ŞİKAGO’DA BİR (BAŞKA) GÜN

Bu kez rehber kitaptaki bir başka yürüyüş önerisini değerlendirmeye niyetleniyorum. Öneriye genel olarak uyacağım. Ama, yeri geldikçe düzen dışına çıkmaktan da alamayacağım kendimi. Yürüyüş turunun adı Altın Sahil. Otelim yürüyüş rotasının başlangıcı olan Meşe Caddesi Plajı’na birkaç yüz metre uzaklıkta. Hava açık ama bu mevsim için son derece doğal karşılanması gereken ayaz var. Göl kıyısında da yürüyeceğim için giyimim önem kazanıyor. Atkı, bere, eldiven gibi giysiler Şikago’da, İzmir’deki gibi olmasa da olur türünden ayrıntılar değiller.

Göl Kıyısı Yolu’nu alt geçitten aşıp yürümeye koyuluyorum. Meşe Caddesi Plajı’nın görünümü bile üşütücü. Dingin Michigan Gölü boyunca kuzeye doğru yaklaşık 3 kilometre yürüyorum. Benden başka kimseler yok gibi. İleride Şikago İtfaiyesi işbaşında. Dalgıçlar buz gibi göle daldıklarına göre önemli bir gerekçe olmalı. Bir CSI durumu mu var diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Göl kıyısı yürüyüşümün sonunda bir buruna varıyorum. Solumda satranç çadırı var. Dev boyutlu satranç tahtası görüyorum ama taşları eksik. Sağda burunun ucunda Kuzey Bulvarı Plajı uzanıyor göz alabildiğine. Uzaklarda birkaç kişi var yürüyen. Arada Şikago’ya da bakıp fotoğraf çekmekte yarar var. Kuzey Bulvarı’na girip batıya doğru yürüyorum. Böylelikle gölden uzaklaşıyorum. Sağımdaki Lincoln Park eşlikçim oluyor. Lincoln, adını taşıyan parkta bu kez ayağa kalkmış olarak selamlıyor gelip geçenleri. Açılan bir sergide yer aldığı anlaşılan modern heykeller çarpıyor gözüme. ABD’de bu ve benzeri birçok parkta olduğu gibi burada da sincaplar mekânın vazgeçilmez varlıkları. Ürkek bakışlarla çevreleriyle bağlantılarını sürdürseler de kaçmanın gereksiz olduğunu öğrenmiş gibi görünüyorlar. Sol tarafta ise Şikago Katolik Başpiskoposunun konutu göstermekte kendisini.

Kuzey Bulvarı’nın Clark Caddesi ile kesiştiği köşede Şikago Tarih Müzesi var. Önceki gelişimde ziyaret etmiştim. Bu kentteki diğer müzelerle karşılaştırıldığında oldukça alçakgönüllü bir içeriğe sahip olduğunu anımsıyorum. Bir kez daha zaman ayırmayı gerekli görmüyorum. Dearborn Caddesi’ne girip güneye yöneliyorum. Anımsatmam gerekirse Dearborn Şikago’da ilk yerleşimin başladığı yerden almaktaydı adını. Oldukça güney yerleşimli, Loop dolaylarında bir yerdi. Epeyce kuzeyde millerce uzakta olmama karşın Dearborn Caddesi ile karşılaşmak şaşırtıcı geliyor bana. Planlı kentleşmenin doğal bir sonucu demek daha doğru olur. Burada bir önceki yüzyıldan kalma Fransız mimarisi ürünü Bullock Folsom evi gökdelenler arasında var olmayı sürdürebilmiş geleneksel yapılardan birisi olarak boy göstermekte. Burton Sokağı’ndaki Cyrus Mc Cormick Evi de görüntülenmeye değer bir başka yapı. Patterson ailesi için 1893’te yaptırılmış. Mc Cormick  Şikago’da Kongre Merkezi’ne de ad olmuş. Mc Cormick biçerdöğerin mucidi olarak tanınıyor. Servetini bu buluşuna borçluymuş.

