cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • Luksor Tapınağı

    Luksor’a ulaşıyoruz. Nil’deki yüzer otelimize gitmeden önce ayağımızın tozuyla Luksor tapınağına yöneliyoruz. 

    “Yavaş yavaş, Hasan Şaş”

    “Yavaş yavaş Mansur Yavaş” sözleriyle karşılanıyoruz.

    Yalnız Luksor’da değil Mısır’daki tüm ören yerlerinin önünde gezgin satıcı duvarını aşmanız gerekiyor. 

    Türk olduğumuzu anlayan satıcılar öğrendikleri Türkçe tümceleri sıralayarak ilgimizi çekme çabası içindeler.

    Onlara soru sormak ve hatta göz teması kurmak bile yapışkanlık için gerekçe arayan satıcıların arayıp da bulamadığı fırsat. 

    Neyse ki, içeri girdikten sonra onlardan hiç olmazsa dışarı çıkana dek kurtulmuş oluyorsunuz.

    Luksor eski Mısır kalıtlarının ikonik yerlerinden birisi.

    Luksor tapınağı girişi

    Tapınağın Eski Mısır dönemindeki adı “güney haremi” anlamına gelen “ipet-resyt”.

    Eski Mısır’da Nil’in doğusu yaşam alanı olurken, batısı ölümden sonraki yaşamın başladığı yaka olarak görülmüş. Güneşin doğuşu yaşamı, batısı ölümü simgelemiş. Eski Mısır’ın yaşam kaynağı olan Nil iki dünya arasındaki çizgi olarak da işlev görmüş.

    Ölmüşlerin yaşam alanı da denebilir. Bizim ölüm olarak nitelediğimiz dönem eski Mısırlı için yeni bir yaşam anlamına gelmiş.

    Luksor tapınağı yapımı 2000 yıl süren Karnak’ın tersine bütünlük içinde bir görünüm sunuyor. III. Amenhotep ve II. Ramses’in yaptıklarına tek ekleme Büyük İskender’in yaptırdığı tanrı Amun’un kutsal teknesi olmuş.

    Amun’un kutsal teknesi

    Luksor tapınağı Amun, Mut ve Khonsu’dan oluşan Thebes üçlüsüne adanmış. 

    Amun, XI. Hanedan döneminde öne çıkan antik Mısır tanrısı. Mut eşi tanrıça ve Khonsu da ay tanrısı oğullarıdır. Amun ve Mut’un kralı koruduklarına inanılmış. 

    Girişteki bir çift dev heykele eklenen dikilitaş II. Ramses’in  ardıllarınca, Kadeş’te Hititlere karşı kazanılan utkunun anısına yerleştirilmiş. Gerçekte 2 adet olan dikilitaşlardan birisi bugün oldukça uzakta ve Paris’teki Concorde meydanını süslemektedir. 

    Tapınağın girişindeki armalar II. Ramses’in Hititlere karşı yaptığı ve (sözde) zaferle ayrıldığı Kadeş savaşını simgeliyor.

    Haccac Camisi

    Tapınakta ilerleyince XIII. Yüzyıl yapıtı Ebu el Haccac camisini görüyoruz. İmam ezana başlamadan önce alışık olmadığımız uzunca süre ses denemesi yapıyor. 

    Dev oturan Ramses heykeli oldukça görkemli görünüyor.

    Tapınak duvarlarında her yıl firavunun tanrısallığının yenilendiği Opet festivali betimlenmiş. Opet festivali, Yeni Krallık ve sonrasında Nil’in taştığı dönemde daha önce adlarını andığımız tanrılar üçlüsünü yüceltmeyi amaçlayan bir kutlamaydı. Elbette, tanrılarla halk arasındaki köprü olarak da görülen firavun da festivalle onurlandırılmaktaydı.

    Krallar Vadisi

    Luksor’daki ikinci günümüzde ilk olarak Krallar Vadisi’nin yolunu tutuyoruz. Verimli Nil havzası boyunca ilerlerken gezginlere kuşbakışı görüş olanağı sunan balonlara rastlıyoruz. 

    Fotoğraf çekimi için durakladığımız yerde dev Memnon heykelleriyle karşılaşıyoruz. III. Amenhoteb’in Yeni Krallık döneminde harabeye dönen gömüt tapınağından geriye kalanlarla karşı karşıyayız. 

    Dev heykellerin Memnon adıyla anılmasına gelince.

    Strabon’un yaşadığı dönemde bu heykeller Şafak’ın oğlu olduğu söylenen ve Yunanlara karşı Truvalılara yardıma giden Etiyopya’nın mitolojik kralı Memnon ile özdeşleştirilmiştir.

    Dev heykeller MÖ 27’ye tarihlenen bir depremde yıkıma uğramış.

    Krallar Vadisi 

    Yeni Krallık döneminin firavunlarının anıt gömütlerinin bulunduğu yerdir Krallar Vadisi. Yeni Krallık’la birlikte firavunlar piramitlere değil buradaki kaya mezarlarına gömülmüşlerdir. 

