• Manavdaki ederi ateş pahası olsa da özellikle şu günlerde bölgemizde havuç bolluğu var.

    Suriye’de değişen durum BOP’un sürmekte olduğunu gösterdi. BOP gereği olduğu tartışılmaz olan bu gelişmeler karşısında birilerine havuç uzatıldığı açıktır.

    Uzatılan havuçların yanı sıra olmayan havuçlar da varmış gibi dolaşıma sokuluyor.

    Havucun bini bir para

    Halep HTŞ’nin eline geçer geçmez kentin kalesine serilen Türk bayrağı 82. İlimiz Halep sayıklamalarına mavi boncuk gibiydi. Bu görüntüdeki ayrıntı her şeyi ortaya koyar nitelikteydi. Bayrak göndere çekilirdi. Oysa Halep kalesindeki Türk bayraklı görüntü bir senaryonun gereğiydi. Bayrağın fotoğraf sonrası oradan kaldırılacağını anlamak güç değildi.

    Bir başka havuç Tel Rıfat’ta uzatıldı. SDG-YPG elindeki bu kent HTŞ-SMO eline geçti diye bayram yapanlara rastlandı.

    Fırat’ın doğusunda Suriye’nin egemen olduğu yerleri etnikçi terör örgütüne bırakmasının üzerinde ise doğallıkla durulmadı.

    İç politikada akla gelebilecek her türlü çelişmeyi ve çatışmayı yaşayan tarafların Suriye’deki gelişmeler üzerinden bir ortak paydada buluştuğu görüldü. NATO’cu, batıcı el her iki tarafa değmişti besbelli.

    İktidarın azılı muhaliflerinden olan bir tv kanalına çıkartılan emekli tuğgeneral Suriye’deki gelişmeleri Türkiye’nin ayağına gelmiş bir fırsat olarak niteledi. İşi Halep Türk kentidir demeye vardırmasa da ortaya çıkan tabloda Süleyman Şah’ın gömütünün olması gereken yere götürülebileceğinden söz edebildi. Havuçla oyalananlara katıldığı anlaşılıyordu bu emeklinin.

    Kambersiz düğün olmazdı…

    Öcalan’ı TBMM’ye çağırma seanslarından zaman bulabilen bilindik kişi “Halep Türktür, Müslümandır. Tarihin tekeri olması gerektiği şekilde dönmektedir” anlamındaki sözleriyle fetih korosuna katılmakta geç kalmadı.

    Bu arada, iktidar yandaşlarını bile rahatsız eder duruma gelen sığınmacı sorununa odaklananlara da havuç uzatılması unutulmuyor. Halep’in Esat’tan alınmasıyla Suriyelilerin ülkelerine geri dönmekte olduğu haberleriyle süsleniyor haber bültenleri.

    Suriye yangınını baştan bu yana çığlık çığlığa izleyen, bununla yetinmeyip komşu ülkeye genişleme düşleri gören koroyu aklın çizgisine çekmek çok kolay değil. Aklın çizgisine gelecek olsalar son sultanı İngiliz gemisiyle kaçmış Osmanlı’yı rehber edinmezlerdi.

    Gerçekler

    Her bakımdan bozgun yaşamakta olan ve ivedi başarıya gereksinimi içindeki iktidarın ve bağlaşıklarının varlığında bu koronun yeri geldiğinde yaşamları boyunca adım atmadıkları Anıtkabir’i reise sevgi ortamına dönüştürebildikleri unutulmamalı. İlkesiz, düzeysiz ve günü kurtarma hevesi içinde olduklarından kuşku duyulmamalı.

    Şimdiden Esatsız Suriye çığırtkanlığı sahne almış durumda.

    Üçüncü binyılda gerilerde kaldığı sanılan fetihçi ve ganimetçi anlayış yakaladığı tarihsel fırsatı sonuna dek kullanma isteğiyle ve olanca varlığıyla kendisini gösteriyor.

    On yılı aşkın süredir gözümüzün önünde olan Suriye trajedisi acıklı olduğu kadar ders verici olmuştur.

    Esat’ın devrildiğni varsaydığımızda ortaya nasıl bir Suriye tablosu çıkacak?

    Üçe ya da 4’e bölünmüş yeni Suriye’de, Türkiye’nin en uzun sınırını köktendinci ve etnikçi yapılarla paylaşması yüksek olasılıktır. Böyle bir gelişme sonrasında etnikçilerin “biz alacağımızı aldık, bu kadarı bize yeter” diyerek köşelerine çekileceklerini sanmak ancak budalalıkla da özdeşleştirilebilecek bir iyimserlik olur. İzleyen dönemde etnikçi-ayrılıkçı terör devletçiğinin edindiği özgüvenle Irak, İran ve Türkiye’yi de kapsayan isteklerle ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.

    Kör inançla akılları başlarından alınan, bilinçten arındırılan ve terör seviciliği neredeyse genetik kodlarına işlenen eli kanlı katiller sürüsünün rahata erip silahlarını bırakacağını sanmak da bir o kadar saflık olur.

    Uzatılan havuçlarla oyalananların bu ve benzeri gelişmelere de kayıtsız kalacakları kuşkusuzdur.

    Olaylara, bölgeye ve dünyaya dinci-etnikçi saplantılarla yaklaşanların, üzülmeleri gereken gelişmeleri sevinç çığlıklarıyla karşılayanların emperyal projelere payandalık yaptıklarını anlamaları için daha başka nelerin yaşanması gerekecek?

