cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • Gençlerimiz bu 19 Mayıs’ta karanlığı yaşıyor. Demokratik kınama haklarını kullanan yüzlerce gencimizin kaba ve vicdansız davranışlarla hedefe dönüştürüldüğünü görüyoruz.

    Son örnek Boğaziçi’den.

    Üniversiteye değil sokulmak, önünden geçmesine bile izin verilmemesi gereken bir yobazı kınamak isteyen gençler alışıldığı gibi yaka paça gözaltına alındılar.

    Ters kelepçeye tepki gösteren ve kolluk güçlerine bu hukuksuz davranıştan vazgeçmelerini isteyen bir gence verilen yanıt :

    “Bana hukuk deme!”

    Bu kısa ama özlü tümce her şeyi anlatmaya yetip de artacak türden. Sonunda hukuksuzluğa erişmekle kalmayıp, bu durumu olağanlaştırma ve sözünü bile ettirmeme evresine geçmiş olduğumu kuşkusuzdur.

    Ülkemizin kurtuluşu yolunda çoban ateşinin yakıldığı gün olan 19 Mayıs’ı bu yıl daha da karartan bir başka gelişme Lozan, 1924 anayasası ve soykırım savları oldu.

    PKK açıklaması olarak tanımlansa da ülkemiz yönetimindekilerin de onayını almış olduğu anlaşılan paçavraya eşdeğer belge Mustafa Kemal’in Kasım 1918’deki “Geldikleri gibi giderler” sözünü anımsatır içeriktedir.

    “Gittikleri gibi geldiler” dedirten gelişmeler üzücü olduğu kadar düşündürücüdür.

    Bu kez ortada silahlı işgal güçleri yoktur.

    Silahsız iç güçler ayartılmıştır.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığından güç alarak yönetsel konumlara tırmananların sessizliği ürperticidir. Bu ibretlik durum, Lozan, 1924 ve soykırım üzerinden saldırıya geçenlerin gittikleri gibi geldiklerini düşündürmektedir. Emperyalistlerin bu kez közdeki kestaneleri almak için iç maşaları kullanmakta oldukları gözlenmektedir.  

    PKK açıklamasının ülkemizi yönetenlerin en küçük tepkisini alması bir yana övgüyle karşılanmış olması içine düştüğümüz tehlikeyi anlatır gibidir.

    “Gittikleri gibi gelenler” izleyen dönemin önde gelen odak noktamız olması gereğini koymuştur ortaya.

    Bu 19 Mayıs yeni bir çoban ateşine gereksinimin saklanamaz boyutta olduğu gelişmelerle kutlanıyor.

  • GİZA

    GİZA

    Nil’in batısına geçtikten kısa süre sonra Giza piramitlerine ulaşıyoruz. Çok yakınımızda olmalarına karşın filtre takılmış fotoğraf makinesi gibi boz bulanık görünüyor görkemli piramitler. Çöl tozu hiç yatışmamacasına iş başında.

    Giza, arada Nil olmasa Kahire’yle bitişik ama ayrı bir şehir. Mısır’ın ikinci kalabalık kenti.

    İlkokul bilgilerimizle belleklerimize işlenmiş olan üçlü Keops, Kefren ve Mikerinos olanca görkemleriyle karşımızda. Mısır’daki diğer ören yerlerine göre burası biraz daha kalabalık. 

    Aracımızdan iner inmez deveciler, atçılar ve her türden gezgin satıcılar kuşatıyor çevremizi. Akılda bulunsun. Mısır’da deveye binmek ücretsiz ama inmek için ücret ödemek zorunlu. Rehberimizin vurgulu uyarılarına kulak asıp devecilerden uzak duruyoruz. Deveye binme serüveni zaman zaman düşmeyle sonuçlanabildiği için önemli yaralanmalarla da sonuçlanabiliyormuş. 

    İlk bakışta Kefren daha yüksek görünse de bulunduğu yerin yüksekliğinden kaynaklı bir yanılsama olduğunu belirtmekte yarar var. Kefren, gerçekte Keops’tan 15 metre daha kısaymış. 