    Krallar Vadisi’ndeki Yuya ve Tuya gömütlerinden de söz etmekte yarar var. Kral ve kraliçe olmamalarına karşın burada gömülmüş olmaları ayrıcalıklarının kanıtıdır. III. Amenhotep’in eşi kraliçe Tiye’nin annesi ve babasıdır Tuya ve Yuya. 

    Yuya, kraliçenin babası olmasının yanı sıra kralın savaş arabalarından sorumludur. Bu önemli görevine gönderme olarak Kralın Babası olarak da anılmıştır.

    Tuya ise “Haremin Baş Kadını” unvanıyla onurlandırılmıştır.

    Zaman kısıtı nedeniyle üç anıt gömüte girebileceğiz.

    Kimi anıt gömütlere merdiven çıkıp, gömüt odası için yeniden merdiven inmek gerekirken kimilerinde tersini yapmak gerekiyor.

    Dokuz yaşında tahta çıkıp 19’unda yaşamını yitiren Tutankamun’un gömütü en ünlüsü. Nedeni başarılarından çok soyulmamış, yağmalanmamış olması. Giriş kuyruğu uzun, beklemeyi ve zaman yitirmeyi göze alamıyoruz.

    Burası saklı vadi olarak da biliniyor. Toplam 63 gömüt bulunmakla birlikte yalnızca 11’i ziyarete açık. 

    Bölgenin kazılarını yapan arkeolog Howard Carter’ın kullandığı tepe konuşlu yapıyı selâmlayarak ilerliyoruz. 

    Howard Carter evi

    III. Ramses’le başlıyoruz. 

    Arpçılar gömütü olarak da biliniyor. İki görme engelli arpçının görselleri nedeniyle bu adla anılmış.

    Rölyefler eski Mısır gündelik yaşamından kesitler sunuyor.

    İkinci olarak Merenptah’ın huzurundayız.

    Merenptah yaşamının onuncu onyılını görmüş olan II. Ramses’in 13. oğludur. II. Ramses’in ardından tahta çıkmıştır. II. Ramses’in çok sayıda çocuğundan 52 oğlunun adı saptanmış.

    Doğal etkilere açık olunca solan renklerin kapalı ortamda korunduğunu gözlemliyoruz. 

    Bok böceği Mısır tanrısallığında önemli yere sahip. 

    Gündoğumundaki etkisiyle öne çıkıyor. 

    Dışkısıyla larvasını sarmalayarak soyunu sürdürme konusundaki doğal davranışıyla eski Mısırlılara esin kaynağı olması ilginç. İnsanların ona yüklediği tanrısallıktan bu böceğin elbette haberi yok.

    Hızlı turumuzu IX. Ramses’le tamamlıyoruz. 

    Yunan tarihçi ve coğrafyacı Strabon İskenderiye’de yaşamıştır. Buraya kadar gelmişken Krallar Vadisi’ni de ziyaret etmiştir. 

    Krallar Vadisi’ni şu sözlerle betimlemiştir : “Yaklaşık 40 mezar taşa oyulmuş ve muhteşem bir biçimde yapılmıştı. Görülmeye değer bir manzaraydı.”

    Hemen her firavun için ölümlerinden sonra öte dünyaya yönelik sunumların yapılabilmesi için bir tapınak yaptırılmış.

    Karnak Tapınağı

    Luksor’daki önemli bir başka noktadayız. Uzun tarihiyle uyumlu olarak çok sayıda firavunun etkisi gözlemleniyor Karnak’ta. 

    Eski Mısırlılar iki tür tapınak yapmışlar.

    Birincisi ölmüş kralların anısına dikilen kült yapılardı. 

    İkincisi tanrılara adananlardı. Her ne kadar tanrılara adanmış olsalar da bugünkü anlamıyla ibadet yerleri değildi bu gibi tapınaklar. Çünkü, bu tapınaklara yalnızca rahipler girebilirdi. Halk bu tapınaklara giremezdi.

    Tanrı Amun’a adanmış koç başlı sfenksli yoldan giriliyor tapınağa.

    Hem kral hem tanrı sayılan, Mısır mitolojisinin önde gelen kutsalı güneş tanrısı Amon Ra adına yaptırılmıştır.

    Luksor tapınağının tersine Karnak’ın yapımına çok sayıda firavun katkıda bulunmuştur. Her gelen kendisinden bir şeyler katmaya çalışınca yapımı 2000 yıl sürmüştür.

    Tapınakta ilk dikkat çekenler dikilitaşlar. 

    Eksiklerine karşın dikkat çekicilikleri tartışmasız.

    Buradaki eksik dikilitaşlardan birisi günümüzde Sultan Ahmet’i süslemektedir. 

    Tapınak yerleşkesindeki kutsal göl rahiplerin tapınaktaki ritüeller öncesinde temizlenmeleri amacıyla oluşturulmuş. 