    Acı gerçekler zincirine bölgede yaşayanların perişan hali eklenmezse eksik kalır.

    Aydınlanma yaşamamış ve dolayısı ile aklını kullanma becerisine kavuşmamış Ortadoğu toplumlarının hatalarının payı son derece yüksektir bölgeyi ve kendilerini uçurumun kıyısına taşıyan gelişmelerin yaşanmasında.

    Ülkesini savunmak için bile Rusya’ya, İran’a gereksinim duyan ya da Kuveyt işgalinde olduğu gibi yetiş ABD diyen umarsızlık bölgenin önde gelen sorunudur.

    Hiç kuşkusuz emperyalizm bölgeyi yeni tasarıma kavuşturmada uzun soluklu ve planlı bir strateji izlemiştir. Bölge toplumlarının onların değirmenine su taşıyan akılsızca duruşu olmasa emperyalizmin bu denli başarılı olması düşünülemezdi.

    Atatürk döneminin ulusal, bölgesel ve küresel dayanışma, işbirliği anlayışı tam da bugünlerin gereksinimi olarak kendisini göstermiştir.

    Anahtar sözcükler Balkan ve Sadabat paktlarıdır.

    Emperyalizme ve onun yıkıcı tasarımlarına karşı ayakta kalabilmenin biricik dayanağıdır ulusal, bölgesel, küresel dayanışma ve işbirliği.

    Her ne kadar altyapısı oluşmamışsa da bölge devletlerinin dayanışmanın yanı sıra biraz olsun aklını kullanma zamanı gelmiştir, geçmektedir.

    Bu temel insan yetisini kullanamayanlar yakın gelecekte ayakta kalamayacaklardır.

    Akılsız insan topluluklarının yok olup gittiklerini görmek için ömrümüzün yeteceğini söylemek abartı olmayacaktır.

    Son acı gerçek de şudur!

    Suriye’de Halep’i ve Hama’yı ele geçiren, Humus’a ve Şam’a yürüyen İsrail’dir. Adı ne olursa olsun bu işleri yaşama geçirenlere alkış tutanların İsrail çizgisine gelmiş olduklarının altı çizilmelidir.

  • İnsanlığın geçirmekte olduğu zaman yolculuğunda bilgi çağına geldik. Sanayi devriminin başat gücü sermaye yerini bilgiye bırakıyor.

    Türkiye’de ise ağalık övülüyor.

    Ağalık ya da derebeylik ortaçağın önde gelen özelliğiydi. Kaba güç de derebeyliğin önde gelen donanımıydı.

    Çağımızın ana gücü olan bilgi elle tutulmayan, kütle ağırlığı olmayan bir varlık.

    Elektronları temel alan bir hesaplamaya göre yeryüzündeki sanal ortamlarda yer alan tüm bilginin kütle ağırlığı 2 çilek tanesi kadar.

    Terörist başı Öcalan’ı TBMM’ye çağıran Bahçeli diğer yandan da Ahmet Türk’ü güzellemek için ağalını göklere çıkartıyor.

    İnsanın sabrını zorlayan bu gibi sözleri duyunca Cumhuriyeti kuranları, yaşatmaya çalışanları ve derebeyliğe karşı savaşım verenleri saygıyla ve özlemle anmamak ne olası!

    Cumhuriyet tarihinin ilk 15-20 yılında yaşanan derebeyi/ağa başkaldırılarını unutanların diline yapışan ağalığa övgü bu yanıyla da ibretliktir.

    Türkiye’nin öteden beri önde gelen baş ağrısı olan ama son 40 yılına damga vuran ayrılıkçı terörün toprak ağalarıyla kol kola olduğunun ete kemiğe bürünmüş halidir Ahmet Türk. Her ne kadar onun adı öne çıksa da başka ağalar da ona eşlik etmiştir, etmektedir.

    Terörü bitirmek için bir toprak ağasına bel bağlamak, onu güzellemek zorunda kalmış olmak başlı başına sorunlu bir durumdur.

    Öte yandan, Cumhuriyet devriminin tamamlanamamış yanıdır ağalık. Ağalığı bitirememiş olmak bu ortaçağ düzeneğinin diğer alanlara da yayılması sonucunu doğurmuştur.

    Şöyle sakin kafayla düşünmek gerekirse!

    Ağalığın yaşamımızın her alanına egemen olduğunu görmek hiç zor olmasa gerekir.

    Siyasi partiler, ekonomi, adalet, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, meslek kuruluşları, dernekler, kent yönetimleri ve elbette ülke yönetiminde ağalığın derin izlerini görmek için çok da çaba göstermek gerekmez.

    Ağalık, teklik ve tek karar vericilik olduğuna göre saydığımız alanlardaki teklik ve tek karar vericilik kuşkuya yer bırakmayacak denli açık ve ortadadır.

    Örneğin siyaset!

    İrili ufaklı sayısız siyasi partide uzun yıllardır yönetimi elinde tutan ağalar yok mudur?

    Bir sözleriyle gocuklu celebin yönlendirdiği gibi yönetmekte ve yönlendirmekte değil midir değişmek bilmeyen siyaset ağaları hem partilerini hem de kendisine oy verenleri?

