Diploma katliamına hukuk katliamı olanca varlığıyla ve hızıyla eşlik ediyor.
Bir yandan Türk milleti soluksuz bırakılırken diğer yandan da Türk Milleti diyememe hastalığı giderek süregenleşiyor.
Bunca olumsuzluğa birlik, dirlik ve bütünlük tehditleri eklenmiş durumda.
Dinselleşen ve bununla yetinmeyip mezhepleşen ortamda açılım heveslilerinin güç kazandığı koşullarda etnikçiliğin yükselmesine şaşıramayız.
Etnikçi parti ileri gelenleri “koşulsuz silah bırakmadan” söz etseler de bu masala inanmak saflığa denk düşer. Yeni açılımın yol açacağı yıkıcı sonuçların halka nasıl yedirileceği başat sorun. Efgan Ala’nın bu sürecin her aşamasının toplumla paylaşılmasını uygun bulmayan sözleri dikkat çekicidir.
Bu noktada, iktidarını uzatmaya odaklanan iktidarın Türk Milleti’nden söz etmekten kaçınması yeni ortak adayı DEM’i incitmemeyi amaçlaması bakımından son derece doğal.
“Olmak ya da olmamak” koşullarında ana muhalefet olmanın öncesinde kurucu parti olan CHP’nin Türk milleti söyleminden kaçınıyor görünmesi bir o kadar dikkate değerdir.
İYİ Parti ve Zafer Partisi olmasa Türk milleti söylemine hasret kalacağımız kuşkusuz.
Cumhuriyet değerleriyle barışık TKP ve SCP’nin hakkı da teslim edilmeli.
Kurucu partinin bu önemli konudaki duyarsızlığına değinmek gerekirse kabaca % 10 olarak tanımlanan etnikçi parti oylarına kayıtsız kalamama gibi bir beklentiden söz edilebilir.
Boş olduğu kadar gerçekçilikten uzak bir beklentidir.
Bebek katilinin TBMM’ye çağrılmasıyla diriltilen yeni açılımda kuryeliği ve postacılığı da üstlenen DEM parti safını çoktan belirlemiştir.
Neden mi?
DEM’e ve dolayısı ile terör örgütüne, emperyale istediğini verebilecek olan bugünkü iktidardır. Durum bu denli açık ve ortadayken DEM’in muhalefete yakın durması, çoğunluk seçmeninin de iktidar yerine muhalefeti yeğlemesi ancak düşte görülebilecek bir boş beklentidir.
DEM’den beklenti ne olursa olsun kurucu parti CHP’den beklenen Türk Milleti söylemine dört elle sarılmasıdır.
Bu, her şeyden önce eşyanın doğası gereğidir.
Bunun da ötesinde kurucu partinin, kurucusuna ve Türk Milleti’ne borcudur Türk Milleti demekten kaçınmamak.
İki anı da kilometrelerce uzakta, ABD’nin San Fransisko kentinde yaşandı. Hem de neredeyse aynı anda.
Yıl 2001, San Fransisko.
Bir grup Türk olarak San Fransisko kent merkezinde dolaşıyoruz. Bir şeyler yemek için rastladığımız bir kafeye giriyoruz. Aramızda Türkçe konuşuyoruz. Bizi duyan işletme sahibi son derece güzel bir Türkçeyle katılıyor bize. İstanbul’dan göçen bir Ermeni yurttaşımız olduğunu öğreniyoruz. Sergilediği içtenlikten anayurdunu özediğini anlıyoruz. Ayrılırken Türkiye’ye selâmlarını göndermeyi unutmuyor.
Aynı gün ya da bir gün sonra yine San Fransisko merkezinde, az önce sözünü ettiğim işletmenin kuş uçuşu birkaç yüz metre ötesinde girdiğimiz bir başka işletmeden alışveriş etmeye niyetleniyoruz.
İşletme sahibinin suratından düşen bin parça. Türk olduğumuzu anlayan işletme sahibine siz nerelisiniz sorumuza “Armenian” yanıtını alıyoruz.
Çok açık ki Türklere karşı ön yargılı.
Türkleri tanımamış. Birileri onun kulağına Türklerle ilgili bir şeyler fısıldamış.
Biraz tadımız kaçsa da kendisinden alışveriş de yaptığımızı anımsıyorum. Öfkelenmeyi aklımızdan geçirmiyoruz. Biliyoruz ki önyargı üstesinden gelinmesi en güç duygulardan biridir.
Sosyal medya hemen her paylaşımın ve görüşün kendisine yer bulduğu ortam.
Son günlerde zaman zaman dolaşıma giren bir kavramın bir kez daha pişirilip önümüze konulduğunu fark ettim.
İlk olarak etnik siyasetin kimi adlarının Ermenilikle ilişkilendirildiği paylaşımlar okudum. Ayrıntısına girmek gereksiz. Paylaşımlarda bu kişilerin Ermenilikle soy bağı olduğu öne sürülmekteydi.
Son birkaç günde benzer savlar MHP’nin kurucu önderi için ileri sürüldü.
Ermenilikle ilşkilendirilenlerin soy geçmişlerini ve soy ağaçlarını bilemiyorum. Bilmeyi de gerekli bulmuyorum.
Anadolu gibi kültürel harman yerinde kişilerin soy bağıyla ilgilenmek samanlıkta iğne aramaya benzetilebilir. O iğneyi bulamayacağınız gibi vardığınız sonuçlar da tartışmaya açık olacaktır.
XVIII-XIX. yüzyılda çokça yandaş bulan ve temelde emperyalizmin kullanışlı aygıtına dönüşen ırk tanımının günümüzde akılcı ve bilimsel dayanağının olmadığının altını çizmiş olalım.