    Bundan 5000 yıl önce Giza o zamanki başkent Memfis’in kraliyet gömütü olarak seçilmiş. Buradaki üçlü 100 yıllık zaman aralığında yapılmış. 

    Firavun piramitle ölümsüzleştirilirken yakın akrabaları ve diğer önemli kişiler daha küçük boyutlu uydu piramitlere ya da mastaba denilen mezarlara gömülmüş. 

    Mikerinos üçlünün en küçük piramidi. Mısır’ın XII. Yüzyıldaki sultanlarından birisi piramitleri yıkma girişiminde bulunmuş. Mikerinos’un kuzey yüzündeki hasar bu girişimin günümüze ulaşan izleri.

    Keops’un yüksekliği 146.7 metre. Kimileri 15 tona ulaşsa da yapımında kullanılan taş blokların ağırlığı ortalama 2.5 ton. Yaklaşık 2.5 milyon taş blok kullanıldığı kestirilmektedir. Aşınmaya bağlı olarak yüksekliği 138 metreye düşmüş.

    Keops en büyük ve en eski piramit olmasının yanı sıra dünyanın yedi harikasının ayakta kalan teki olma özelliğine de sahiptir. 

    Zaman kısıtı piramitlerin kral odalarına inmemize engel oluyor. 

    Kefren izdüşümündeki sfenks yerleşkenin önemli bir başka yapısı olarak boy gösteriyor. Eski Mısır’daki en eski anıtsal heykellerden birisidir. 

    Yirmi metre yükseklikteki sfenks firavunu simgeliyor. Sfenksin burnundaki hasar Memlûklara, Osmanlılara ya da Napolyon’a bağlansa da XV. yüzyıldan önceye tarihlenmektedir. 

  • LOZAN, 1924 YA DA AGAMEMNON, SOYKIRIM

    PKK açıklamasının önemli ayrıntıları üzerinde görüş birliği yok. Çoğunluk, Lozan, 1924 ve soykırım üzerinden cumhuriyete saldırıldığını saptasa da kimileri bu ve benzeri ayrıntıların önemsiz olduğunu, sonucun oraya varmayacağını söyleyebiliyor.

    Simgeler çok eskiden beri uluslararası ilişkilerin ileti aracı olmuştur. Bir şeyleri doğrudan söylemek yerine diplomatik yöntemler kullanılagelmiştir.

    Birkaç örnek!

    Mondros Mütarekesi Agamemnon zırhlısında imzalanmıştır. Verilecek ileti için binyıllar öncesindeki bir tarihsel kişilik kullanılmıştır. Anadolu’ya tarihsel saldırı üzerinden güncele göndermede bulunulmuştur.

    Milli Mücadele utkuya eriştiğinde Mustafa Kemal’in “Hektor’un öcünü aldım!” sözleri Agamemnon’u kullananlara yanıttır.

    Bir başka örnek yakın tarihten.

    Süleymaniye’de Amerikalılar Türk askerlerinin başına çuval geçirmek için 4 Temmuz’u, ABD’nin ulusal bayram gününü seçmiştir. Bir bakıma tezkereye yanıttır ültimatoma eşdeğer bu davranış. Bu çıkışın yanıtsız kalmış olması da yol gösterici olmuştur tasarlayanlara ve uygulayanlara.

    Cumhuriyet kurulur kurulmaz Anadolu’da irili ufaklı başkaldırılar çıkartıldığı bilinir. Her birisi dış kaynaklı ve güdülemelidir. Lozan’ı başarıyla tamamladınız, cumhuriyeti kurdunuz. Ama, bizden size rahat yok iletisi verilmiştir. Cumhuriyet boyun eğmeyince geri çekilenler karşıdevrimle birlikte ASALA’yla, PKK’yle karşı atağa geçmekte gecikmemişlerdir.

    Türkiye Cumhuriyeti ilân edilmeden önce tapusu alınmıştır Lozan’da. Lozan’ın imzalandığı 24 Temmuz II. Meşrutiyet’in başka deyişle devrim tarihimizin bir başka köşe taşının dikildiği gündür.

    Önceki açılım tiyatrosunda Habur’dan sınırlarımıza sokulan teröristler ve çadır mahkemelerinin kurulması için 29 Ekim’in seçilmesi rastlantı olabilir mi?

