cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…


  • Yazıyı 2015’te yazmışım. O tarihte hem Sarper Özsan hem Orhan Taylan hayattaydı.

    Şimdi ikisi de aramızda değil.

    Her ikisinin yüce anılarına saygıyla!

    Orhan Taylan ve Sarper Özsan

    1 Mayıs’ın tarihçesiyle ilgili çok şey yazmaya gerek yok! Fazlasıyla yinelenmiş ve belleklere kazınmıştır!
    1 Mayıs’ın bizlerde bıraktığı iz ise gerginlik ve yasağa eşdeğerdir.
    Bütün bunların arasında 1977 1 Mayıs’ına ayrı bir parantez açmak kaçınılmazdır. Kandan

    beslenenlerin ekmeğine yağ süren bir gladyo eylemidir! Orada, o gün yaşamlarını yitirenleri saygıyla anmak hiç unutulmamalıdır!
    Nasırlı ellerde yükselen dünyayı betimleyen afiş her halde gözlerinizin önüne gelmiştir.

    Kİtlesel kutlamanın ilk kez yapıldığı 76 1 Mayıs’ından önceki gün kendisini arayan DİSK yöneticilerinin isteği üzerine kısa zamanda üretmiş ressam Orhan Taylan bu afişi. Sanatçıların dar zamanda özgün eser üretme konusundaki sıkıntıları göz önüne alındığında çok daha değer kazanmış olur bu yapıt!
    Bu afişle 1979’da katıldığı bir yarışmada Amerikalı ve Sovyet sanatçıları geride bırakarak birinci gelmiş.
    Ünlü 1 Mayıs afişi 76 ve 77’de imzasıyla kullanılırken, daha sonraki DİSK yöneticileri imzasını silmiş nedense. Emeğe saygı bekleyenlerin saygısızlığı deyip geçmeli mi?
    Bunu da dert etmemiş! İlle de imzamı yerine koyun dememiş!
    Sanat dünyasında alışılmamış bir alçakgönüllülük ve dayanışma simgesi saymak da olası bu haliyle onu!
    Uzun ömürlü olsun! Üretmeyi sürdürüyor bu gerçek sanatçı!
    http://www.orhantaylan.com/contact.htm

    Bir de ezgi var kulaklarımızdan silinmeyen!
    1 Mayıs Marşı özüyle, sözüyle bir Türk’ün imzasını taşıyor!
    Sarper Özsan! Besteyi ilk olarak AST’ta sahnelenen Gorki’nin “Ana”sı için yapmış. Sonradan sözleri yazılarak 1 Mayıs Marşı’na dönüştürülmüş. Onun da ilk kez seslendirilişi 1976’da olmuş!

    Çok sayıda solist ve grup tarafından seslendirilen 1 Mayıs Marşı günümüzde de 1 Mayıs kutlamalarının vazgeçilmezi olmayı sürdürüyor.
    Sarper Özsan da tıpkı Orhan Taylan gibi bir adsız kahraman! İkisi 1 Mayıs simgelerinde bir araya gelen iki yüce değer!
    1 Mayıs dendiğinde vazgeçilmez çağrışımlardan bir başkası da Enternasyonalizm’di(r)!
    Sizlere ömür demek geçiyor içimden bu kavram için!
    Karl Marks’ın “Dünyanın Bütün İşçileri Birleşin!” öğüdü hiç kuşkusuz önemliydi. Ama, küreselleşme çağında dünyanın farklı ülkelerindeki emekçilerin birleşmesi gibi bir olasılık neredeyse kalmadı! Karşıtsız kalan emperyalizm kendi emekçilerini devşirdi! Savaş ganimetlerini onlara da pay ederek onları susturdu!
    Bakmayın siz meydanlarda enternasyonalizm söylevleri çekmeyi sürdüren romantik ve nostaljiklere!
    Bugünün temel sorunu ezen-ezilen, emperyalist-antiemperyalist çelişkisidir! Birleşmeyi umduğu emperyalist ülke emekçisi artık bu hedefle ilgili değildir.
    Ezen-ezilen ulus çelişkisi öne alınmak durumundadır! Bu nedenle bir başka tanınmış ezgi olan “Enternasyonal” geçmişe özlem unsurundan başka bir şey değildir. Enternasyonalizm diriltilene dek iç rahatlığıyla dinlenmeyecektir bu bir buçuk asırlık ezgi.
    Emekçiler entiemperyalist duruşu öncelemedikçe, vatan mücadelesini gündemine almadıkça geçmişin kavramları avuntu aracından öte anlam taşımayacaktır!
    Aynı zamanda Paris Komünü üyesi olan Eugéne Edine Poittier’in L’internationale (1871) şiiri marşın sözleri olmuş. Şiir Paris Komünü kurbanlarına adanmış.
    Belçikalı sosyalist besteci Pierre De Geyter (1888) ise bu anlamlı şiire yazdığı notalarla onu ölümsüzleştirmiş. Sözlerin ve bestenin özgün haline o günden bu yana dokunulmamış.

  • MIT’deki Türk bilimci Canan Dağdeviren’in paylaşımı yazıya esin kaynağı oldu. 

