cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • EREN AKÇİÇEK’İN ARDINDAN…

    Bir meslek büyüğümüzdü Eren AKÇİÇEK.

    Sonsuzluğa göçmesi hepimizi sarstı.

    Gastroenteroloji uzmanlığına tıp tarihçiliğini eklemişti.

    Hekimlikten emeklilik yıllarını tıp tarihi başta olmak üzere farklı konulardaki üretkenliğiyle doldurdu.

    Milli Kütüphane’de karınca gibi çalıştı.

    Sayamayacağımız kadar çok kitap bıraktı ardında.

    Bedeniyle değilse de yapıtlarıyla yaşayacak!

    İyiliğini, üretkenliğini, alçakgönüllülüğünü elbette unutamayız.

    Sövgü sözlüğümüzün temel taşı eşek dostumuzu unutmayacak denli canlıseverdi.

    Hepsi kadar önemlisi sarsılmaz bir Kemalistti!

    Atatürk’ün ikonik “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!” sözüne bire bir uyan kişiliğiyle Ata’nın emanetine de son nefesine dek sahip çıktı.

    İzmir Tabip Odası yönetiminde olduğumuz yıllardaki desteğini ve oda çalışmalarına katkılarını unutamayız.

    Yüce anısı önünde saygıyla eğilerek…

    Başımız sağ, ruhu şad olsun!

    Kitaplarını bir çırpıda sayamayacağım için aşağıdaki bağlantıdan yararlandım :

    https://www.pandora.com.tr/Yazar/eren-akcicek/58843

  • DİYARBAKIR’DAN KOBANİ’YE

    Işığı gören gelir!

    Yeni açılımın farklı ürünleri yaşamımızdaki yerini almayı sürdürüyor.

    Amedspor ve Diyarbekirspor önceki açılımım ürünleriydi. İlki, etnikçilerin beklentisine karşılık olurken ikincisi Osmanlıcı-Arapçı anlayışın beklentisini karşılamıştı.

    Açılım “Terörsüz Türkiye” adıyla canlandırılınca hemen her alanda çok şey dile getirildi. Siyasetten kültüre varıncaya dek bir dizi değişiklik istemi gündemdeki yerini aldı.

    Kitleleri etkilemede hemen her zaman önemli rolü olan sporun göz ardı edilmesi düşünülemezdi.

    Önceki açılımın meyvesi Diyarbekirspor bu açılımın kaldıraç kolu olmayı sürdürdü. Öyle ki, kendini feda etti ve Kobanispor’a dönüştü.

    Denebilir ki, Osmanlıcı iktidar bu değişimden hoşnut kalmış mıdır?

    İlk bakışta ikileme düşüren bu sorunun yanıtını yeni açılımı kotarmak için kılı kırk yaran iktidarımızın sınır ötesi emellerinde aramak yanlış olmaz. Her ne kadar “özgürleşen!” Suriye’de yeni plaka numaraları üretme hevesi gerilerde kalmış olsa da hemen her alanda duvara çarpan iktidarı kurtaracak olan seçenek görünürde de olsa toprak kazanımı ve sınırların genişletilmesi projesi olacaktır.

    Bir şekilde canlılığını sürdüren bu heves göz önüne alındığında iktidarın Kobanispor’a soğukluk göstermesi bir yana Diyarbekirspor’u feda etmesi güncelin olağan akışına uygundur.

    Bu türden değişikliklerin Türkiye Futbol Federasyonu’nca onaylanması gereği akla getirilse de, yeni açılımda eli silahlı teröristlere bile dokunmama politikasının en yetkili ağızlarca dile getirildiği unutulmamalıdır.

    Durum böyle olunca da iktidara bağlılığı tartışılmaz olan TFF’nin Kobanispor’un ayağına takılan taş olması akıldan bile geçirilemez.

    Kobanispor gelişmesini bir işaret fişeği olarak nitelemek abartı olmaz.

    Diriltilen açılımın spor ayağıdır. Bu ve benzeri değişimlerle ve dönüşümlerle toplumun Terörsüz Türkiye adıyla anılan ihanet projesine alıştırılması amaçlanıyor olabilir. Sporun ve onun da içinde futbolun hiç akla gelmeyen kesimleri ortak paydada buluşturabildiği anımsandığında Kobanispor hamlesinin açılımı hedefe götürecek itici güçlerden birisi olarak kullanılması kimseleri şaşırtmamalıdır.