    Bu yanıyla irdelediğimizde bir siyaset ağasının terörle ilintisi bilinen bir toprak ağasını yüceltmesine ve güzellemesine şaşırmamak gerekir.

    Ağalık ya da derebeylik ortaçağ demek olduğuna göre Türkiye bir kez daha çağdaşlık yolculuğuna çıkacaksa eğer ortadan kaldırmayı amaçlayacağı ilk olgu olmalıdır her alandaki teklik ve dolayısıyla ağalık.

  • Toplumlar yeni hastalıklara yakalandıkları gibi geçmişten gelen hastalıklarıyla da baş etme çabası içinde olabiliyorlar.

    Gelenekler, görenekler ve elbette töre adıyla anılanlar kimi zaman olumlu davranışlara kaynaklık ettikleri gibi yaşamda çoğunlukla olumsuzluklara da yol açabiliyorlar.

    Türkiye geçmişten gelen hastalıklarını Cumhuriyetle birlikte büyük ölçüde giderdi. Hemen gidermedikleri konusunda ise epeyce yol aldı.

    Toplumun yarısından çoğu ve geleceği demek olan kadına ve çocuğa verilen değer başlı başına devrimdi.

    Her yaştan kız çocuğumuzun çeşitli nedenlerle yaşamını yitirmesini izleyerek yapılan uğurlamalarda tabutun baş ucuna gelinlik ya da eşdeğeri nesne iliştirilmekte oluşu özeninizden kaçmıyordur.

    Bu hastalıklı ve dar kafalı gelenek kız çocuğuna evinin kadını olması, çocuk(lar) doğurması ve ötesine geçmemesi dayatmasıdır. Kuşkusuz, evlenmek ve çocuk sahibi olmak da kızlarımızın ve kadınlarımızın istekleri arasındadır. Ötesine geçmenin yasak olması ayrı bir durum.

    Oysa, cinsiyet farkı olmaksızın her çocuğun önceliği eğitim, öğretim değil midir?

    Son zamanlarda yaşanan ve içimizi burkan çocuk yitimlerinin çok da öne çıkartılmayan ayrıntısıdır çocukların ve özellikle de kız olanlarının değersiz görülmeleri.

    Üç aydır aydınlatılamayan Narin Güran cinayetinde gözden kaçmayan bir başka önemli ayrıntıya değinmekte yarar var. Her ne kadar Narin’le kan bağı olanlar eksik değilse de acı gerçek Narin’in bir ailesinin olmadığıdır. Komşuları ve köylüleri de yoktur Narin’in.

    Başta, sözde ailesi olmak üzere tüm köyün cinayeti karartma ve unutturma doğrultusundaki kenetlenmişliği ibretlik bir olgu olarak geçmektedir tarihe.

    Daha yaşayacak yılları olan kız çocuklarımızın tabutlarına iliştirilen gelinlik sıradan bir nesne değildir.

    Bir meydan okumanın simgesidir.

    Kadınların ve elbette kız çocuklarının değersizleştirilmesinde feodalizm ve gericiliğin kol kola olduğunun altını çizmekte yarar var.

    Cumhuriyet devrimi günün birinde canlandırılacaksa kadın ve çocuk devrimiyle başlamak zorunlu.

    Bunu yapmadan önce feodalizme ve dinci gericiliğe karşı amansız savaş vermek gerekecek.

    Bu yapılmadıkça kadınlarımızın ve kız çocuklarımızın çilesi katlanarak sürecek.

    Şu sıralarda çok çiğnenen bir sakız var.

    Markası da “eşit yurttaşlık”.

    Bu sakızı çiğneyenlerin kadınlarımıza, kızlarımıza yönelen vahşet karşısındaki suskunluğunu not etmeyi unutmayarak…

  • Batıda sokakta birisine adres sorsanız olasılıkla şöyle bir yanıt alırsınız : 

    “Kuzeye doğru 100 metre yürü, daha sonra batıya doğru 50 metre yürü…”

    Yönlerle tanışıklık Batılının uzaklara yelken açmasıyla yakından ilişkilidir. Her ne kadar Batılı keşif olarak adlandırsa da bu durumu, yeryüzünün var oluşundan beri orada olan, halkları, doğası, tarihi olan yerlerdir keşfettikleri.

    Haritacılık Avrupa’da XV. Yüzyıldan başlayarak gelişmiştir. Uzaklara gitmenin olmazsa olmaz gerekliliği olduğu için.

    Bizlerinse öteden beri başının derdi olmuştur haritalar.

    Gelmiş geçmiş en önemli haritacımız bilindiği gibi Piri Reis’tir. Çizdiği haritalar bugün bile yol gösterici olacak denli değerlidir. İleri yaşında sudan bir nedenle boynu vurulmuştur. Hem de Muhteşem namlı padişahımızın fermanıyla.

    Ortadoğuda haritalar cetvelle çizilirken bizim sınırlarımız kanla çizilmiştir. Bu önemli ayrıntı emperyalizmin kuyruk acısıdır.

    Bu nedenle olmalı ilerleyen yıllarda Misakı Milli’yi hiçe sayan haritalar çıkartılmıştır karşımıza.

    Müttefikimiz(!) NATO ve içinde yer almaya can attığımız ama ancak sınır bekçisi olabildiğimiz AB bizleri üzen haritaları çizenlerdir.