Ermeni olmak suç mudur?
Ermenilik lanetli bir etnisite midir?
Kimi olumsuzluklar kan bağı yoluyla sonraki kuşaklara olduğu gibi aktarılmakta mıdır?
Sözünü ettiğim paylaşımların ilgi görüyor oluşuna şaşırdığımı yadsıyamam.
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir!”
Atatürk’ün paylaştığım sözü milyonlarca kez söylenmiştir, okunmuştur. Belli ki anlaşılmamıştır, özümsenmemiştir.
Anadolu’nun tarihsel, coğrafik ve demografik geçmişini çok iyi bilen Atatürk’ün Türk nitelemesiyle etnisiteyi değil milletin ortak paydasını tanımladığını bir kez daha vurgulayarak, birilerine devlet sözü veren siyaseti eleştirirken etnik şeytanlaştırmadan kaçınmanın bir önemli görev olduğuna vurgu yapmak kaçınılmazdır.
Bu satırların yazarı gibi çoğu okur arasında Ermeni komşusu, dostu, arkadaşı olanlar eksik değildir. Yaşamın gerçekleri Ermeni olmayı suç saymak bir yana milletimizin farklı rengi ve çeşitliliği olarak görmemizi kolaylaştıracaktır.
Etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıkları tepe tepe kullanan emperyalizmin değirmenine su taşımamak gerek.
Luksor’da gezilecek, görülecek yerler bitecek gibi değil. Ama, ne yazık ki zaman sınırlı.
Nil yoluyla yukarı Mısır’a, güneye doğru yol almaya başlıyoruz. Nil’in akıntısına karşı yolculuğumuz.
Gemimizin adı : Beau Rivage. Tanıdık gelmedi değil bu ad. Bellek yoklaması işe yaradı. Cumhuriyetimizin tapu senedi de saydığımız Lozan görüşmeleri sırasında kimi ülke heyetlerinin konakladığı otellerden biriydi Beau Rivage.
Nil’in iki yanındaki mango ağaçları, muz bahçeleri ve şeker kamışı tarlaları eşlik ediyor yolculuğumuza. Hurma ve palmiye ağaçlarını unutmamak gerek.
Edfu Tapınağı
Luksor-Asuan arasını yarılamışken ilk durağımız Edfu Tapınağı.
Bu arada, gemiden ayrıldığımız anda bizleri Edfu tapınağına taşıyacak faytoncuların tartışmasına tanık oluyoruz. Gerginlik bizimle ilgili olmasa da yükselen sesler kaygılanmamıza yetiyor.
Tapınağa dek süren 15 dakikalık fayton yolculuğu çevreye bakınma fırsatı sunuyor.
Edfu tapınağı, Şahin başlı tanrı Horus’un, babası Osiris’i acımasızca öldüren amcası Seth’le amansız bir savaşa giriştiği yer olması bakımından önemli efsaneye göre.
Edfu’daki Horus tapınağı 2000 yıl boyunca kum altında kaldığı için Mısır coğrafyasındaki en iyi korunmuş Helenistik dönem tapınağı olarak da biliniyor.
Girişteki siyah granit şahinler tapınağın anlamıyla örtüşen bir görünüm sunmuş oluyor.
Tanrısı bol eski Mısır’da Horus en eski tanrılardan biridir. Şahin başlı ve çifte taçlı olarak betimlenir. Kimi zaman şahin başlı aslan olarak gösterir kendini.
Tapınak tavanlarının siyah görünümünün pagan dönemden sonraya tarihlendiğini öğreniyoruz. Bir dönem baskı altında kalan Hıristiyanlık baskın konuma gelince bu kez pagan geçmişin izlerinin silinmesi için tapınakların yakıldığı anlaşılıyor.
Tüm bu olumsuzluklara karşın Edfu Horus tapınağı Mısır’da en iyi korunmuşlardan birisi sayılıyor. Elbette bunda tapınağın Helenistik dönemde yeniden yapılmış olmasının payı vardır.
Kom Ombo Tapınağı
Güneye yolculuğumuzdaki bir sonraki durak şeker kamışı ve mısır tarlaları arasında yer alan aynı adlı yerleşimdeki Kom Ombo tapınağı.
Kom Ombo altın yeri demek.
Güneye yaklaştıkça antik dönemdeki adıyla Nubyalıların (günümüzdeki Sudanlıların) sayıca çoğaldığını gözlemliyoruz.
Tapınak Greko Romen biçemli.
Tapınağın sol tarafı Haroeris’e, sağ taraf Söbek’e adanmış.
Haroeris yetişkin Horus olarak da biliniyor.
Simetrik tasarımıyla diğer tapınaklardan ayrılır.
Bu da Helenistik dönem yapıtıdır.
Söbek timsah görünümlü yeniden doğuş ve doğurganlık tanrısıdır. Mısır için yaşamsal önemdeki Nil’i yarattığına inanılmıştır. Antik dönemde havuzlarda canlı timsahlar beslendiği ve bu timsahların rahiplerce mücevherlerle süslendiği bilinir.
Sütunlar güney Mısır’ın simgesi lotus ve kuzeyin simgesi papirüsle bezelidir.
Tapınakta varlığını sürdüren iyi korunmuş bir nilometre de var. Yeri gelmişken Hapi’nin başında lotus ve papirüs çiçekleriyle betimlenmiş Nil ve sel tanrısı olduğunu ekleyelim.
Türkiye’nin iç karartan gündemi bir yana bırakıldığında bilişim alanındaki baş döndürücü gelişmeler tüm gövdesiyle karşımıza çıkıyor.
Web 2.0 geride kaldı.