    Arşivde gezinirken önceki açılımın ürünleri olan Amedspor ve Diyarbekirspor üzerine yazmış olduğumu fark ettim.

    İkisi birlikte okunduğunda anlamlı olabileceğini düşünerek 3 yıl önceki yazımı da ilginize sunuyorum.

  • HELSİNKİ’DE BİR BİLGE FARE

    Bir ülkeye ya da kente ikinci kez gidince farklı ve çok da bilinmeyen yerler arayıp, bulma dürtüsü devinime geçiyor. 

    Görece küçük ve derli toplu görünen Helsinki’de keşfedilmeyi bekleyen sayısız yer var.

    Yazılı ve sanal kaynaklar değerlendirildiğinde iyi ki arayıp bulmuşum bu çok fazla bilinmeyen yerleri dedirtiyor insana.

    Günümüzün teknoloji olanakları Helsinki gibi bir kentte böylesi gizli yerlere erişmeyi kolaylaştırıyor.

    Helsinki katedralinin çok yakınında bir yere götürüyor sizi sayısal yol gösterici. Ulusal Arşivler yapısı bir kamusal alan. Yakınındaki üniversite yerleşkesiyle bütünleşmiş gibi. 

    Buna karşılık, tüm kapılar hemen herkese açık. Hatta, danışmadaki görevli gösterilen ilgiden onur ve gurur duyar görüntü veriyor. 

    Yapının üst katına çıkan dış merdivenlerin başında yer alan “bilge fare” heykeli 8-10 cm’lik oylumuyla kentin en küçük heykeli unvanını taşıyor. Elindeki kalemle “söz uçar, yazı kalır” yazarak bu eski Roma özdeyişini canlandırıyor. 

    Finlandiya göl ve orman varsılı bir ülke.

    Görünürde başkaca değerli varlığı yok.

    Görünmeyen değeri ise bilgi. Çağın en önemli değeri.

    2000 yılında heykeltraş Jyrki Siukonen’in elinden çıkan bu neredeyse görünmez sanat yapıtının Finlandiya’da bilgiye verilen değerin yanı sıra belgenin önemine vurgu yaptığı düşünülebilir. 

    Sıra dışı küçük boyutu nedeniyle kolaylıkla gözden kaçabilecek “bilge fare”yi bulabilmek için birazcık çabalamak yeterli.

    Fare çoğumuzun bildiği gibi genetik yapısı bakımından biz insanlara neredeyse özdeş canlılardan birisidir. Bu özdeşlik biz insanların deneği olması şanssızlığı anlamına gelmiştir onun. 

    Helsinki’de fareye bilgelik unvanı vererek insanlık biriken borcunu biraz olsun ödemiş mi olmaktadır?

    Yoksa özür mü dilemekteyiz bu küçük dosttan?

  • HİPOKRAT’TAN GÜNÜMÜZE

    Türkiye dinselleştiriliyor!

    Bu yavaş yavaş ve olağanlaştırılarak yapılıyor.

    Hekim tıp fakültesini bitirip mesleğe adım atarken Hipokrat Andı içer.

    Tarihin derinliklerinde sayısız öncü hekim bulunmakla birlikte onların içinden Hipokrat’ın adıyla anılan ant evrenselleşmiştir.

    Hiç kuşkusuz simgeseldir bu ant.

    Ama, bir o kadar da kabul görmüş ve yerleşikleşmiştir.

    Bir yandan hekimin hastasına yaklaşımında hiç unutmaması gereken ilkeleri içerirken diğer yandan hekimlerin kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen son derece değerli öğütler barındırır içinde.

    Ankara’da Gülhane Askeri Tıp Fakültesi’ni bitiren bir öbek hekim Gülhane Camisi’nde dua ederek mesleğe adım atışlarını kutlamışlar.

    Bu görüntüyle benliğinizi doyurabilirsiniz. Ancak, çağdaş uygarlığa erişemezsiniz. Bizim yolculuğumuz oraya değil, başka yere diyorsanız eğer diyeceğim yoktur.

    Bireysel olduğu sürece bu türden kutlamaların sakıncası yok.

    Topluca yapıldığında ve o topluluğa seslenen yobazların varlığında iş değişiyor.

    İki yobazdan hekimlerin öğreneceği bir şey yoktur. Dolayısı ile onların öğütlerine de gereksinimleri olmayacağı açıktır.

    Hekimlik, başka birçoğu gibi akla ve bilgiye dayanan bir uğraştır.