Doğuya yönelip Astor Caddesi’ne çıkıp biraz kuzeye yürüyorum. Abraham ve Mary Todd Lincoln çiftinin hayatta alan çocukları Robert Todd Lincoln evini görüyorum. İç Savaş sonrası hukuk eğitimi aldığı Şikago’da uzun yıllar bu evde yaşamış. Bu konut da bir önceki yüzyıldan kalma.

Astor Caddesi’nden Schiller sokağından State Caddesi’ne girdiğimde Playboy Köşkü çıkıyor karşıma. Erotizmin en tanınmış yayın organı Playboy’un sahibi Hugh Hefner 1959-1974 yılları arasında burada yaşamış.

Turu bitirmiş oluyorum.

Rush-State bileşkesinde köşede arayıp da bulamadığım bir yerdeyim. Barnes and Noble Kitabevi. On yıl önceki gelişimde adım başı karşılaştığım kitabevlerinden eser kalmadığını fark ediyorum Şikago’da. Aylar önce, yaklaşık beş yüz şubesiyle Border’s zincirinin iflasa sürüklendiğini duymuştum. Barnes and Noble iflas etmese de küçülmüş olmalıydı ki; mumla arasanız bulmanız olanaksızdı koskoca Şikago’da. Bu üç katlı muazzam kültür mabedinde insanın kendinden geçmemesi olanaksız.

Basılı yayın döneminin sona erdiğini öne sürenler sayıca az değil. Deniyor ki, çağ değişti. Başka birçok şey gibi bu alan da sanallaştı. Dolayısı ile kitap da başkalaştı. Bu noktada soru şu! Mürekkebinin kokusu, sayfalarının hışırtısı olmadan, elimize almadan kitap okuduğumuzu nasıl duyumsayabileceğiz?

Yola çıkmışken Muhteşem Mil turu günü tamamlar diye düşünüyorum. Şikago Irmağı Köprüsü’nden başlayan ve kuzeyde Meşe Caddesi’nde sonlanan Michigan Bulvarı’nın bu bölümü ışıltısı ve albenisiyle özellikle alışveriş tutkunlarını kendisine çeken bir anafora benzetilebilir. Sağlı sollu sıralanmış dünya markalarının çekiciliğinden kurtulup çevrenize bakabildiğinizde bu tarihsiz kentte tarihsel yapılara da rastlayabilirsiniz.

İşte onlardan birisi olan Dördüncü Presbiteryan Kilisesi. Muhteşem Mil’in kendine özgü abartılı ortamında süklüm püklüm duruşuyla benim yerim burası değil der gibi. Çiçekli bahçesi, gotik görünümüyle İngiliz kırsalından çıkıp da gelmiş gibi duruyor karşımda. Hemen karşıdaki John Hancock gökdeleninin çatısına çıkıp göl ve Şikago manzarası izlemek de iyi bir seçenek olabilir. Biraz daha ileride kale görünümlü bir başka yapı gösteriyor kendini. Eski Su Kulesi. Kentucky Lousiville’dekinden sonra ikinci en eski su kulesiymiş ABD’nin. Yangınlarda su gereksiniminin sağlanmasının yanı sıra bölgenin su pompa istasyonu olarak da işlev görmüş. Kireç taşından yapılma. Yapım tarihi 1869.

Şikago’da bir gün daha sona ererken, gece için de önerilerde bulunmakta yarar var.