    Kadın sağlığına yoğunlaşmasıyla tanınan Dağdeviren’in son buluşu kadınlardan oluşan ekibin yönetimindeki araçla uzay turu yaptı. Dağdeviren kendisini yetiştiren Atatürk Cumhuriyeti’ni unutmamış. Paylaşımını Atatürk görseliyle ve sözüyle süslemiş.

    Övgüye değer buluşunu köklerine gönderme yaparak paylaşmış.

    “İcat ettiğimiz teknolojiyi haksızlığa ve zulme uğrayan tüm canlılara armağan ediyorum…” sözlerini çok önemli buldum.

    Öncelikle, ikinci çoğul kişi üzerinden iletişim kurmuş olması, ben demekten kaçınması göz ardı edilmemesi gereken ayrıntı.

    Diğer yandan, buluşunu “canlılara armağan etmesi” de bir o kadar anlamlıdır.

    İnsanı canlılar topluluğunun en üstüne yerleştirmek, üstün varlık olarak nitelemek Homo sapiens’in önde gelen sorunu olmuştur öteden beri. Daha çok dinsel kaynaklı olan bu hastalıklı durum Rönesansa ve aydınlanmaya karşın tam olarak aşılamamıştır. 

    Yaşamını akıl ve bilim ilkeleri üzerine kurmuş pek çok insanın bile, insana üstünlük yükleyen düşünceler karşısında yelkenleri suya indirdiği gerçektir. Dünya görüşü ne olursa olsun insanüstüncülüğe vurgu yapan başvuru kaynakları çoğu kimseyi teslim alıverir.

    Günümüzde insanlığı ve onun da ötesinde doğayı, canlılığı ilgilendiren çoğu sorunun kaynağında yaşama insan penceresinden bakıştan kaynaklı koşullanmaların yattığını yadsıyamayız.

    Dağdeviren’in paylaşımındaki “canlılar” ayrıntısı bir buluşun tanıtılmasının ötesinde insanlığa bir ileti olarak da okunmalıdır.

    Antroposen olarak da adlandırılan içinde bulunduğumuz çağda iklim değişikliği ve insan kaynaklı başka etkilerin yol açtığı sonuçlarla baş etmenin, yerküreyi yeniden yaşanabilir kılmanın önde gelen ve vazgeçilmez koşuludur “canlılar” ve “insandışı canlılara, toplamda canlılığa saygı”. Bu başarıldığı oranda utkuya ulaşacaktır yaşam koşullarının düzeltilmesi savaşımı.

    Bir kavramla açıklamaya çalışayım.

    “Tek sağlık”!

    İnsanın sağlıklı olması için, besinlerinin ve dolayısı ile bitkilerin ve diğer canlıların sağlıklı olması gerekir. İnsan dışı canlıların sağlıklı olmadığı ortamda insanın sağlığı ve hatta sağkalımı düşten öteye geçemez.

    Bu anlayışı tüm canlılara ve canlılığa uyarlamak olasıdır.

    Güncel bir savsözle bitirmek uygun düşecektir!

    “Ya hep beraber, ya hiç birimiz!”

  • YİNE TTB ÜZERİNE

    Ne zaman TTB hakkında yazsam bu son olsun diye mırıldanırım. Bir buçuk ay kadar önce de benzer duygularla sözüm ona son kez yazmıştım.

    Bağlantıdan okunabilecek yazıya Türkiye’nin kurtarıcısı, kurucusu ve devrimcisi Atatürk’ün sonsuz uykuda olduğu Anıt Kabir’e gidip gitmemenin oylanmasını konu etmiştim. Otuz yıldır TTB’nin başında olan Etnik Demokratik TTB grubunun Merkez Konseyi’ndeki üyeleri aracılığıyla utanç verici karar alınmıştı. Elbette alınan bu karar Anıt Kabir’e gitmeye engel olamasa da, tarihe kara bir leke olarak geçmişti.

    Huylu huyundan vazgeçmedi.

    Bu kez açılım fırsatçılığı sahnedeydi.

    Fırsatçılık söz konusu olunca sınırlar, kurallar hiçe sayılabilirdi.

    Durum böyle olunca kişisel düşüncelerini kurumsal bir karar gibi sunmakta sakınca görmemişler kamuoyuna.

    Başkanla birlikte ona eşlik eden üyeler aşağıdaki bildiriyi yayınlamak zorunda kalmışlar.

    Bulabildikleri her gerekçeyi kimlik siyasetine payanda yapmada ustalaşan etnikseverler Türkiye’yi yaklaşık 6 aydır etkisi altına alan sözde açılım rüzgârına eklemlenmekte gecikmemişler.

    Şu ya da bu siyasete ilgi duyulmasına karşı çıkmak için herhangi bir neden yok.

    Ancak, başat görevi hekimlerin haklarını korumak, toplum sağlığını geliştirmek olan bir kurumun, Türk Tabipleri Birliği’nin hekimler arasındaki desteği son derece sınırlı olan bir kimlik siyaseti projesine eklemlenmesi girişimi her şeyin ötesinde tarihe saygısızlıktır.

    Ayrıca, bu yapılırken izlenen yolun dürüstlükten yoksun olduğu açıktır.

    Bir meslek kuruluşunun sonu nereye varacağı belirsiz olan projeye fon yapılması ve bu yapılırken karar alma düzeneklerinin hiçe sayılması Türk hekimlerini derinden yaraladığı gibi öfkelendirmiştir.