    Hekimliğin başka olumlu bilim alanlarından farkı hekimlerin sırdaşlık, insani ve toplumsal değerlerle donatılmış olmalarıdır. Hekimlikte başarılı olmanın, topluma doğru hekimlik sunmanın olmazsa olmazlarıdır bu donanımlar.

    Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’deki kimi tıp fakültelerinde Hipokrat Andı’nda ülkeye egemen olanların ruhunu yansıtan değişiklikler yapıldığı haberleri yansımıştı ortama.

    Bununla yetinilmemiş olacak ki bu yıl cami gösterisi ve iki azılı yobaz eklendi gösteriye.

    Birisi gururumuz kadın sporculara saldırısıyla gündem olan yobazların diğeri pedofiliyi temize çıkartma çabalarıyla tanındı kamuoyunda.

    Çiçeği burnunda hekimlerin bu ikilinin öğütlerini önemsemeyeceği umuduyla.

    Diğer yandan, ortamdaki dinselleşmenin buralara kadar erişmesinde dinsel söylemlerin ve dinsel ortamdan seslenişlerin etkisidir.

    İktidarın dinselleş(tir)me konusundaki çabalarını tartışmaya gerek yok.

    Ya muhalefetin “helâlleşme” hevesi ve “Cuma selâmlığı”na eşdeğer davranışlarına ne demeli?

    Bu gidişe engel olması gerekenlerin bu yoldaki yolculuğu da bir o kadar ürkütücü ve ürpertici sayılmaz mı?

  • LENİN’İN İZİNDE

    LENİN’İN İZİNDE

    Baştan belirtmiş olayım. Bu bir gezi yazısıdır özünde. Ancak, çoğu gezi yazımda olduğu gibi bunda da geçmişe ve güncele göndermeler, siyasi değerlendirmeler olacaktır.

    Vladimir İlyiç Ulyanov. Ya da bizim bildiğimiz adıyla Lenin (1870-1924).

    Karl Marks’ın kuramını uygulamaya koyan Bolşevik devrimi önderi.

    Lenin, Devrim öncesi bulunduğu İsviçre’den dönmüştür Rusya’ya. 

    Onun Finlandiya sürgünü dönemi bilinmiyor değilse de çok üzerinde durulmaz. Örneğin, Stalin’le bir araya gelişi Finlandiya’dadır.

    Daha öncesinde Finlandiya’nın İsveç egemenliğinden kurtulması ve Fin ulusal kimliğinin oluşması, dolayısı ile de bağımsızlığa giden yolun taşlarının döşenmesinde Rus çarlarının etkisi olduğu bilinir.

    Bolşevik Devrimi Fin bağımsızlığının dünyaya duyurulması için fırsat yaratmıştır.

    Savaşa da tutuşmuştur bu iki ülke izleyen yıllarda.

    Lenin’in izi Finlandiya’da sürülecekse Tampere ilk akla gelecek yerdir. 

    Biz de öyle yaptık.

    Günübirlik de olsa Tampere’nin yolunu tuttuk. 

    Tampere Finlandiya’nın ikinci kalabalık kenti olmasının yanı sıra ülkenin sanayileşmesinin de simgesi.

    Dünyadaki ilk ve tek Lenin müzesinin bulunduğu yer.

    Büyük hevesle gittiğimiz Tampere’de aynı zamanda tiyatroyu da barındıran yapıdaki Lenin Müzesi’nin kapısının duvar olduğunu görmek düş kırıklığımız oldu.

    Müzenin girişindeki Lenin plaketi

    Müze tümüyle kapatılmamış. Bir düzenleme yapılmaktaymış. Adı da değişecekmiş yeniden açıldığında. Rus-Fin ilişkileri müzesi adı uygun görülmüş.

    Bu gelişmeyi dünyada ve elbette Finlandiya’da yaşananlardan soyutlamak olanaksız. 

    Soğuk Savaş boyunca izlediği tarafsızlık politikasıyla haklı bir saygınlık edinmiş olan Finlandiya NATO’ya girerek bu ayrıcalığını yitirmeyi göze aldı. Bu gelişmeyle birlikte ele alındığında Lenin Müzesi’nin kapatılmış olması güncel duruma uygundur. 

    Yapının girişindeki görsellerle yetinmek zorunda kaldık. 

    Müze kapatılmadan önce Lenin müzesini ziyaret eden oğlumun çektiği görseller son derece değerli belgeler olup çıktı.