    Tarihsel olayların ileti aracı olduğunu bildiğimizde PKK açıklamasını çok daha sağlıklı değerlendirebiliriz.

    Terör örgütünün yarım yüzyıldır karşısına alıp, kendince savaştığı ülkeye meydan okuması Lozan’la, 1924’le ve soykırımla olabilirdi.

    Yakın erimde bu meydan okuma korkulan sonuçları doğurmayabilir.

    Ama, kapı bir kez aralanmıştır.

    Kapalı kapıyı zorlayanların eksik olmadığı yerde aralanan kapıdan gireceklerin sayısını kestirmek zor olmasa gerek.

    Son habere göre DIAKURD (Diyasporadaki Kürtler) oluşumu Lozan’a saldırı kapsamında, Lozan’ın Kürtlerin kendi yazgılarını belirlemelerine engel olduğu gerekçesiyle BM İnsan Hakları Komitesi’ne başvurmuş. Başvuru olumlu karşılanmış. Bu başvurunun da Türkiye Cumhuriyeti’nin başına dert açma olasılığı bulunmayabilir. Bunu da açılan bir kapı olarak görmek uygun olacaktır. Asılsız savların başka ortamlara taşınması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin çok yönden sıkıştırılmasına fırsat verilmiş olması şimdilik yeterince tatsız bir durumdur.

    Daha da tatsız olan bu durumun “Terörsüz Türkiye” etiketiyle pazarlanmakta oluşudur.

  • YÜZ İKİ YIL SONRA

    Görsel kişisel belgeliğimden. Ne zaman oradan geçsem kendimi alamayıp fotoğraflarım bu ikiliyi. İzmir Kültürpark Lozan kapısı girişini süslemektedir bu yapıt. Terörsüz Türkiye bu ikiliye ve onlar üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına son verme girişimidir.

    Hep söylendi.

    Sevr bilinmeden Lozan anlaşılamaz ve değeri de bilinemez diye.

    Lozan’da istediklerini bir türlü alamayan İngiliz temsilci öfkesine yenilir ve İsmet Paşa’ya çıkışır :

    “Tüm üstelemelerimize karşın karşılamadığınız isteklerimi şu kâğıda yazıp cebime koyuyorum. Günün birinde bunları önünüze koyacağız!”

    Lozan 100. yaşına geri sayarken Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık belgesi olan bu antlaşmanın 100 yıllık olduğu, gizli maddeleri gereğince geçerliliğini yitireceği öne sürülmüştü.

    Çoğunlukla iktidar kaynaklı olan bu söylemlere o sıralarda gülüp geçmiştik. Hatta, Lozan 100. Yaşını doldurduktan sonra varlığını sürdürünce alaycı bir gülümseme belirmişti çehremizde.

    PKK açıklamasının daha başında boy hedefi yapılan Lozan o günkü gülümsememizin erken olduğunu ortaya koymuş oldu.

    Lozan dışta, 1924 anayasası içte Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık belgeleriydi.

    O varlık belgeleri iktidarın denetimi ve onayıyla oluşturulan PKK açıklamasında yerle bir edilecekler arasına kondu.

    Burada bir ortak yapım olduğu açıktır.

    Türkiye Cumhuriyeti var olduğundan bu yana hem dinciliğin hem etnikçiliğin hedefinde oldu.

    Böyle olduğu 12 Mayıs 2025’te bir kez daha kanıtlandı.

    Yüz iki yıl önce İngiliz temsilcinin not ettikleri onların işbirlikçilerince Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne kondu.

    Olay budur.

    İktidarlarını sonsuzlaştırma peşindekilerle bunu kendi isteklerini yaşama geçirme fırsatı olarak gören etnikçiler sevindi.

    Kurucu partinin TR 705 namlı etnikçisi Diyarbakır’da halay çekerek sevincini gizleyemeyenler öbeğine katıldı.

    Türkiye Cumhuriyeti ikinci yüzyılının başında önemli bir kırılma noktasına sürüklendi.