    Bu ve benzeri davranışlara alışmak yerine son vermek köktenci çözüm olacaktır.

    Görev hekimlere düşüyor.

    Bu hastalıklı anlayışı meslek kuruluşundan uzaklaştırmak ve TTB’yi var oluş nedenine döndürmek, ülkenin birliğine, dirliğine ve bütünlüğüne yönelik tehlikeli girişimlerden uzak tutmak kurumun gerçek sahibi hekimlerin önünde duran görevdir.

    Umarım TTB’ye ilişkin son kez yazmışımdır…

  • ASLI BAYKAL’IN ÇIKIŞI ÜZERİNE!

    “Tehlikeli cehalet” Erdal Atabek tarafından sık kullanılan ve tanıtılmış olan bir kavram.

    Yeri gelmişken onu saygıyla anmış olayım.

    Aslı Baykal, siyasetimizde derin iz bırakmışlardan Deniz Baykal’ın kızı.

    Yakın zamanda Halk tv olayıyla gündemde yer aldı. Ayrı yazı ve inceleme konusu olacak denli kapsamlı ve oylumlu bir başlıktır.

    Kanal İstanbul’da ikinci dalga yaşanırken Aslı Baykal’ın paylaşımı bu yazıya konu oldu.

    Aslı Baykal meslektaşımdır. Üstelik yaşamsal kimya uzmanıdır. Üstelik diyorum. Tüm insanlar yaşama, canlıya ve canlılığa saygılıdır. Bunun dışındaki örnekler sapkınlıkla değerlendirilmelidir. Hekimlerin canlıya ve canlılığa yaklaşımı doğal olarak daha farklıdır, çok daha güçlüdür.

    Aslı Baykal’a eleştirilerin babası üzerinden yöneltildiğine rastlıyorum birçok yerde. Duygusallık içeren ama bir o kadar yanlış olduğunun altını çizmekte yarar görüyorum.

    Her şeyden önce her birey bağımsız kişiliktir.

    Başka deyişle, bireylerin eylemleri ve söylemleri soybağından bağışık tutulmalıdır.

    Aslı Baykal’ın yazıya konu çıkışını hekimliğiyle ilişkilendirerek eleştirmeyi yeğliyorum.

    Hekimlik yaşatmayı amaçlayan bir uğraş. Her ne kadar ilk bakışta insana ilişkin, insanla sınırlı görünse de hekimler tüm canlıların ve canlılığın varlığıyla yakından ilgili olmak zorundadır.

    Bütüncül düşünüldüğünde, insanın sağkalımı ve sağlığı içinde yaşadığı ortamla ve başka canlılarla etkileşimiyle bütünleşik bir olgudur. Başka canlıların sağlığı ve sağkalımı insanınkini belirler.

    Aslı Baykal son zamanlardaki çıkışlarıyla birilerine göz mü kırpıyor?

    Yoksa babasının anısına saygısızlık mı ediyor?

    Bu soruların yanıtını vermek niyet okuyuculuğu gerektireceği için bundan uzak dururum.

    Ama, yaşamsal kimya uzmanı bir meslektaşımdan canlıya, canlılığa saygı beklemek konusunda ikileme düşemem.

    Bildiğim bir şey varsa Kanal İstanbul’un yaşamla bağdaşmayan, yaşamı, canlılığı hiçe sayan bir girişim olduğudur.

    Bununla bağlantılı olarak “tehlikeli cehalet”le bir tutabilirim Aslı Baykal’ın tutumunu.

    Canlıya ve canlılığa saygının hekimliğin ve insan olmanın temel ilkesi olduğunun altını bir kez daha çizerek…

  • DADALOĞLU YAŞASAYDI

    “Her yer Taksim, her yer direniş!”

    “Benim gibi üç çocuk ister misin?”

    “Hak, hukuk, adalet”

    Yukarıda birkaçını sıraladığım savsözler geçtiğimiz günlerde gerçekleşen halk hareketi sırasında (gençlerce) atıldı.

    Her birinin ortak noktası savcılarca “yasadışı”lıkla etiketlenmesi ve bu savsözleri atanlara 5 yıla kadar hapis istenmesidir.

    Gençlerin ön aldığı ve yaratıcılıklarıyla damga vurduğu halk hareketinde atılan savsözlerden birisi Dadaloğlu’nun “Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir”inden esinlenmişti.

    “Ferman padişahınsa sokaklar bizimdir”

    Dadaloğlu, tıpkı Köroğlu, Pir Sultan, Şeyh Bedrettin ve başka birçoğu gibi Anadolu’nun başkaldırı ve dirençle özdeşleşmiş değerlerinden birisi. Haksızlığa, adaletsizliğe ve baskıya direnmiş olmasıyla iz bırakmıştır.

    Sokak hareketlerinin öncü ve bilge öğelerine dönüşen gençler Pikaçu ya da Örümcek Adam gibi yabancı simgelerin yanı sıra kökü burada olan değerlerin sözlerini ve davranışlarını da örnek aldılar.

    “Ferman padişahınsa sokaklar bizimdir”

    https://music.youtube.com/watch?v=KSax7i-8ZaI

    Gezi’nin iktidarı ne denli korkuttuğu aradan geçen 10 yılı aşkın süreden sonra sürdürülen Gezi odaklı tutuklamalar ve cezalandırma girişimlerinden anlaşılıyor.

