• Basında gözüme ilişen haber bir şeker fabrikamızda üretimi artırmak için danışmanlık hizmeti alınmasına ilişkin ihaleye ilişkindi.

    Şaşırdım ve üzüldüm!

    Rahmetli babam Türkiye Şeker Fabrikaları’na ziraat mühendisi olarak 40 yıla yakın hizmet vermişti. Bu nedenle özellikle çocukluğum ve gençlik yıllarım akla ve planlamaya dayanan cumhuriyetin bu simge kurumunda geçti.

    Hemen her yıl bir tarım ürününün para etmediği için tarlada kaldığını okuruz basında. Patates, soğan, domates ve son olarak da limon…

    Nedeni plansızlıktır. Öngörüsüzlüktür.

    Buna karşılık hiçbirimiz şeker pancarının bu nedenle tarlada kaldığına ilişkin haber okumamışızdır. Nedeni açık. Türkiye’de şeker pancarı baştan bu yana planlanarak yetiştirilmiştir. Şeker şirketi ülkenin şeker gereksinimini belirledikten sonra ne kadar şeker pancarı yetiştirilmesi gerektiğini saptamıştır.

    Kısaca akıl kullanılmıştır.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde yükseldiği sacayaklarından birisi de akıl olduğuna göre bunda şaşırılacak bir durum yoktur.

    Özallı yıllarda babama saç baş yolduran olaylardan birisi olmuştur ve bu akıl almaz davranış hemen her yıl yinelenmiştir. Şeker fabrikaları şeker üretim dönemini geride bıraktıktan sonra ambarlarındaki şekeri pazara sunar. Her nedense her yıl kamunun elindeki şeker pazara sunulduktan sonra şekere zam yapılmıştır. Böylelikle bir yandan kamu zarara uğratılırken diğer yandan stokçulara tatlı kazanç sağlanmıştır.

    Buradaki incelik, bu durumun “KİT’ler zarar ediyor” gevezeliğine hizmet ediyor oluşundadır.

    Öyle ya!

    KİT’ler zarar ediyor gösterilmese şeker fabrikaları nasıl özelleştirilecek. Bu özelleştirme kamuoyunun kabulüne nasıl sunulacak?

    Daron Acemoğlu tutkunlarının kulaklarını çınlatmadan geçmeyelim.

    2001 ekonomik krizi sırasında TBMM’den 15 günde geçirilen 15 yasadan birisi de şeker yasasıydı. Deyim yerindeyse Türkiye’ye şeker üretmek yasaklanıyordu. Mısır şekeri düzenlemeleriyle bütünleştiğinde Türk tarımına ve şeker endüstrisine ağır darbe Gazi meclisin çıkarttığı yasayla vurulmuş oluyordu. O yasaların çıkmasını zorlayan zamanın ekonomi bakanı Kemal Derviş doğrudan değilse de dolaylı şekilde Acemoğlu okulunun Türkiye’deki vekiliydi.

    Türkiye Şeker Fabrikaları yalnızca şeker pancarı tarımı yaptıran ve buradan elde edilen ürünü şekere dönüştüren bir kurum değildi.

    Şeker pancarının her gramı bir ürüne dönüşürdü oralarda.

    Yaş ve kuru küspe, melas, ispirto vb ürünler ana ürün şekere eklenenlerdi.

    Yaptırdığı sözleşmeli tarımla ürünün yetiştirildiği her aşamayı yakından izleyen, gerekli dokunuşları yapan ekimden çapaya sulamadan gübrelemeye, ilaçlamadan söküme ve ürünü fabrikaya taşımaya varıncaya değin her aşamada eksik edilmeyen ilgi ve özen!

    Bu kurum tüm bunların yanı sıra fabrika yapan fabrika konumundaydı.

    Türkiye’deki fabrikaların yanı sıra Sovyetlerin yıkılışı sonrası Özbekistan’da anahtar teslimi fabrika yapmışlığı vardı.

    Bu özellikleriyle donanım üretme yetkinliğine, bilgi birikimine ve elbette insan kaynağına fazlasıyla sahip olan şeker fabrikalarının üretimi artırmak için danışmanlık hizmeti alır duruma gelmiş olması acı vericidir.

    Bu kadar geriye gidiş ancak kötü yönetimle olur.

  • “Medeniyet öyle bir ateştir ki kayıtsız kalanı yakar”

    Mustafa Kemal Atatürk

    Türlü adlarla anılan içinde bulunduğumuz döneme “bilgi çağı” nitelemesinde bulunmak yanlış olmayacaktır.

    Farklı yönleriyle irdelenen Atatürk’ü bilgiye değer veren yönüyle de an(la)mak bugün çok daha önem kazanmıştır.

    Atatürk’ün askerlik, devlet adamlığı, kültürel derinlik, okuma, özümseme ve uygulama alanlarındaki üstünlüğü “dahi” olarak anılmasına neden olmuştur. Kuşkusuz doğrudur ama bir o kadar da eksiktir.

    Dahi nitelemesini somutlaştırmak bakımından bilgiye verdiği değeri ve bilgililiğini öne çıkartmak gerekir onun.

    İmzasını atabilenin okuryazar sayıldığı dönemde ilk işlerden birisi olarak yazı devrimini yaşama geçirmiş olmasını, bilgiye verdiği değerin devrimci tutumuna etkisi olarak okumak gerekir.