    Uluslararası toplantılarda bu türden haritalar dayatıldığında çoğunlukla üniformalılarımız tepki göstermiştir.

    Son harita skandalının kahramanıysa biziz.

    Yabancılara kızacak durumumuz yok. Kuşkusuz o harita da emperyalistlerce çizilmiştir ve onların özlemlerini yansıtmaktadır. 

    Ama, bu haritayı benimseyen ve subaylarımızı yetiştiren okulun kitabına basanlar da yabancılar değil ya.

    Her olumluluğa sahip çıkanlar bu skandaldan habersiz olduklarını söylemişler. Günah keçisi olarak belirlediklerinin görevden uzaklaştırıldığını söyleyerek sorumluluktan kaçmayı yeğlemişler.

    Bu açıklamalar dürüstçe olmadığı gibi inandırıcı da görünmüyor.

    Bir kitap baskıya girmezden önce yazarının ve editörünün denetimine sunulur. O denetim sonuçlanmadan aklı başında hiçbir basımevi baskıya girmez.

    Hele o basımevi askeriyse.

    Suriye devlet başkanı Esat’a Esed demeyi unutmayanlar, bu söylemlerini ders kitaplarına bile geçirenler Türkiye haritasındaki hoşgörülemez hatayı fark etmeyecekler öyle mi?

    Hadi canım sen de!

    Önce Öcalan’a TBMM kapılarının açılması!

    Şimdi de harita skandalı!

    Sıradan bir rastlantı mı?

    Haritalar bile dile geldi desek yanılmış olur muyuz?

  • Görsel, kullanmakta olduğum içerik yönetim sisteminin Yapay Zekâ hizmetince oluşturuldu. Şükran Günü hindiyle özdeştir günümüzde. Beyaz adam ortadan kaldırdığı yerlilere şükran sunmaktadır sözüm ona bu günde.

    Her yılın bugünlerinde bir alışveriş çılgınlığı yaşanır oldu. Geçinmek bir yana karın tokluğunun başarı sayıldığı günümüz Türkiye koşullarında alışveriş çılgınlığı çok da akla yatkın bulunmayabilir.

    Ama, gerçek budur. Alışveriş yapma olasılığı bulunanlar eksik değildir anlaşıldığınca.

    ABD’de Şükran Günü’nü de kapsayan bugünlerde “kara cuma” adı altında alışverişin kışkırtıldığı bilinir.

    Şükran Günü bahanedir, ticaretse şahane!

    Her yılın kasım ayının son perşembesinde ABD, uzaklardan gelen sömürgeci yerleşimcilerin yerli halkı yerinden yurdundan etmesini ve bununla da yetinmeyip vahşice ortadan kaldırmasının yıldönümünü anmaktadır. Üstelik bunu şenlik havası içinde yapabilmektedir.

    Böylesi bir olumsuzluktan şükran günü adı altında kutlama çıkartabilmek emperyal anlayışın “başarısı” olarak not edilebilir.

    Soykırıma eşdeğer eylemleri yaşama geçirmiş olan beyaz adamların katliamlarını kutlama gerekçesi yapmayacak kadar akıllı olduklarını unutmamak gerek.

    Böyle bir durumda olayların iç yüzünden habersiz insanları duygusal etki altına alacak bir anlatı gereklidir. Şükran Günü adı altında pazarlanan anlatı tam da budur.

    Uzun yoldan gelen beyaz adamlar bitkin ve güçsüzdür. Onların bu acınası durumu karşısında yardımcı olan yerliler yaşam desteği sunarak tarihe eşsiz bir sayfa eklemişlerdir.

    Yurtlarını, ocaklarını ve elbette yaşamlarını yitirmiş yerlilerin yokluğunda onları yücelten anlatılar üreterek, duygulara seslenmek beyaz adamların özellikle hünerli olduğu bir konudur.

    Ayrıca, yeri, yurdu ve yaşamı elinden alınmış “vahşiler” için böylesi bir anlatı çok da sayılmaz.

    Ne de olsa beyaz adam tarihi saptırma ve kendi yaptıklarını aklama bağlamında başvurmaktadır bu anlatıya. Ölüler konuşamayacağına ve geride kalan az sayıdaki yerli de tarihsel gerçekleri dünyaya duyuramayacağına göre Şükran Günü anlatısı amaca ulaşmak için biçilmiş kaftandır.

    Bu tiyatro tadındaki anlatıda bize düşen rol mü?

    Bir yandan İsrail’le ticareti kestik diyerek farklı yollardan ticareti sürdürmek ve iç ticaretin kışkırtılması için Şükran Günü’nden yararlanmak.

    Tüm bunların “yerli ve milli” söylemlerinin arttığı dönemde yaşanması da ayrıca ilginç değil mi?

  • Türk bayrağını dünyanın doruğuna dikti.

    Dağcılıkla edindiği bilgiyi ve birikimi arama-kurtarma alanına taşıdı. İlk olarak 1999 depreminde duyurdu sesini.

    “Sesimi duyan var mı” sorusuyla sesini yalnızca yıkıntı altındakilere değil ülkemizin ve dünyanın dört bir yanına duyurdu.

    Kamunun bu alanda örgütlenmesinin kapısını açtı.