    Dadaloğlu geleneği hem Osmanlı hem Cumhuriyet döneminde belirli aralıklarla da olsa sürdürüldü.

    Onun, bugün de rehber alınan sözünde anahtar sözcük “padişah”tır.

    Dadaloğlu’dan alıntının sonu güncele bağlanarak “sokaklar”la bitti doğal olarak.

    Gençlerin yazının başında paylaştığım savsözler nedeniyle 5 yıla varan hapisle cezalandırılma isteğinin akılla, vicdanla, insafla ve yaşamın olağan akışıyla ilişkisini kurmak zor değil, olanaksız.

    Bir an için Dadaloğlu günümüzde yaşasaydı başına ne(ler) gelirdi diye düşünmekten alamadım kendimi.

    Padişaha eklenen dağların günümüzde terörle ilişkilendirilmesi için yeter de artardı.

    Bakmayın siz onbinlerin kanı elinde olanın TBMM’ye çağrıldığına!

    Dadaloğlu bugün aramızda olsa fermana konu olmaktan kurtaramazdı kendisini.

    Bir yanda dağdakilerle pazarlık diğer yanda Dadaloğlu üzerinden günümüzün bilge gençliğiyle hesaplaşma.

  • ÇOCUKLARIMIZ…

    Bu yazıya geçtiğimiz aylarda İstanbul’da yaşıtlarının saldırısı sonucu yaşamını yitiren ve ailesinin yanı sıra bizleri de derin acılara sürükleyen küçük Mattia Ahmet Minguzzi’nin yüce anısına saygıyla.

    TBMM’nin 105. Yaşını her zaman olduğu gibi coşkuyla ve gururla kutluyoruz. Emperyalizmi yenilgiye uğratan ilk kurtuluş savaşını TBMM ile, halkın egemenliği temelinde verdik.

    Gelinen noktada zayıflatılmış ve işlevsiz bırakılmış olsa da TBMM’yi önemsemezlik edemeyiz.

    Böylesine anlamlı bir kurumun kuruluş yıldönümü bayramını çocuklara armağan etmek de son derece soylu bir davranış. Bunun da küresel ölçekte eşi benzeri olmadığını biliyoruz.

    Her ne kadar Cumhuriyetimiz 29 Ekim 1923’te duyurulmuşsa da TBMM’nin açılışını cumhuriyetin kuruluşu olarak da tarihlemek olasıdır.

    TBMM’nin 105. Yaşı kutlu olsun.

    Çocuklara armağan bu 23 Nisan’da çocuklarımıza bakalım.

    Üç çeyrek yüzyıldır süren ekonomik bağımlılığımız ve buna bağlı sorunlar, içinde bulunduğumuz bu dönemde çocuklarımızı çok daha derinden etkiliyor.

    Azımsanmayacak sayıda çocuğumuz gece yastığa başını aç olarak koyuyor. 

    Ertesi günü okula gitmeden önce kahvaltı yapamayan çocuklarımız olduğu kuşkusuz.

    Sosyal niteliğini yitirmiş olan devletimiz okula gelebilen çocuklara bir öğün yemeği çok görüyor. Okula gelirken yanında evden yiyecek getirebilenler şanslı sayılır. Okul kantininden alışveriş yapamayan çocuklarımızın sayısı az değildir.

    Tüm bu olumsuzluklara karşın okula gidebilen çocuklar kötünün iyisi durumdadır.

    Çok iyi biliyoruz ki, okula gitmek şöyle dursun ekonomik nedenlerle küçük yaşta çalışmak zorunda kalan çocuklarımız var. Gün geçmiyor ki onlardan birisinin iş cinayetine kurban gittiği haberiyle sarsılmayalım. 

    Özetle, aç da olsa okulda olabilmek önemli bir ayrıcalık çoğu çocuğumuz için.

    Ülkemizde, aklın ve bilginin çok da önemsenmediği günümüzde çocukların temel eğitimden yoksun kalması ve bunun üzerine çalışmak zorunda kalması belli ki yetkililerimiz çok ilgilendirmiyor.

    Çocuklara bayram armağan eden dünyadaki tek ülke olan Türkiye’de çocukların işgücüne katılımı oranı % 20’leri zorlamaktadır. 

    Okullu ya da işçi olamayan çocukların önündeki seçenekler de hiç iç açıcı değil. Çok sayıda çocuğumuz ekonomik ve toplumsal nedenlerle dinsel tarikatların yaşamlarını karartacak ağına düşmekten kurtulamamaktadır. Buralardaki çocukların sonraki yaşamlarında gereksinim duyacakları diploma ise okula devam etmeksizin açıktan edinilebilmektedir. Diploma edinmek bakımından olumlu gibi görünen bu durumun da başlı başına can yakıcı bir sorun olduğu tartışılmazdır.

    Çok sayıda tarikat yurdunda barınan çocuklarımızın fiziksel şiddetten cinsel saldırıya ve kötüye kullanmaya uzanan pek çok sorunu olduğunu basına yansıyan olgulardan biliyoruz.

    2023 yılı verilerine göre çocuklara yönelik cinsel kötüye kullanıma ilişkin 92.103 suç kaydı oluşturulduğunu eklersek sorunun boyutu anlatılmış olur.

