliğinin kanıtı. Tito’dan sonra ise Yugoslavya’yı oluşturan cumhuriyetlerin temsilcilerinin dönüşümlü olarak başkanlığı üstlendiği bir sistem çok uzun ömürlü olmasa da uygulanabilmişti.
Yugoslavya’nın geçmişte üstlendiği misyonu anımsamakta yarar var. Sosyalizmi benimsemiş olmakla birlikte Tito dönemindeki Yugoslavya sosyalist blok içinde yer almamış bir ülkeydi. Bunun yerine o dönemlerde de güçlü olan Bağlantısızlar hareketinin saygın üyelerinden birisiydi. Belki de bir üçüncü kutup anlamına gelmekteydi Bağlantısız olmak.
Bugünün Bosna Hersek Cumhuriyeti’nde karmaşık dinsel ve mezhepsel yapı eski Yugoslavya’nın son dönemlerinde uygulanan formül geçerlidir. Boşnak, Hırvat ve Sırp toplumlarının seçtiği temsilciler 5’er aylık dönüşümlerle Başkanlık yapmaktadır. Bu durum bölgeye barış getirdiği savlanan Dayton anlaşmasının gereğidir.
Tam da bu noktada sormadan edebilir misiniz? Bölgenin etnik, dinsel ve mezhepsel yapısı böyle bir uygulamayı kaçınılmaz kıldığına göre ; “Eski Yugoslavya’nın günahı neydi?” diye! Aslında Yugoslavya’nın bir günahı yoktu. Tek sorun karşıtsız kalan süper gücün yutup sindirebileceği büyüklükte lokmalar gerekliliğiydi. Yugoslavya yutulup da sindirelebilecek bir lokma değildir. Bir şerkilde buna yeltenenin de boğazına dizilecek denli okkalı bir büyüklüğe sahiptir. Bu nedenle Yugoslavyalaştrma’nın deney laboratuvarı burada, Eski Yugoslavya’da kurulmuştur.
Tam da bu noktada bir yanlış algıyı düzeltmekte yarar var. Güney Slavları’nın yoğun olarak yaşadığı eski Yugoslavya topraklarında Arnavut ve Türk etnisitesi bir yana bırakıldığında ayrışma dinsel ve mezhepsel temele dayanmakta. Makedonya ve Kosova ayrı tutulduğunda eski Yugoslavya’nın geri kalanında Slav’lar baskın unsur. Slav’ları biri birinden ayıran ve yakın geçmişte biri birine düşüren ise din ve mezhep tercihleri. Boşnak’ların dinsel tercihlerinden kaynaklanan yakınlık nedeniyle Türk olarak nitelenmeleri önemli bir yanılgı. Bu yanılgıdan uzak durulmalı. Hiç kuşku yoktur ki Osmanlı’nın bölgedeki 500 yıllık egemenliği etnik melezleşmeye de yol açmıştır. Tıpkı Anadolu’da olduğu gibi bu coğrafyada da etnik harmanlanma söz konusudur. Ama, sözümüz genele yöneliktir. Oradaki müslümanların Türklere sempatisi olağan bir durumdur. Buna karşılık olarak onların Türk olarak yaftalanması ise büyük bir yanılgıdır.
Bu noktadan sonra Neretva Irmağı Saraybosna’ya yaklaşana dek uzunca süre yol arkadaşlığı yapacak bizlere. Neretva Irmağı Hersek için yaşamsal önemde bir doğal kaynak. Yolda içinden ya da yakınından geçtiğimiz köylerde kiliseler boy göstermekte.
İlk durağımız bir açıkhava müzesi : Poçitel. Zamanımız ancak birkaç kez deklanşöre basabilecek kadar dar. Bölgedeki ilk Osmanlı köyü olduğunu öğreniyoruz. Tarihsel varlıklarının yanı sıra özgün fauna ve florası ile de son derece değerli bir yerleşim.
Poçitel’in “başlangıç” demek. İlk Osmanlı yerleşimi bilgisiyle birleştirdiğimizde anlamı da yerine oturmuş oluyor.
Poçitel’deki kale surları Osmanlı buralara gelmek üzereyken Macar Kralı Matija Korvin tarafından güçlendirilmiş. Çünkü, kale yapısından anlaşıldığı kadarıyla 4. yüzyıldan bu yana var olan bir yapı.