Semantik web olarak da adlandırılan Web 3.0’da epeyce yol alındı. Sanal ortamda yaptığınız arama birkaç dakika sonra sosyal medyada karşınıza çıkıyor.
Bu durum karşısında kimileri “konuşmalarımız birilerince dinleniyor mu” sorusunu gündeme getirir oldu.
Web 4.0 olarak tanımlanan nesnelerin interneti çağına girmiş olduğumuz kesindir. Küresel ölçekte, kişiler dışında nesnelerin interneti söz konusudur. Bugün için 40-50 milyar nesnenin internet bağlantısına sahip olduğu kestiriliyor.
Bu gelişmelerin önümüze koyduğu bir başka sorun veri patlamasıdır. “Büyük veri” olarak da nitelenen bu veri yığınının saklanması bir başka güncel sorun olarak çıkmaktadır karşımıza.
Veri merkezleri şimdiden tükettikleri enerji ve su üzerinden sorgulanmaktadır.
Bu sorgulamanın ürünü olarak bir yandan yonga teknolojisi geliştirilirken diğer yandan sıra dışı çözümlere yönelmek kaçınılmazlaşmıştır.
Bulunuşunun üzerinden üç çeyrek yüzyıl geçen DNA sarmalı veri deposu olabilir mi?
Bir görüşe göre 1 gr ağırlığındaki DNA 10 milyon saat tutarında videonun saklanmasında işe yarayabilir.
Tıpkı bilgisayar sisteminde olduğu gibi ikili kodlama yoluyla DNA’nın veri depolaması için kullanılabileceği doğrultusunda çalışmalar yapılıyor. DNA’daki kimyasal markörlerin veri tutabileceği öngörülüyor.
Her ne kadar, başlangıçta umutlu olunmasa da, depolanan verinin eksiksiz şekilde geri alınmasıyla kuşkular giderilmeye başlamış.
Ortaya çıkan ve her an geometrik biçimde büyüyen veri yığını bilim insanlarını “fiziksel sınırlar” zorlanıyor düşüncesine yöneltmektedir.
DNA’nın büyük veri saklama kapasitesi onu çekici kılmaktadır. Nem ve UV etkisinden koruma önemli bir etken olarak öne çıkmaktadır. Elektronik hard disklerin de birkaç yılda bir yenilenmesi gereği anımsandığında DNA’nın, uygun koşullar oluşturulduğunda çok daha iyi bir depolama seçeneği olabileceği görülmektedir.
Yeni geliştirilen yönteme göre veri biriktirme için DNA dizisini değiştirmek gerekmemektedir.
Gelişmeler etkileyici olsa da DNA’nın depo birimine dönüşmesi ve ticari olarak kullanıma girmesi için biraz daha zamana gereksinim olduğu kuşkusuzdur.
Yeterli zaman geçtikten ve birikim sağlandıktan sonra DNA’nın depo işleviyle donanması yıkıcı teknoloji sıfatı kazanmasını sağlayacak gibi görünmektedir.
DNA’nın depo birimi olarak kullanımıyla diğer yöntemlerin çevreye zararlı etkilerinin ortadan kaldırılabileceğini bilmem söylemeye gerek var mı?
Üstelik bu kez muhalefet bu hareketi sahiplenir gibi bir görüntü vermekteydi.
Bir kez daha düş kırıklığı.
CHP önderi Özel’in hiç yeri ve gereği yokken NATO’ya selâm göndermesi, ardından da İngiltere’nin Türkiye’de olanlar konusundaki sessizliğine sitemi “Batı cephesinde yeni bir şey yok” dedirtecek türdendi.
İngiliz emperyalizmini yeryüzünde en iyi tanıyanlardan biri olan Gandi’nin şu sözlerini anımsaması başında bulunduğu partinin tarihsel görevini kavraması anlamına da gelebilirdi.
“Mustafa Kemal yenene kadar İngilizleri tanrı sanırdım!”
Tam burada sokakları dolduranların istekleri miydi bu çıkışlar diye sormalı.
Sokaklar önceki iki halk hareketinde olduğu gibi haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe başkaldıran Atatürkçü kitlelerdi. Bu kez sokaklarda baskın güç olan gençlerin bu doğrultudaki eğilimi son derece değerliydi. Göstericilerin bir dış güce boyun eğen değil onlara selâm gönderen tek bir söylemlerine rastlanmadı.
Ne olacaksa burada olacaktı.
Ne yapılacaksa buranın insanları yapacaktı.
Batı’ya hiç de onurlu sayılmayacak türden selâm ve sitem gönderenlerin değişen dünyayı çok anlamadıkları görülüyor.
Batı hızla dibe doğru yol alıyor günümüzde.
Avrupa’nın hemen her alandaki yetersizliğini ve buna eklenen zavallılığını görmemek için Özgür Özel mi olmak gerek?
Diğer yandan, ABD’nin “Amerika’yı yeniden büyük yapacağız” söyleminin arkasına saklanan çap düşüşünü gümrük tarifeleri savaşında görmek zor değil.
Özgür Özel’den, NATO’ya selâm dururken bu suç örgütünün başındaki ülkenin geçmişte olduğu kadar bu örgüte önem veremiyor olduğunu fark etmiş olması beklenirdi. Ayrıca, ABD Başkanı Trump her fırsatta Erdoğan’a sevgisini sunmayı göz ardı etmiyor. Özetle, bugünün dünyasında NATO etkili olmak şöyle dursun son kullanma tarihi dolmuş bir yapıdır.
Diğer yandan, Türkiye’nin başında bulunanlar her zaman olduğu gibi 23 sentlik askerimizi Batı kullanımına sunmaya hazırken NATO’nun Türkiye’deki muhalefete yakınlık duyması için en küçük neden yoktur.