    Kimilerinin yazı devrimine göndermede bulunmak için “bir gecede geçmişimizle bağımız kopartıldı” sayıklamalarının tersine bu devrimle yüzyıllar boyunca karanlıkta kalan Türkler aydınlıkla buluşturulmuştur.

    Atatürk yazı devrimiyle Türkiye’yi dünyanın en büyük okuluna dönüştürdü. Yazı devriminden yalnızca 2 ay sonra (Ocak, 1929) National Geographic dergisi “Türkiye Okula Gidiyor” başlıklı yazısıyla ulaştı okuruna. Atatürk’ün yazı devrimi küresel ölçekte yankı yaratmıştı.

    Osmanlıca ucubesini çöpe atarak kendi dilini kullanma yolunu da açan yazı devrimi Türk insanının bilgiyle donanmasındaki ilk ve önemli adımdı. İzleyen dönemdeki üniversite ve köy enstitüleri devrimlerinin eklenmesiyle bilgilenme yolundaki aşamalar büyük ölçüde tamamlanmış oldu.

    Bilgiye erişimde dilin etkisini kavramış olan Atatürk’ün 1937’de yazdığı Geometri kitabı da unutulmamalı.

    Bilgi bireyin de toplumun da özgüven kaynağıdır. Bilen çağımızın vazgeçilmezi olan teknoloji üreticiliğinde başarılı olur. Osmanlı’dan bu yana teknoloji kullanıcısı olmak bizlerin iliğine işlemiş yanlıştır. Bu yanlışa çeyrek yüzyıl ara veren Cumhuriyetin sağladığı başarılar ortadadır. Cumhuriyet 3 çeyrek yüzyıldır Osmanlı geçmişine geri dönmüştür. Üretmek yerine yeniden tüketici olmuştur. Bu tam da emperyalizmin arzuladığı durumdur.

    Yazının başındaki sözüyle uyumlu bir duruş içinde oldu Atatürk. Uygarlığa kayıtsız kalmanın yaratacağı sonucu öngörerek yaptı bunu.

    “Mustafa Kemal alt edene dek İngilizleri tanrı sanırdım.”

    Gandi

    Atatürk’ün askersel başarılarının da zaman zaman mucizeye eşdeğer sözlerle nitelendiğini biliriz. Oysa, o noktada da bilginin gücünden yararlanmıştır Mustafa Kemal. Başarılarını rastlantılara ve şansa değil bilgisine ve okumasından kaynaklı dağarcığına borçlu olmuştur.

    Geçmişte de böyleydi belki.

    Ama, bilgi çağında bu durum iyice belirginleşti. Bilgiye sahip olamayan, sahip olduğu bilgiyi kullanamayan ve dolayısı ile de teknoloji üretemeyen toplumların varlığını sürdürmesi zorlaşacak. Bu gibi toplumlar için kalkınma ve gönence erişme düşten öteye geçemeyecek.

    Bilgi bireyin de toplumun da özgüven kaynağıdır. Bilen çağımızın vazgeçilmezi olan teknoloji üreticiliğinde başarılı olur. Osmanlı’dan bu yana teknoloji kullanıcısı olmak bizlerin iliğine işlemiş yanlıştır. Bu yanlışa çeyrek yüzyıl ara veren Cumhuriyetin sağladığı başarılar ortadadır. Cumhuriyet 3 çeyrek yüzyıldır Osmanlı geçmişine geri dönmüştür. Üretmek yerine yeniden tüketici olmuştur. Bu tam da emperyalizmin arzuladığı durumdur.

    Yokluğunun 86. Yılında Atatürk’ün bilgiye verdiği önemin anımsanması ve gereğinin yapılması için zaman daralıyor.

    Akıl, bilim ve kültür temelleri üzerinde yükselmiş Cumhuriyetin bilgiye sırtını dönmesi geri dönüşü olmayan yıkımların başlangıcı olacaktır.

    Bugün de yolumuza ışık tutmayı sürdüren Mustafa Kemal Atatürk’ün yüce anısına saygıyla…

  • Yazının başlığı için sayısız tanım yapılabilse de “kamu yararını gözetmek” ya da “kamu hakkını her şeyin önüne koymak” kısa ve özlü olanıdır.

    Yaşamımızdaki başka pek çok kavram gibi belediyecilik de bu tanıma uygun yapılmıyor.

    Elbette nedensiz değil bu olumsuzluk.

    Belediyeler de tıpkı merkezi yönetim gibi bir çıkar örgütüne dönüşmüş olabilir mi? 

    Bu karmaşık konu bir başka yazının ve araştırmanın konusu olacak denli oylumludur.

    Ayağı yere basan bir kentli olarak örnekler üzerinden görüşlerimi paylaşmayı yararlı buluyorum.

    Kaldırımların çok çeşitli biçimlerde işgal edilmekte oluşu neredeyse kanıksandı.

    Yeni işgal ve kullanım biçimleri bile türedi. 

    Görsel her şeyi çok iyi anlatsa da kısaca açıklamamda yarar var. Yer altından gitmesi gereken internet kablosu bulduğu delikten yüzeye çıkmış ve havalanarak hemen önündeki yapıda hizmete dönüşmüş. Elbette alan da satan da hoşnut bu durumdan. 

    Ya kamunun hakkı ve yararı?