    Kutsal göldeki küçük meydana bok böceği anıtı eklenmesi unutulmamış. Anıtın çevresinde 7 kez dönülürse uğur getireceği inancı yaygın olunca bu beklentiden yoksun kalmak istemeyenler çok zaman ve emek gerektirmeyen bu eylemi yerine getiriyorlar. Khepri olarak da bilinen bu tanrının her sabah güneşi doğu ufkunda görünür kıldığına inanılmış. Khepri, “kendini geliştiren” demekmiş.

    Bok böceği anıtı

    Hatşepsut

    Luksor’da Nil’in batı yakasındaki turumuz sürüyor.

    Bu kez görkemiyle ayrıcalıklı Hatsepşut tapınağındayız. 

    Tapınak XVIII. Hanedan döneminde kraliçe Hatsepşut’un mimarı Senenmut’un tasarımı. Teras biçemli, üç kattan oluşuyor. İkinci ve üçüncü katlar ziyarete açık.

    Antik Mısır’da kimi firavunların benimsemedikleri önceki hükümdarlara adanmış yapıları bozduklarına rastlanmıştır. Hatsepşut onlardan biridir. 

    Eski Mısır’da kadın firavunlar olarak Nefertiti, Kleopatra ve Hatsepşut adları sıkça duyulanlardır. Onlara Neferusobek, Merneith ve Tawosret de eklenebilir.

    Antik Mısır’da kadın-erkek eşitliği bugün bile dünyanın pek çok yerinde mumla aranacak denli üst düzeydedir. Bu durum antik gezgin Heredot’un gözlemleriyle de doğrulanmıştır. 

    Mısır kadını mahkemede davacı, sanık ya da tanık olarak erkekle eşit konumdadır. Mahkemelerin verdiği cezalar da kadınlara olumlu ayrımcılık içermemiştir. 

    Kadın, yanında erkek olmaksızın bir yerden bir yere gidebilir.

    Evlilikte tek eşlilik esastı. Kadın, evlilikten sonra da adını korurdu. İstediği zaman boşanabilirdi.

    Mısır tanrısı Bes evin ve çocuğun koruyucu tanrısı olarak betimlense de kadının koruyucusu olarak da görülür.

    Tapınak girişindeki göze çarpan sakız ağacı kütüğünün yaklaşık 3500 yıl önce günümüzde Somali sınırları içinde olan Punt’a kraliçenin buyruğuyla yapılan seferle getirilip buraya dikildiği söylenir. 

  • Cumhuriyetimizin kuruluşundan hemen sonra başlayan devrim kasırgasında çok sayıda köşe taşı vardır.

    Her nedense “kadın devrimi”nden çok söz edilmez.

    Tüm devrimler önemlidir kuşkusuz.

    Ancak, hepsinin içinde “kadın devrimi” ayrıcalıklıdır.

    Yüzyıllar boyunca karanlıkta bırakılmış, itilmiş, kakılmış insan yerine konmak şöyle dursun canlıdan bile sayılmamış kadının yüceltilmesi, özgürlüğüne kavuşturulması en önemli devrim sayılmalıdır.

    Atatürk, İzmir’de bir sinemada gösterilmekte olan Şarlo filmini izleyecektir. Salonun önünde gittiği her yerde olduğu gibi coşkulu sevgi gösterileriyle karşılanır.

    Karşılayanlar arasında çok sayıda kadın da vardır.

    Salona girdiğinde içeride tek kadın bulunmadığını görür.

    Yanındakilere “burada neden kadın yok?” diye sorar.

    “Efendim, onlar için özel gösterimler yapıyoruz” yanıtı verilir.

    “Salonun yarısını boşaltın, boşalan yerlere de dışarıdaki kadınları alın” buyruğunu verir.

    Salonun tümünü boşalttırmaz.

    Amacı kadınlarla erkekleri yan yana getirmektir.

    Bir elmanın iki yarısı olan kadın ve erkek yaşamın her alanında yan yana, aynı ortamda olurlarsa eşitlikte ilk adımdır ona göre.

    Gazi’nin Karlsbad anılarında yer alan etkileyici bir bölüm vardır.

    Kaldığı otelin lokantasında birlikte yemek yiyen, dans eden kadınları ve erkekleri gördükten sonra günün birinde benim ülkemde de bu görüntüler oluşmalı diye düşünür.

    İzmir’deki sinema deneyimi, Karlsbad’da kafasına koyduğunu gerçekleştirmek için eşsiz fırsat yaratmıştır. Kadınla erkeği sinema salonunda yan yana getirmenin tam zamanıydı.

    Türk toplumunda o güne değin bırakınız yaşama geçirilmesini akla bile getirilemeyecek bu görüntü ancak devrimci bir dehanın ve özgüvenin ürünü olabilirdi.

    Cumhuriyetin dört koldan kuşatıldığı, Cumhuriyet sayesinde var olanlarca yıkıma uğratıldığı bugünlerde devrimci önderlikten yoksun olduğumuz kuşkusuzdur.

