cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • BEREKETLİ HİLÂLDE TANZİM SATIŞ

    Tanzim satış kavramının yaşamımıza girişi yarım yüzyıl önceye dayanır. Batıya ve özellikle de ABD’ye eklemlenme dönemindeki son kullanma tarihi geçmiş Amerikan un ve yağını unutmamak gerek. Havanın ve suyun yanı sıra onlar da bedavaydı.

    Bu denli bereketli bir coğrafyada “tanzim satış” gereksinimi ülkemizin nasıl yönetildiğinin değil yönetilemediğinin belgesi sayılır.

    Geçenlerde gözüme ilişti.

    İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce geçtiğimiz yıllarda açılan Halkın Bakkalı markası İZMAR’a dönüştürülmüş. Tanzim satış üzerinden halkı daha uygun ederli temel tüketim ürünleriyle buluşturmak bir kez daha güncel oldu.

    İZMAR’ın logosunu görür görmez TANSAŞ düştü aklıma.

    TANSAŞ, yokluk, kıtlık yıllarının Tansa’sından köken almıştı. Bugünkü İZSU genel müdürlük yapısı yakınlarındaydı yeri.

    Tansa, başarılı olmuş olmalıydı ki TANSAŞ’a dönüşerek şirketleşmişti. Zamanla büyüyen kurum ulusal ölçekte yaygınlaşmıştı.

    Yağma ve talan da demek olan özelleştirme tutkusu TANSAŞ’ın tabutuna çakılan çivi olmuştu. Zincir marketçilikte tekelleşmeye giden yolda TANSAŞ lokması böylelikle yutulabilir kılınmıştı.

    Önce küresel çaplı bir market zincirine kurban edildi.

    Sonrasında adı bile silindi.

    Bugün TANSAŞ yeniden gereksinim oldu.

    Halkın Bakkalı, İZMAR’a dönüşürken yakın geçmişte yaşananlar birilerini düşündürdü mü?

    Keşke şu özelleştirme furyasına kendimizi kaptırmasaydık dedirtti mi?

    Bereketli hilâlde tanzim satış gereksinimi hiç kuşkusuz irdelenmeyi ve üzerinde durulmayı gerektiren başat sorundur.

    Küresel esintilerin etkisiyle özelleştirme tutkusuyla sarmalanmanın yarattığı sonuçlar üzerinde durulacak mı?

    İzmir Büyükşehir Belediyesi bu eğilimin dışında kalamaz mıydı?

    Bu bakımdan yeterince dirençli olunamaz mıydı?

    TANSAŞ kamusal özelliğini korumuş olsaydı bugün çok daha etkili olunamaz mıydı?

    Tarım Kredi Kooperatifleri palavrası önüne konulan önemli bir seçenek olmaz mıydı?

    İzmir markalı TANSAŞ’ı küresel tekellere yem edenlerin kulaklarını çınlatmış olmayı dileyerek!

    İnsanlık tarihinin sıfır noktasında, bereketli hilâlde temel gereksinimlerin tanzim satışa konu olması ayrıca irdelenecek denli önemli bir başlık.

  • Önceki yazımda Türk milleti diyememeyi irdelemiştim. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine bir kez daha dinamit yerleştirildiği bugünlerde konuya Türk milleti diyememenin ikiz kardeşi üzerinden, “eşit yurttaşlık”tan bakalım.

    Her şeyden önce “eşit yurttaşlık” Türkiye Cumhuriyeti’nin kimi yurttaşlara ayrımcı davrandığı izlenimi veren bir söylemdir.

    Etnik ayrılıkçıların başvuru kaynağı 1921 Teşkilatı Esasiye’sinde Anadolu’daki Kürt etnisitesinin Milli Mücadele’ye katılımının önemsendiği ve bu yolla Türkler ve Kürtler arasında bir ittifak kurulduğu ileri sürülür. Aynı çevreler Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte 1921 uzlaşısından vazgeçildiği görüşünü sıkça dile getirirler.

    Bir konuya açıklık getirmek gerekirse, 1921 Anayasası olarak da nitelenen Teşkilatı Esasiye’nin gerçek anlamda bir anayasa olmadığı konusunda da görüş birliği içindedir birçok yetkin kişi ve kurum.

    Aradan geçen 100 yıldan sonra yeniden yoğun ilgi gören 1921 belgesi günümüzün etnikçi yaklaşımlarını başarıya ulaştırmada kaldıraç olarak kullanılmaktadır.

    Etnik ayrılıkçıların tarihimizin en demokratik belgesi olan 1961 anayasasını atlayıp, 1924’ü görmezden gelip 1921’e tutkuyla bağlanmaları bu düzenlemeyi kendi amaçları için elverişli görmelerindendir.

    “Eşit yurttaşlık” bu toprakların ürünü de, gereksinimi de değildir. Anayasamızın 10. maddesinde Türkiye’de eşit yurttaşlık sorunu olmadığı ortalama anlak sahiplerince anlaşılacak açıklıkta yazılıdır.

    Türkiye’de ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler olduğu yadsınamaz. Bu eşitsizliklerin etnisite, din ve mezhep tanımadığı ve elbette sınıfsal olduğu da.

    Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılı sonrasında emperyal batağa saplanan Türkiye’nin “tam bağımsızlık” ilkesinden kopmasında aramak gerekir ülkemiz insanının ezici çoğunluğunu bunaltan toplumsal ve ekonomik açmazları. Türkiye’yi ucuz emek, kolay yoldan para kazanma cennetine dönüştüren ve bundan hoşnut olan emperyalizmin egemenliğini koruma ve sürdürme adına etnik, dinsel ve mezhepsel sorunlar ürettiği görmezden gelindikçe bu sorunların çözümünden uzak kalınmıştır.

    Eşit yurttaşlık, milyonlarca insanın etnik nedenlerle gaz odalarına ve oradan da fırınlara gönderildiği Nazi döneminin sona erdirilmesinden hemen sonra Almanya’da Jurgen Habermas tarafından tanımlanmıştır.

    O zamanın Almanyasında Nazi döneminde yaşananların tazeliğini koruduğu göz önüne alınarak böyle bir tanımlamanın yurttaşların güvenini sağlamak için gerekli olduğu düşünülmüştür.

    Almanya için doğru ve geçerli olan Türkiye için gerekli değildir.

    Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti, imparatorluk yıkıntısı üzerinde verilen bir ulusal kurtuluş savaşı sonucu Osmanlı artığı bir avuç asker ve bürokratın çevresinde kenetlenen Anadolu halkınca kurulmuştur.

    Türk milleti kavramını bu kenetlenmeye borçlu olduğumuz kuşkusuzdur.

    Türkiye, bir yandan her geçen gün açık bir tımarhaneye dönüştürülürken diğer yandan da “terörsüz Türkiye” kisveli “olmak ya da olmamak” anlamına eşdeğer bir darboğazdan geçmektedir.

    Türkiye Cumhuriyeti’ne düşmanlıkları tartışılmaz olanların “eşit yurttaşlık” hevesi şaşırtıcı değildir.

    Hemen her konuda iktidarla (haklı nedenlerle) kanlı bıçaklı olan kurucu partinin “eşit yurttaşlık” hevesi yadırgatıcı olmanın ötesinde kaygılandırıcıdır.

    “Eşit yurttaşlık” söyleminin cumhuriyeti zan altında bırakıyor oluşunun görülemiyor(!) oluşu ayrıca ürkütücüdür.

    Kurucu parti dışındaki Türkiye Cumhuriyeti karşıtı cephenin hemen her kavramı işine geldiğince kullanması olağandır. Buna karşı durması gereken kurucu partinin “eşit yurttaşlık” masalına dört elle sarılmanın ötesine geçip el yükseltme rolünü üstlenmesi karanlık günlerden geçen ülkemizdeki bir başka önemli sorundur.

    Kurucu parti, sokakları dolduran Atatürklü Türk bayraklı gençlere borçlu kalmamalıdır.

    “Eşit yurttaşlık” söyleminden bir an önce uzaklaşmalıdır.

    Türkiye bu tuzağa düşürülmeye çalışılırken kurucu parti CHP bu hıyanet kurgusunun dışında kalabilmelidir.

  • Diploma katliamına hukuk katliamı olanca varlığıyla ve hızıyla eşlik ediyor.

    Bir yandan Türk milleti soluksuz bırakılırken diğer yandan da Türk Milleti diyememe hastalığı giderek süregenleşiyor.

    Bunca olumsuzluğa birlik, dirlik ve bütünlük tehditleri eklenmiş durumda.

    Dinselleşen ve bununla yetinmeyip mezhepleşen ortamda açılım heveslilerinin güç kazandığı koşullarda etnikçiliğin yükselmesine şaşıramayız.

    Etnikçi parti ileri gelenleri “koşulsuz silah bırakmadan” söz etseler de bu masala inanmak saflığa denk düşer. Yeni açılımın yol açacağı yıkıcı sonuçların halka nasıl yedirileceği başat sorun. Efgan Ala’nın bu sürecin her aşamasının toplumla paylaşılmasını uygun bulmayan sözleri dikkat çekicidir.

    Bu noktada, iktidarını uzatmaya odaklanan iktidarın Türk Milleti’nden söz etmekten kaçınması yeni ortak adayı DEM’i incitmemeyi amaçlaması bakımından son derece doğal.

    “Olmak ya da olmamak” koşullarında ana muhalefet olmanın öncesinde kurucu parti olan CHP’nin Türk milleti söyleminden kaçınıyor görünmesi bir o kadar dikkate değerdir.

    İYİ Parti ve Zafer Partisi olmasa Türk milleti söylemine hasret kalacağımız kuşkusuz.

    Cumhuriyet değerleriyle barışık TKP ve SCP’nin hakkı da teslim edilmeli.

    Kurucu partinin bu önemli konudaki duyarsızlığına değinmek gerekirse kabaca % 10 olarak tanımlanan etnikçi parti oylarına kayıtsız kalamama gibi bir beklentiden söz edilebilir.

    Boş olduğu kadar gerçekçilikten uzak bir beklentidir.