    Bu durumu HİM üzerinden yetkililere ilettim. Aldığım yanıt bu olağandışılığın arıza kaynaklı ve dolayısı ile de geçici olduğu doğrultusundaydı. Aradan 5 hafta geçtiğine ve aksaklık sürdüğüne göre arızanın sürüyor olduğunu düşünmekten başka seçenek kalmıyor.

    Bu durumun yaşandığı yerin Konak ilçesinin kentin sıfır noktasına birkaç kilometre uzaklıkta olduğunu eklemiş olayım.

    Bir diğer aksaklık kentin sıfır noktasında. Konak vapur iskelesi önünde yaşanıyor. İnsan hareketinin özellikle belirli saatlerde çok daha yoğunlaştığı bu kamusal mekânın orta yerine kondurulan gecekondunun yetkililerce görülmemiş olması olası mı demekle yetinelim.

    Henüz görüntülediğim kaldırım işgali de üzerinde durmaya değer. Sabancı Kültür Sarayı karşısında budamadan kaynaklı ağaç dalları kaldırımda bırakılınca oradan geçen yayalara düşen de taşıtların başlarına bir iş açmaması için yakarmak oluyor.

    Yazacak şey de paylaşacak görüntü de çok!

    Belediyecilikte başarılı olmak isteyenlerin ilk yapması gereken sokağa ayak basmaktır kanımca. Bunu yaptıklarında aksaklığa yakından tanık olurlar. Niyetleri varsa çözüm üretmekte zorlanmazlar.

  • Yüz yaşını dolduran Lozan dimdik ayakta. Kimilerinin ileri sürdüğü gibi son kullanma tarihi dolmadığı gibi ayrıntılarında gizlenmiş dersleri de alınası.

    İlk Lozan görüşmeleri 20 Kasın 1922’de başlayıp 4 Şubat 1923’te uyuşmazlıkla sona ermiştir. Türk tarafının kırmızı çizgisi kapitülasyonlardır. Özellikle İngilizlerin bu başlıkta üstelemesi başarısızlığın başat nedenidir.

    Sonraki Lozan’a katılamayacak olan Lord Curzon’un İsmet Paşa’ya şu sözleri çok şey anlatır : “Ne dedikse reddettiniz. Yıkıntı üzerinde ülke kuramazsınız. Para bir bunda (ABD delegesini işaretle) bir de bende var. Önünde sonunda bize geleceksiniz. İşte o zaman şu kâğıda yazıp cebime koyduğum isteklerimi önünüze koyacağım.”

    Birinci Lozan’ın hemen ardından İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi bir bakıma Lord Curzon’a yanıttır. Varlığını sürdürmenin olmazsa olmazı olan ekonomik bağımsızlığın temelleri atılır böylelikle.

    Ata’nın Türkiye İktisat Kongresi için İzmir’e giderken uğradığı Eskişehir’de ileri gelenlere yönelttiği “kaç tane damızlık boğanız var” sorusu ekonomik bağımsızlık kararlılığı olarak okunmalıdır.

    Diğer yandan, İkinci Lozan’da başarı güvence altına alınmıştır.

    Emperyalizmin hevesi kursağında kalsa da unutmaz!

    Türkiye Cumhuriyeti rüya gibi ilk 25 yıldan sonra deyim yerindeyse fetret dönemine girer. Demokrasi kisveli bu dönemde ekonomik bağımsızlık adım adım yitirilir.

    Batı kapısına bağlanma Atatürk’ün “bağımsızlık karakterimdir” sözlerine ihanetten başkası değildir.

    Son 40 ve özellikle de 20 yılda yapılanlar tabuta çakılan son çiviler oldu.

    Borçla yaratılan yalancı gönenç ve bütçe açıkları bu dönemin özeti gibidir.

    Birkaç hafta önce ihanet sayılan terörle uzlaşma bugün Türkiye’nin önde gelen konusu olup çıktı.

    Her ne kadar birileri terörle ilişkilendirilip suçlanmaktaysa da devletin terörle uzlaşma kararlılığı her geçen gün belirginleşmektedir.

    Kıbrıs’a ilişkin haberler de hoş değildir. Kıbrıs açılımı şaşırtıcı olmayacaktır.

    Şimdilik uykuda olsa da Pontus ve Ermeni soykırımı özürcülüğü kendini gösterirse şaşırmak yersiz olacaktır.

    Lord Curzon değilse de bugünkü eşdeğerleri 100 yıl önce not edilenleri önümüze koymaktadır.

    Yeni anayasa tartışmalarını Erdoğan’ın yeniden seçilebilmesi ve hatta bu görevde kalıcılaşmasına bağlayanlar hiç az sayılmaz.

    Doğru ama eksiktir bu yargı.

    Başat amaç Ortadoğu haritasını emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yeniden çizmektir. Bu amaca giden yolda Erdoğan’a yönelik düzenleme olsa olsa havuca eşdeğerdir.

    Türkiye’nin son 75 yılda yaşadığı tüm olumsuzlukların kök nedeni kötü ekonomisi nedeniyle yitirdiği bağımsızlığıdır.

    Terörle tokalaşmanın bilgelikle açıklanmasına bakmayın.

    Umarsızlığın ürünüdür.

    Lord Curzon’ın 100 yıl önceki sözlerini unutursanız anımsatırlar…

  • Basında rastladığım “Yasaklı medreselerin sayısı artıyor” haberinden sonra haftalık popüler bilim dergisi Nature’da gözüme ilişen yazı Güney Kore’ye ilişkindi.