Poçitel Kalesi 1664’te bölgeye gelen ünlü gezgin Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde de kendisine yer bulmuş. “Poçitel Kalesi küçük ama sağlam bir yapı. Kalede surların, kulelerin ve komutan konutunun yanı sıra ambar ve küçük bir cami de yer almakta. Kale dışında 150 hane var. Evler taş tuğla ve kiremitten yapılma. 1562’de yapılmış bir de köy camisi var.”Bizim gördüklerimiz de Evliya Çelebi’nin betimlemelerini doğrular nitelikteydi.
Poçitel’e 1664’te Kervansaray yapılması da unutulmamış. Dış görünümü iyi korunduğunu düşündürüyor. Saat Kulesi yapılması da unutulmamış.
Şişman İbrahim Paşa’nın adını taşıyan Medrese ise 17. yüzyılın ilk yarısında yaptırılmış.
Poçitel koruma altındaki “Dünya Mirası” listesinde yer alan bir yerleşim. Tıpkı Safranbolu, Ohrid ve Mostar gibi…
Zaman darlığına bağlı yola koyulma zorunluluğu olmasaydı keşke! Gözümüz arkada kalıyor!
Neretva ile olan yoldaşlığımızı sürdürerek Mostar’a doğru yol almayı sürdürüyoruz. Yol boyunca Neretva çok güzel manzaralar sunmaktan geri kalmıyor. Suyun olduğu yerde eksik olmayan yeşile bakmaya doyamıyoruz.
Mostar’a gelmeden önce bir durağımız daha var. Blagaj Tekkesi.Tekkenin bulunduğu yer Neretva’nın kollarından Buna’nın da doğduğu yer. Belleğim beni çocukluğuma götürüyor. Birkaç yılımı geçirdiğim Eskişehir Çifteler’den doğan Sakarya’yı anımsıyorum. Sakaryabaşı denirdi. İlçenin elektrik enerjisini üretmesinin yanı sıra bir mesire yeri işlevi de görmekteydi. Buraya da Bunabaşı deyivermek geliyor içimden..
Buna tepenin tabanındaki mağaralardan doğuyor. Suyu bunaltıcı yaz sıcağına bire bir. Çivi gibi. Ayaklarınızı birkaç dakikadan fazla içinde tutamıyorsunuz. Şırıl şırıl akan yeni doğmuş Buna kıyısında balık yemeyi hak etmiş olmalıyız. Ortam don derece hoş ve dinlendirici. Saatlerce otursanız kalkasınız gelmeyecek kadar. Balık da, bira da, kahve de çok leziz.
Blagay Tekkesi Mostar’ın 12 km güneyinde yer alıyor. Buraya ilişkin buluntular tarihinin 10. yüzyıla dayandığını gösteriyor. O zamanlarki adı Bona. Tepedeki hisarla birlikte 1465’te Osmanlı eline geçmiş. Osmanlı egemenliği Blagay’ın hızlı gelişiminin de miladı olmuş.
Sarılıp, sarmalanmayı göze al(a)madığımız için tekkenin içini göremiyoruz. İçeride Sarı Saltuk’lardan birisinin ve Aşık Paşa’nın türbelerinin olduğunu öğreniyoruz. Aşık Paşa uzun süre tekkenin şeyhliğini yapmış.
Yeri gelmişken Sarı Saltuk’tan söz edelim.
“Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la Asya’dan
Bir bir Diyar-ı Ruma dağıldık Sakarya’dan.”
(Yahya Kemal)
Sarı Saltuk Saltukname adıyla da bilinen halk efsanesinin kahramanı olan kişilik. Anadolu ve Rumeli’nin fethi sırasında önemli rol oynadığı söylentisine dayanılarak kahramanlaştırılmış bir evliya.
Sarı Saltuk bir destan kahramanında bulunması gereken tüm özellikleri taşıyor. Güçlüdür! Korkusuzdur! Tek başına düşmanı yenmekte, kalelerini ele geçirmektedir. Aman dileyen düşmanına karşı başışlayıcıdır.
Saltukname’ye göre bir yiğitte bulunması gereken özellikler ok atmak, yazı yazmak, suda yüzmek ve yiğitçe gezmek olarak sıralanmış. Bu satırların yazıldığı sıralarda henüz tamamlanmış ve Türkiye için çok da başarılı olmadığı ortada Olimpiyat Oyunları için bize bir Sarı Saltuk gerek diye mırıldanmak geliyor içimden. Saltukname’de vurgulandığı gibi Sarı Saltuk bu 4 konuda son derece yetkindir.