    Bebek katilinin TBMM’ye çağrılmasıyla diriltilen yeni açılımda kuryeliği ve postacılığı da üstlenen DEM parti safını çoktan belirlemiştir.

    Neden mi?

    DEM’e ve dolayısı ile terör örgütüne, emperyale istediğini verebilecek olan bugünkü iktidardır. Durum bu denli açık ve ortadayken DEM’in muhalefete yakın durması, çoğunluk seçmeninin de iktidar yerine muhalefeti yeğlemesi ancak düşte görülebilecek bir boş beklentidir.

    DEM’den beklenti ne olursa olsun kurucu parti CHP’den beklenen Türk Milleti söylemine dört elle sarılmasıdır.

    Bu, her şeyden önce eşyanın doğası gereğidir.

    Bunun da ötesinde kurucu partinin, kurucusuna ve Türk Milleti’ne borcudur Türk Milleti demekten kaçınmamak.

    Türk Milleti siyasi beklenti konusu olamaz.

  • ERMENİ OLMAK

    Yazıya iki anıyla başlamamda yarar var.

    İki anı da kilometrelerce uzakta, ABD’nin San Fransisko kentinde yaşandı. Hem de neredeyse aynı anda.

    Yıl 2001, San Fransisko.

    Bir grup Türk olarak San Fransisko kent merkezinde dolaşıyoruz. Bir şeyler yemek için rastladığımız bir kafeye giriyoruz. Aramızda Türkçe konuşuyoruz. Bizi duyan işletme sahibi son derece güzel bir Türkçeyle katılıyor bize. İstanbul’dan göçen bir Ermeni yurttaşımız olduğunu öğreniyoruz. Sergilediği içtenlikten anayurdunu özediğini anlıyoruz. Ayrılırken Türkiye’ye selâmlarını göndermeyi unutmuyor.

    Aynı gün ya da bir gün sonra yine San Fransisko merkezinde, az önce sözünü ettiğim işletmenin kuş uçuşu birkaç yüz metre ötesinde girdiğimiz bir başka işletmeden alışveriş etmeye niyetleniyoruz.

    İşletme sahibinin suratından düşen bin parça. Türk olduğumuzu anlayan işletme sahibine siz nerelisiniz sorumuza “Armenian” yanıtını alıyoruz.

    Çok açık ki Türklere karşı ön yargılı.

    Türkleri tanımamış. Birileri onun kulağına Türklerle ilgili bir şeyler fısıldamış.

    Biraz tadımız kaçsa da kendisinden alışveriş de yaptığımızı anımsıyorum. Öfkelenmeyi aklımızdan geçirmiyoruz. Biliyoruz ki önyargı üstesinden gelinmesi en güç duygulardan biridir.

    Sosyal medya hemen her paylaşımın ve görüşün kendisine yer bulduğu ortam.

    Son günlerde zaman zaman dolaşıma giren bir kavramın bir kez daha pişirilip önümüze konulduğunu fark ettim.

    İlk olarak etnik siyasetin kimi adlarının Ermenilikle ilişkilendirildiği paylaşımlar okudum. Ayrıntısına girmek gereksiz. Paylaşımlarda bu kişilerin Ermenilikle soy bağı olduğu öne sürülmekteydi.

    Son birkaç günde benzer savlar MHP’nin kurucu önderi için ileri sürüldü.

    Ermenilikle ilşkilendirilenlerin soy geçmişlerini ve soy ağaçlarını bilemiyorum. Bilmeyi de gerekli bulmuyorum.

    Anadolu gibi kültürel harman yerinde kişilerin soy bağıyla ilgilenmek samanlıkta iğne aramaya benzetilebilir. O iğneyi bulamayacağınız gibi vardığınız sonuçlar da tartışmaya açık olacaktır.

    XVIII-XIX. yüzyılda çokça yandaş bulan ve temelde emperyalizmin kullanışlı aygıtına dönüşen ırk tanımının günümüzde akılcı ve bilimsel dayanağının olmadığının altını çizmiş olalım.

    Ermeni olmak suç mudur?

    Ermenilik lanetli bir etnisite midir?

    Kimi olumsuzluklar kan bağı yoluyla sonraki kuşaklara olduğu gibi aktarılmakta mıdır?

    Sözünü ettiğim paylaşımların ilgi görüyor oluşuna şaşırdığımı yadsıyamam.

    “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir!”

    Atatürk’ün paylaştığım sözü milyonlarca kez söylenmiştir, okunmuştur. Belli ki anlaşılmamıştır, özümsenmemiştir.

    Anadolu’nun tarihsel, coğrafik ve demografik geçmişini çok iyi bilen Atatürk’ün Türk nitelemesiyle etnisiteyi değil milletin ortak paydasını tanımladığını bir kez daha vurgulayarak, birilerine devlet sözü veren siyaseti eleştirirken etnik şeytanlaştırmadan kaçınmanın bir önemli görev olduğuna vurgu yapmak kaçınılmazdır.

    Bu satırların yazarı gibi çoğu okur arasında Ermeni komşusu, dostu, arkadaşı olanlar eksik değildir. Yaşamın gerçekleri Ermeni olmayı suç saymak bir yana milletimizin farklı rengi ve çeşitliliği olarak görmemizi kolaylaştıracaktır.

    Etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıkları tepe tepe kullanan emperyalizmin değirmenine su taşımamak gerek.

  • NİL’DE YOLCULUK

    NİL’DE YOLCULUK

    Luksor’da gezilecek, görülecek yerler bitecek gibi değil. Ama, ne yazık ki zaman sınırlı.

    Nil yoluyla yukarı Mısır’a, güneye doğru yol almaya başlıyoruz. Nil’in akıntısına karşı yolculuğumuz. 

    Gemimizin adı : Beau Rivage. Tanıdık gelmedi değil bu ad. Bellek yoklaması işe yaradı. Cumhuriyetimizin tapu senedi de saydığımız Lozan görüşmeleri sırasında kimi ülke heyetlerinin konakladığı otellerden biriydi Beau Rivage.

    Nil’in iki yanındaki mango ağaçları, muz bahçeleri ve şeker kamışı tarlaları eşlik ediyor yolculuğumuza. Hurma ve palmiye ağaçlarını unutmamak gerek.

    Edfu Tapınağı

    Luksor-Asuan arasını yarılamışken ilk durağımız Edfu Tapınağı.

    Bu arada, gemiden ayrıldığımız anda bizleri Edfu tapınağına taşıyacak faytoncuların tartışmasına tanık oluyoruz. Gerginlik bizimle ilgili olmasa da yükselen sesler kaygılanmamıza yetiyor.

    Tapınağa dek süren 15 dakikalık fayton yolculuğu çevreye bakınma fırsatı sunuyor.

    Edfu tapınağı, Şahin başlı tanrı Horus’un, babası Osiris’i acımasızca öldüren amcası Seth’le amansız bir savaşa giriştiği yer olması bakımından önemli efsaneye göre. 

    Edfu’daki Horus tapınağı 2000 yıl boyunca kum altında kaldığı için Mısır coğrafyasındaki en iyi korunmuş Helenistik dönem tapınağı olarak da biliniyor.

    Girişteki siyah granit şahinler tapınağın anlamıyla örtüşen bir görünüm sunmuş oluyor. 

    Tanrısı bol eski Mısır’da Horus en eski tanrılardan biridir. Şahin başlı ve çifte taçlı olarak betimlenir. Kimi zaman şahin başlı aslan olarak gösterir kendini.

    Tapınak tavanlarının siyah görünümünün pagan dönemden sonraya tarihlendiğini öğreniyoruz. Bir dönem baskı altında kalan Hıristiyanlık baskın konuma gelince bu kez pagan geçmişin izlerinin silinmesi için tapınakların yakıldığı anlaşılıyor.

    Tüm bu olumsuzluklara karşın Edfu Horus tapınağı Mısır’da en iyi korunmuşlardan birisi sayılıyor. Elbette bunda tapınağın Helenistik dönemde yeniden yapılmış olmasının payı vardır. 

    Kom Ombo Tapınağı

    Güneye yolculuğumuzdaki bir sonraki durak şeker kamışı ve mısır tarlaları arasında yer alan aynı adlı yerleşimdeki Kom Ombo tapınağı. 

    Kom Ombo altın yeri demek.

    Güneye yaklaştıkça antik dönemdeki adıyla Nubyalıların (günümüzdeki Sudanlıların) sayıca çoğaldığını gözlemliyoruz. 

    Tapınak Greko Romen biçemli.

    Tapınağın sol tarafı Haroeris’e, sağ taraf Söbek’e adanmış.

    Haroeris yetişkin Horus olarak da biliniyor. 

    Simetrik tasarımıyla diğer tapınaklardan ayrılır. 

    Bu da Helenistik dönem yapıtıdır. 

    Söbek timsah görünümlü yeniden doğuş ve doğurganlık tanrısıdır. Mısır için yaşamsal önemdeki Nil’i yarattığına inanılmıştır. Antik dönemde havuzlarda canlı timsahlar beslendiği ve bu timsahların rahiplerce mücevherlerle süslendiği bilinir. 

    Sütunlar güney Mısır’ın simgesi lotus ve kuzeyin simgesi papirüsle bezelidir. 

    Tapınakta varlığını sürdüren iyi korunmuş bir nilometre de var. Yeri gelmişken Hapi’nin başında lotus ve papirüs çiçekleriyle betimlenmiş Nil ve sel tanrısı olduğunu ekleyelim.

    Nilometre

    Tapınağın anlamıyla bütünleşen timsah mumyalarının sergilendiği müze hemen çıkışta ziyaretçilerini bekliyor.

  • DNA’YA YENİ İŞLEV

    Türkiye’nin iç karartan gündemi bir yana bırakıldığında bilişim alanındaki baş döndürücü gelişmeler tüm gövdesiyle karşımıza çıkıyor.

    Web 2.0 geride kaldı.

    Semantik web olarak da adlandırılan Web 3.0’da epeyce yol alındı. Sanal ortamda yaptığınız arama birkaç dakika sonra sosyal medyada karşınıza çıkıyor.

    Bu durum karşısında kimileri “konuşmalarımız birilerince dinleniyor mu” sorusunu gündeme getirir oldu.