    Bu sürüklenişte her kesimden Cumhuriyet düşmanlarının işbirliği bu denli açık ve ortadayken kurucu partinin bu gelişmeye katkıda bulunma hevesi anlaşılır gibi değildir.

    Kurucu parti CHP ilk ve ikinci genel başkanlarının kalıtına ihanet etmeyi göze alması bugünün önde gelen sorunudur.

    12 Mayıs 2025 tarihe Sevr’e dönüş yolunun açılma günü olarak geçecek tarihe.

    Başka deyişle, utanç günü…

  • TERÖRSÜZ TÜRKİYE Mİ?

    Geçtiğimiz günlerde beklenen açıklama yapıldı. Bu işe öncülük eden iktidar kanadının gönlünde yatan “kayıtsız-koşulsuz” olmasıydı bu açıklamanın.

    Açıklamada da vurgulandığı gibi başka açıklamalar yapılacak. Başka deyişle insan içine çıkacak durumu kalmayacağından kaygılanan iktidar bir sonraki açıklamayı ilgiyle bekleyecek.

    Ancak!

    Yapılan açıklama da ne siyaset kurumlarımızca ne de medyamızca okunmuş gibi görünmüyor. Açık kaynaklardan kolaylıkla erişilebilecek bu açıklama özenle okunduğunda “varlığından vazgeçmekte” olan PKK’nin bir şeyler almadan bunu yapmayacağını anlamak hiç de güç değil.

    Açıklamaya göz atalım!

    PKK 12. kongresi “medya savunma alanları” olarak adlandırılan Kürdistan bölgesi topraklarında yapılmış.

    Önder Apo’nun çağrısıyla yapılan kongrede önemli kararlar alındığı vurgulanıyor.

    “Eş” nitelemesini pek seven bu örgütün açıklamasından iki ayrı konumda iki kongre yapıldığı anlaşılıyor. Daha çok Suriye kuzeyinde yapıldığı bilinse de belli ki Irak kuzeyindeki de buna eşlik etmiş.

    Önder Apo’nun saygıyla selâmlanması unutulmamış. Türkiye’de düne kadar asılmalı, kesilmeli, yok edilmeli çığlıkları atanların da bu nitelemeyi yaptığını anımsadığımızda söyleyecek söz kalmıyor.

    Türkiye’de hiç akla gelmedik yapıların ve kimselerin bile saygıyla uğurladığı Sırrı Süreyya Önder unutulmamış. Haksız sayılmazlar. Son gelişmelerin önde gelen mimarıydı. Yine, örgüte göre 12 yıldır önder Apo’ya yoldaşlık etmiş olması saygı görmesi için yetip de artacak bir gerekçe olmalı.

    Sırrı Süreyya Önder’in çabalarının sonuca ulaştırılması için elbirliğiyle çalışmanın gerekliliği özellikle vurgulanmış.

    Son bölümde işi biraz daha ileriye götürerek kendi kayıplarına “şehit” nitelemesinde bulunmakla taçlandırmışlar tüm olan biteni. 

    Önder Apo dedikleri günün kahramanının Türkiye’ye getirilişini bugün gibi anımsıyorum. Kendisiyle ilgili yargılamada hatasını kabul ettiği gibi, ilerleyen zamanda üzerime düşeni yapmaya hazırım diyerek ellerini yukarı kaldırmıştı.

    O günden bugünlere gelinmiş olması Türkiye açısından iç parçalayıcıdır.

    Bugünün iktidarı göreve geldiğinde terör neredeyse sıfır noktasındaydı. Çatışma ve terör örgütü saldırısı yok gibiydi. O yıllarda Öcalan’ın ele geçirilmiş olması ve süt dökmüş kedi gibi davranması örgütün moral motivasyonunu tüketmişti.

    Daha birkaç yıl önce teröristlerin ayakkabı numaralarını bilmekle övünen iktidar ne oldu da terörsüz Türkiye uzlaşmasında karar kıldı.

    Birincisi, iktidar görevde olduğu sürece bölgede atması gereken adımları atmadı. Bölgeyi feodalizm kıskacından kurtarmak şöyle dursun feodalizmi Türkiye geneline yayan bir yönetim anlayışı sergiledi.