    Lenin Müzesi görselleri, Tampere, 2024.

    Gittiğim ülkenin gazetesini hiç anlamadığım bir dilde de olsa mutlaka edinirim.  Finlandiya’nın en çok satan gazetesi Helsingin Sanomat’ta rastladığım Lenin adının izini sürdüğümde Kırgızistan’ın Oş kentindeki 23 metrelik dev Lenin heykelinin kaldırıldığı bilgisine ulaştım. 

    Fince bilmesem de Google çevirmen tam zamanında yardımıma yetişti.

    Lenin’e ilişkin bir başka habere ulusal basında rastladım. 

    1993’te Karadeniz sahiline vuran ahşap Lenin heykelinin önümüzdeki günlerde kamuoyuna açık bir yere yerleştirileceğine ilişkindi bu haber. Soğuk savaş boyunca komünizm umacısıyla korkutulmuş Türkiye’de yaşanabilecek ilginç durumlardan birisi olarak tarihe geçmiştir bu gelişme.

    https://onedio.com/haber/31-yil-once-duzce-nin-akcakoca-ilcesi-kiyilarina-vuran-lenin-heykelinin-gizemli-hikayesi-1258532

    Lenin tüm insanlık için önemli bir kişilik kuşkusuz. Ancak, biz Türkler için ayrıca önemli. Atatürk-Lenin işbirliği Milli Mücadelemizi utkuya eriştiren bir güç doğurmuştur. 

    Buna karşılık, Lenin’in özellikle soğuk savaş boyunca ülkemizde bırakın saygı görmeyi adının anılmasının bile sorun olduğuna sıkça tanıklık etmişizdir. Soğuk savaştan sonra da durumun çok değişmediği söylenebilir. Otuz yılı aşkın süre önce Akçakoca kıyısına vuran Lenin heykeli komünizm yıkılmış olsa da kendisini depoda tutulmaktan kurtaramamıştır. 

    Depodan çıkıp görücüye çıkma olasılığının bile heyecan verici olduğu tartışmasızdır.

    Tampere’den düş kırıklığıyla ayrıldık doğallıkla.

    Helsinki’de bir kitapçıda rastladığım “Secret Helsinki” kitabındaki bir ayrıntı Lenin’in Helsinki’de de iz bıraktığını anlatmaktaydı.

    Lenin’in Helsinki’de sıkça gittiği bir kafede masası olduğunu okuyunca iş adı geçen yeri bulmaya kaldı. 

    Hakaniemi metro istasyonuna yürüme uzaklığındaki Juttutupa’yı bulmam hiç zor olmadı. Lenin’in her geldiğinde oturduğu masaya ilişkin özel bir düzenleme yapılmamış. Bir plaket olsun yerleştirilmemiş. Ama, sorduğum zaman garson Lenin’in masasını gösterecek kadar bilgiliydi. 

    İnce ince yağsa da ıslatan yağmurun dinmesi için bir süre soluklanmak için de iyi geldi Lenin’in izinin götürdüğü kafe. 

    Kafenin adı olan Juttutupa Fincede söyleşi yeri anlamına geliyor.

    Paasitorni olarak bilinen yüksekçe bir yapının zemin katındaki Juttutupa gerçekten de biraz kasvetli ama sıcak atmosferiyle hoşça zaman geçirilecek bir yer izlenimi bırakıyor. Helsinki’deki pek çok yapı gibi bölgenin kolay bulunan yapı gereci granitle kaplı yapı anıtsal bir görünüm sunuyor. 

    Görsel ChatPod AI tarafından üretilmiştir.

    Son söz : Lenin’e yakınlık duymak için Leninist olmaya gerek yok. Onu önemsemek için biraz olsun tarih bilmek yeterli.

  • UTANÇ ÇAĞI

    UTANÇ ÇAĞI

    Küresel ve ulusal ölçekte yaşanan pek çok şey çağımızı utançla etiketlememize yeter artar.

    Haydutlukla baş etmek istemeyen dünyanın başındaki yeni dert İsrail’in İran’a saldırısıdır.

    Bu sıcak gelişme bir kez daha dünyadaki saflaşmayı su yüzüne çıkartmış oldu.

    Örtülü ve açık İsrail destekçilerinin yanı sıra benzer şekilde İran’ı destekleyenler listeleri dolaşıma girdi.

    Listelerde kendisine yer bulan çoğu ad şaşırtıcı değil.