    Web 4.0 olarak tanımlanan nesnelerin interneti çağına girmiş olduğumuz kesindir. Küresel ölçekte, kişiler dışında nesnelerin interneti söz konusudur. Bugün için 40-50 milyar nesnenin internet bağlantısına sahip olduğu kestiriliyor.

    Bu gelişmelerin önümüze koyduğu bir başka sorun veri patlamasıdır. “Büyük veri” olarak da nitelenen bu veri yığınının saklanması bir başka güncel sorun olarak çıkmaktadır karşımıza.

    Veri merkezleri şimdiden tükettikleri enerji ve su üzerinden sorgulanmaktadır.

    Bu sorgulamanın ürünü olarak bir yandan yonga teknolojisi geliştirilirken diğer yandan sıra dışı çözümlere yönelmek kaçınılmazlaşmıştır.

    Bulunuşunun üzerinden üç çeyrek yüzyıl geçen DNA sarmalı veri deposu olabilir mi?

    Bir görüşe göre 1 gr ağırlığındaki DNA 10 milyon saat tutarında videonun saklanmasında işe yarayabilir.

    Tıpkı bilgisayar sisteminde olduğu gibi ikili kodlama yoluyla DNA’nın veri depolaması için kullanılabileceği doğrultusunda çalışmalar yapılıyor. DNA’daki kimyasal markörlerin veri tutabileceği öngörülüyor.

    Her ne kadar, başlangıçta umutlu olunmasa da, depolanan verinin eksiksiz şekilde geri alınmasıyla kuşkular giderilmeye başlamış.

    Ortaya çıkan ve her an geometrik biçimde büyüyen veri yığını bilim insanlarını “fiziksel sınırlar” zorlanıyor düşüncesine yöneltmektedir.

    DNA’nın büyük veri saklama kapasitesi onu çekici kılmaktadır. Nem ve UV etkisinden koruma önemli bir etken olarak öne çıkmaktadır. Elektronik hard disklerin de birkaç yılda bir yenilenmesi gereği anımsandığında DNA’nın, uygun koşullar oluşturulduğunda çok daha iyi bir depolama seçeneği olabileceği görülmektedir.

    Yeni geliştirilen yönteme göre veri biriktirme için DNA dizisini değiştirmek gerekmemektedir.

    Gelişmeler etkileyici olsa da DNA’nın depo birimine dönüşmesi ve ticari olarak kullanıma girmesi için biraz daha zamana gereksinim olduğu kuşkusuzdur.

    Yeterli zaman geçtikten ve birikim sağlandıktan sonra DNA’nın depo işleviyle donanması yıkıcı teknoloji sıfatı kazanmasını sağlayacak gibi görünmektedir.

    DNA’nın depo birimi olarak kullanımıyla diğer yöntemlerin çevreye zararlı etkilerinin ortadan kaldırılabileceğini bilmem söylemeye gerek var mı?

    Kaynakça

  • NATO’YA SELÂM, İNGİLTERE’YE SİTEM!

    “Bağımsızlık benim karakterimdir!”

    Mustafa Kemal Atatürk

    İmamoğlu bahane, halk hareketi şahaneydi.

    Üstelik bu kez muhalefet bu hareketi sahiplenir gibi bir görüntü vermekteydi.

    Bir kez daha düş kırıklığı.

    CHP önderi Özel’in hiç yeri ve gereği yokken NATO’ya selâm göndermesi, ardından da İngiltere’nin Türkiye’de olanlar konusundaki sessizliğine sitemi “Batı cephesinde yeni bir şey yok” dedirtecek türdendi.

    İngiliz emperyalizmini yeryüzünde en iyi tanıyanlardan biri olan Gandi’nin şu sözlerini anımsaması başında bulunduğu partinin tarihsel görevini kavraması anlamına da gelebilirdi.

    “Mustafa Kemal yenene kadar İngilizleri tanrı sanırdım!”

    Tam burada sokakları dolduranların istekleri miydi bu çıkışlar diye sormalı.

    Sokaklar önceki iki halk hareketinde olduğu gibi haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe başkaldıran Atatürkçü kitlelerdi. Bu kez sokaklarda baskın güç olan gençlerin bu doğrultudaki eğilimi son derece değerliydi. Göstericilerin bir dış güce boyun eğen değil onlara selâm gönderen tek bir söylemlerine rastlanmadı.

    Ne olacaksa burada olacaktı.

    Ne yapılacaksa buranın insanları yapacaktı.

    Batı’ya hiç de onurlu sayılmayacak türden selâm ve sitem gönderenlerin değişen dünyayı çok anlamadıkları görülüyor.

    Batı hızla dibe doğru yol alıyor günümüzde.

    Avrupa’nın hemen her alandaki yetersizliğini ve buna eklenen zavallılığını görmemek için Özgür Özel mi olmak gerek?

    Diğer yandan, ABD’nin “Amerika’yı yeniden büyük yapacağız” söyleminin arkasına saklanan çap düşüşünü gümrük tarifeleri savaşında görmek zor değil.