Öte yandan, Türkiye’deki iktidar Avrupa’nın sınır bekçiliği göreviyle donatmıştır kendisini. Tıpkı 23 sentlik askerini kullanıma sunmaya hazır olduğu gibi milyonlarca sığınmacıyı Avrupa kapısından uzak tutmayı hüner bellemiştir. Üstelik bu hünerini sergilemesi için çok para falan da istememektedir.
İngiliz başbakanının sessizliğine sitem yollayan Özgür Özel bunları bilmez mi? O bilmiyorsa bilen birileri bu gerçekleri ona anlatmaz mı?
Sokakları dolduran coşkulu ve tutkulu kitleleri ayrık tutarak vurgulamakta yarar var.
Türkiye’de iktidar olmanın yolunun Batı’ya göz kırpmaktan geçtiğini sanmak siyaset kurumumuz bakımından ne büyük eksiklik.
Türkiye’yi yönetenler turuncu darbecilerin hemen her isteğini son derece ucuza ve gönüllüce yerine getirirken ikinci bir turuncu gönüllüsüne gerek yoktur bu kurguda.
Geçmişte iktidarları belirleyen emperyal batı küresel güç yitimine karşın Türkiye’de muhalefeti de tasarlayabiliyorsa ve istediği kalıba sokabiliyorsa bir değil binlerce kez düşünmemiz gerek.
Un, var, yağ var, şeker var!
Helvayı niye yapamıyoruz sorusunun karşılığı NATO’ya selâmda, İngilize sitemde bulunabilir.
Halk hareketi bir kez daha sahipsiz, öndersiz…
O hareketi sahiplenecek güç odağının ufukta görünmüyor oluşu biricik kaygı ve üzüntü nedenimiz…
Sonuç alınamayınca Mehmet Türkmen gözaltına aldırıldı.
Bu gözdağı da işe yaramayınca yargı sopası el yükselterek Türkmen’i tutukladı.
Bir ayı aşkın tutsaklık sona erse de peşin yaptırıma uğratma mantığı “ev hapsi” yoluyla hak gaspını sürdürüyor.
Mehmet Türkmen kısa zaman aralığında başına gelenlerle bir Türkiye klasiğini yansıttı kamuoyuna.
Bunu yaparken sendikacılık ölmedi diye haykırması çok önemliydi.
Berkay Gezgin
Türkiye onu 2019’da Ekrem İmamoğlu’na “Her şey çok güzel olacak!” sözleriyle tanıdı.
Ülkesiyle birlikte kendi yaşamını karartan Türkiye ortamının İmamoğlu’yla ışıklanacağını düşünmüş olmalı.
Bugün 22 yaşında olan Berkay öğrenci olduğu Eskişehir’den Saraçhane’ye gelerek eylemlere katıldı.
Otobüsten topluluğa seslendi.
Anladıklarını anlatımına son derece güzel bir Türkçeyle aktaran bu pırıl pırıl gencimiz de not edilmişti belli ki.
Altı yıl sonra öç alma fırsatı çıkınca gereği yapıldı.
Berkay artık tutuklu.
Suçlamalar tanıdık.
Cumhurbaşkanına hakaret ve polise karşı koyma.
Biz yaptırımı peşin olarak verelim de sonrasını o düşünsün anlayışı bir kez daha sahnede.
İnsaf ve vicdanın olmadığı ortamda Berkay da çile çekenler kervanına katılmış oldu.
Son eylemlilikte ağırlıklı kesimi oluşturan gençlere yöneltilen bu hamleyle bir taşla iki kuş vurulmuş oldu.
Ali Onur Tosun
NOW tv muhabiri. Çoğu kişi için çehresi tanıdıktır.
İzlemekle görevli olduğu bir toplumsal olayın katılımcısı olmakla suçlandı.
Önce serbest bırakılma kararı verilse de adliye ortamında rastlanmasına alışık olunmayan bir karar değişikliğiyle tutuklandı.
Ali Onur’un gazeteci olarak izlediği toplumsal etkinlik izinli. Belirlenen yerde başlamış ve bitirilmiş.
Hekimlerin yürüyüşünde herhangi bir taşkınlık yaşanmamış. Suç sayılacak bir eylem gerçekleşmemiş.
Sarı basın kartı sahibi Ali Onur yargıcı gazeteci olduğuna inandıramamış.
Onunla birlikte tutuklanan gazetecilerin adları anılmazsa haksızlık olur.
Zeynep Kuray, Bülent Kılıç, Yasin Akgül, murat Kocabaş, Gökhan Kam, Kurtuluş Arı ve Hayri Tunç.
İşi, olayları izlemek ve kamuoyunu bilgilendirmek olan basın mensuplarının bu şekilde dayanaksızca tutuklanması gözdağı listesine eklenen bir başka adliye eliyle hukuksuzluk olmalı.
Verilen ileti açık!
İktidarı rahatsız eden bu gibi eylemleri izlemeyin, haberleştirmeyin, kamuoyunu bilgilendirmeyin!
Yazıya konu örneklere onlarcası eklenebilir.
Bunlara bakınca anayasal hakların güvencede olması bir yana askıda olduğu açıktır.
Türkiye’de yaşayıp da olan bitenlere tepki gösterme hakkını kullananları uzun ince bir yolun beklediği tartışmasızdır.
Görsel WP yapay zekâ yardımcısı tarafından üretilmiştir.
Her dönem kendine özgü koşullarla birlikte özgün tipler de yaratıyor. İktidarın adliyeyi siyaseti belirleyen bir aygıta dönüştürmesiyle birlikte gelinen noktada Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması toplumsal gerilimin boşalması gereğini açığa çıkarttı.