    İsrail destekçisi olmaya heveslenen Hindistan’ın duruşu ibretlik.

    Hindistan başbakanı Narendra Modi geçtiğimiz günlerde Kıbrıs Rum Kesimi’ni ziyaret etti. Böylelikle batı safına yakın durmuş olduğunu gösterdi. O batı safında İngiltere’nin de bulunduğunu eklersek Modi’nin davranışı daha da anlam kazanmış olur.

    Birkaç yıl önce emekli Hint diplomat Shashi Traaor’un yazdığı Utanç İmparatorluğu’nu okurken zorlandığım kitaplardan birisi olmuştu. İngiliz emperyalizmi dokumacılık alanındaki zorluklarını gidermek uğruna Hint genç kızlarının başparmaklarını kesme vahşeti bile göstermiş vaktiyle. Yanlış okumadınız. Hintler halı dokumacılığı iş gücünden yoksun kalsınlar diye sergilenmiş bu vahşet.

    Modi’nin, ülkesinin bağımsızlıkçı önderi Mahatma Gandi’nin şu sözlerinden haberdar olmaması olası mı?

    A2FP81 Rare studio photograph of Mahatma Gandhi taken in London England UK at the request of Lord Irwin 1931

    “Mustafa Kemal yenmezden önce İngilizleri tanrı sanırdım.”

    Hindistan hem insan kaynağıyla hem de üretimiyle dünyanın yükselen toplumlarından birisidir. Utanç imparatorluğuna yakınlaşması ilgimi çekti.

    Kendince bir açıklaması olsa da utanç çağına düşülmüş bir not olarak okudum Modi’nin İngiltere’yle aynı safta yer alışını.

    Bir yanda küresel haydutluğu durdurma çabaları diğer yanda Hindistan gibi bir devin haydutluğa yakın duruşu.

    Ya da batı emperyalizminin çözülmeye doğru gittiği dönemde ona eski sömürgeden destek çıkışı.

    Utanç çağına katkı Hindistan’a düşmemeliydi.

  • Sokaktaki vatandaşın Talât Paşa’yı ve İttihat ve Terakki’yi bilmemesi, tanımaması çok acıklı sonuçlar doğurmayabilir. Erdal Atabek’in nitelemesiyle “tehlikeli cehalet” sayılmayabilir.

    Ama, milletvekili olmuş, o da yetmemiş partisince TBMM başkan vekilliğine yaraştırılmış, üstüne üstlük yakasında kurucu parti rozeti taşıyan Tekin Bingöl’ün TBMM’yi yönettiği sırada Talât Paşa’yı hedef alan bir vekilin sözlerine karşılık verecek yerde kendisinin aymazlığına tepki gösteren divan üyesine patlaması düşündürücü olduğu kadar ürperticidir.

    Tekin Bingöl’ün Talât Paşa’ya yönelen sözlere kayıtsızlığı tehlikeli cehalet kaynaklı değilse düşünsel yapısının kökleriyle ilintilidir. Etnikçi anlayışa yakınlığı durumu büyük ölçüde açıklar.

    Tekin Bingöl bu konuda kesinlikle yalnız değildir. Özellikle, aydın olduğunu ileri süren çok sayıda okumuş, yazmış da düşündeştir Tekin Bingöl’le.

    Tarihe olduğu gibi İttihat ve Terakki’ye de şaşı bakış oldukça yaygındır Türkiye’de. Yüzyıllar öncesinde kalmış olan şanlı, şerefli tarihle avunanların yakın tarihe şaşı bakışına şaşırmak gerekmez.

    Hiç kuşkusuz her oluşum gibi İttihat ve Terakki’nin de hataları olmuştur. Ancak, bu yapıya bugünün değil de o günün koşullarıyla ve değer yargılarıyla bakıldığında bu toprakların devrime açılan ilk penceresi olduğunu görmemek için kötü niyetli olmak gerekir.

    Bugün yerli yersiz kullanılan “milli” kavramını gündeme ilk taşıyandır İttihat ve Terakki.

    Yakın tarihimizin ilk devrimi 1876 Kanunu Esasi’yse, İttihat ve Terakki 1908 Hürriyet Devrimi’ni borçlu olduğumuz yapıdır. Sırf bu yararı bile sayısız hatasını göz ardı etmemize yeter de artar.