    İkinci olarak, bir ülkenin bağımsız karar alma dayanağı olan ekonomi baş aşağı gitti. Meteliğe kurşun atan bir devletin onyıllardır süren etnik bölücülük baskısına direnç göstermesi yüksek olasılık sayılmazdı.

    Su uyur, düşman uyumaz deyişine uyan şekilde emperyalizm de uyumadı. Ekonomisi batmış ülkenin mutlaka iktidarda kalmak isteyen iktidarı emperyalizmin kullanışlı aygıtına dönüştü.

    Bugün yaşadığımız acıklı tablonun özeti budur.

    Böylesi bir tablo karşısında kaygılanmamızı gerektiren diğer önemli başlık iktidara yürümek için her türlü elverişli koşulu yakalayan kurucu partinin Türkiye için ölümcül anlam taşıyan bu sürece hevesli yaklaşımıdır.

    Her şeyden önce, kurucu parti bu kurguya hiç ikilemsiz karşı durmalıydı. Eşyanın doğasına uygun olan buydu.

    Diyelim ki kurucu parti bu görevi ıskaladı. Kendince DEM parti tabanının oylarını almak amacıyla yararcı yaklaşımı yeğledi.

    Kurucu parti kadrolarının böyle bir oy akışı olamayacağını görmüyor oluşları da ayrıca şaşırtıcıdır.

    Bu kurgudan bölgemizin BOP’a uygun şekilde tasarlanması, emperyalizm yararına düzenleme yapılması, terörün güç kazanması çıkacaktır.

    Hiç kimsenin kuşkusu olmasın!

    Tüm bunlara ek olarak Cumhurbaşkanının iktidara tutunması sağlanmış olacaktır. Böylesi bir sonuca yol açacak kurgunun içinde olmak hiçbir bağlamda muhalefete kazanç sağlamayacağına göre kurucu partinin bu hevesten bir an önce vazgeçmesi olmazsa olmaz gerekliliktir.

  • 9 MAYIS 1945

    İkinci paylaşım savaşı dünyanın farklı yerlerinde daha geç sonlandıysa da Avrupa’da 9 Mayıs 1945’te Nazi ordularının koşulsuz teslimiyet günüdür. Buna bağlı olarak da Avrupa’da savaşın sonu ve Kızılordu’nun zafer günü olarak kabul edilir.

    Bu savaştaki insan yitimleri küresel ölçekte 70-85 milyon olarak kabul edilir. Sovyetler Birliği’nin yitimleri ise 20-25 milyon olarak belirlenmiştir.

    Başka deyişle Nazizmin Avrupa’dan silinmesinde Sovyetlerin ödediği bedel oldukça yüksektir.

    Müttefiklerse, Nazilerin savaşı yitireceği anlaşıldıktan sonra devinime geçmişlerdir. Savaş sonundaki paylaşımda yer alma isteğinin ürünüdür gecikmeli de olsa bu devinim.

    Avrupa için son derece önemli günün anısına pek çok ülkede ve kentte Kızılordu’ya şükran anıtları yükselmiştir.

    Avrupa’nın Nazizmden kurtarılması karşılığında son derece alçak gönüllü bir karşılık olduğu kuşkusuzdur.

    Viyana Kızılordu anıtı

    Son yıllarda tırmandırılan Rusofobik eğilimler bu önemli günün kutlanmasını da engelleyici bir iklim oluşturmuştur.

    Rusya dışında zafer gününü kutlamak bir yana yalın bir anma bile yaşamlarını yitirenlerden esirgenmektedir.

    İki ay kadar önce Viyana’da sözünü ettiğim anıtlardan birisine rastladım. Anıtın fonunun Ukrayna bayrağı renklerine boyanmasına göz yumularak Rusya-Ukrayna savaşında destek verdikleri Ukrayna’ya göz kırpmışlar. Oysa, ikinci paylaşım savaşı başka birçok ülke gibi Ukrayna’yı da derin acılara boğmuş bir olaydır. Ukrayna Sovyet yitimlerine ortak olmuştur. Ukrayna’nın kendi içindeki Nazi işbirlikçiliğinin bu acıyı katladığı kuşkusuzdur.