    Özgür Özel’den, NATO’ya selâm dururken bu suç örgütünün başındaki ülkenin geçmişte olduğu kadar bu örgüte önem veremiyor olduğunu fark etmiş olması beklenirdi. Ayrıca, ABD Başkanı Trump her fırsatta Erdoğan’a sevgisini sunmayı göz ardı etmiyor. Özetle, bugünün dünyasında NATO etkili olmak şöyle dursun son kullanma tarihi dolmuş bir yapıdır.

    Diğer yandan, Türkiye’nin başında bulunanlar her zaman olduğu gibi 23 sentlik askerimizi Batı kullanımına sunmaya hazırken NATO’nun Türkiye’deki muhalefete yakınlık duyması için en küçük neden yoktur.

    Öte yandan, Türkiye’deki iktidar Avrupa’nın sınır bekçiliği göreviyle donatmıştır kendisini. Tıpkı 23 sentlik askerini kullanıma sunmaya hazır olduğu gibi milyonlarca sığınmacıyı Avrupa kapısından uzak tutmayı hüner bellemiştir. Üstelik bu hünerini sergilemesi için çok para falan da istememektedir.

    İngiliz başbakanının sessizliğine sitem yollayan Özgür Özel bunları bilmez mi? O bilmiyorsa bilen birileri bu gerçekleri ona anlatmaz mı?

    Sokakları dolduran coşkulu ve tutkulu kitleleri ayrık tutarak vurgulamakta yarar var.

    Türkiye’de iktidar olmanın yolunun Batı’ya göz kırpmaktan geçtiğini sanmak siyaset kurumumuz bakımından ne büyük eksiklik.

    Türkiye’yi yönetenler turuncu darbecilerin hemen her isteğini son derece ucuza ve gönüllüce yerine getirirken ikinci bir turuncu gönüllüsüne gerek yoktur bu kurguda.

    Geçmişte iktidarları belirleyen emperyal batı küresel güç yitimine karşın Türkiye’de muhalefeti de tasarlayabiliyorsa ve istediği kalıba sokabiliyorsa bir değil binlerce kez düşünmemiz gerek.

    Un, var, yağ var, şeker var!

    Helvayı niye yapamıyoruz sorusunun karşılığı NATO’ya selâmda, İngilize sitemde bulunabilir.

    Halk hareketi bir kez daha sahipsiz, öndersiz…

    O hareketi sahiplenecek güç odağının ufukta görünmüyor oluşu biricik kaygı ve üzüntü nedenimiz…

  • MEHMET, BERKAY, ALİ ONUR…

    Mehmet Türkmen

    Sendikanın ve sendikacılığın varlık yokluk arasında gidip geldiği dönemde Mehmet Türkmen hızır gibi yetişti.

    Gaziantep’te açlığa tutsak edilmek istenen dokuma işçilerinin önüne düştü.

    Aynı zamanda milletvekili olan patronun fabrikasında milyonların içini serinleten sözleriyle egemen güce meydan okudu.

    Yaşamlarını “had bildirme” zavallılığına indirgemiş patronun kamuoyu önündeki yenilgisini not etmemesi düşünülemezdi.

    Önce eylemler yasaklatıldı.

    Sonuç alınamayınca Mehmet Türkmen gözaltına aldırıldı.

    Bu gözdağı da işe yaramayınca yargı sopası el yükselterek Türkmen’i tutukladı.

    Bir ayı aşkın tutsaklık sona erse de peşin yaptırıma uğratma mantığı “ev hapsi” yoluyla hak gaspını sürdürüyor.

    Mehmet Türkmen kısa zaman aralığında başına gelenlerle bir Türkiye klasiğini yansıttı kamuoyuna.

    Bunu yaparken sendikacılık ölmedi diye haykırması çok önemliydi.

    Berkay Gezgin

    Türkiye onu 2019’da Ekrem İmamoğlu’na “Her şey çok güzel olacak!” sözleriyle tanıdı.

    Ülkesiyle birlikte kendi yaşamını karartan Türkiye ortamının İmamoğlu’yla ışıklanacağını düşünmüş olmalı.

    Bugün 22 yaşında olan Berkay öğrenci olduğu Eskişehir’den Saraçhane’ye gelerek eylemlere katıldı.

    Otobüsten topluluğa seslendi.

    Anladıklarını anlatımına son derece güzel bir Türkçeyle aktaran bu pırıl pırıl gencimiz de not edilmişti belli ki.

    Altı yıl sonra öç alma fırsatı çıkınca gereği yapıldı.

    Berkay artık tutuklu.

    Suçlamalar tanıdık.

    Cumhurbaşkanına hakaret ve polise karşı koyma.

    Biz yaptırımı peşin olarak verelim de sonrasını o düşünsün anlayışı bir kez daha sahnede.

    İnsaf ve vicdanın olmadığı ortamda Berkay da çile çekenler kervanına katılmış oldu.

    Son eylemlilikte ağırlıklı kesimi oluşturan gençlere yöneltilen bu hamleyle bir taşla iki kuş vurulmuş oldu.

    Ali Onur Tosun

    NOW tv muhabiri. Çoğu kişi için çehresi tanıdıktır.

    İzlemekle görevli olduğu bir toplumsal olayın katılımcısı olmakla suçlandı.