    Son depremde de dağınık ve disiplinden yoksun olsalar da arama kurtarma takımları azımsanmayacak sayıda can kurtardılar. Onlardan kaynaklı olumsuzlukların ana nedeni iktidarın senci benci saplantısı kaynaklıydı.

    Dağcılığına ve arama kurtarma uzmanlığına eklenen bir başka önemli özelliği Cumhuriyetçi ve Kemalist kişiliği oldu.

    Bugün boy hedefi olmasının önde gelen gerekçesi de bu duruşudur.

    “Oylar bölünmesin” zevzekliğine karşı akılcı ve ilkeli bir duruş gösterdi. Son seçimlerde CHP’den adaylık başvurusu yaptı. CHP’nin aday göstermemesi sonrasında bağımsız aday oldu. Oyları bölmesinin ve buna bağlı olarak da Cumhuriyet karşıtı bir adayın aradan sıyrılmasının olanaksız olduğunu ortaya koyarak seçmenden oy istedi. Beşiktaş’ı sonucu çok değerli ve anlamlı olabilecek deney laboratuvarına dönüştürdü.

    Hemen her fırsatta seçimleri elde kâğıt kalem aritmetiğe indirgeyenler bu kez onun hesabına ilgisiz durmayı yeğledi.

    Beşiktaş seçmeni olsam belki de yaşamımda ilk kez bu kadar iç rahatlığıyla oyumu ona verirdim.

    Olmadı!

    Beşiktaş’ın bilinçli, Cumhuriyetçi, Atatürkçü seçmeni ayağına gelen fırsatı tepti.

    Buna karşın, olanakları kısıtlı bağımsız aday olarak partileri aşan oranda % 14’e yakın oy aldı.

    Seçilseydi kentli gerçek anlamda belediyecilikle tanışabilirdi. Böylelikle belediyeciliği ak-kara ikiliğine indiren her kesimden eğilimin maskesini de düşürme fırsatı yakalayabilirdi.

    “Sesimi duyan var mı” sorusuyla özdeşleşmiş Nasuh Mahruki bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle yargıç karşısına çıkartıldı ve beklendiği gibi tutuklandı. Oysa, suçlandığı konuda tutuklanmasını gerektirecek en küçük gerekçe yoktu.

    Burada da hukuk bir sopaya dönüştürülmüştü.

    Elbette çok da uzamayacaktır bu tiyatro.

    Birilerinin benliği doyurulmuş olacaktır bu tutuklamayla.

    Mahruki’nin paylaşımının aynısını ya da benzerini pek çoğumuz yapmışızdır.

    Mahruki’nin özelliği seçilmiş olması ve Mahruki’yi değil ama kamuoyunu korkutmaya elverişli bir kişilik olmasıdır.

    Önce yıkıntı altında kalanlara seslenen Mahruki sonraki yıllarda aynı soruyu karanlığa yolculuğunu sürdüren ülkenin insanlarına yaparak yerine getirdi görevini.

    Kutsal emaneti, Atatürk’ün Cumhuriyetini savunmak için çalıştı, çabaladı.

    Bugünlerde tutuklamayla ödetilen bedel bunun içindir…

  • ÇOCUKLARI KORUYAMAMAK

    Narin Güran cinayeti uzun uğraşlar sonucu soğutuldu. Feodalizm kazandı demek gerekir. Bundan sonrası ayrıntıdan öte anlam taşımayacak gibi görünüyor.

    Çocuk cinayetleri, ona eşdeğer katliamlar, çocukların her bakımdan kötüye kullanımı hızlanarak sürüyor.

    Ölenler bir kez ölüyor!

    Ya yaşar görünüp her gün ölenler?

    TÜİK verilerine göre 2023 yılında 537 bin çocuk bir adli olaya karışmış. Bu çocukların 243 bini mağdur, 179 bini suç kuşkulusu olarak geçmiş kayıtlara.

    Mağdur çocukların % 12’si cinsel kötüye kullanım kurbanı olmuş.

    Adalet Bakanlığı verilerine göre başsavcılıklarca yürütülen soruşturmalarda 66 bini aşkın dosyadaki mağdur çocukmuş.

    Kimi davalarda çocukların yasalara ve kurallara aykırı olarak saldırganlarla duruşmalarda karşı karşıya getirilmiş olduğu bilgisine erişilince tecavüzün bir başka şekilde sürmesine izleyici kalındığı anlaşılıyor.

    Cinsel saldırıya uğrayan 29 bini aşkın çocuğun % 85’inin kız olması şaşırtıcı değil elbette.

    Cinsel saldırıya/kötüye kullanıma uğrayan 20 bin çocuğun 7 bininin doğum yaptığı bilgisini bu yazıyı okuyanları dehşete düşürmeyi göze alarak paylaşmak zorunda kaldım.

    Artan sayıda çocuk HIV olgularının varlığı da korkutucu olduğu kadar aile içi ya da dışı cinsel saldırı ürünü olmaya adaydır.

    Kayıtlara geçmeyen, dolayısı ile kimselerin haberinin olmadığı ama kurbanlarının geriye dönüşü olanaksız acı ve psikolojik sorun yaşadığı olgular konusunda kestirimde bulunmak bile başlı başına ürkü verici olsa gerektir. 

    Bir başka istatistiksel veriye göre her 1 saatte 11 çocuğun varlığı, çocuk bayramı kutlanan ülkemizde kötüye kullanıma konu olmuştur. 