    Kiev II. Dünya Savaşı Müzesi

    Kimliği ve kişiliğiyle birlikte belleğini yitirmiş Avrupa vardı karşımda.

    Kaldı ki, Avusturya savaş sonrasındaki Soğuk Savaş döneminde yansız kalabilmiş az sayıdaki Avrupa ülkesinden biriydi.

    Aradan geçen 80 yıl vicdanları nasırlaştırırken ahlâkı da aşındırmış olmalıydı.

    Böylesine somut bir tarihsel gerçeği yansıtan anıta yapılan saygısızlık başka nasıl açıklanır?

    Bilemedim…

    Görseller Ceyhun Balcı belgeliğindendir.

  • Görsel Chat GPT tarafından üretildi.

    Yazıya başlık olan kavram doksanlı yıllarda ortaya çıktı. Medyada kendisini gösteren çarpık sermaye yapılanmasının doğurduğu yozlaşma ortamında teknolojinin gelişmesiyle yaşamımıza giren olanaklar yurttaş gazeteciliğini olası kıldı.

    Geçmişte bir kişinin zorlukla taşıyabileceği donanım artık cebimize girmişti.

    Cep telefonu olarak nitelediğimiz küçük bilgisayar hem görüntü hem ses kaydını kolaylaştırmıştı.

    Zamandan ve mekândan bağımsız ağ iletişimi bu yolla canlı yayını bile olası kıldı.

    Anadolu gazeteciler birliğinin ödülleri Cumhurbaşkanı’nın da katıldığı törenle dağıtıldı. Kestirilebileceği gibi iktidara yakın kişi ve kurumlar arasında paylaştırıldı bu ödüller.

    Törende konuşan Cumhurbaşkanı sözü sokak röportajlarına getirdi. Söz konusu gazetecilik eylemlerini terörle bir tuttu.

    Leb demeden leblebiyi anlayanlar ertesi günü sokak röportajlarıyla tanınan bir kişiyi gözaltına aldılar.

    Sokak röportajları, yurttaş gazeteciliğini zorunlu kılan koşullarda kamunun sesi oldu.

    Yurttaş gazeteciliği kavramını 1999’da yazdığı “Gazeteciler Ne İçindir?” (What are Journalists For?) kitabında tanımlayan Jay Rosen’ın yurttaş gazetecileri için şu sözleri paylaşılasıdır.

    “Özel teknik bir donanım edinmeden, internet üzerinden kendi kişisel medyalarını kuran bireyler aracısız olarak düşüncelerini, fikir ve projelerini geniş kitlelere duyurma ve etkilerini arttırma şansı elde ederler.”

    Yurttaş gazeteciliğini, yurttaş gazetecilerin yaptığını da söylemek olasıdır.

    Kişisel bloglar, giderek çeşitlenen ve çoğalan sosyal medya hesapları ve benzeri ortamlar yurttaş gazetecilerin ürünlerini paylaşma alanları olarak öne çıkmaktadır.

    Sokakta yürürken belirlediğiniz ve haber değeri taşıdığını düşündüğünüz sayısız aksaklık, eksiklik, olay, güzellik vb görüntülenebilir ve anılan ortamlarda kendisine yayım fırsatı bulabilir.

    Bu yolla kitleselleşen yayıncılık “katılımcı gazetecilik” olarak da adlandırılmaktadır.

    Böylesine yaygınlaşan ve bir bakıma iletişimi yoz tekellerden kurtaran ve demokratikleştiren gazetecilik türünün nasıl önlenebileceği soru işaretidir.

    Elbette, göz korkutma, yıldırma ve sindirme gibi güncel aygıtlar olanca ağırlığıyla devinime geçirilecektir.

    Yurttaş gazeteciliğini denetim altına almak geleneksel medyayı denetlemeye benzemeyecektir.

    Üstesinden gelinemeyecek bir aygıt olarak her geçen gün güçleneceğini öngörmek hiç de güç değildir bu yeni gazetecilik kolunun.