Cumhuriyet mitingleri ve Gezi’yle kendisini gösteren sokak hareketleri bir kez daha sahne aldı.
Sokağa çıksalardı pazar artıklarıyla doymaya çalışanları, ucuzluğu olan her ne varsa onların kuyruklarında hava koşulu dinlemeksizin yaşam savaşı verenleri görebilirlerdi.
Türkiye’de milyonlarca çocuk ve genç yatağa aç giriyor.
Üniversite gençliğinin, büyüklerine rehberlik edercesine sokaklarda oluşunu anlamak için onların durumunu algılamak gerekir. Tüm toplum kesimlerinin tepkisellik içinde olduğu gerçeğine sırt çevirip barışçıl eylemlilik sergileyen tertemiz insanlara “turuncu darbeci” etiketi yapıştırma çabası tek sözcükle betimlemek gerekirse aymazlıktır.
Turuncu darbeciliğin emperyalizmin kullanışlı bir aygıtı olduğuna vurgu yaptıktan sonra soralım!
Türkiye’de bir turuncu darbe gereksinimi var mı?
Soruyu somut olgularla yanıtlamak en iyisi.
Bilindiği gibi, Türkiye 10 yılı aşkın süredir Avrupa’nın sınır bekçiliğini yapmaktadır. Avrupa’nın korkulu düşü olan sığınmacılar Türkiye’de alıkonulmakta ve barındırılmaktadır.
Hem de yok pahasına.
Geçmişte, buldukları her fırsatta Türkiye’yi topa tutan Avrupa’nın son yıllardaki suskunluğu da bu nedenledir.
Diğer yandan, Türkiye emperyalizmin bölgemizdeki planlarına tutkulu bağlılığını sürdürmektedir.
Suriye’nin kundaklanmasında öncü rol üstlenen bir Türkiye’nin sözüm ona İsrail karşıtlığının tersine bölgedeki dengelerin emperyalizm yararına değiştirilmesindeki rolü yadsınabilir mi?
Diğer yandan, son aylarda diriltilen açılım 2.0 süreci hedefine ilerlerken, bebek katili özgürlüğe kavuşmak için gün sayarken emperyalizm Türkiye’de turuncu darbe yapmayı niye düşünsün?
Bir ekleme daha!
Suriye 4’e bölünmüş. İsrail’in karşısında direnç gösterecek bir güç kalmamış. Gazze değerli bir emlak parçasına dönüşmüş.
Durum bu denli açıkken, Türkiye’de emperyalizm açısından bir “turuncu darbe” gereksinimi olduğundan söz etmek eşyanın doğasına ters düşmektedir.
Tıpkı Gezi’de olduğu gibi bu kez de sokak hareketlerinin sabote edilmesi ya da farklı yönlere evrilmesi için kışkırtılması göz ardı edilmemesi gereken olasılıklardır.
Bu olasılığı ortadan kaldırmanın yolu o gösterileri etiketlemek yerine katılarak yörüngesinden çıkartılmasına engel olmaktan geçer.
Uzunca süredir tembellik ve miskinlikle engelli hale gelen sözde Cumhuriyetçilerin çabalamak yerine karalamayı seçtiklerine ürpererek tanık oluyoruz.
Yalnızca sokak hareketleriyle sonuç almanın düşük olasılık olduğunu akıldan çıkartmamak gerekiyor.
Önce Cumhuriyet mitinglerinin, sonra Gezi siyasi önderlikten yoksun bırakıldığını anımsıyoruz. Her iki halk hareketi temelde bu nedenle sonuçsuz kalmıştır.
Bu kez siyasete büyük iş düşmektedir.
Tek kişilik yönetsel düzenleme sonrasında önemsizleştirilen TBMM sonuç alınacak bir ortam olmaktan çıkmıştır.
Muhalefetin kör dövüşünü bırakarak TBMM’yi boşaltması ve bu yolla hukuk ve kural tanımaz iktidarı yalnız bırakması gerekiyor.
Bugüne dek akla getirilmiş olsa da denenmemiş bu köktenci tutum daha fazla ertelenmemelidir.
Tıbbiyeli Hikmet anıtı, İzmir (Ceyhun Balcı arşivi)
Türkiye’nin başına yeni çoraplar örülürken, Cumhuriyetin üzerine kara bulutlar çökmüşken bir 14 Mart daha gelip çattı.
14 Mart tümüyle bizlere özgü bir gün ve bayram.
Hekimlerin bayramı gibi görünse de özündeki bağımsızlık kararlılığı ve vatanseverlik tutkusu göz önüne alındığında son derece değerli, simgesel ve kitlesel bir bayramdır 14 Mart. Bu yanıyla tüm toplumu kapsayan bir gündür.
Osmanlı’nın çöküş yıllarından başlayarak savaşlarda, Cumhuriyetin kuruluşunda ve devrimlerin yaşama geçirilmesinde eksik olmamış Tıbbiyelilerin günümüzde de bu çizgide yürümeleri elbette beklenen tutum.
Hekimlerin çoğunluğunun bu çizgide olduğu kuşkusuz.
Bu özün söze ve eyleme dönüştürülememesi ise başlı başına sorundur.
Hekimlerin meslek kuruluşu Türk Tabipleri Birliği hekimlerin ayağına takılan taş konumuna evrilmiş durumdadır.
Yaklaşık 30 yıldır etnik ayrılıkçı akımların etkisi altındaki TTB’den gelen haber güncel gelişmelere uygunluk gösterse de ürperticidir.