    Bir yanda medrese diğer yanda kalkınma.

    Türkiye ile Güney Kore’nin yolları bizimle ilgisi olmayan ve ABD için canımızı verdiğimiz bir savaşta kesişti.

    Kanımız ve canımız karşılıksız kalmadı.

    NATO üyeliğiyle ödüllendirildik.

    Cezalandırıldık demek yanlış olmaz!

    Çok partili “sözde” demokrasi tiyatrosu Türkiye’nin bağımsızlığına son verdi. Batı kapısına bağlanış, o bağlanış!

    O gün bugündür iki yakamız bir araya gelmedi.

    Gereksiz de olsa savaş Güney Kore ve Türkiye arasında duygusal bir bağ oluşturdu. Dokunaklı öyküler yazıldı, göz yaşartıcı filmler çekildi. Karşılıklı ziyaretler, anıtlaşmalar ve benzerleri…

    Madalyonun ters yüzüne çok değinilmedi.

    Güney Kore mucizesi

    Altmışlı yıllarda gerimizde olan Güney Kore son 40 yıldaki sıçramasıyla kişi başına 40 bin USD’yi aşan gelire erişti. Buna karşılık Türkiye orta gelir bataklığında çırpındıkça dibe gitti.

    LG, KIA, HYUNDAI, SAMSUNG markalarını sıraladığımızda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Bu sıçramanın ülkeyi K-POP aracılığıyla kültürel açıdan da sivrilttiği söylenebilir.

    Bu sıçramada AR-GE’ye GSMH’nin % 5’inin ayrılmış olmasının payını göz ardı etmemek gerek.

    Tam da burada Türkiye’de AR-GE’ye ayrılan payın % 1’i ancak yakalayabildiğini anımsayalım. Savunma sanayisi dışında dişe dokunur özgün teknoloji üretimimiz ne yazık ki yok. İlk 500’de yer alan anlı şanlı şirketlerimizin kazançlarının büyük oranda finansal işlemlerle sağlanmış olduğu acı gerçeğimizdir.

    İçimizdeki cahil kalabalıklar kıskanıldığımızı sanadursun Güney Kore gerçekten kıskanılan bir ülkeye dönüştü.

    Güney Kore’nin sorunu

    Güney Kore’de diğer gönenç toplumlarında olduğu gibi nüfus artış hızı düşmüş. Doğurganlık göstergesi 0.72’ye gerilemiş.

    Ayrıca, gelecek kaygısından yoksun gençlerin AR-GE başta olmak üzere zahmetli işlerden uzak durdukları gözlemlenmiş.

    Güney Kore’deki 200’e yakın üniversitenin 50’den fazlası kontenjanlarını dolduramadıkları için zombiye dönüşmüş.

    Bu önemli ve elbette olumsuz gelişmeyi saptayan yetkililerin ülkenin eriştiği gönenç düzeyini korumak için harekete geçmeleri kaçınılmaz olmuş.

    İnsan kaynağı darlığını gidermenin yolunu dışarıdan beyin göçünü özendirmede bulmuşlar.

    Ülkenin bu bakımdan çekim merkezine dönüştürülmesi amacıyla 1.3 milyar USD’lik bir kaynak ayrılmış.

    İleri gitmeye ya da en azından eriştiği düzeyi korumaya kararlı bir ülkenin yapması gerekendir attıkları bu adım.

    Başka birçok ulustan insanın yanı sıra yetenekli ve nitelikli Türk gençleri için bir kapı daha açılmıştır böylelikle.

    Bir yanda konumunu korumaya kararlı Güney Kore.

    Diğer yanda, 75 yıl önce sokulduğu kapandan çıkmayı düşünmek bir yana karanlığa yolculukta kararlı Türkiye.

    İleriye gitmek şöyle dursun medrese öğretimini yaygınlaştırarak biat etmeye hazır yığınlar yetiştirmek ancak karanlık kafaların ürünü olabilir.

    Koşullar çok daha zorluyken, olanaklar son derece kısıtlıyken çiçeği burnunda Cumhuriyetin başardıkları belleklerden silinmiş değil.

    Kanla, canla kurulmuş bir ülkenin akıldan kopartılışına kahrolmamak elde değil!

  • Cumhuriyet 101. yaşını gerçek anlamda “olmak ya da olmamak” ikilemiyle karşılıyor.

    Milliyetçiliği kimselere bırakmayan partinin gedikli önderi Öcalan TBMM’ye diyerek Öcalancıları bile şaşırttı.

    Ya da bize öyle geldi.

    Gazeteci Ardan Zentürk’e göre bugünlerde başlatılan 2. Açılım sürecinin geçmişi 18 ay geriye gidiyormuş. Heyetler İmralı’ya gitmiş, görüşmeler yapılmış.

    Öcalan Kandil başta olmak üzere etki alanında olduğu varsayılanlara mektuplar göndermiş.

    Anlaşıldığı kadarı ile iş açıklama yapmaya kalmış.

    Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklamadan habersiz olduğu ileri sürülse de gocuklu celep rolünü üstlenmek Bahçeli’ye düşmüş.

    Emperyal projenin ölümcül aşamasıyla karşı karşıya olduğumuz kesindir.

    Yeni anayasa çalışmasının Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir dönem daha (belki de sonsuza dek) cumhurbaşkanlığı sunma amacı taşıdığı öne sürülse bu olsa olsa bir havuç olabilir.