    Kadının aşağılandığı, toplumsal yaşamdan çıkartılmaya çabalandığı daha da kötüsü şiddetin her türüyle karşılaşabildiği yeni Türkiye’de kadın hareketlerinin önemi de artmış oluyor.

    Bu noktada, kadın hareketi etiketi taşıyan irili ufaklı çok sayıda oluşuma ilişkin birkaç söz söylemekte yarar var.

    Bu oluşumların farklı söylemleri ve eylemleri olduğu görülüyor.

    Bir önemli nokta var ki değinilmeden geçilemez.

    Başkaları gibi kadın hareketinin köklerinin de bu topraklarda olması, ayaklarının buraya basması gereği tartışılmaz.

    Özellikle, dış kaynaklı fonlarla var edilen oluşumların kadın üzerinden kendilerini besleyen güçlerin sözcülüğüne öncelik verdiği de bir başka gerçektir. Bu durumun kadın hareketine güç vermek bir yana zarar vermekte olduğu tartışmasızdır.

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününü kutlu kılabilmek için epeyce çaba harcamamız gerekiyor.

  • “Tarih bilgisi, geçmişi öğrenmenin yanı sıra, bugünü anlama, geleceği de kurgulama olanağı verir.”

    Türkiye Cumhuriyeti, ikinci yüzyıla adım atmışken bir başka mandacılık-sömürgecilik saldırısıyla karşı karşıya. Bu ve benzerleri cumhuriyetin başından bu yana her fırsatta kendisini gösterdi.

    Yıl 1918!

    Birinci Dünya Savaşı ağır yenilgiyle sonuçlanmış. Osmanlı çökmekle kalmamış, kurbanlık koyun gibi paylaşılmayı beklemektedir.

    Henüz Sevr yoksa da Mondros olacakların işaret fişeğidir.

    Osmanlı aydını nicelikli olmadığı gibi niteliksizdir de.

    Karanlığın ve umutsuzluğun egemen olduğu ortamda aydın sayılanlar çıkış yolunu mandacılıkta görürler.

    Mondros’tan hemen sonra Aralık 1918’de Wilson Prensipleri Cemiyeti kurulur. Halide Edip, Refik Halit, Ali Kemal gibi adlara Yunus Nadi, Celâl Nuri, Necmettin Sadık ve Ahmet Emin gibi gazeteciler de eklenirler.

    Düşmanı Türk topraklarından kovma umudu taşımadıkları gibi onurlu bir seçenek için çaba göstermeyi de akıl edemezler. İlerleyen dönemde ABD’ye sığınarak kalkınmayı ve günyüzü görmeyi ummaktadırlar.

    Her ne kadar, bu dernek kuruluşundan 2 ay sonra kapanmış olsa da zamanın aydınlarının ruh durumunu göstermesi bakımından tarihte bıraktığı iz önemlidir.

    Amerikan Mandasını savunan yazar ve gazeteciler tarafından kurulmuştur. Cemiyetin bazı üyeleri daha sonra Milli Mücadele’ye katılmıştır. Sivas Kongresi’nde bu cemiyetin üyeleri Amerikan Mandasını savunsalar da Mustafa Kemal ve Arkadaşlarının tam bağımsızlık düşüncesi karşısında başarılı olamamışlardır.

    Bu dernekle neredeyse eş zamanlı kurulmuş olan Kürt Teali Cemiyeti’ni unutmamak gerekir. İngiltere ve Osmanlı döneminin gerici partisi Hürriyet ve İtilaf’la da yakın ilişkisi bulunan derneğin yabancı destekli bir Kürt devleti kurma çabalarına destek olmayı amaçladığı kuşkusuzdur. Dernek 1921’de TBMM kararıyla kapatılmıştır.

    Amerikan mandacısı olur da dönemin güçlü emperyal devleti İngiliz mandacısı olmaz mı?

    Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Samsun’a çıktıktan bir gün sonra İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurulur. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’yla yakın ilişkisi bilinen dernek doğrudan İngiliz desteklidir. İstanbul’da yoksullara et dağıtarak da toplumun ilgisini ve sevgisini kazanmayı göz ardı etmez.

    Günümüze gelirsek!

    Ekim ayında MHP önderi Bahçeli tarafından gündeme sokulan “Terörsüz Türkiye” etiketli, bebek katili Öcalan’a başrol veren sözde “bilgelik” hareketini tarihte yaşananların ışığında irdelemekte yarar var.

    Bahçeli, siyasi yaşamı boyunca kitleleri şaşırtan kararlarına bir yenisini ekledi böylelikle. Ortadan ikiye bölünmüş Türk milletinin bu konuya yaklaşımı da “bölünmüşlük” ortak paydasında gelişti. Bunda siyaset kurumunun etkisizliği ve tepkisizliği önemli rol oynadı.

    TBMM’de grubu bulunan partilerden yalnızca birisi sınırlı sandalye sayısıyla bu emperyal projeye karşı dururken, bir başkasının genel başkanı uydurma gerekçelerle tutuklanmış durumda.