    İttihat ve Terakki’nin ve onun önde geleni Talât Paşa’nın Ermeni Soykırımı’yla ilişkilendirilmesi uluslararası mahkemelerce de doğrulandığı gibi emperyalist bir yalandır. Buna bağlı olarak dile getirildiği her yerde, hele hele o yer TBMM’yse kararlılıkla tepki gösterilmelidir.

    TBMM’de bu emperyalist yalanı sakız gibi çiğneyen kişinin densiz suçlamalarına susan Tekin Bingöl oturduğu koltuğu dolduramadığı gibi yakasında taşıdığı kurucu parti rozetinin hakkını verememiştir.

    Kurucu partiye değil ama Türkiye karşıtlığıyla ünlenmiş çok sayıda partiye yakışan bir kişilik olduğu kuşkusuzdur.

    Her fırsatta Atatürk’ün partisi ve Gazi Mustafa Kemal’in oturduğu koltuğu söz konusu ederek kurucu partinin ana oy damarı olan kitlelerin gururunu okşayan genel başkan Özgür Özel’in skandala eşdeğer bu olay karşısındaki edilgen ve duyarsız duruşu da bir o kadar yergiyi hak etmektedir.

    Koltuğa oturmak kolay ama oturulan koltuğu doldurmak bir o kadar zordur. Tekin Bingöl oturduğu koltuktaki ilk sınavından geçer not alamamıştır.

    Hemen her bakımdan zorda olan ve hatta artık yönetemeyen bir iktidarın varlığında oluşan koşullar muhalefeti ilk seçimin kazananı olarak göstermektedir.

    Türkiye’de kötüye giden pek çok şeyi düzeltme savında olan kurucu partinin TBMM başkanvekilinin aymazlığa eşdeğer davranışı güven sarsıcıdır.

    Tekin Bingöl’ün dolduramadığı koltuğu bırakması kendisini temize çıkartmasa da partisini rahatlatacaktır.

    İstifadenin öne çıktığı günümüzde istifa erdeminin anımsanması isteğiyle.

  • Namı diğer kaptan aramızdan ayrılalı 20 yıl olmuş. Bedeniyle olamasa bile bıraktığı derin izlerle yaşadığı kuşkusuzdur.

    Ölümünü izleyen günlerde arkasından yapılan paylaşımlar unutulur gibi değildi. Türkiye için düşünenlerin paylaşımları amasız ve fakatsızdı.

    Bir öbek insan vardı ki, düşüncelerine katılmasam da şiiri çok iyiydi diyerek uğurlamıştı onu. Aman beni onunla aynı düşüncede sanmayın demişti bu gibiler.

    Şiiri, romanı, denemeleri ve elbette düşünsel yapıtları döne döne okunmalı, okutturulmalı.

    Attilâ İlhan’ı tanımlamak için pek çok nitelemede bulunulabilir.

    Kemalist, Atatürkçü, sosyalist, ulusalcı vb pek çok tanımlama bir şekilde eksik kalabilir.

    “Tam bağımsızlık tutkunu kuvayı milliyeci” tanımlaması onun düşünsel duruşu üzerine yapılan bilimsel çalışmaların birleştiği ortak paydadır.

    Yüzüncü yaşında unutulan (mı) ya da unutturulmak istenen (mi) bir Attilâ İlhan var karşımızda?

    Ölümünden önceki yıllara damgasını vuran “dip dalgası” tanımlaması Cumhuriyet mitinglerini doğurmuştu. Onu 2013 Haziran devinimi izlemişti.

    Her ikisi de önderliksiz kalmış ve dolayısı ile de sönümlenmişti.

    Şu günlerde yine ve yeniden açılım gündemin en önde gelen başlığı olup çıktı.

    TRT’ye şaşırmak gereksiz. Artık, tek partinin borazanına dönüştürülen kurumun Attilâ İlhan’ı anımsamasını beklemekse yersiz.

    Son yazdığı gazete Cumhuriyet’in unutkanlığı ya da duyarsızlığı üzerinde durulmaya değer.

    Yine, tv izlenceleri yaptığı Ulusal Kanal da benzer değerbilmezlik sergiliyor.

    Oysa, çok çabaya gerek yoktu bu kurumların onu anması için.

    Değerini bugün de koruyan yazılarını ve izlencelerini yeniden okurla ve izleyiciyle buluşturmak bile başlı başına anma olurdu.

    Hemen her kişi ya da kurumun bir ucundan tutmaya hevesli olduğu yeni açılım bu iki kurumun kaptanı göz ardı etmesinde etkili olmuş mudur sorusunu unutmamış olalım.