14 Mart kutlamaları kapsamında Anıtkabir ziyaretinin TTB resmi internet sitesinde duyurulması ve bu anlamlı eyleme katılımın olabildiğince artırılması tasarlanmış.
Merkez Konseyi bu öneriyi oylamış ve uygunsuzluğuna karar vermiş.
Yanlış okumadınız!
TTB Merkez Konseyi’nin 11 üyesinden 6’sı bu karara karşı oy kullanmış.
Tam da burada böylesi yaşamın olağan akışına uygun ve hekimlerin ezici çoğunluğunun onayını alacak bir kararı oya sunma gafletine düşenlerin hatasını görmezden gelmemek gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğinin, dirliğinin ve hatta varlığının TBMM’de oylanması için çabaların yoğunlaştığı şu günlerde Anıtkabir ziyaretinin TTB Merkez Konseyi’nde oylanmasının yeni açılım döneminde başımıza geleceklerin habercisi olarak nitelenmesi abartı olmayacaktır.
Bu akla ve vicdana sığmaz durumun önde gelen sorumlusunun biz hekimler olduğunun altını çizerek özeleştirinin gereğini yerine getirmiş olalım.
Gelinen noktada başta iktidar ve kendisini kuryeliğe adayan etnikçi parti olmak üzere onların birlikteliğine hayranlık duyanların oluşturduğu, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en geniş tabanlı koalisyonu var karşımızda.
Sivas Kongresi’nde “Ya istiklâl ya ölüm” diye haykırarak kurtuluş yolunda Mustafa Kemal’in yanı başında yer alan Tıbbiyelilerin Anıtkabir’i bile tartışma ve oylama konusu yapanlarla görülecek bir hesabı olduğu açıktır.
Bu hesaplaşma geciktikçe hekimlerin sorumluluğu büyüyecek ve taşınan bu yükün altında ezilmek kaçınılmazlaşacaktır.
“Yavaş yavaş Mansur Yavaş” sözleriyle karşılanıyoruz.
Yalnız Luksor’da değil Mısır’daki tüm ören yerlerinin önünde gezgin satıcı duvarını aşmanız gerekiyor.
Türk olduğumuzu anlayan satıcılar öğrendikleri Türkçe tümceleri sıralayarak ilgimizi çekme çabası içindeler.
Onlara soru sormak ve hatta göz teması kurmak bile yapışkanlık için gerekçe arayan satıcıların arayıp da bulamadığı fırsat.
Neyse ki, içeri girdikten sonra onlardan hiç olmazsa dışarı çıkana dek kurtulmuş oluyorsunuz.
Luksor eski Mısır kalıtlarının ikonik yerlerinden birisi.
Luksor tapınağı girişi
Tapınağın Eski Mısır dönemindeki adı “güney haremi” anlamına gelen “ipet-resyt”.
Eski Mısır’da Nil’in doğusu yaşam alanı olurken, batısı ölümden sonraki yaşamın başladığı yaka olarak görülmüş. Güneşin doğuşu yaşamı, batısı ölümü simgelemiş. Eski Mısır’ın yaşam kaynağı olan Nil iki dünya arasındaki çizgi olarak da işlev görmüş.
Ölmüşlerin yaşam alanı da denebilir. Bizim ölüm olarak nitelediğimiz dönem eski Mısırlı için yeni bir yaşam anlamına gelmiş.
Luksor tapınağı yapımı 2000 yıl süren Karnak’ın tersine bütünlük içinde bir görünüm sunuyor. III. Amenhotep ve II. Ramses’in yaptıklarına tek ekleme Büyük İskender’in yaptırdığı tanrı Amun’un kutsal teknesi olmuş.
Amun’un kutsal teknesi
Luksor tapınağı Amun, Mut ve Khonsu’dan oluşan Thebes üçlüsüne adanmış.
Amun, XI. Hanedan döneminde öne çıkan antik Mısır tanrısı. Mut eşi tanrıça ve Khonsu da ay tanrısı oğullarıdır. Amun ve Mut’un kralı koruduklarına inanılmış.
Girişteki bir çift dev heykele eklenen dikilitaş II. Ramses’in ardıllarınca, Kadeş’te Hititlere karşı kazanılan utkunun anısına yerleştirilmiş. Gerçekte 2 adet olan dikilitaşlardan birisi bugün oldukça uzakta ve Paris’teki Concorde meydanını süslemektedir.
Tapınağın girişindeki armalar II. Ramses’in Hititlere karşı yaptığı ve (sözde) zaferle ayrıldığı Kadeş savaşını simgeliyor.
Haccac Camisi
Tapınakta ilerleyince XIII. Yüzyıl yapıtı Ebu el Haccac camisini görüyoruz. İmam ezana başlamadan önce alışık olmadığımız uzunca süre ses denemesi yapıyor.
Dev oturan Ramses heykeli oldukça görkemli görünüyor.
Tapınak duvarlarında her yıl firavunun tanrısallığının yenilendiği Opet festivali betimlenmiş. Opet festivali, Yeni Krallık ve sonrasında Nil’in taştığı dönemde daha önce adlarını andığımız tanrılar üçlüsünü yüceltmeyi amaçlayan bir kutlamaydı. Elbette, tanrılarla halk arasındaki köprü olarak da görülen firavun da festivalle onurlandırılmaktaydı.
Krallar Vadisi
Luksor’daki ikinci günümüzde ilk olarak Krallar Vadisi’nin yolunu tutuyoruz. Verimli Nil havzası boyunca ilerlerken gezginlere kuşbakışı görüş olanağı sunan balonlara rastlıyoruz.
Fotoğraf çekimi için durakladığımız yerde dev Memnon heykelleriyle karşılaşıyoruz. III. Amenhoteb’in Yeni Krallık döneminde harabeye dönen gömüt tapınağından geriye kalanlarla karşı karşıyayız.