Maç programı uygunsa Union İstasyonu batısındaki United Center’da Bulls’un NBA maçını izlemek eğlenceli olabilir. Bir kez Washington DC’de Wizards’ın maçını izlemiştim. Paraya kıyamayınca en uzaktaki koltuklardan birisine ilişmek zorunda kaldığımı anımsıyorum. Sahada koşuşturan birileri vardı.  Ortam o denli eğlenceli ve sürükleyiciydi ki belleğimde en küçük olumsuzluk kalmamış. Maçı izleyemezseniz çevrenize bakınabilirsiniz. Karnınızı doyurup biranızı yudumlayabilirsiniz. Unutmayın ki, bu saydıklarımı Türkiye’deki bir spor ortamında gerçekleştirmeniz söz konusu olmak bir yana akla bile getirilemez.  ABD’de maç bittiğinde kazanan kim olursa olsun alkışlanır. Ev sahibi takım yitirse de yandaşların aklına hakemin yanlı tutumuna yönelik tek söz söylemek gelmez. En küçük hakem hatasında ortalığı savaş alanına çeviren holiganların eksik olmadığı bir ülkeden gelenler için özetlediğim durumlar gerçekten de şaşırtıcıdır.

Şikago’da bulunuş gününüz pazara rastlamışsa ve maç da varsa Amerikan Futbolu karşılaşmasının da en az NBA maçı kadar ilginç bir deneyim olabileceği düşüncesindeyim. Kentin takımı Bears (Ayılar) adını taşıyor. Bu sevimli dostumuzun Türkiye’de genellikle hakarete konu olduğunu getiriyorum aklıma. Bears maçlarını Soldier Field’da oynuyor. Bu spor alanı Müzeler yerleşkesi’nin yanı başında. Yürüyüş uzaklığında demek yanıltıcı olmaz.

Bir Şikago gecesi için müzikli seçenekler de yok değil! Müzikal izlemek gibi bir niyetim ol(a)madı! Çok önceden bilet edinmek gerektiğini düşündüm. Belki de yanıldım!

Kendi deneyimim olduğu için rahatlıkla önerebilirim. Kuzey Halsted Caddesi’ne uzanabilirsiniz. Kapıda kalmayacağınızı söyleyebilirim. Şikago’da bir Blues gecesi yaşamak hiç de yabana atılmayacak bir deneyimdir. Benim seçimim Kingston Miles oldu. Girişte 12 USD ödeyerek bilet almaya ve sonrasında sol el bileğinizin sırtına mühür vurulmasına razı gelmelisiniz. Ön kolu mühürlenerek adli muayeneye gönderilenler gibi hissettik kendimizi. Başa gelen çekilecekti.

Kuzey Halsted Caddesi’ni de içeren bölge Şikago’daki Gay, Lezbiyen, Trans topluluğunun da yaşam alanı. Tıpkı San Fransisko’nun Castro’sundaki gibi bölgede dalgalanmakta olan Gökkuşağı bayrak her şeyi fazlasıyla anlatıyor.

Kingston Miles oldukça alçakgönüllü bir ortam sunuyor konuklarına. Salaş bir yer. Kovayla bira servisi yapıldığını söylersem ilginç gelebilir sizlere. Uzunca zaman kalacaksanız ve grup olarak gittiyseniz kovayla bira istemekten kazançlı çıkacağınızı söyleyebilirim. İki ayrı sahne var burada. İlkindeki izlence bittiğinde zaman yitirmeden diğerine geçmenizde yarar var. Buralar kara derililerin egemenliği altında.  İlk sahne alan 4 kişilik grubun yalnızca birisi soluk benizliydi. Diğerinde dörtte dört kara derili egemenliği söz konusuydu. Her iki sahnedeki müzisyenlerin ortak özelliği izleyenlerle etkileşimi göz ardı etmemeleriydi. Asıl amaçları kendilerini eğlendirmekmiş de bu arada izleyenleri de eğlendiriyormuş gibi davranıyorlardı. Enerjiniz ve elbette zamanınız varsa burada sabahı karşılamanız mümkün. İlk sahnenin arkasındaki bir doktor tavsiyesi dikkatimi çekti. Kendilerini öz ya da gerçek olarak gören anlayışın ürünüydü belli ki bu tavsiye : “Benzerlerinden sakının!”

Posted in

Yorum bırakın