    Anayasa çalışmalarının TBMM’de anayasal çoğunluğa erişebilmesi elbette ayrılıkçı siyasete de bir havuç gerektirirdi. Öcalan, TBMM’ye tam da bu havuçtur.

    Şaşırtıcı olan kurtarıcı, kurucu ve devrimci partinin yönetim kadrolarının gelişmelerden kendilerine bir havuç yaratmasıydı. CHP’nin son 10 yılı aşkın süredir konumlandığı yer şaşırmamızı gerektirmezdi aslında. Bahçeli’nin çıkışı CHP’nin utangaçlığından sıyrılmasına da yaramış oldu.

    İş el yükseltme üzerinden kumarbazlığa ile vardırıldı.

    Yeni anayasa uzunca süredir seslendirilen “anayasal/eşit yurttaşlık” temelinde şekillenecek gibi görünüyor.

    Cumhurbaşkanının görev süresinin sonsuzlaştırılması vb düzenlemeler bunun yanında ayrıntıya eşdeğerdir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oylarının gerilemesine karşın Türk siyasetindeki belirleyiciliği ona bir havuç uzatılmasını kaçınılmaz kılmıştır.

    Göze ve kulağa seslenen, ilk bakışta hoş görünen “anayasal/eşit yurttaşlık” konusuna gelince.

    Bu kavramın yaratıcısı Alman filozof Jurgen Habermas’tır.

    O bu kavramı ortaya attığında 2. Dünya Savaşı geride kalmış olsa da Nazizmin izleri silinmiş değildir. Nazi döneminin anayasası yurttaşlığı Alman kanından olmaya başka deyişle soya sopa dayandırmaktaydı. Nazizmin yenilgiye uğratıldığı koşullarda yurttaşlık tanımının değişmesi gerekliliği tartışılmazdı.

    Bu bakımdan Habermas’ın ortaya attığı kavram ilericiydi.

    “Taş yerinde ağırdır” sözü gereğince bu kavramı gereksinim duyulduğu coğrafya için değerlendirmek, değerini ona göre biçmek gerekir.

    Türkiye’deki etnikçiler, ayrılıkçılar, liberaller, gericiler ve onlara eklenen başkaları bu kavramı Türkiye’de seslendirmeye başladılar. Az sayıda yandaş buldukları söylenemese de Cumhuriyete bağlı kitlelerin aklını çelemedikleri kuşkusuzdur.

    Yeni anayasa çalışmaları başlayabilirse bu kavramı çok daha sık ve bunaltıcı ölçüde işiteceğimizden kimselerin kuşkusu olmasın.

    Her şeyden önce Nazizm sonrasında Almanya’nın gereksindiği bir kavram Türkiye Cumhuriyeti için gerekli olmadığı gibi Cumhuriyeti yıkma aygıtı olarak kullanılmaktadır.

    Türkiye’nin bu kavrama neden gereksinimi yok sorusunun yanıtı bir özlü sözde ve 1924 anayasasında yer almaktadır.

    Anayasa ile yatıp anayasa ile kalkan okuma, anlama engellilerin anlaması güç ve hatta olanaksızdır bu durumu.

    Ama, bir yandan tarihe not düşmek diğer yandan bir kez daha haykırmak için yinelemekte yarar var!

    “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”

    Mustafa Kemal Atatürk

    Türkiye Cumhuriyeti daha kurulurken uygarlıkların, kültürlerin ve insan çeşitliliğinin beşiği konumundaki Anadolu’nun özelliklerini ve gerçeğini kavramıştır önder kadro.

    Bu nedenle yurttaşlığı soyla sopla ilişkilendirme dar görüşlülüğünden özellikle uzak durmuştur.

    “Ne mutlu Türküm diyene!” sözü de kimilerinin öne sürdüğü gibi kan bağına bağlı bir etnik öbeği değil, kendisini öyle duyumsayanları tanımlamıştır.

    Koruyup kollayacağımız bir Cumhuriyet yerine yeniden kuracağımız bir Cumhuriyet uğraşına girişmemek için anayasaya dikkat!

    Kanla, canla kurulmuş Cumhuriyetimizin yeni anayasa kalkanıyla yıkılmaması için yapılacaklar var.

    Cumhuriyetimizin 101. yaşı kutlu olsun!

  • Man Silhouette Thinking Internet Communication Technology Dark Buttons Background. The main icon depicted in this 100% royalty free vector illustration is placed inside a black circle with a glowing bright green outline. It is surrounded by a group of smaller circles with technology, internet and media icons in each of the circles. The background is dark and has a green starburst glow effect. The icons are white in color.

    Gereksizce çok konuşmak geçmişte konuşanın bulunduğu yere ilişkin bir sorundu. Bilişim çağında küresel soruna dönüştü.

    Bu önemli sorun son zamanlarda içimizi yakan olaylarda da kendisini gösterdi.

    Günümüzde zevzeklik yapmak için çevrenize kalabalık toplamanıza gerek yok. Sosyal medya hesabınızın olması yeterli.

    İletişim bir tık kadar kolaylaştı. Çoğu zaman çağın getirdiği olanak olarak güzellediğimiz bu durum işin toplumsal zevzekliğe varmasıyla üzerinde düşünmemizi gerektirir oldu.