    Not : Gazeteci dostların incinme olasılığını göz önüne alarak ekliyorum bu notu. Yazının amacı onların yaptığı işi küçümsemek ya da hiçe saymak değildir. Teknolojinin bizleri taşıdığı yeni konumlardan birisi olarak görülmelidir yazıya konu olan yeni medya etkinliği. Benzer durumları bir hekim olarak kendi uğraş alanımda ben de yaşıyorum. Kimi zaman canım sıkılsa da zamanın ruhunu anımsayarak bununla birlikte yaşayacağız demeyi yeğliyorum.

  • ÜÇ FİDANIN ÖĞRETTİĞİ

    Üç fidan’ı (Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan) yokluklarının 53. Yılında saygıyla anıyoruz.

    Üç fidan üzerine çok şey yazıldı, yazılmakta. Ne kadar yazılsa azdır.

    Ancak, bir önemli nokta ne denli işlendi ve öne çıkartıldı?

    Unutuldu mu unutturuldu mu?

    Zaman ilerledikçe onları kısa ve öz olarak anlatacak önemli özellikten neredeyse söz edilmez oldu.

    Bunda, bugün gelinen noktada solun kimlik siyasetine eklemlenmesinin önemli etkisi olduğu kanısındayım.

    Başka deyişle, sosyalist sol neredeyse tümüyle kimlik siyasetine tutsak olmuş durumdadır.

    Durum böyle olunca tutsak düşenler üç fidanın antiemperyalist duruşunu görmezden gelmeyi seçmişlerdir.

    Artık çok açıktır ki, her ne kadar kendisine sol etiketi yapıştırsa da kimlik siyaseti emperyal güdümlüdür. Emperyal güdümlü oluşumdan antiemperyalist duruş ummak boş beklentiden öte değildir.

    Üç fidanın andığımız nedenlerle günümüzde çok dile getirilmeyen bir önemli eylemini anımsayalım.

    Yıl 1968!

    Önde Deniz Gezmiş, dönemin sosyalist gençleri Samsun’dan Ankara’ya “Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal” yürüyüşündeler.

    Aynı zaman aralığında “Altıncı Filo Defol” diyebilen gençlerin tam bağımsızlığı Mustafa Kemal’le özdeşleştirebilmiş olmaları elbette şaşırtıcı değil.

    ABD emperyalizminin kara gücüyle sıkı fıkı olan, terör örgütünün siyasi uzantısıyla seçim işbirliği yapan günümüz sosyalist yapılarının bu bağlamdaki suskunluğu ve edilgenliği dikkate olduğu kadar eleştiriye değerdir.

    Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlığıyla başlayan ve ölümüyle doruğa ulaşan kimlik siyaseti tutkusunu bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

    Tıpkı cellâdına aşk duyan kurban gibidir bugünün sosyalist solu ülkemizde.

    Bu saptamayı yaparken, kimlik siyasetinin kanatları altında kalmamayı başaran sosyalist/komünist solun hakkını teslim etmeyi unutmamak gerek.

    Oysa, 50 yıl önce yaşananları anımsayan bir sosyalist solun bugünkü hatalardan uzak durması olasıydı. Böylelikle kimliğine yakışır bir tutum alabileceği gibi kendisini büyüten bir yola da girmiş olurdu.

    Hatalarının kurbanı olan sosyalist solun geçmişten alacağı çok ders var.

    Her yıldönümünde duygusal iletilerle ve törenlerle anmaya üç fidanın öğrettiklerini ekleyebilseler içine düştükleri açmazdan çıkmaları kolaylaşacak.

    Umalım, dileyelim…

  • BELEDİYECİLİK

    Belediyecilik üzerine sayısız tanım yapılabilir. Onlara ek yapmış olayım.

    Belediyecilik kısa ve öz olarak kamu yararını koruma, kollama ve gözetme işidir. 

    Halkçı belediyecilik, sosyal belediyecilik anlayışı vb sözleri hemen her zaman işitiyoruz.

    İrili ufaklı kentlerimizde kamucu belediyeciliğe gereksinim üst düzeyde. Bu gereksinim her geçen gün katlanarak artıyor.

    Görselleri yaklaşık 6 ay önce çekmiştim. Konak vapur iskelesi önüne kondurulan yapı kamu yararına meydan okumaktaydı. Kentin uzak ve görünmez yeri değildi burası. 