Dev heykellerin Memnon adıyla anılmasına gelince.
Strabon’un yaşadığı dönemde bu heykeller Şafak’ın oğlu olduğu söylenen ve Yunanlara karşı Truvalılara yardıma giden Etiyopya’nın mitolojik kralı Memnon ile özdeşleştirilmiştir.
Dev heykeller MÖ 27’ye tarihlenen bir depremde yıkıma uğramış.
Krallar Vadisi
Yeni Krallık döneminin firavunlarının anıt gömütlerinin bulunduğu yerdir Krallar Vadisi. Yeni Krallık’la birlikte firavunlar piramitlere değil buradaki kaya mezarlarına gömülmüşlerdir.
Krallar Vadisi’ndeki Yuya ve Tuya gömütlerinden de söz etmekte yarar var. Kral ve kraliçe olmamalarına karşın burada gömülmüş olmaları ayrıcalıklarının kanıtıdır. III. Amenhotep’in eşi kraliçe Tiye’nin annesi ve babasıdır Tuya ve Yuya.
Yuya, kraliçenin babası olmasının yanı sıra kralın savaş arabalarından sorumludur. Bu önemli görevine gönderme olarak Kralın Babası olarak da anılmıştır.
Tuya ise “Haremin Baş Kadını” unvanıyla onurlandırılmıştır.
Zaman kısıtı nedeniyle üç anıt gömüte girebileceğiz.
Kimi anıt gömütlere merdiven çıkıp, gömüt odası için yeniden merdiven inmek gerekirken kimilerinde tersini yapmak gerekiyor.
Dokuz yaşında tahta çıkıp 19’unda yaşamını yitiren Tutankamun’un gömütü en ünlüsü. Nedeni başarılarından çok soyulmamış, yağmalanmamış olması. Giriş kuyruğu uzun, beklemeyi ve zaman yitirmeyi göze alamıyoruz.
Burası saklı vadi olarak da biliniyor. Toplam 63 gömüt bulunmakla birlikte yalnızca 11’i ziyarete açık.
Bölgenin kazılarını yapan arkeolog Howard Carter’ın kullandığı tepe konuşlu yapıyı selâmlayarak ilerliyoruz.
Howard Carter evi
III. Ramses’le başlıyoruz.
Arpçılar gömütü olarak da biliniyor. İki görme engelli arpçının görselleri nedeniyle bu adla anılmış.
Rölyefler eski Mısır gündelik yaşamından kesitler sunuyor.
İkinci olarak Merenptah’ın huzurundayız.
Merenptah yaşamının onuncu onyılını görmüş olan II. Ramses’in 13. oğludur. II. Ramses’in ardından tahta çıkmıştır. II. Ramses’in çok sayıda çocuğundan 52 oğlunun adı saptanmış.
Doğal etkilere açık olunca solan renklerin kapalı ortamda korunduğunu gözlemliyoruz.
Bok böceği Mısır tanrısallığında önemli yere sahip.
Gündoğumundaki etkisiyle öne çıkıyor.
Dışkısıyla larvasını sarmalayarak soyunu sürdürme konusundaki doğal davranışıyla eski Mısırlılara esin kaynağı olması ilginç. İnsanların ona yüklediği tanrısallıktan bu böceğin elbette haberi yok.
Hızlı turumuzu IX. Ramses’le tamamlıyoruz.
Yunan tarihçi ve coğrafyacı Strabon İskenderiye’de yaşamıştır. Buraya kadar gelmişken Krallar Vadisi’ni de ziyaret etmiştir.
Krallar Vadisi’ni şu sözlerle betimlemiştir : “Yaklaşık 40 mezar taşa oyulmuş ve muhteşem bir biçimde yapılmıştı. Görülmeye değer bir manzaraydı.”
Hemen her firavun için ölümlerinden sonra öte dünyaya yönelik sunumların yapılabilmesi için bir tapınak yaptırılmış.
Karnak Tapınağı
Luksor’daki önemli bir başka noktadayız. Uzun tarihiyle uyumlu olarak çok sayıda firavunun etkisi gözlemleniyor Karnak’ta.
İkincisi tanrılara adananlardı. Her ne kadar tanrılara adanmış olsalar da bugünkü anlamıyla ibadet yerleri değildi bu gibi tapınaklar. Çünkü, bu tapınaklara yalnızca rahipler girebilirdi. Halk bu tapınaklara giremezdi.
Tanrı Amun’a adanmış koç başlı sfenksli yoldan giriliyor tapınağa.
Hem kral hem tanrı sayılan, Mısır mitolojisinin önde gelen kutsalı güneş tanrısı Amon Ra adına yaptırılmıştır.
Luksor tapınağının tersine Karnak’ın yapımına çok sayıda firavun katkıda bulunmuştur. Her gelen kendisinden bir şeyler katmaya çalışınca yapımı 2000 yıl sürmüştür.
Tapınakta ilk dikkat çekenler dikilitaşlar.
Eksiklerine karşın dikkat çekicilikleri tartışmasız.
Buradaki eksik dikilitaşlardan birisi günümüzde Sultan Ahmet’i süslemektedir.
Tapınak yerleşkesindeki kutsal göl rahiplerin tapınaktaki ritüeller öncesinde temizlenmeleri amacıyla oluşturulmuş.
Kutsal göldeki küçük meydana bok böceği anıtı eklenmesi unutulmamış. Anıtın çevresinde 7 kez dönülürse uğur getireceği inancı yaygın olunca bu beklentiden yoksun kalmak istemeyenler çok zaman ve emek gerektirmeyen bu eylemi yerine getiriyorlar. Khepri olarak da bilinen bu tanrının her sabah güneşi doğu ufkunda görünür kıldığına inanılmış. Khepri, “kendini geliştiren” demekmiş.