    Kabul edelim ki, sosyal medya günümüzde yurttaş gazeteciliği kavramıyla tanıştırdı hepimizi. Yer ve zaman sınırlaması olmaksızın yaşama geçirilen bu yeni gazetecilik türünün yararları hiç kuşkusuz saymakla bitmez.

    Ya sakıncaları!

    İğneyi kendime batırarak başlamak en iyisi.

    Ameliyathaneden, acilden, yoğun bakımdan ya da aklınıza gelebilecek hemen her tıp ortamından görselli paylaşımlara hiç de seyrek olmayan sıklıkta rastlıyorum. Oralarda görevli hekimlerin ve sağlık çalışanlarının bile bin bir önlemle ve özenle girdiği yerlerden söz ediyorum. Gizliliği, saklılığı olan ortamlar olduklarını vurgulamakta yarar var. Hem orada bulunanlara saygı hem de toplumda farklı izlenimlerin oluşmasının önüne geçilmesi bakımından da ulu orta görsellenmemesi gereken yerler.

    Toplumun hemen her kesiminin sosyal medya özensizliğine kendi ortamımdan örnekler sıralamış oldum.

    Son TUSAŞ saldırısı daha sona erdirilmemişken görüntüler düştü sosyal medyaya. Her terör saldırısı bir şekilde başarı arayışı içindedir. Belki de biricik amaçtır bu. Başarı olmasa bile kimi ayrıntılar başarının kanıtı olarak kullanılır bu eylemleri düzenleyenlerce ve yönlendirenlerce.

    İşi toplumsal zevzeklik noktasına vardırmış sosyal medya paylaşımcılığı saldırıyı canlı yayına taşıyarak bu eylemden “onur ve gurur?” duyacaklara kolaylık sağladığının farkına varmış mıdır diye soralım.

    Saldırganların Türkiye’nin gözbebeği sayılan bir kuruma nasıl kolaylıkla girebildikleri kuşkusuz soruşturulacaktır? Eşinin gönderdiği bir buket çiçeği başmühendisinin görev yerine ulaştırmayan anlayışın silahlı kimselerin kurumun kalbine erişmesine engel olamamış olmaları da ayrıca düşündürücüdür.

    Diğer yandan, böylesine önemli bir kurumun güvenlik kamera görüntülerinin dakikalar içinde sosyal medyada dolaşıma sokulabilmiş olması sorgulanmayı ve üzerinde düşünmeyi fazlasıyla gerektirmektedir.

    Bu görüntülerin yurttaş gazeteciliği bilincinde eksiklik olan ve sosyal medya okuryazarlığı tartışmalı kimselerce paylaşıldığı açık. Ama, bu görüntülerin üzerine mal bulmuş Mağripli gibi atlayıp paylaşan fırsatçı basının hiç mi suç yok diye sormuş olmayı unutmayalım.

    Teknoloji üretme konusundaki eksikliğimizi sıkça tartışıyoruz.

    Buna karşılık teknoloji kullanma merakımızın Osmanlı’dan bu yana bastırılamamış olduğunu da saptamamız gerekiyor.

    Oysa teknoloji kullanımı başlı başına bilinçli olmayı gerektirmektedir.

    Okuryazarlık günümüzde sözlük anlamının ötesine geçti.

    Sosyal medya okuryazarlığı sayamayacağımız kadar çoğalmış olan okuryazarlık türlerinden birisi olarak karşımıza çıkmış durumda.

    İletişim kolaylığından ve teknolojiden yararlanmak elbette çağın gereği.

    Çağın gereğinden yararlanmanın yazılı ve yazısız kuralları olduğu unutulmamalı!

    Toplumun tümüne bu bilinci ve okuryazarlığı kazandırmak elbette zaman alacak bir iştir.

    Ama, TUSAŞ ve benzeri stratejik kurumlarda çalışanlara yönelik eğitim, öğretim vermek olasıdır.

    Teknolojik olanaklar, iki tarafı keskin bıçağa benzetilebilir.

    Doğru, yerinde ve bilinçli kullanıldığında baş döndürücü fırsatlar ve kolaylıklar sunan teknolojinin kullanımında özenlilik ve özdenetim olmazsa olmaz gereklilik.

    Toplumsal zevzekliğe bir an önce son vermek daha fazla ertelenemeyecek amaçlarımızdan olmalıdır!

  • Türkiye baş döndürücü gelişmelerin ışık hızıyla yaşandığı ülke olma özelliğini bir kez daha kanıtladı.

    TBMM açılışındaki tokalaşma ülke gündemini akla gelmeyecek noktaya sürükledi.

    Çok değil 1 ay önce başkalarını PKK yandaşlığıyla suçlayan MHP önderi Bahçeli, bugünkü sözleriyle de bomba etkisi yarattı. Miting alanlarında asılsın diye ip attığı Öcalan’ı TBMM’ye çağırdı.

    PKK, PEJAK, YPG, adını sayamayacağımız kadar çok ayrılıkçı parti…

    “Yapana değil de yaptırana bak” der özdeyişimiz.

    Gündelik yaşamda yaptırandan çok yapanı görürüz.

    Dün idam çığlıkları atanın umut hakkı demesi karşısında kendi partisinden tek çatlak ses duyulmadı. İbret olsun diye birisi çıkıp “dün ne diyorduk, bugün ne diyoruz, ne yapıyoruz” sorusunu seslendirmiyor.