Tanrısal yeteneklere sahip olan Sarı Saltuk uzaklarda konuşulanları duyabilmekte, düşmanlarını yanı başında olmasalar da yok edebilmektedir. Buna karşılık hiç kimse ona bir zarar verememektedir.
Sarı Saltuk ok atarlar batmaz, kılıç vururlar kesmez, büyü yaparlar etki etmez, suya atarlar boğulmaz ve ateşe atarlar yanmaz bir olağanüstü kişiliktir. İyilerin yanında, kötülerin karşısındadır.
Sarı Saltuk konusunda önemli başvuru kaynaklarından birisi olan Evliya Çelebi’ye göre asıl adı Ahmet Yesevi’nin de halefi olan Muhammed Buhari’dir.
Böylesine ayrıcalıklı bir kişiliğin çoğul olmasından daha doğal bir şey olabilir mi? Başka deyişle her yörenin, her coğrafyanın bir Sarı Saltuk’u vardır. Sarı Saltuk’un sahiplenilmesi konusunda din farkı da olmadığı söylenebilir. Hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar için önemlidir Sarı Saltuk. Bir bakıma dinlerüstü bir kişilik olduğu da söylenebilir. Bu düşüncenin en önemli kanıtı bir çok yerde ona ait türbelerin hem Müslüman hem de Hıristiyan dininden kimselerce ziyaret ediliyor oluşudur.
Bir çok kaynağa göre Sarı Saltuk’un ölüm tarihi 1300’dür. İzeddin Keykuvas döneminde bir grup Anadolu dervişini Deliorman’a götüren ve onlarla birlikte Dobruca’ya yerleşen siyasal bir rehber ve efsanevi bir sufidir. Hacı Bektaş Veli’nin çağdaşıdır.
Sarı Saltuk “soluk tenli çilekeş” anlamına geliyor.
Her ne kadar asıl türbesinin Köstence’nin kuzeyindeki Baba Dağı’nda bulunduğu öne sürülse de Sarı Saltuk’un 12 türbesinin bulunduğu söylenir. Kalkandelen’deki Harabati Baba Tekkesi’ndeki türbeler düşüveriyor aklımıza. Oniki imam ya da mükemmelliyetçilik ile de açıklanan 12 dilimli türbe başlarını anımsıyoruz.
Bir başka görüşe göre ise Sarı Saltuk İslamiyet’in yayılmasını sağlamak amacıyla türbelerinin birden fazla yerde olmasını kendisi istemiştir.
En ünlü Sarı Saltuk türbesinin İznik’te olduğunu paylaşalım.
Saltukname ise Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın çabaları ile derlenmiş ve kitaplaştırılmış.
Yemekten sonra Blagay Tekkesi’ni de ziyaret edelim istiyoruz. “Parayı veren düdüğü çalar!” örneği bir olay geçiyor başımızdan. Şaşkın ve biraz da pişmanız! Tekkenin geçmişiyle bağdaşmayan bir anlayış burayı bilmem kaç yıllığına kiralamış. Tekkeye girmek isteyenler sarılıp, sarmalanıyor! Açıkhava çayevinde soluklanmak olanaksız. “No drink, no sit!” diye azarlayan sevimsizliği buraya yakıştıramıyoruz. Ne yazık ki bu yakışıksız davranış Türkiye kaynaklı. Bir an için de olsa Türkiye’ye gelmiş gibi oluyoruz.
Hem Harabati’de hem de Blagay’da tekekelerin o tekkeleri yapanların dünya görüşleri ve hoşgörüleriyle zerre kadar ilintisiz yobazlarca sahiplenilmesi de ironik bir durum olarak belleklerimizdeki yerini almış oluyordu.
Tatsızlığı burada bırakıp Mostar’a doğru yola çıkıyoruz. Bosna savaşında yok edildiğini bildiğimiz Mostar Köprüsü’ne kavuşma heyecanı içindeyiz.
Mostar’dayız! Bugün içinde ziyaret ettiğimiz üçüncü açıkhava müzesideyiz. Eski Yugoslavya’nın hemen her yerinde olduğu gibi burada da Tito’dan izler var. Mareşal Tito Caddesi Tito’nun adını yaşatıyor! Adı var ama kendisi de ilkeleri de çoktan tarihe karışmış!
Mostar Bosna-Hersek’in 4. büyük kenti. Mostar adının kökeni Most (köprü) ve Mostari (köprü bekçileri)’ne dayanmakta.