    Özetle, ülkemizde kamuoyunun ilgisini ve tepkisini çeken çocuklara yönelik şiddet ve kötüye kullanım olguları buzdağının görünen yüzü olmaktan öteye geçemez. 

    Türkiye Cumhuriyeti zorluklarla, kanla, canla kuruldu. 

    Kurulur kurulmaz kadın ve çocuk ülkenin gözbebekleri olarak belirlendi. Yokluk ve yoksunluk bir yana bırakılarak eldeki tüm olanaklar ülkenin geleceği olan bu ikiliye harcandı.

    Üç çeyrek yüzyıl önceden başlayarak ülkenin üzerine (demokrasi kisvesiyle) çökenler Cumhuriyetin kırmızı çizgisi feodalizme can vererek başladılar işe. Onun ikiz kardeşi dincilik arayıp da bulamadığı ortamı bulmuş oldu.

    O da gelişti, serpildi ve büyüdü. Bu da yetmedi ortama egemen oldu.

    Bu koşullar altında çocuklarımız her gün ölür oldular.

    Onlar ölürken bize kaldı utançları.

    Bebek katili TBMM’ye getirilirse tüm olanların üzerine tüy dikilmiş olacak…

    Çocukların bu denli kötülüğe uğradığı yerde bebek katilinin baş tacı edilmesi acı verici olsa da olağan bir durum olarak tarihteki yerini alacaktır.

    Yazıyı bağlarken gözüme ilişen haber ilginç geldi.

    Kolombiya’da çocuk evlilikleri yasaklanmış.

    Bizde ise yasaya karşın çocuk evlilikleri tırmanıyor.

    Tam bir herkes Mersin’e biz tersine durumu…

    Kaynakça : https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Guvenlik-Birimine-Gelen-veya-Getirilen-Cocuk-Istatistikleri-2023-53674

  • “Atatürk On yıl daha yaşasaydı” Türkiye’nin bambaşka bir noktaya evrileceği kuşkusuzdu. On beş yılda yaptıkları ortadayken artı 10 yılın kazanımlarını varın siz canlandırın kafanızda. Eklemekte yarar var ki sicili kusursuz olan Atatürk’ün yaşaması durumundaki gelişmeler üzerine kestirimde bulunuyoruz.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan 10 Kasım anmasında bu sözleriyle şaşırttı. Şaşırttığı kadar da düşündürdü.

    Ne demek istedi sorusu pek çoğumuzun zihnini kemirdi.

    Bu sözlerle Atatürk’ü olumlarken ardından gelenleri eleştirmiş oldu.

    Çok iyi bir asker olduğuna ve yitirdiği savaş gösterilemediğine göre ikinci paylaşım savaşında da kazanım sağlardı mı demek istedi Cumhurbaşkanı?

    Her ne kadar doğaçlama konuştuğu olsa da Cumhurbaşkanı’nın böylesi özel günlerdeki konuşmaları danışman süzgecinden geçiyor olmalıdır.

    Tarih ve uluslararası ilişkiler danışmanları vardır kuşkusuz.

    Onlara danışıldı mı?

    Danışıldıysa ne katkı alındı?

    Bunları bilemesek de 10 Kasım günü yeni yapısı kullanıma açılan Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nda ve başka akademik kurumlarımızda Cumhurbaşkanına danışman olabilecek çok sayıda yetkin kimse olduğu kuşkusuzdur.

    Danışman sıfatım olmasa da ikinci paylaşım savaşına girmemiş olmamızı şöyle açıklardım.

    Batılılar bizim “birinci” olarak adlandırdığımız ilk paylaşım savaşını “büyük” sıfatıyla nitelendirirler. Dört yıl büyük olmaya yetiyorsa, 1911’de başlayıp 1922’de sonlanan 11 yıllık savaşlarımıza bulunacak sıfatın çok daha görkemli olması gereği ortadadır.

    Yıkıma giden Osmanlı’nın büyük savaşa erken başlaması şaşırtıcı değildir. İlk paylaşım savaşına eklemlenen savaşlarımız Sevr’le sona erdirilmiştir. “Artık söz hakkın yok. Paylaşıldın.” barışıdır Sevr’le gelen.

    Bir tek Türkler yırtıp atmıştır bu yok oluş barışını!

    Geri kalan yeniklerse Sevr’e eşdeğer yıkım belgelerini imzalamışlardır. O gün ağır koşulları onaylayanlar ikinci paylaşım savaşına geri saymaya başlamıştır. Barışa son veren barıştır gerçekte birinci paylaşım savaşı sonunda imzalananlar.

    Öncekine göre çok daha fazla acı, gözyaşı ve can yitimine neden olan ikincisini yaşamak zorunda kalmıştır dünya böylelikle.

    İlkinden sonra “olmak ya da olmamak” ikilemini Atatürk önderliğinde yaşayan Türkler yokluktan ve yoksunluktan bir “Milli Mücadele” çıkartmışlardır ve bunu da utkuyla taçlandırmışlardır.

    Başka deyişle Türkler ilk paylaşım savaşının hesabını, beklemeden ve sıcağı sıcağına gördükleri için ikincisine gereksinim duymadılar. İkinci paylaşım savaşı çıktığında Türkiye’nin ne alacak ne de verecek 1 karış toprağı yoktu.

    Hatay Misakı Milli topraklarına katılmıştı.