    Tokalaşmayı izleyen çıkışlar DEM partiyi bile afallatmış görünüyor. Şaşkınlıklarını gizlemekte zorlanıyorlar.

    İktidarın, iktidarını sonsuzlaştırma projesi etnikçilerin ayrılıkçılık tutkusuyla birleşince ortaya çok farklı bir bileşim çıktı.

    Bu bileşime MHP-DEM parti ortak grup toplantısı çok yakışır demek kaçınılmaz oldu.

    Dün bu dünyadan göçtüğü söylenen Fethullah Gülen (gerçekten) öldü mü sorusundan kaçamayız.

    12 Eylül döneminde birisi “Fikirlerimiz iktidarda, biz niye içerdeyiz” diye sormuştu.

    Yerden göğe haklıydı.

    FETÖ yapılanması her ne kadar bir kişinin öncülüğündeki örgütlenme gibi görünse de gerçekte emperyalizmin atadığı görevli örgüttü. Yeşil kuşak projesinin yükseldiği günlerde din eksenli olması gerekliydi bu hareketin.

    Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak için dağa çıkmanın olmazsa olmaz gereklilik olmadığını göstermesi bakımından da önemli ve yıkıcı bir deneyimdi. Doğrusu her ikisi biribirini tamamlayıcıydı.

    FETÖ ve PKK dört dörtlük ikili bağlaşıktı. İçerikleri farklı görünse de kökleri aynı topraktaydı.

    Fethullah Gülen “bizim ruhumuz Türkiye’de kol geziyor, bir kez daha güç kazanıyor, ben neden vatansız öldüm” diye sorsa ne yanıt veririz?

  • Yenidoğan yoğun bakımlarında yaşananlar 6 ay kadar önce kamuoyunun bilgisine sunulmuştu. Olaya ilişkin ayrıntılar basına yansıdıktan sonra çok daha fazla ilgi gördü.

    Hekimler ve sağlık çalışanları arasındaki konuşmaları insafsızlık, vicdansızlık ve ahlâksızlıkla nitelemek yanlış olmaz.

    Olay bu yönüyle adliyenin işidir.

    Basında çok yer almayan yanını irdeleyelim. Çünkü, şeytan bu ayrıntıda gizli.

    Covid sağını günlerinde yoğun bakım yatağı çokluğu gündeme düşen olumluluktu.

    Korku ve ürkü dolu gülerde bunun sorgulanması düşünülemezdi.

    Bebeklerin başlarına gelenlerden sonra yoğun bakım konusuna eğilmekte yarar var.

    Sağlık hizmetlerinin hemen her alanda yetmezlikle anıldığı günümüzde yoğun bakım yatağı sayısı yetmezlik bir yana bolluk göstermektedir.

    Neden?

    Yoğun bakım yatağı sayısı şifreyse çözümü sağlıkta dönüşümde.

    Sağlıkta dönüşüm kıtlığı izleyerek bolluğu simgeleyen kavram olarak görülebilir. Bu durumun toplumda yarattığı hoşnutluktan (en azından başlangıçta) söz edilebilir.

    Sağlıkta dönüşümün sağlık hizmetini ticarileştirme, alınır satılır bir ürüne dönüştürme anlamına geldiğini kavramakta yarar var.

    Örneğin, günümüzde tüm özel sağlık kurumlarının herkesçe görülebilecek bir yerinde “SGK anlaşmalı” olduğu yazılıdır.

    Oysa, durumun oldukça farklı olduğunu, SGK anlaşmasının biçimden öteye anlam taşımadığını anlamanız uzun sürmez. Böyle bir kurumda hemen her aşamada istenen ödeme cüzdanınızı inceltir. SGK anlaşmasının sözden öte anlam taşımadığını kısa sürede anlarsınız.

    Pek az hizmet gerçek anlamda SGK anlaşması kapsamındadır.

    Yetişkin ve yenidoğan yoğun bakım üniteleri bu kapsamdadır.

    Kişinin cüzdanına dokunmaz ama diğer yandan da hizmeti sunana SGK’nin ödediği nicelikler üzerinden bile kazanç sağlar yoğun bakımlar.

    Kaba deyişle kemiksizdir bu alandaki kazanç.

    Yoğun bakım yataklarının çoğalmasına bir de bu gözle bakılmalı!

    Bu yatakların olabildiğince dolu olması, verimli daha doğrusu kazançlı olmaları anlamına gelir.

    Bebeklerin başına gelenler haklı olarak toplumun ve basının ilgisiyle birlikte tepkisini çekti.

    Bu olayın öznelerinin savunulacak yanı yok!

    Ama, bu durum bile nedensellik ilişkisi kurmaya engel olmamalı!

    Sağlık ortamında oluşturulan koşullar suçu özendirmektedir. Başka deyişle sağlık ortamı bir bataklıktır. Bu bataklıkta üreyen ve rahatsızlık yaratan sivrisineklerle savaşmak kamuoyunun ilgisini çekse de suçu ve suçluyu tüketmeye yetmemektedir.

    Yenidoğan çetesinin üstesinden gelmek ve hak ettiği yaptırımları kesmek adliyenin işi.

    Bataklığı kurutmak ve olası suçların önüne geçilmesiyse yönetimin görevi!

    “Suçlular hak ettiği cezayı alacaklar, bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın!” türünden sözler günü kurtarmaktan öte anlam taşımıyor.

    Bu olay ve buna eklenebilecek başkaları üzerine konuşmak yetmeyecek!