    Çocukların çilesi elbette bununla da sınırlı kalmıyor.

    Suç işleyen çocuklar başlı başına bir başka sorun olarak çıkıyor karşımıza.

    2023 verilerine göre çocukların karıştığı suç olgularının sayısı 537.000 olarak geçmiş kayıtlara. Bu olgularda suça sürüklenen çocuk sayısı 172.000. Mağdur durumda olanların sayısı ise 242.000.

    Çocuk suçluluğunda yaralama % 40’la birinci sırada. İkinci sırayı ise % 20’yle hırsızlık alıyor. 

    Çocuk suçluların % 5’inin uyuşturucu-uyarıcı madde kullanımı, alımı ya da satımıyla ilintili olmaları bir başka kaygı kaynağı.

    Çocuklar arası saldırı ve suça sürüklenme oranları da artış eğiliminde.

    Son olarak, İstanbul’da yaşıtlarının bıçaklı saldırısı sonucu yaşamını yitiren ve bu çocuk bayramını göremeyen Mattia Ahmet Minguzzi hepimizin içini yakan olgu olarak geçti kayıtlara.

    Son söz : Çocuklarına bayram armağan etmiş, kuruluşuyla birlikte çocuklarının üzerine titremiş Türkiye Cumhuriyeti ikinci yüzyılına adım atarken çocuklarını doyuramayan, eğitip, öğretemeyen, çocuk yaşta işgücüne katılmalarına kayıtsız kalan ve daha da kötüsü suçtan koruyamayan duruma düşmüştür. 

    23 Nisan kıvancına çocuklarımızı düşürdüğümüz durumun utancı karışmıştır.

    Çözüm kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet ayarlarına dönmektedir.

    Cumhuriyet ilkeleri yeniden egemen kılındığında çocuk sorunumuzun çözümü ilk sırada olmalıdır.

  • YER ADLARI

    Yer adları bir ülkenin izlediği rotayı belirlemek bakımından önemli ipuçları içerir. Cumhuriyetle birlikte bu bakımdan önemli dönüşüm yaşanmıştır.

    Bir yandan cumhuriyete giden yolda yaşananlar diğer yandan da Türk ulus kimliği oluşturma çabaları yer adlarını biçimlendirmiştir.

    Cumhuriyetin yer adları arasında Milli Mücadeleye karşı duranların, devrimlere direnç gösterenlerin, çağdaş yaşam anlayışına karşı duranların yer almaması doğaldır.

    Cumhuriyete karşı duruşun kendisini gösterdiği ve giderek güç kazandığı koşullarda olumsuz bir değişim yaşandığı gerçektir. Bir bakıma meydan okuma olarak da görülebilir bu durum.

    İskilipli Atıf Hoca, Şeyh Sait, Saidi Nursi, Seyit Rıza adları ilk akla gelenler.

    Hafta sonunda bir sınav için, hekimlik diplomamı da veren Ege Üniversitesi yerleşkesindeydim. Sınava girdiğim yapı Ziraat Fakültesi’ni oluşturan bloklardan birisiydi. Bu yapılara ya da bloklara geçmişte bu fakülteye hizmet vermiş olanların adlarının verilmiş olması olağandı. Başka pek çok ülkede de buna benzer eğilimlere rastlanır. Bir tür anıya saygı ve adı verilen kişinin ölümsüzleştirilmesidir bununla amaçlanan.

    Bu gibi durumlarda yaşayan kimselerin adlarının verilmesi gibi bir seçenek neredeyse akla getirilmez. Getirilmemelidir.

    Üniversitenin şu anda görev başındaki rektörünün adının verilmesi rastlanan bir durum değildi.

    Bu durum, ülkemiz genelinde, yaşayan devlet büyüklerinin ve siyasetçilerinin adlarının kendileriyle eş zamanlı yaşatılması eğilimiyle yakından ilintili olmalıdır.

    Oysa, yaşayan insan ne denli değerli olursa olsun sonuçta bir saatli bombadır.

    Yaşamının sondan bir önceki gününde öyle bir şey yapar, öylesine bir eylemin içinde olur ki değil adının bir yerde yaşatılması, adının anılması bile sorun yaratabilir.

    Türkiye’de son çeyrek yüzyılda, yaşayan kişilerin adlarının bir yerlere verilmesi eğilimi güç kazanmıştır. Alışkanlığa dönüşmüştür de denebilir.

    Hemen her ortamda etkiyi ve yetkiyi ele geçirenlerin adlarını bir yerlere ver(dir)meleri sıradanlaştı.

    Hafta sonunda tanıklık ettiğim durum da bu eğilimle yakından ilişkiliydi.

    Yaşayan kimselerin adlarının bir yerlerde yaşatılması eğilimine karşı çıkışımın kişisel değil ilkesel olduğunun altını çizmekte yarar görüyorum. Bu eğilimi güçlendirenlerin, değerli olmalarından çok erki ellerinde tutuyor oluşları ve bu yolla adlarını bir yerlere verdirmelerini saptamak gerekir.

    Tek kişilik egemenlik anlayışının makro ve mikro ölçekte güç kazanması, kendine hayranlık duygusunun ve güç gösterisinin sergilenmesine fırsat vermektedir.

    Yaşayan kişilerin kamusal yer adları olarak karşımıza çıkış sıklığına bir de bu açıdan bakmak gereği duydum.