    Önce serbest bırakılma kararı verilse de adliye ortamında rastlanmasına alışık olunmayan bir karar değişikliğiyle tutuklandı.

    Ali Onur’un gazeteci olarak izlediği toplumsal etkinlik izinli. Belirlenen yerde başlamış ve bitirilmiş.

    Hekimlerin yürüyüşünde herhangi bir taşkınlık yaşanmamış. Suç sayılacak bir eylem gerçekleşmemiş.

    Sarı basın kartı sahibi Ali Onur yargıcı gazeteci olduğuna inandıramamış.

    Onunla birlikte tutuklanan gazetecilerin adları anılmazsa haksızlık olur.

    Zeynep Kuray, Bülent Kılıç, Yasin Akgül, murat Kocabaş, Gökhan Kam, Kurtuluş Arı ve Hayri Tunç.

    İşi, olayları izlemek ve kamuoyunu bilgilendirmek olan basın mensuplarının bu şekilde dayanaksızca tutuklanması gözdağı listesine eklenen bir başka adliye eliyle hukuksuzluk olmalı.

    Verilen ileti açık!

    İktidarı rahatsız eden bu gibi eylemleri izlemeyin, haberleştirmeyin, kamuoyunu bilgilendirmeyin!

    Yazıya konu örneklere onlarcası eklenebilir.

    Bunlara bakınca anayasal hakların güvencede olması bir yana askıda olduğu açıktır.

    Türkiye’de yaşayıp da olan bitenlere tepki gösterme hakkını kullananları uzun ince bir yolun beklediği tartışmasızdır.

  • TURUNCU DARBE Mİ?

    Görsel WP yapay zekâ yardımcısı tarafından üretilmiştir.

    Her dönem kendine özgü koşullarla birlikte özgün tipler de yaratıyor. İktidarın adliyeyi siyaseti belirleyen bir aygıta dönüştürmesiyle birlikte gelinen noktada Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması toplumsal gerilimin boşalması gereğini açığa çıkarttı.

    Cumhuriyet mitingleri ve Gezi’yle kendisini gösteren sokak hareketleri bir kez daha sahne aldı.

    Saraçhane’de Atatürklü bayrağıyla saldırıya uğrayan gençten utanmalı “turuncu darbe” etiketçileri.

    Bu dönemin yarattığı özgün tipler sokağa inenleri “turuncu darbe” yandaşlığıyla etiketlediler. Utangaç yandaşlık bu olsa gerek.

    İktidar yandaşlığında sakınca görmeyenlerin sokağa çıkmadıkları anlaşılıyor.

    Bunu yapmaya yüzleri olmadığından olabilir mi?

    Sokağa çıksalardı pazar artıklarıyla doymaya çalışanları, ucuzluğu olan her ne varsa onların kuyruklarında hava koşulu dinlemeksizin yaşam savaşı verenleri görebilirlerdi.

    Türkiye’de milyonlarca çocuk ve genç yatağa aç giriyor.

    Üniversite gençliğinin, büyüklerine rehberlik edercesine sokaklarda oluşunu anlamak için onların durumunu algılamak gerekir. Tüm toplum kesimlerinin tepkisellik içinde olduğu gerçeğine sırt çevirip barışçıl eylemlilik sergileyen tertemiz insanlara “turuncu darbeci” etiketi yapıştırma çabası tek sözcükle betimlemek gerekirse aymazlıktır.

    Etiketleme heveslilerinin milletin cehaletini destansı anlatılarla pazarladığı gerçeğini de anımsamadan geçemeyiz.

    Turuncu darbeciliğin emperyalizmin kullanışlı bir aygıtı olduğuna vurgu yaptıktan sonra soralım!

    Türkiye’de bir turuncu darbe gereksinimi var mı?

    Soruyu somut olgularla yanıtlamak en iyisi.

    Bilindiği gibi, Türkiye 10 yılı aşkın süredir Avrupa’nın sınır bekçiliğini yapmaktadır. Avrupa’nın korkulu düşü olan sığınmacılar Türkiye’de alıkonulmakta ve barındırılmaktadır.

    Hem de yok pahasına.

    Geçmişte, buldukları her fırsatta Türkiye’yi topa tutan Avrupa’nın son yıllardaki suskunluğu da bu nedenledir.

    Diğer yandan, Türkiye emperyalizmin bölgemizdeki planlarına tutkulu bağlılığını sürdürmektedir.

    Suriye’nin kundaklanmasında öncü rol üstlenen bir Türkiye’nin sözüm ona İsrail karşıtlığının tersine bölgedeki dengelerin emperyalizm yararına değiştirilmesindeki rolü yadsınabilir mi?

    Diğer yandan, son aylarda diriltilen açılım 2.0 süreci hedefine ilerlerken, bebek katili özgürlüğe kavuşmak için gün sayarken emperyalizm Türkiye’de turuncu darbe yapmayı niye düşünsün?

    Bir ekleme daha!

    Suriye 4’e bölünmüş. İsrail’in karşısında direnç gösterecek bir güç kalmamış. Gazze değerli bir emlak parçasına dönüşmüş.