    Sistemi ve bu gibi olayların gerçekleşmesine fırsat veren düzeni konuşabilecek miyiz?

    Yetkililere can alıcı soruyla bağlayalım yazıyı!

    “Sağlık gibi yaşamsal bir hizmeti parasal kazanç alanı olmaktan çıkartabilecek misiniz?”

    Bize bunu söyleyin!

  • Her yılın bugünleri tartışmaya gebedir. Nobel ödülleri açıklanır ve tartışmalar başlar.

    Tıpkı olimpiyatlar gibi Nobel de iki yüzlüdür.

    Bir yüzünde tıp, fizik ve kimya!

    Bu yüzde yer alan ödüller tartışmaya konu olmaz. Ölçütler bellidir. Nesnel alanlardır.

    Edebiyat, barış ve iktisat ödülleri Nobel’in emperyalizmin kullanımına sunduğu koçbaşlarıdır.

    Bilmem kaç milyon Ermeni’yi kestik, falanca bin Kürt’ü yok ettik derseniz birilerinin gözüne girmiş olursunuz. Adınız da Orhan Pamuk’sa ödülünüz hazırdır!

    Acemoğlu yazarı olduğu kitapta Atatürk devrimlerini despotlukla özdeş tutarak emperyale selâm çakmıştır. Durum böyle olunca Nobel’i vermişlerdir.

    İkinci grup Nobel ödüllerini alınan değil verilen ödüller olarak nitelemek hata olmaz. Emperyalizmle geçim içinde olmak ve hatta emperyalizmin yararına eylemler ve söylemler içinde olmak neredeyse olmazsa olmaz gerekliliklerdir.

    Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloku içinde Batı’ya yakınlık duyanların ya da doğrudan kendi ülkelerinde muhalif konumda olanların Nobel’e yaraşır bulunmaları rastlantı olabilir mi?

    Henry Kissinger’a Nobel barış ödülü verilmiş olduğunu belirtmiş olalım.

    Dünyanın en büyük silah üreticisi olmasının yanı sıra küresel ölçekte askersel etkinlikleri belli olan, deyim yerindeyse her fırsatta dünyayı kana boğan ABD’nin başkan ve başkan yardımcıları da barış ödülünün gediklileri arasındadırlar.

    Anılan gerekçelerle emperyalizmin yol açıcısı olarak da nitelenebilecek barış-edebiyat-iktisat üçlüsüne saygı göstermek olası değildir.

    Nesnel üçlüden birini alarak bizleri gururlandıran Aziz Sancar açıklandığında onun doğum yerinden yola çıkarak buradan bile kendine ekmek çıkartmaya çalışanlar olduğunu unutmayalım.

    Bekledikleri karşılığı alamayınca bir daha Sancar’a yaklaşmadıklarını da.

    Bir yanda astık, kestik diyen romancı diğer yanda varlığını borçlu olduğu Cumhuriyeti despotlukla eşleştiren iktisatçı.

    Onların dışında yaşamının önemli bölümünü ABD’de geçirmiş olsa da varlığını ve başarılarını Cumhuriyete ve Atatürk’e borçlu olduğunu her fırsatta dile getiren gerçek bir bilim insanı Sancar.

    Hemen her ortamda bir Acemoğlu fırtınası estirildiğine tanık oluyoruz.

    Atatürk’ün kurduğu İş Bankası 100. Yaşında Atatürk’ü ve en büyük yapıtı Cumhuriyeti aşağılayan Acemoğlu’nu onurlandırarak “tuz alıp koşanlar” öbeğine eklenmekte sakınca görmedi.

    Diğer yandan, içinde bulunduğumuz koşullarda Acemoğlu’nun saydamlık, liyakat ve demokratiklik üzerine soyut olduğu kadar ilgi çeken sözleri de hatırı sayılır bir kitlenin yakınlık duymasını sağlamıştır.

    Şu günlerde ekonomik krizin pençesinde kıvranmakta olan Türkiye’de ekonomiyi kurtarsın diye Acemoğlu’na gidelim diyenlerin sayısı da az değildir. Boşuna heveslenmesinler.

    Acemoğlu ne bundan sonra bu işlere girişmez.

    Ama, temsilcisi olduğu neoliberal ekonomi anlayışının kurtarıcıları iş başındadır.

    Kemal Derviş görevini yaptı. Hatta, bu dünyadan bile göçtü.

    Mehmet Şimşek güncel görevli.

    Acemoğlu’yla sevinirken ve gururlanırken bir şeyleri düşünmekten geri durmamalı!

    Neoliberal ekonomi öğütleri emperyalizm kaynaklıdır. Elbette onların yararınadır, çıkarınadır. Bu öğütlere uyanlar emperyalizmin güdümüne girmiş olurlar ve arka bahçeye dönüşürler.

    Neoliberal ekonomi tayfasının yararı emperyal ülkeleredir. Bu ekonomi anlayışının gereklerine uyan Türkiye gibi ülkelere düşense yıkımdır.

    Acemoğlu elbette son derece değerlidir.

    Nobel verilerek değeri belirlenmiştir.

    Emperyalizmin belirlediği bu değerin kimin için ne anlam taşıdığına karar vermek de bir o kadar önemlidir.

    Bilinçten yoksun Acemoğlu güzellemecilerini “salatalığım var diyene tuz alıp koşanlara” benzetmek hata olur mu?