Bok böceği anıtı
Hatşepsut
Luksor’da Nil’in batı yakasındaki turumuz sürüyor.
Bu kez görkemiyle ayrıcalıklı Hatsepşut tapınağındayız.
Tapınak XVIII. Hanedan döneminde kraliçe Hatsepşut’un mimarı Senenmut’un tasarımı. Teras biçemli, üç kattan oluşuyor. İkinci ve üçüncü katlar ziyarete açık.
Antik Mısır’da kimi firavunların benimsemedikleri önceki hükümdarlara adanmış yapıları bozduklarına rastlanmıştır. Hatsepşut onlardan biridir.
Eski Mısır’da kadın firavunlar olarak Nefertiti, Kleopatra ve Hatsepşut adları sıkça duyulanlardır. Onlara Neferusobek, Merneith ve Tawosret de eklenebilir.
Antik Mısır’da kadın-erkek eşitliği bugün bile dünyanın pek çok yerinde mumla aranacak denli üst düzeydedir. Bu durum antik gezgin Heredot’un gözlemleriyle de doğrulanmıştır.
Mısır kadını mahkemede davacı, sanık ya da tanık olarak erkekle eşit konumdadır. Mahkemelerin verdiği cezalar da kadınlara olumlu ayrımcılık içermemiştir.
Kadın, yanında erkek olmaksızın bir yerden bir yere gidebilir.
Evlilikte tek eşlilik esastı. Kadın, evlilikten sonra da adını korurdu. İstediği zaman boşanabilirdi.
Mısır tanrısı Bes evin ve çocuğun koruyucu tanrısı olarak betimlense de kadının koruyucusu olarak da görülür.
Tapınak girişindeki göze çarpan sakız ağacı kütüğünün yaklaşık 3500 yıl önce günümüzde Somali sınırları içinde olan Punt’a kraliçenin buyruğuyla yapılan seferle getirilip buraya dikildiği söylenir.
Cumhuriyetimizin kuruluşundan hemen sonra başlayan devrim kasırgasında çok sayıda köşe taşı vardır.
Her nedense “kadın devrimi”nden çok söz edilmez.
Tüm devrimler önemlidir kuşkusuz.
Ancak, hepsinin içinde “kadın devrimi” ayrıcalıklıdır.
Yüzyıllar boyunca karanlıkta bırakılmış, itilmiş, kakılmış insan yerine konmak şöyle dursun canlıdan bile sayılmamış kadının yüceltilmesi, özgürlüğüne kavuşturulması en önemli devrim sayılmalıdır.
Atatürk, İzmir’de bir sinemada gösterilmekte olan Şarlo filmini izleyecektir. Salonun önünde gittiği her yerde olduğu gibi coşkulu sevgi gösterileriyle karşılanır.
Karşılayanlar arasında çok sayıda kadın da vardır.
Salona girdiğinde içeride tek kadın bulunmadığını görür.
Yanındakilere “burada neden kadın yok?” diye sorar.
“Efendim, onlar için özel gösterimler yapıyoruz” yanıtı verilir.
“Salonun yarısını boşaltın, boşalan yerlere de dışarıdaki kadınları alın” buyruğunu verir.
Salonun tümünü boşalttırmaz.
Amacı kadınlarla erkekleri yan yana getirmektir.
Bir elmanın iki yarısı olan kadın ve erkek yaşamın her alanında yan yana, aynı ortamda olurlarsa eşitlikte ilk adımdır ona göre.
Gazi’nin Karlsbad anılarında yer alan etkileyici bir bölüm vardır.
Kaldığı otelin lokantasında birlikte yemek yiyen, dans eden kadınları ve erkekleri gördükten sonra günün birinde benim ülkemde de bu görüntüler oluşmalı diye düşünür.
İzmir’deki sinema deneyimi, Karlsbad’da kafasına koyduğunu gerçekleştirmek için eşsiz fırsat yaratmıştır. Kadınla erkeği sinema salonunda yan yana getirmenin tam zamanıydı.
Türk toplumunda o güne değin bırakınız yaşama geçirilmesini akla bile getirilemeyecek bu görüntü ancak devrimci bir dehanın ve özgüvenin ürünü olabilirdi.
Cumhuriyetin dört koldan kuşatıldığı, Cumhuriyet sayesinde var olanlarca yıkıma uğratıldığı bugünlerde devrimci önderlikten yoksun olduğumuz kuşkusuzdur.
Kadının aşağılandığı, toplumsal yaşamdan çıkartılmaya çabalandığı daha da kötüsü şiddetin her türüyle karşılaşabildiği yeni Türkiye’de kadın hareketlerinin önemi de artmış oluyor.
Bu noktada, kadın hareketi etiketi taşıyan irili ufaklı çok sayıda oluşuma ilişkin birkaç söz söylemekte yarar var.
Bu oluşumların farklı söylemleri ve eylemleri olduğu görülüyor.
Bir önemli nokta var ki değinilmeden geçilemez.
Başkaları gibi kadın hareketinin köklerinin de bu topraklarda olması, ayaklarının buraya basması gereği tartışılmaz.
Özellikle, dış kaynaklı fonlarla var edilen oluşumların kadın üzerinden kendilerini besleyen güçlerin sözcülüğüne öncelik verdiği de bir başka gerçektir. Bu durumun kadın hareketine güç vermek bir yana zarar vermekte olduğu tartışmasızdır.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününü kutlu kılabilmek için epeyce çaba harcamamız gerekiyor.