    Birilerince görülmemiş olması olası olamazdı.

    HİM’e ulaşıp durumu görselleriyle ilettim.

    Çoğunlukla hızlı geri bildirim veren HİM’den bu konuya ilişkin geri bildirim alamadım. Neredeyse unutmuştum ki yanıt geldi. Konunun nesi incelenecekse incelenmesi için Konak Belediyesi’ne iletildiğini öğrendim. 

    Süslü sözlerle belediyecilik işin kolayı.

    Sosyal yardımlar, dar gelirliye uzatılan el ve geçim zorluğunu aşma amaçlı hizmetler günümüz belediyeciliğinin değişmezine ve hatta zorunluluğuna dönüştü.

    Tüm bunlar belediyelerin temel işlevlerini unutturmamalı!

    Konak vapur iskelesi önünde cama demire bürünen kural tanımazlık belediyelerin göz ardı edemeyeceği bir kent suçudur.

    Kentin sıfır noktasında yaşanan bu akıl almaz kamusal suç karşısında belediyelerin edilgenliğini ve umursamazlığını yadırgamamak elde değil.

    Böylesi durumlara göz yumulması ya da etkin davranılmaması yeni kent suçlarına çağrı anlamına geliyor.

    Tıpkı kaldırımlarda yaşandığı gibi.

  • UNUTKANLIK

    “Ne hıyrını görmüşüm” dediği Cumhuriyet sayesinde TBMM başkan vekili oldu.

    Onbinlerce insanın ölümünden sorumlu olan PKK önderine “yetim değilim, Öcalan babamdır” dedi.

    Terörle savaşımı sürdürürseniz kapınıza gelen üniformalıdan “evladınız şehit düştü, vatan sağolsun” sözlerini işitmeyi sürdürürsünüz bile diyebildi.

    Kendi varlığını borçlu olduğu cumhuriyeti “kendisini Allah yerine koydu” sözleriyle etnikçiliğin dinsel motifler eklemekte sakınca görmedi.

    Beğenmek bir yana her fırsatta küçümsediği cumhuriyetin yetiştirdiği hekimler ivedi rahatsızlığı sırasında insan üstü çabalarla yaşamda tuttu kendisini.

    Altı ay önce dokunanın yandığı terör örgütü ve onunla ilintililer sözde “terörsüz Türkiye” dönemiyle birlikte yıldızı parladı.

    Bir yanına toprak ağası Ahmet Türk’ü diğer yanına da hanım ağayı alarak kuryelik yaptı.

    Sırrı Süreyya Önder!

    Kimlik siyasetinin önde gelen ve bununla yetinmeyip en çok güzellenen öğesi olup çıktı.

    Ölenin ardından söylenecekler ya da söylenmeyecekler konusunda tartışmalar bitmez.

    Bir insanın canlılığını yitirmesi hiç kuşkusuz düğün bayram yapmayı gerektirmez. Ağır başlı, olgun insanlara yakışmaz en azından böylesi bir davranış.

    Önder’in iki haftayı aşkın rahatsızlığı ve dünkü ölümü sonrasında dile getirilenler yazının başlangıcındaki sözleri anımsamayı kaçınılmaz kıldı.

    Taziyeye gerçeklikten yoksun güzellemeler eklemek zorunluluğu var mıdır?

    Kimlik siyasetinin sınırlarını her geçen gün ustalıkla genişleten Sırrı Süreyya’nın her fırsatta kültürel konuları siyasete araç yaptığı bilinmeyen durum değil.

    Bir kez olsun kendince uğruna savaşım verdiği bölgenin feodalizmin pençesinde olduğu, asıl çözülmesi gereken bu sorunun Türkiye genelinde yaygınlaştığını, kula kulluğun sıradanlaştığını işiten oldu mu?

    Sırrı Süreyya Önder’in ardından ortama yayılan abartılı iletilerin mide bulandırıcı boyutlara vardığını gördük.

    Elbette, bu durumdan Sırrı Süreyya sorumlu değil…

    “Şeyh uçmaz mürit uçurur” sözü bir kez daha gerçek oldu.