    Kuryelik görevi üstlenen etnikçi-bölücü partinin temsilcileri İmralı’yla Ankara ve Irak kuzeyi arasında mekik dokudular. İktidar bu süreci sahiplenmez görünmeye çalışsa da on binlerce insanın ölümünden sorumlu bir hükümlüyle bağ kurulmasına yol vererek kurgunun içinde olduğunu ortaya koymuş oldu.

    Olan bitenin adını koymak gerekirse!

    Yaklaşık 100 yıl önce dernekler aracılığıyla yaşama geçirilmeye çalışılanın bire bir aynısıdır.

    Utanç kaynağı olması gereken bu durum kamuoyu yönlendiriciliğiyle karartılmaktadır.

    Emperyalizmin Lozan’da not edip cebine koyduğu istekler bir kez daha önümüze konmuştur. Bu hıyanet kurgusuna açık ve anlaşılır şekilde karşı durması gereken kurucu partiyse “saydamlık” ve “TBMM” sayıklamalarıyla dolaylı da olsa ortak olmakta sakınca görmemektedir.

    Şu ya da bu şekilde kurguya engel olabilecek güçler devinime geçirilemezse Sevr’le 100 yıl aradan sonra bir kez daha tanışmamız kaçınılmaz olacak.

    Yüz yıl önceden ne fark mı var?

    O zaman derneklerin üstlendiği göreve seçimde milletin oyunu başka şeyler söyleyerek alan partiler gönüllü oluyor.

    Ülkenin kurtarıcısı ve kurucusu olan TBMM yıkımda baş rol üstlenmiş olmuyor mu?

  • Anadolu pop akımının belki de son adlarından biriydi.

    Kişisel tanışıklığım yoktu.

    Milyonlar gibi ben de onu sevenlerden ve onun da ötesinde onun diktiği ve büyüttüğü umut ağacının tutkunlarından biriydim.

    Müziği etkileyici olduğu kadar ezgilerinin kökleri de tıpkı bedeni ve düşüncesi gibi bu topraklardaydı. Son derece üretken ve yaratıcı olduğu kuşkusuzdu.

    Türkiye’nin son 75 yılına damga vuran, son çeyrek yüzyılda karşıtsız kalan karanlık dönemdeki duruşu da yaptığı müzik kadar değerliydi.

    Çok iyi müzik yapan, sanat yapıtı üretmede kusursuz sayılabilecek çok sayıdaki değerin Cumhuriyet duyarlılığı konusunda kararlı, özgüvenli ve tutarlı davranamadığı yıllarda Edip Akbayram’ın eğilmez, bükülmez duruşu da bir o kadar paha biçilmezdi.

    Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve elbette tanınmış sanatçılar FETÖ çevresinde dört dönerken, birlikte fotoğraf vermeye can atarken Edip Akbayram Cumhuriyet mitinglerinin umudu yeşerten sesi, milyonların içini ısıtan güleryüzü olmayı yeğledi.

    FETÖ’ye hayır diyebilen az sayıdaki bilinç anıtından birisi olma gururuyla donattı kendini.

    Türkiye’nin FETÖ’nün yanı sıra bir diğer can düşmanı olan etnikçi bölücülükle de hiç işi olmadı. Solculuğu neredeyse etnikçi bölücülükle bir tutanların olur olmaz gerekçelerle oluşturduğu imza listelerinde de adına rastlanmadı hiçbir zaman.

    Cumhuriyetin ve Atatürk devrimlerinin söz konusu olduğu hemen her yerde sesiyle, sözüyle, bedeniyle bulunmaktan bir an olsun geri durmadı.

    Cumhuriyet yıkımının sona yaklaştığını varsayarak ağızları kulaklarına varanların ortalığı kapladığı bugünlerde gözü arkada kalmış olsa da sarsılmaz bir Cumhuriyetçi olarak üzerine düşeni fazlasıyla yaparak ayrıldı aramızdan.

    İyi yaptığı işi dürüstlükle, dik duruşla bütünleştiremeyen sayısız insanın bulunduğu bu dünyanın seçkin ve saygın kişiliklerinden biriydi.

    Tarık Akan, Zeliha Berksoy, Müşfik Kenter, Yıldız Kenter, Mücap Ofluoğlu, Kemal Sunal, Ferhan Şensoy, Macide Tanır…

    Edip Akbayram az önce adını andıklarım arasında FETÖ’ye hiçbir koşulda yaklaşmayan, daha da önemlisi onun yarattığı tehlikenin bilincinde olanlar arasında hayatta kalan tek kişiydi.

    Hiç kuşkusuz çok özlenecek!

    Ama, ezgileri, duruşu ve Cumhuriyetçiliği anımsandıkça bu özlem biraz olsun giderilecek.

    Yüce anısına saygı göstereceksek eğer onun yaptığı gibi Cumhuriyet’e sıkı sıkı sarılmayı sürdüreceğiz.