    Diğer yandan, Kerkük-Musul’un topraklarımıza katılması sorunu arzuladığımız gibi olmasa da çözüme kavuşturulmuştu. Bu konunun emperyalizmin arzularına göre sonuçlanmış olmasını günümüzün Şeyh Sait, Seyit Rıza ve İskilipli Atıf tutkunlarına sormak gerekir.

    On yıl daha yaşasaydı sözlerinin ardında ikinci paylaşım savaşına girmemiş olmamızın sorgulanması varsa durum budur.

    On değil 20 yıl daha yaşamış olsaydı “Yurtta barış, dünyada barış!” diyen Atatürk’ün haksız bir savaşa girmesi akıldan bile geçirilecek seçenek olamazdı.

    Onlar girilmemiş savaşın hesabını soradursunlar!

    Biz girilmiş savaşın, Kore savaşının hesabını sorabiliriz. Uzağımızda olan ve herhangi bir şekilde bizi ilgilendirmeyen bu savaşa girmemiz Bağımsız Türkiye’ye son verdi.

    Batı kapısına sıkıca bağlanmamız sonucunu doğurdu.

    Bugün yaşamakta olduğumuz sayısız sorunun kökünde bu bağlanış yok mu sorusuyla bitirelim.

  • Basında gözüme ilişen haber bir şeker fabrikamızda üretimi artırmak için danışmanlık hizmeti alınmasına ilişkin ihaleye ilişkindi.

    Şaşırdım ve üzüldüm!

    Rahmetli babam Türkiye Şeker Fabrikaları’na ziraat mühendisi olarak 40 yıla yakın hizmet vermişti. Bu nedenle özellikle çocukluğum ve gençlik yıllarım akla ve planlamaya dayanan cumhuriyetin bu simge kurumunda geçti.

    Hemen her yıl bir tarım ürününün para etmediği için tarlada kaldığını okuruz basında. Patates, soğan, domates ve son olarak da limon…

    Nedeni plansızlıktır. Öngörüsüzlüktür.

    Buna karşılık hiçbirimiz şeker pancarının bu nedenle tarlada kaldığına ilişkin haber okumamışızdır. Nedeni açık. Türkiye’de şeker pancarı baştan bu yana planlanarak yetiştirilmiştir. Şeker şirketi ülkenin şeker gereksinimini belirledikten sonra ne kadar şeker pancarı yetiştirilmesi gerektiğini saptamıştır.

    Kısaca akıl kullanılmıştır.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde yükseldiği sacayaklarından birisi de akıl olduğuna göre bunda şaşırılacak bir durum yoktur.

    Özallı yıllarda babama saç baş yolduran olaylardan birisi olmuştur ve bu akıl almaz davranış hemen her yıl yinelenmiştir. Şeker fabrikaları şeker üretim dönemini geride bıraktıktan sonra ambarlarındaki şekeri pazara sunar. Her nedense her yıl kamunun elindeki şeker pazara sunulduktan sonra şekere zam yapılmıştır. Böylelikle bir yandan kamu zarara uğratılırken diğer yandan stokçulara tatlı kazanç sağlanmıştır.

    Buradaki incelik, bu durumun “KİT’ler zarar ediyor” gevezeliğine hizmet ediyor oluşundadır.

    Öyle ya!

    KİT’ler zarar ediyor gösterilmese şeker fabrikaları nasıl özelleştirilecek. Bu özelleştirme kamuoyunun kabulüne nasıl sunulacak?

    Daron Acemoğlu tutkunlarının kulaklarını çınlatmadan geçmeyelim.

    2001 ekonomik krizi sırasında TBMM’den 15 günde geçirilen 15 yasadan birisi de şeker yasasıydı. Deyim yerindeyse Türkiye’ye şeker üretmek yasaklanıyordu. Mısır şekeri düzenlemeleriyle bütünleştiğinde Türk tarımına ve şeker endüstrisine ağır darbe Gazi meclisin çıkarttığı yasayla vurulmuş oluyordu. O yasaların çıkmasını zorlayan zamanın ekonomi bakanı Kemal Derviş doğrudan değilse de dolaylı şekilde Acemoğlu okulunun Türkiye’deki vekiliydi.

    Türkiye Şeker Fabrikaları yalnızca şeker pancarı tarımı yaptıran ve buradan elde edilen ürünü şekere dönüştüren bir kurum değildi.

    Şeker pancarının her gramı bir ürüne dönüşürdü oralarda.

    Yaş ve kuru küspe, melas, ispirto vb ürünler ana ürün şekere eklenenlerdi.

    Yaptırdığı sözleşmeli tarımla ürünün yetiştirildiği her aşamayı yakından izleyen, gerekli dokunuşları yapan ekimden çapaya sulamadan gübrelemeye, ilaçlamadan söküme ve ürünü fabrikaya taşımaya varıncaya değin her aşamada eksik edilmeyen ilgi ve özen!

    Bu kurum tüm bunların yanı sıra fabrika yapan fabrika konumundaydı.

    Türkiye’deki fabrikaların yanı sıra Sovyetlerin yıkılışı sonrası Özbekistan’da anahtar teslimi fabrika yapmışlığı vardı.

    Bu özellikleriyle donanım üretme yetkinliğine, bilgi birikimine ve elbette insan kaynağına fazlasıyla sahip olan şeker fabrikalarının üretimi artırmak için danışmanlık hizmeti alır duruma gelmiş olması acı vericidir.