Birkaç adımda kendimizi parke taşlıeski çarşının içinde buluyoruz. Dar sokakta sağlı sollu sıralanmış eski yapılarda geçmiş yaşatılıyor. Türkiye Konsolosluğu da bu sokakta. Konsolosluk önündeki güvenlik görevlisi kulübesinde bir yazı dikkatimizi çekiyor. Bosna Hersek polisinin grevde olduğunu öğreniyoruz. Türkiye’deki polis imgesinin biber gazı, cop, tekme tokatla özdeşleştiğini hatırlayınca polis greve gider mi demekten alamıyoruz kendimizi.
Mostar’ın eski sokaklarında dolaşıyoruz. Zamanımız da sınırlı! Mostar Köprüsü’ne yöneliyoruz. Sabrımız taşmak üzere!
Mostar’daki ilk yerleşim Roma dönemine rastlamakta. 1468’de Osmanlı egemenliğine geçen Mostar hızla gelişiyor.
İçinden akarsu geçen her kent gibi Mostar’ın da iki yakası var. İki yakayı bir araya getirten Mostar Köprüsü‘nden karşıya geçiyoruz. Osmanlı etkisi bıçakla kesilmiş gibi sonlanıyor. Bu yakada Hırvat ve dolayısı ile de Katolik izleri kendisini gösteriyor.
Mostar Köprüsü 1566 yılında yapılmış. 24 metre yükseklikte, 4 metre genişlikte ve 30 metre uzunlukta. Mimar Sinan izi taşıdığı söylenebilir. Öğrencisi Mimar Hayreddin imzalı. Neretva’nın iki yakasını bir araya getiren bu hilal her iki tarfataki Halebiye ve Tara kulelerini de birleştirmiş oluyor.
Mostar Köprüsü Yugoslavya iç savaşı sırasında Sırpların Hırvat ve Boşnaklara yönelik bombalamaları sırasında yıkılmış. Köprü başında sol tarafta yer alan ve köprünün yıkılışını belgeleyen görüntülerin de sunulduğu müzeye uğranabilir. Müzenin dinciliği önceleyen bir ideolojinin egemenliği altında olduğunu anımsatmakta yarar var. Her türlü kitap ve belge son derece pahalı.
Mostar Köprüsü üzerindeyiz. Köprü üzerinde yürümek hem eğim hem de zemin nedeniyle son derece zorlu. Köprü üzerinden Neretva manzarası bir başka güzel. Karşı yakada zaman darlığı nedeniyle fazla ilerleyemiyoruz. Ama, anlaşıldığı kadarı ile bu yakada Hırvat etkisi baskın. Sırp nüfus savaş sonrasında kenti terk etmiş. Üsküp’te olduğu gibi kente can veren akarsu Mostar’da toplumların arasına sokulmuş hançer gibi. İki yaka arasında geçişler sınırlı ve denetim altında. Belli ki, barışa son verecek bir gerginlik kentin genlerine işlemiş.
Mostar’ın önemli yapıtlarından olan Koski Mehmet Paşa Camisi’nde soluklanıyoruz. Avlusunda küçük bir mezarlık ve şadırvan da var. Cami 1618’de Sokollu Mehmet Paşa’nın Ruznamecisi ve Timar defterdarlarından Koski Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış.
Mostar’da bir anda Enver Mariç düşüyor aklıma. FK Velez takımının oyuncusu. Efsane Yugoslavya takımının 1974 Dünya Kupası’ndaki kalecisiydi.
Yine Mostar’da gördüğümüz ama Makedonya’da da rastladığımız bir uygulamaya değinmeden geçmek istemiyoruz. Ölüm Duyurusu olarak da nitelenebilecek küçük afişler dikkatimizi çekiyor halka açık alanlarda. Ölmüşlerle ilgili kısa özgeçmiş aracılığıyla hem duyuru hem de anma yapılmış oluyor.
Bu akşam Saraybosna’ya varmak zorundayız. Bu zorunluluk yola koyulmamızı da gerektirmekte. Bu benzersiz kentle vedalaşmak hiç de kolay olmuyor.
Mostar için Köprü Bekçileri demiştik. Üçüncü bin yıla ramak kala cehennemi yaşayan bu acılı ve güzel kentin başka bekçileri de var!Bizlerle aynı dünyayı paylaşmasalar da ruhları Mostar’ın hemen her yerine sinmiş bu bekçiler sonsuza dek yatacakları mezarlıklarda bekçilik yapmayı sürdürüyorlar. Delik deşik, harap yapılar bizleri unutmayın diye haykırıyor. Anılarına saygıyla…
Ceyhun BALCI, 19.08.2012

Yorum bırakın