  • HORUS’UN REÇETEMİZDEKİ GÖZÜ

    Uygarlıklarını Greko Romen temele dayandırmaya çalışan batılılar başta Mısır, Mezopotamya ve Fenike olmak üzere doğudaki uygarlıkları görmezden gelmişlerdir. 

    Oysa, görmezden geldikleri Mısır uygarlığı hemen her bakımdan Yunan ve Roma uygarlıklarını etkilemiştir. 

    Eski Mısır’dan güçlü bir yansımaya günümüzde doktor reçetelerinde rastlarız.

    Rx-p (yapınız, hazırlayınız)’yle başlayan doktor reçetesi hekimle eczacı arasındaki şifreli iletişim aracıdır. 

    Eczacı, hekimin reçetesindeki şifreyi çözer ve istenen ilacı hazırlar. Hastaya da gerekli uyarıları yaptıktan sonra ilaç kullanıma hazırdır.

    Bol tanrılı Mısır panteonunda güneş ve sağlık tanrısı olarak da bilinen şahin başlı Horus güneş tanrısı Osiris ve ay tanrısı Isis’in oğludur. Panteondaki tüm tanrılar önemli olmakla birlikte bu üçlünün yeri ayrıdır. 

    Osiris’in kardeşi Seth ise karanlıklar tanrısıdır. Seth ağabeyi Osiris’i öldürmüştür.

    Amcasından, babasının öcünü almak isteyen Horus’un gözü Seth tarafından parçalanır. Bilimler tanrısı olarak bilinen tıp biliminin de kurucusu sayılan diğer amca Toth, Horus’un gözünün parçalarını bir araya getirir. Bulamadığı bir parçayı da tanrısal gücüyle tamamlayarak Horus’u gözüne kavuşturur. 

    Bu olaydan sonra Horus’un gözü Oudiat olarak bilinmiştir. İleri görüşlülüğün, beden bütünlüğünün ve sonsuz doğurganlığın simgesine dönüşmüştür Horus’un gözü.

    İlk görsel Horus’un gözünü simgeler. İkincisiyse doktor reçetelerinde bugün de kullanılmakta olan Rx-p başlangıcını. 

    Bugün de yaşamımızın bir parçası olan hekim reçetesindeki giriş simgesinin Horus’un gözünden evrildiğini anlamak zor olmasa gerektir.

    Bu simgenin reçetelere girişini tıp öğrenimi sırasında İskenderiye’de bulunan Galen’e borçlu olduğumuzu unutamayız. 

    Ortaçağ, Avrupa’da karanlığı çağrıştırsa da İslâm ve Türk dünyasının ortaçağı aydınlık olmanın ötesinde göz kamaştırıcıdır. Bilimin hemen her alanındaki buluşlar ve gelişmeler ortaçağa damga vurmuştur. 

    İslâm-Türk dünyasında reçeteye “huz” diye başlanırken, sonraları Türkçesi olan “alasın/alasun” da reçete başlangıcı olarak kendisine yer bulmuştur. 

    Osmanlı’da gerileyen ve neredeyse yok olan bilimsel etkinlikler, Osmanlı’nın son döneminde Fransız-Latin ekolü rehberliğinde canlandırılmıştır.

    Bu dönüm noktasıyla birlikte reçeteler yeniden Rx/p (Recipe, kabul ediniz) girişiyle düzenlenir olmuştur. 

    Horus, günümüzde reçetelerimizde yaşıyor.

    Kaynakça

    “Horus’un gözünden Rp’ye”, Doç Dr Ali Haydar Bayat, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Anabilim Dalı.

    chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://e-kutuphane.teb.org.tr/pdf/eczaciodasiyayinlari/izmir-mays-83/7.pdf  

  • ESKİ MISIR’DAN

    Eski Mısır, yeryüzünde filizlenen ilk uygarlık olmamakla birlikte diğerlerinden çok uzun süre ayakta kaldı. En parlak döneminde dünyadaki uygarlıkların en görkemlisi oldu.

    Eski Mısır yaşamından kesitler göz alıcı görünümler sunarken bugünün Mısır’ı nasıl olur da bu kadar geri düşer dedirtebilir insana.

    Sıkça yapılan hataya düşmeden, geçmişi bugünün değerleriyle yargılamadan okumak en iyisi.

    Bu yazıda eski Mısır uygarlığından kesitler paylaşacağım. Paylaşılmaya değer sayısız örnekten seçki olarak okunabilir bu yazıya konu olanlar.

    Antik Mısır’da kedi olmak

    Görsel wordpress yapay zekâ yardımıyla oluşturuldu

    Kedinin yaşam sahnesine çıkışı 6 milyon önceye tarihlenir.

    Kesin bilinmese de kedinin evcilleşmesine kanıt olabilecek 9500 yıllık buluntulara Kıbrıs’ta rastlanmıştır. Evcilleşme yeri olarak antik Mısır’ı işaret eden kanıtlar eksik değildir. Yakın Doğu’yu pek çok türün evcilleş(tiril)me adresi olarak görmek yanlış olmaz.