    Durum bu denli açıkken, Türkiye’de emperyalizm açısından bir “turuncu darbe” gereksinimi olduğundan söz etmek eşyanın doğasına ters düşmektedir.

    Tıpkı Gezi’de olduğu gibi bu kez de sokak hareketlerinin sabote edilmesi ya da farklı yönlere evrilmesi için kışkırtılması göz ardı edilmemesi gereken olasılıklardır.

    Bu olasılığı ortadan kaldırmanın yolu o gösterileri etiketlemek yerine katılarak yörüngesinden çıkartılmasına engel olmaktan geçer.

    Uzunca süredir tembellik ve miskinlikle engelli hale gelen sözde Cumhuriyetçilerin çabalamak yerine karalamayı seçtiklerine ürpererek tanık oluyoruz.

    Yalnızca sokak hareketleriyle sonuç almanın düşük olasılık olduğunu akıldan çıkartmamak gerekiyor.

    Önce Cumhuriyet mitinglerinin, sonra Gezi siyasi önderlikten yoksun bırakıldığını anımsıyoruz. Her iki halk hareketi temelde bu nedenle sonuçsuz kalmıştır.

    Bu kez siyasete büyük iş düşmektedir.

    Tek kişilik yönetsel düzenleme sonrasında önemsizleştirilen TBMM sonuç alınacak bir ortam olmaktan çıkmıştır.

    Muhalefetin kör dövüşünü bırakarak TBMM’yi boşaltması ve bu yolla hukuk ve kural tanımaz iktidarı yalnız bırakması gerekiyor.

    Bugüne dek akla getirilmiş olsa da denenmemiş bu köktenci tutum daha fazla ertelenmemelidir.

    TBMM’nin boşaltılması Türk Milleti’ne borçtur.

    Bir an önce ödenmelidir.

  • Tıbbiyeli Hikmet anıtı, İzmir (Ceyhun Balcı arşivi)

    Türkiye’nin başına yeni çoraplar örülürken, Cumhuriyetin üzerine kara bulutlar çökmüşken bir 14 Mart daha gelip çattı.

    14 Mart tümüyle bizlere özgü bir gün ve bayram.

    Hekimlerin bayramı gibi görünse de özündeki bağımsızlık kararlılığı ve vatanseverlik tutkusu göz önüne alındığında son derece değerli, simgesel ve kitlesel bir bayramdır 14 Mart. Bu yanıyla tüm toplumu kapsayan bir gündür.

    Osmanlı’nın çöküş yıllarından başlayarak savaşlarda, Cumhuriyetin kuruluşunda ve devrimlerin yaşama geçirilmesinde eksik olmamış Tıbbiyelilerin günümüzde de bu çizgide yürümeleri elbette beklenen tutum.

    Hekimlerin çoğunluğunun bu çizgide olduğu kuşkusuz.

    Bu özün söze ve eyleme dönüştürülememesi ise başlı başına sorundur.

    Hekimlerin meslek kuruluşu Türk Tabipleri Birliği hekimlerin ayağına takılan taş konumuna evrilmiş durumdadır.

    Yaklaşık 30 yıldır etnik ayrılıkçı akımların etkisi altındaki TTB’den gelen haber güncel gelişmelere uygunluk gösterse de ürperticidir.

    14 Mart kutlamaları kapsamında Anıtkabir ziyaretinin TTB resmi internet sitesinde duyurulması ve bu anlamlı eyleme katılımın olabildiğince artırılması tasarlanmış.

    Merkez Konseyi bu öneriyi oylamış ve uygunsuzluğuna karar vermiş.

    Yanlış okumadınız!

    TTB Merkez Konseyi’nin 11 üyesinden 6’sı bu karara karşı oy kullanmış.

    Tam da burada böylesi yaşamın olağan akışına uygun ve hekimlerin ezici çoğunluğunun onayını alacak bir kararı oya sunma gafletine düşenlerin hatasını görmezden gelmemek gerekir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğinin, dirliğinin ve hatta varlığının TBMM’de oylanması için çabaların yoğunlaştığı şu günlerde Anıtkabir ziyaretinin TTB Merkez Konseyi’nde oylanmasının yeni açılım döneminde başımıza geleceklerin habercisi olarak nitelenmesi abartı olmayacaktır.

    Bu akla ve vicdana sığmaz durumun önde gelen sorumlusunun biz hekimler olduğunun altını çizerek özeleştirinin gereğini yerine getirmiş olalım.

    Gelinen noktada başta iktidar ve kendisini kuryeliğe adayan etnikçi parti olmak üzere onların birlikteliğine hayranlık duyanların oluşturduğu, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en geniş tabanlı koalisyonu var karşımızda.

    Sivas Kongresi’nde “Ya istiklâl ya ölüm” diye haykırarak kurtuluş yolunda Mustafa Kemal’in yanı başında yer alan Tıbbiyelilerin Anıtkabir’i bile tartışma ve oylama konusu yapanlarla görülecek bir hesabı olduğu açıktır.

    Bu hesaplaşma geciktikçe hekimlerin sorumluluğu büyüyecek ve taşınan bu yükün altında ezilmek kaçınılmazlaşacaktır.