    Bu kadar geriye gidiş ancak kötü yönetimle olur.

  • “Medeniyet öyle bir ateştir ki kayıtsız kalanı yakar”

    Mustafa Kemal Atatürk

    Türlü adlarla anılan içinde bulunduğumuz döneme “bilgi çağı” nitelemesinde bulunmak yanlış olmayacaktır.

    Farklı yönleriyle irdelenen Atatürk’ü bilgiye değer veren yönüyle de an(la)mak bugün çok daha önem kazanmıştır.

    Atatürk’ün askerlik, devlet adamlığı, kültürel derinlik, okuma, özümseme ve uygulama alanlarındaki üstünlüğü “dahi” olarak anılmasına neden olmuştur. Kuşkusuz doğrudur ama bir o kadar da eksiktir.

    Dahi nitelemesini somutlaştırmak bakımından bilgiye verdiği değeri ve bilgililiğini öne çıkartmak gerekir onun.

    İmzasını atabilenin okuryazar sayıldığı dönemde ilk işlerden birisi olarak yazı devrimini yaşama geçirmiş olmasını, bilgiye verdiği değerin devrimci tutumuna etkisi olarak okumak gerekir.

    Kimilerinin yazı devrimine göndermede bulunmak için “bir gecede geçmişimizle bağımız kopartıldı” sayıklamalarının tersine bu devrimle yüzyıllar boyunca karanlıkta kalan Türkler aydınlıkla buluşturulmuştur.

    Atatürk yazı devrimiyle Türkiye’yi dünyanın en büyük okuluna dönüştürdü. Yazı devriminden yalnızca 2 ay sonra (Ocak, 1929) National Geographic dergisi “Türkiye Okula Gidiyor” başlıklı yazısıyla ulaştı okuruna. Atatürk’ün yazı devrimi küresel ölçekte yankı yaratmıştı.

    Osmanlıca ucubesini çöpe atarak kendi dilini kullanma yolunu da açan yazı devrimi Türk insanının bilgiyle donanmasındaki ilk ve önemli adımdı. İzleyen dönemdeki üniversite ve köy enstitüleri devrimlerinin eklenmesiyle bilgilenme yolundaki aşamalar büyük ölçüde tamamlanmış oldu.

    Bilgiye erişimde dilin etkisini kavramış olan Atatürk’ün 1937’de yazdığı Geometri kitabı da unutulmamalı.

    Bilgi bireyin de toplumun da özgüven kaynağıdır. Bilen çağımızın vazgeçilmezi olan teknoloji üreticiliğinde başarılı olur. Osmanlı’dan bu yana teknoloji kullanıcısı olmak bizlerin iliğine işlemiş yanlıştır. Bu yanlışa çeyrek yüzyıl ara veren Cumhuriyetin sağladığı başarılar ortadadır. Cumhuriyet 3 çeyrek yüzyıldır Osmanlı geçmişine geri dönmüştür. Üretmek yerine yeniden tüketici olmuştur. Bu tam da emperyalizmin arzuladığı durumdur.

    Yazının başındaki sözüyle uyumlu bir duruş içinde oldu Atatürk. Uygarlığa kayıtsız kalmanın yaratacağı sonucu öngörerek yaptı bunu.

    “Mustafa Kemal alt edene dek İngilizleri tanrı sanırdım.”

    Gandi

    Atatürk’ün askersel başarılarının da zaman zaman mucizeye eşdeğer sözlerle nitelendiğini biliriz. Oysa, o noktada da bilginin gücünden yararlanmıştır Mustafa Kemal. Başarılarını rastlantılara ve şansa değil bilgisine ve okumasından kaynaklı dağarcığına borçlu olmuştur.

    Geçmişte de böyleydi belki.

    Ama, bilgi çağında bu durum iyice belirginleşti. Bilgiye sahip olamayan, sahip olduğu bilgiyi kullanamayan ve dolayısı ile de teknoloji üretemeyen toplumların varlığını sürdürmesi zorlaşacak. Bu gibi toplumlar için kalkınma ve gönence erişme düşten öteye geçemeyecek.

    Bilgi bireyin de toplumun da özgüven kaynağıdır. Bilen çağımızın vazgeçilmezi olan teknoloji üreticiliğinde başarılı olur. Osmanlı’dan bu yana teknoloji kullanıcısı olmak bizlerin iliğine işlemiş yanlıştır. Bu yanlışa çeyrek yüzyıl ara veren Cumhuriyetin sağladığı başarılar ortadadır. Cumhuriyet 3 çeyrek yüzyıldır Osmanlı geçmişine geri dönmüştür. Üretmek yerine yeniden tüketici olmuştur. Bu tam da emperyalizmin arzuladığı durumdur.

    Yokluğunun 86. Yılında Atatürk’ün bilgiye verdiği önemin anımsanması ve gereğinin yapılması için zaman daralıyor.

    Akıl, bilim ve kültür temelleri üzerinde yükselmiş Cumhuriyetin bilgiye sırtını dönmesi geri dönüşü olmayan yıkımların başlangıcı olacaktır.

    Bugün de yolumuza ışık tutmayı sürdüren Mustafa Kemal Atatürk’ün yüce anısına saygıyla…