    Antik Mısır’da kedinin önemli bir varlık olduğu kuşkusuzdur. 

    Antik Mısır, depolanacak denli çok tahıl üretiminin ilk yapıldığı yerlerdendir. Depolamak, koruyamadığınız ölçüde tahılı kemirgenlerle paylaşmak demektir. Antik Mısır’da önemsenmesi kedinin kemirgen avcısı olmasıyla yakından ilişkili olmalıdır. 

    Kedinin kendisine yönelen bu ilgiyi ve sevgiyi karşılıklandırmış olması kimseleri şaşırtmaz. İnsanı kendisine öyle bağlamıştır ki, antik Mısır’da kediye tapılır olmuştur. 

    Zamanla Mısır’a özgü tanrıça olup çıkmıştır ve Bastet adıyla anılmıştır. 

    Kedilerin gömütlerde yer almaya başlaması MÖ 4000’lere tarihlenmektedir.

    İnsanların yanı sıra hayvanların da mumyalandığı antik Mısır’da kedilerin de özel bir yeri olduğu kuşkusuzdur.

    Mısır mahkemelerinde sorgu konusu olmuştur kedi.

    Başkasının kadınına, kızına yan gözle baktın mı?

    Ya da çaldın mı türünden sorulara. 

    Mısır müzesinde kedi mumyası

    “Kedilere kötülük yaptın mı” gibi bugün bizlere çok da olağan gelmeyen bir başkasının eklenmiş olması kedinin Mısır toplumunda kapladığı yeri anlatması bakımından değerli olsa gerektir.

    Rosetta Taşı

    Mısır’da 250 yılı aşkın süren Osmanlı egemenliğini izleyerek bu topraklar 1798’de Fransızlarla tanıştı. 

    İleriki yıllarda Fransız imparatoru olacak Napolyon Bonapart komutasındaki iki ordu Mısır’a işgal gücü olarak ayak bastı.

    Napolyon’un iki ordusundan ilki silahlı güçlerdi.

    Diğeri ise, o güne dek görülmemiş askerlerden oluşmaktaydı.

    Bilim insanları, bilginler, botanikçiler, tarihçiler…

    İlk ordu Mısır’ı ele geçirirken ikincisi Mısır’ın o güne dek neredeyse el değmemiş varlıklarına odaklandı.

    Mısır, ikinci ordu için paha biçilmez değerlere sahipti.

    Bu arada, Fransızlar önce Amiral Nelson tarafından daha 1798’de Nil Savaşı’nda yenilgiye uğratıldı.

    Üç yıl sonra Fransız ordusu bu kez İskenderiye yakınlarında yenildi İngilizlere.

    Rosetta taşı 1799’da Fransız ordusunda teğmen olan Francois Xavier Bouchard tarafından Rashid’te (batılılarca Rosetta) bulundu. 

    MÖ 1961’da yazılmış olan Rosetta taşı üzerinde 3 ayrı dilden yazıt yer alıyor.

    En altta dönemin Yunancasıyla yazılmış bölüm bulunurken, ortada Demotik dille yazılmış olan bölüm yer almaktadır. 

    Hiyeroglif ise en üsttedir.

    Mısır’da Fransız egemenliğinin kırılması Rosetta’nın Fransa yerine İngiltere’nin yolunu tutması sonucunu doğurmuştur. 

    Bugün bir replikası Kahire arkeoloji müzesinde bulunmakla birlikte özgün olanı British Museum’dadır.

    Rosetta taşındaki yazıların içeriği bir yana tarihsel bağlamda üstlendiği önemli işlev Mısır hiyeroglif yazısının deşifre edilmesine araç olmasıdır.

    Eski Mısır yazısının çözümünde Fransız Champollion ve İngiliz Young yarışa tutuştular. Young’ın her bir simgenin bir sözcüğe karşılık geldiği varsayımı saplantıya dönüşünce Champollion bu yarıştan yengiyle ayrılmış oldu. 

    Rosetta, İngiltere’ye gitse de Mısır yazısının çözülmesi onuru bir Fransıza, Jean Francois Champollion’a kalacaktır. 

    Kahire Arkeoloji Müzesi’ndeki Rosetta kopyası

    British Museum’daki Özgün Rosetta Taşı

    Dikilitaşlar

    Antik Mısır’da dikilitaşlar da önemli varlıklardır. 

    İstanbul, Paris, Londra ve Washington DC gibi dünya kentlerinin meydanlarını süslüyor oluşları dikilitaşların önemsendiklerinin kanıtı sayılmalı.

    Bu önemli varlıkların dünyanın çeşitli kentlerine götürülmüş olması Mısır’ın tarihsel değerlerinin yağmalanmış, talan edilmiş olduğunun da göstergesidir. 

    Yükseklikleri 15-30 metre arasında değişen Mısır dikilitaşları temelde güneş tanrısı Ra’ya adanmıştır.

    Tapınak girişlerine çift olarak dikilmişlerdir. Daha çok süsleyici oldukları düşünülmektedir.