  • Asuan, Nil yolculuğumuzun sonu demek. Biraz ötedeki Asuan barajının yüksek duvarı bu yolculuğun önündeki engel olarak yükseliyor.

    Barajın yapımıyla eş zamanlı olarak sular altında kalacak tarihsel varlıkların kurtarılması için girişilen uluslararası imeceye önceki yazılarda değinmiştik. 

    Bu aşamanın son durağı Ebu Simbel’in de sular altında kalmaktan kurtarılarak bugünkü yerine taşındığını öğrenerek “kurtarılmış Ebu Simbel”e doğru yola düşmeden önce uğraklarımız var.

    Bitmemiş Dikilitaş

    Bitmemiş dikilitaşa vardığımızda içimizi parçalayan köpek görüntüleriyle karşılaştık. Derisi kemiklerine yapışmış köpekler sabahın ilk saatlerinde bizleri görür görmez bedenlerimize tırmanarak biraz yiyecek için adeta yalvardılar. Güzel güne kötü başlamış olduk.

    Bitmemiş dikilitaşın 41 metre boyunda ve 1085 ton ağırlıkta olduğu kestirilmekte. Üç tarafından kesilmişken gövdesindeki çatlak bu halde kalmasına neden olmuş. 

    Köpeklerin sunduğu iç parçalayıcı görüntü nedeniyle olmalı burada daha uzun süre kalmak istemiyoruz.

    Asuan Barajı

    İngilizlerin 1902’de yaptığı eski barajın yakınına yapılmış bu dev baraj. Yapımına 1960’ta başlanmış, 1970’te bitirilmiş.

    Arap aydınlanmasına Baasçılıkla kapı açmaya çalışan Cemal Abdülnasır’ın Mısır’ı başkalarına gereksinim duymayacak ekonomik gelişmeye taşıması için tasarladığı proje olarak tanımlanmış.

    Süveyş kanalının millileştirilmesine benzer bir meydan okuma olarak da görülmüş. Sovyetlerin parasal ve teknolojik yardımıyla tamamlanmış Asuan barajı.

    Barajın gövde yüksekliği 111, gövde uzunluğu 3830 metre. 

    Barajdaki Mısır-Sovyet dostluk anıtı

    Barajın tamamlanmasıyla oluşan Nasır gölü Sudan topraklarına uzanacak büyüklükte ve 480 kilometre uzunlukta. 

    Nil taşkınlarını önlemesi, sulama ve enerji üretimine katkıda bulunması bakımından yararlı, aşağı Nil havzasına alüvyon akışını önlemesi açısından zararlı olmuş.

    Philae Tapınağı

    Bu tapınak da Asuan barajının suları altında kalmaktan kurtarılanlardandır. Bugünkü yeri olan Nil’deki Agilika adasına taşınmıştır. Tapınak 40.000 parçaya ayrılarak şimdiki yerine taşınmış.

    Philae tapınağı “Yaradılış Höyüğü” olarak da biliniyor. 

    Philae tapınağı Isis kültünün merkezidir. Hıristiyanlık dönemine dek önemli hac merkezlerinden birisi olmuştur.

    Isis tanrı Osiris’in eşi, tanrı Horus’un annesidir. 

    Aşk ve analık tanrıçasıdır. Bu yanıyla Hathor’la ilişkilendirilmiştir. 

    Hadrian kapısı

    Tapınakta göze çarpan haç kabartmaları hıristiyanlığın izleri olması bakımından önemlidir.

    Dev tapınak Mısır ve Greko Romen mimarisinin bileşkesidir. 

    Botanik Bahçesi

    Nil ırmağında sayısız irili ufaklı ada ve adacık var.

    XIX. yüzyıl sonlarında İngiliz general Horatio Kitchener’ın kullandığı ada onun adıyla anılır olmuş. 

    Burayı mesken tutan general dünyanın birçok yerinden getirttiği bitkilerle adayı botanik bahçesine dönüştürmüş. 

    Bugün de özgün florası ve faunasıyla varlığını sürdürüyor. 

    Bugün Sudan’ın olarak bildiğimiz coğrafyanın geçmişteki adı Nubya. Daha önce de değindiğimiz gibi güneye gidildikçe Sahra altı Afrika özelliklerinin de kendisini gösterdiğinden söz etmiştik.

    Nubya köyü her ne kadar doğal durumunu yitirip gezginler için çekici bir mekâna dönüştürülmüş olsa da görmeye değerdi. 

    Keyifli bir tekne yolculuğuyla ulaşıyoruz Nubya köyüne.

    Deveye binme deneyimi yaşamak isteyenler özenli olmalı. Burada deveye binmek bedava ancak inmek ücretli. Bu deneyimi çekici bir şekilde pazarlamanın yolu bu şekilde bulunmuş belli ki.

    Nubya sokaklarında yürürken deve dışkısına basmamaya özen göstermek gerekiyor. 

    Ebu Simbel

    Barajın sonlandırdığı ırmak yolculuğumuzu Ebu Simbel’e kadar karayoluyla sürdüreceğiz. 

    Yaklaşık 3 saat süren yolculuğumuzda Nil’den biraz uzaklaşacağız.

    Bu çölde ilerlemek ve dolayısı ile çöl görüntülerine tanıklık etmek demek.