    Dünyamız ve bölgemizle birlikte Türkiyemiz sıcak günler yaşıyor.

    İsrail saldırganlığının İran’a uzandığı şu günlerde nükleer silah kullanımı bile gündeme gelmiş durumda.

    Attilâ İlhan’ın güncelle örtüşen bir başka önemli saptamasıydı Türkiye’nin mutlaka nükleer bir ülke olması gereği. Nükleer olmak silah üretmeye varabileceği gibi o teknolojiyle tanışmak ve onu kavramak olarak da algılanabilir.

    Kaynayan dünya kazanında nükleer güç olma ayrıcalığı çok şey ifade ediyor günümüzde. Kullanılması bir yana varlığı bile başlı başına yeterli olan bir güç.

    Bir saptamayla bitirelim.

    Türkiye, nükleer enerji yatırımı üzerinden bu teknolojiye kavuşacak olsa da o teknolojinin arkasındaki bilgiye erişme şansını yaptığı yetersiz anlaşmayla yitirmiştir. Bu nedenle başka birçok alanda olduğu gibi müşteri olmakla yetinmiştir.

    Ülkemizde konuşlu nükleer silahlar Türkiye’ye güç katmadığı gibi olası bir çatışmada Türkiye’nin bu silahlar nedeniyle hedef olması olasılığı bile iç karartıcı olmalıdır.

    Bu güncel örnek bile yüzüncü yaşında Attilâ İlhan’ın sayısız konudaki doğrularından birisi olmuştur denebilir.

    Attilâ İlhan’ı unut(tur)anlara sitem, kaptanıın yüce anısına saygı.

    Parola vatan, işareti namus!

    İzmir Halkapınar şehitliğindeki sözler Attilâ İlhan’a esin kaynağı olmuş olmalı

  • BOP destekçiliği 20 yıldır sürüyor. Durum bu kadar açık ve ortadayken Türk milleti BOP’çu iktidara arka çıkmayı sürdürdü. Bedeli ağır olacak bu gidişle.

    Yazının başlığı Türkiye’nin kanayan yarasına tuz basan üçlemedir.

    Ne zaman İsrail vahşeti kendisini gösterse akla gelir bu üçleme.

    “Kapatılsın, yasaklansın, önlensin…” sözleri uçuşur havada.

    Geçtiğimiz günlerde gözüme ilişen bir veri çok etkileyiciydi.

    Ege bölgesinin Filistin’e demir-çelik dışsatımı % 64.000 (altmışdörtbin) artmış. Anlaşılan yiyecek bulamayan Filistin dehşetli bir yeniden yapılaşma sürecine girmiş. Gazze’ye temel insani yardım gerecinin ulaştırılamadığı bu dönemde demir-çelik ulaştırmak hiç kuşkusuz görkemli bir başarıdır.

    Bir yandan “kahrolsun İsrail, diğer yandan ticarete devam”!

    Neden böyle sorusunu irdelemekte yarar var.

    İsrail’i kınamak için sokaklara kola dökmek işin kolayı. Bilisiz kalabalıkları etkilemek için yeterli kuşkusuz.

    Ortadoğu’ya egemen akılsızlığı değerlendiren İsrail için Kürecik, İncirlik ve Yumurtalık son derece önemli.

    İlki paha biçilmez bilgi sağlarken, ikincisi yaşamsal önemde destek anlamına gelir. Üçüncüsü ise İsrail savaş düzeneğinin vazgeçilmezi olan akaryakıt kaynağıdır.

    Türkiye bu üçlemeye neden engel ol(a)maz?

    Bağımsızlığını yitirdiği için.

    Ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyeti varlığının temellerini üzerinde yükselttiği bağımsızlığını ikinci paylaşım savaşı sonrasında şanlı, şerefli askerini 23 sent bedelle Kore’de emperyalizmin savaşında pazarladığı için yitirdi. Böylelikle kendisini suç örgütü NATO’da bulmuş oldu.

    Kimileri için son derece kolay olan NATO’ya girmek Türkiye için kan ve can karşılığında oldu. Zorlukla girdiği NATO’dan o gün bugündür çıkamadı.

    Durum böyle olunca, olayları anlamaktan uzak kitlelere “kahrolsun İsrail” demek yeterli oldu. Buna karşılık, Türkiye’nin İsrail destekçiliği bu devletin kuruluşundan bu yana kesintisiz sürdü.