    Yol boyunca piramitsi yer şekillerine rastlıyoruz. Bir farkla. İnsan eliyle değil doğa eliyle ortaya çıkmışlar.

    Mola yerinde Bob Marley’e rastlıyoruz.

    Jamaikalı olsa da Afrikalıların değişmez kutup yıldızı olmayı sürdürüyor.

    Ebu Simbel tapınağı kuzey ve güney Mısır’ın çifte tacını taşıyan II. Ramses’e adanmış.

    Kumlar altındaki tapınağı (yeniden) bulan İsviçreli arkeoloğa burayı gösteren Mısırlı Ebu Simbel tapınağa adını vereceğini elbette kestiremezdi. 

    Girişte görkemli II. Ramses heykelleri karşılıyor ziyaretçileri. Heykellerden birisi buraya taşındıktan sonraki bir depremde hasar görmüş. Bu haliyle korunmuş.

    Tapınağın içinde II. Ramses’i tanrı Amun Ra ile yan yana otururken görüyoruz. 

    Hükümdarı tanrısallaştırma ya da tanrıyla özdeşleştirme her halde başka türlü olamazdı.

    Ebu Simbel tapınağının kutsalların kutsalı sayabileceğimiz iç odasında zanaatkâr ve işçi tanrısı Ptah, Amun-Ra, II. Ramses ve Ra yan yana oturmuş olarak karşılıyor ziyaretçileri. 

    Tapınak, baraj yapımı sırasında sular altında kalmaktan kurtarılarak bugünkü yerine taşınmış. Tapınağın taşınması epeyce emek ve çaba gerektirmiş. 

    Yanı başındaki ikinci tapınak tanrı Hathor ve kraliçe Nefertari’ye adanmış.

    17×17 metrelik boyutlarıyla ilk tapınağa göre daha küçük boyutlu. 

    Hathor gökyüzü, aşk ve güzel sanatlar tanrıçasıdır.

    Nefertari kendisine adanan tapınağı yolda yaşamını yitirdiği için görememiştir.

    Ebu Simbel tapınağı Asuan barajının yapımı sırasında kurtarma imecesine konu olmuştur. 

    “Tapınağın Yürüyüşü” adıyla da anılmıştır bu durum. 

    Bu kapsamda tapınak 65 metre yükseğe ve 200 metre geriye taşınarak sular altında kalmaktan kurtarılmıştır. 

    Ebu Simbel, yukarı Nil’deki son uğrağımızdı. Kuzeye, aşağı Nil’e gitme zamanı geldi. Bu kez Nil’den değil, havayoluyla…

    Görkemli Kahire ve Giza piramitleri bizi bekliyor.

  • Kapatılışının üzerinden geçen üç çeyrek yüzyıla karşın köy enstitüleri üzerine söylenenlerin, yazılanların bitmek bilmemesi bu kurumların değerini ve önemini anlatmaya yeter.

    Enstitüleri var edenleri Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç başta olmak üzere saygıyla anmayı unutmamalı!

    Kastamonu Gölköy’de köy enstitüsü yapılacağını haber alan yöredeki tuğla üreticileri ellerini ovuşturmaya başlamıştır.

    O günün ulaşım olanaksızlıkları göz önüne alındığında yapılar için gereken tuğlalar yakın çevreden sağlanacaktır. Başka deyişle, tuğla üreticileri istedikleri ederden tuğla satabileceklerdir.

    Gölköy’e enstitü yapılaşması olacaktır kuşkusuz. Tuğlacıların hesaba katmadığı yapıların orada verilecek eğitime, öğretime uygun şekilde yapılacağı ilkesidir.

    Çoğu enstitü gibi Gölköy de “kendi okulunu, kendin yap” ilkesini benimseyecektir. Böylelikle enstitülerde eğitim, öğretim etkinlikleri yapılaşma döneminde başlayacaktır.

    Enstitülerin öncelikli amacı üreten bireyler üzerinden üretken toplum yaratmaktı.

    Bir yandan “İş için, iş içinde, iş ile eğitim” üçlemesi yaşama geçirilirken diğer yandan orada bir araya gelenleri biri birine bağlamada önemli etken olan imece devinime geçirilmiş olmaktadır.

    Yüzde 90’ı kırsalda yaşayan Türkiye’nin karanlıkta kalmış insan yığınlarını aydınlıkla tanıştırmak önemli öncelikti.

    Bu da kırsalda bir iktidar değişikliğini kaçınılmaz kılmaktaydı.

    Yüzyıllar süren imam egemenliği yerini aklın ve bilginin egemenliğine bırakacaktı.

    Bu egemenliğin doğal önderi öğretmendi.

    Bunun başarılabilmesiyse donanımlı, bilgili ve böylelikle köylünün güvenini kazanan bireyler yetiştirmekten geçiyordu.

    Hayat bilgisi dersi verecek olan öğretmen, bilginin yanı sıra temel yaşam gereksinimleriyle ilgili olarak da donanımlı olmak zorundaydı. Tarım, hayvancılık, demircilik, marangozluk ve yapı işlerinde yetkin öğretmenler köydeki egemenlik değişimini kolaylaştıracaktı. Böyle bir dönüşüm feodalizmin yıkılması demekti.

    Her etki gibi bu da tepkisini doğuracaktı.

    Tepki gösterenlerin yardımına devrimler kökleştirilmeden geçilen çok partili demokrasi denemesi yetişti.

    Böylelikle feodalizm aradığı can suyunu bulmuş oldu.

    Köy devrimi yarıda kalmış oldu enstitülerin kapatılmasıyla.

    Dönüm noktası sayılabilecek bu andan başlayarak Türkiye karşıdevrim sürecine girdi.

    Bugünlere uzanan ve hız kesmek bilmeyen karanlığa yolculuğun başlangıcını enstitülerin kapatılmasına tarihlemek yerinde olur. Cumhuriyetin temellerinin dinamitlenmeye başlandığı zamandır.

    Türkiye’de devrimci dönüşümü kolaylaştıracak olan bu kurumların kapatılmasıyla birlikte bugünkü geri kalmışlık ve yerinde sayma durumunu açıklamak kolaylaşır.

    Tarihte eşi benzeri olmayan enstitüleri kurma düşüncesini akıllarına getirenleri, onları imeceyle yükseltenleri ve aydınlık bireyler yetişmesine katkı sunanları saygıyla anarak…

  • Şu ana kadarki yaşamımın üçte ikisi İzmir’de geçti. İzmir Atatürk Lisesi’yle ilintim babam ve dayım üzerindendir. Her ikisi de Atatürk Lisesi mezunuydu. Yazının sonunda paylaştığım görsel babamdan bana kalanlar arasında geçti elime. Arkasındaki nottan 1940-41 ders yılında çekildiği anlaşılıyor. O ders yılındaki öğretmenlerden bir grubun görseli. 

    Ben Atatürk liseli olmasam da İzmir’in ve ülkemizin bu seçkin lisesini bitirmiş çok sayıda arkadaşım var. Atatürk Lisesi’ni bitirmiş olanların toplumsal yaşamda eriştiği düzeyi okulun insan yetiştirmedeki başarısının biricik kanıtı sayarım.

    Türk eğitim devriminin simge okullarından birisidir İzmir Atatürk Lisesi.

    Bugün gelinen noktada sıra direniştedir.

    Türkiye’de giderek kabaran toplumsal başkaldırı liseleri de etkisi altına aldı.

    Doğru dürüst insan yetiştiren az sayıdaki okulun öğretmenlerine hem de ders yılı bitmeden göz diken bir iktidarımız var.

    Tabuta çakılan son çiviye eşdeğer öğretmen kıyımı iktidarın da beklemediği bir dirençle karşılaştı. 

    Birkaç hafta önce hepimizi şaşırtan ve deyim yerindeyse büyüklere ders veren gençlere liselilerimiz eklendi. 

    Çok içten ve bir o kadar barışçıl bir karşı çıkış sergilediler. Böylelikle “öğretmenime dokunma, geleceğimi karartma” demiş oldular.

    İktidarın acelesini sokak hareketlerinde karşısına çıkan gençler kaynaklı olduğunu düşünmemek elde değil.

    “Çeyrek yüzyıla yakın süredir iktidardayız ve amaçladığımız dindar-kindar kuşağı yaratamadık” düşüncesiyle kendince eğitim, öğretim ortamındaki vidaları sıkma gereği duymuş olabilirler.

    Her geçen gün dinselleştirilen eğitimimiz, üreten bireyler yetiştirmekten giderek uzaklaşmaktadır. 

    Bilginin en değerli varlık olduğu çağımızda üreten birey yetiştirmek de yetmeyecek. Teknoloji üreten birey yetiştiremeyen uluslar geri kalmaya, yoksullaşmaya ve uzun erimde tarih sahnesinden silinmeye doğru yol alacaklar.

    Tüm bu nedenlerle de İzmir’de, İstanbul’da, Ankara’da ve yurdun birçok kentinde öğretmenlerine ve geleceklerine sahip çıkan diyen liselilerimizin ortaya koyduğu direnç ve kararlı duruş çok daha değerlenmiş oluyor. 

    Özetle, okulların tabutuna çakılmakta olan son çiviler ülkemizin geri kalma kararlılığı olarak da okunmalıdır.

    Bize nitelikli yurttaşlar değil iktidar gerek der gibiler.

    Ülkemizin ve insanımızın geleceği için liselilerin bu soylu çıkışına sonuna dek destek olmak boynumuzun borcu olmalıdır.

    (Görsel  : Ceyhun Balcı belgeliği)

    İzmir Atatürk Lisesi 1940-41 ders yılı öğretmenlerinden bir grup. Savaş yıllarında aralarında kadınların da bulunduğu öğretmenlerin giyim kuşamına bakınız. Alçak gönüllü ama bir o kadar özenli ve şık değil mi her birisi? 

    Ekmeğin karneye bağlı olduğu yıllarda yüzlere yansıyan gülümseme de bir o kadar dikkate değer değil mi?

    Böylesine bir kültürü olan eğitim kurumu çökertiliyor. Bir bakıma geri kalma kararlılığı haykırışıdır bu yapılanın dilimize çevirisi.

    Yazık ki ne yazık…

    Görsel : Ceyhun Balcı belgeliği

    Babamın lise öğrenciliği sırasında nüfus cüzdanına vurulmuş “Ekmek Kartı Verilmiştir” damgaları.