    Halka yalan söylemek bu sürecin önde gelen değişmeziydi.

    Yalanı anlayamayan halkın, bu kurguyu adları değişse de sürdüren sığ iktidarlara tanıdığı eşsiz kredi ve yetki işin sayısız püf noktasından birisi olup çıktı.

    Susmanın erdemini unutan iktidar son İsrail saldırganlığını “Türkiye hedefte” diyerek pazarlamayı sürdürüyor.

    Türkiye’nin hedefte olduğu onyıllardır bilinen bir durum değil midir?

    “Trump bizi seviyor” maskaralığı yaparken akla getirilmeyenler İsrail saldırganlığı tavan yaparken anımsanıyor.

    İran safdışı kalmak üzereyken sıranın Türkiye’ye geleceğini bilmek için müneccim olmaya gerek yoktu.

    Türkiye’yi hedef olmaktan kurtarmak için yapılacak tek şeyin ülkenin kuruluş ayarlarına geri dönmek olduğu ortadadır.

    “Dilene dilene kazanacağız” diyerek zamanının büyük bölümünü ya Ortadoğu şeyhlerinden ya da batı tefecilerinden para istemekle geçiren bir maliye bakanının olduğu ülkede Kürecik, İncirlik, Yumurtalık konusunda iç ferahlatıcı adım beklemek ne denli gerçekçi?

    Varın siz karar verin!

  • SCHÖNBRUNN SARAYI

    SCHÖNBRUNN SARAYI

    Viyana’daki son günü de yürüyüş ağırlıklı geçiriyorum. Metroyla güneye ilerleyip eskiden köy olan Hietzing istasyonunda iniyorum.

    İmparatorluk döneminde yazlık saray olarak yaptırılan Schönbrunn Sarayı yerleşkesine girişte güneş saati yapısını görüyorum.

    Güneş saati evi

    Biraz ilerideki cam-çelik yapı gözden kaçacak gibi değil. Palmiye evi olarak da bilinen yapı bildiğimiz sera. Ancak, epeyce görkemli.

    İmparator Franz Joseph tarafından XIX. yüzyılda Glaskow, Londra ve Brüksel’deki eşdeğerlerine öykünerek yaptırılmış.

    Girişte dikkati çeken bir başka yapı 1770’de yapılan Kaiserstöckl ya da İmparator Pavyonu.

    Kaiserstöckl

    Palmiye evi

    Viyana’da kış sürdüğü için ortamdaki yeşil henüz uyanmamış olsa da sessizlik ve dinginlik huzur verici ve her şeye bedel.

    Sessiz ve dingin Schönbrunn

    Çocuklu ailelerin yöneldiği hayvanat bahçesine uğramıyorum.

    Uzakta sivri külahlı çan kulesiyle kendisini gösteren Maria Geburt kilisesini görüyorum.

    Maria Geburt kilisesi

    Biraz yürüyünce kendimizi Neptün Çeşmesi’nin önünde buluyorum.

    Neptün çeşmesi

    Çeşme Schönbrunn Sarayı’nı tam karşıdan gören tepenin eteğinde. Mermerden yapılmış.

    Schönbrunn panoramik

    Görkemli Schönbrunn’u daha iyi görmek için tepeye tırmanıyorum. Yorulduğuma değiyor. Schönbrunn ve Viyana ayaklarımın altında.

    Tepeden Schönbrunn Sarayı

    Schönbrunn, yazının başında da belirttiğim gibi imparatorların yazlık sarayı olarak yapıtırılmış. 1695’te imparator I. Leopeold görkemli bir barok saray yapılmasını istemiş. Schönbrunn adının kökenine ilgi duyanlara burada bulunan bir pınarın adı olduğunu unutmadan eklemiş olayım.

    Gloriette

    Schönbrunn 1441 odasıyla Habsburg hanedanından geriye kalan son derece önemli tarihsel yapılardan birisidir.

    Yerleşkede yer alan pek çok yapı Habsburg hanedanının farklı hükümdarlarının zevkini ve ilgi alanını simgeliyormuş. Bir bakıma, Schönbrunn’u Habsburg kolajı olarak nitelemek yanlış olmaz.

    Ana giriş kapısının iki yanındaki dikilitaşların tepesini süsleyen kartal Habsburg’u çağrıştırsa da günümüz Avusturyasının da benimsediği bir güç ve görkem simgesidir.