    Sultan Ahmet meydanındaki Mısır dikilitaşı MS 390’da zamanın egemen gücü Roma imparatoru I. Therodosius zamanında getirtilmiştir. Daha doğrusu dikilitaşı Bizans başkentine getirme işi imparator Konstantin zamanında kararlaştırılmıştır. O ölünce eylemi tamamlamak ardılına kalmıştır.

    Aynı yıllarda bu meydana bir de örme dikilitaş konduğunu biliyoruz. Amacı kestirmek zor. Hayranlığın yansıması mı yoksa biz de yaparız anlayışı mı?

    Örme dikilitaş

    Örme dikilitaş da Mısır’dan getirtilenle aynı tarihlerde yapılmış olsa da onarımını yaptıran VII. Konstantin’in adıyla birlikte anılmaktadır. Yüzeyinin, VII. Konstantin’in dedesi, I. Basileos’un zaferlerini betimleyen tunç plakalarla kaplı olduğu ve bu plakaların IV. Haçlı Seferi sırasında yağmalandığı bilgisine rastlanır kaynaklarda. 

    Bizanslı Notaras’a “Konstantinopolis’te Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim” demiş olmasında bu ve benzeri olayların etkisi kuşkusuzdur.

    Paris’in Concorde meydanını süsleyen dikilitaşınsa ilginç bir öyküsü vardır. Paris’e karşılıksız gelmemiştir.

    Mısır valisi Mehmet Ali Paşa tarafından Baron Taylor ve Mısır yazısını çözen Jean Francois Champollion’un önerisiyle 1831’de Fransa’ya armağan edilmiştir. 

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa Camisi’ndeki saat

    Karşılığı mı?

    Kahire’deki Selahaddin Eyyubi kalesindeki Kavalalı Mehmet Ali Paşa Camisi’nde görülebilir.

    Cami avlusundaki saat kulesinde yer alan saattir dikilitaşa karşılık verilen.

    Bundan 200 yıl önce yaşanmış bu değiş tokuş dikilitaş gibi paha biçilmez bir varlığın tekonolojiyle edinilmesidir bu değiş tokuşla ölümsüzleşen.

    Luksor’dan oldukça serüvenli ve zahmetli bir şekilde Paris’e taşınan dikilitaş 23 metre yüksekliğinde ve 222 ton ağırlığındadır. Karşılığında verilen saat hiç kuşkusuz bununla karşılaştırılamayacak denli hafiftir.

    Bugün iyice belirginleşen yükte hafif pahada ağır üretim anlayışının o yıllarda da geçerli olduğunun göstergesi olarak da algılanmalıdır bu değiş tokuş.

    Konkord dikilitaşı

    Eski Mısır’da tıp

    Eski Mısır’daki tıp etkinliklerinden yazılı belgeler aracılığıyla bilgi alıyoruz. 

    Yazılı belge deyince papirüsü anmamak olmaz.

    Yeni Krallık dönemine ilişkin Ebers ve Edwin Smith papirüsleri Mısır tıbbı konusundaki önemli kaynaklar olarak boy gösteriyor. Tıbba ilişkin papirüsler hekimler üzerinde tıp otoritesi görevi gördüğü gibi başarısız sağaltımlar sonrasında hekimi koruyan bir işlev de görmektedir.

    Tıp papirüsleri genç hekimlerin yetiştirilmesinde de kullanılmıştır.

    Günümüz tıbbının XIX. yüzyıldan bu yana belgeleştirildiği anımsandığında Mısır tıbbının binlerce yıl önceye dayanan belgeleştirme geleneğinin önemi daha iyi anlaşılır. 

    Hemen belirtmekte yarar var.

    Eski Mısır’da insan bedeni iyi tanınmadığı için hastalıkların nedenlerini ve gidişini kestirme konusundaki yetenekler gelişmiş değildi.

    Buna bağlı olarak hastalıkların adlandırılmasından çok ortaya çıkan belirtilerin giderilmesine yönelik sağaltım yöntemlerinden söz edilir bu belgelerde.

    Helenistik dönem yapıtı Kom Ombo tapınağındaki cerrahi gereçler ilgi çekicidir. Dönemin bilgi birikiminin eksikliğine eklenen diğer etkenler cerrahinin son derece yüzeysel bir işlem olarak sınırlanmasını zorunlu kılmıştır. 

    Kom Ombo tapınağında cerrahi gereçler 

    Ergenlikten erişkinliğe geçişte uygulanan sünnetin rahiplerce yapıldığına ve bu işlemde metal bıçak yerine çakmak taşının seçilmesi kabartılara konu olmuştur. Bu işlemin daha çok temizlik ve hijyen amaçlı olduğu düşünülmektedir.

    Sünnet

    Kral II. Amenhoteb’in doktoru Nebamun’un gömütünde bulunan bir görselde hekimin Suriyeli asile sağaltıcı sıvı sunumu betimlenir. Yabancı hastaların Mısır’daki şifa arayışı böylelikle yansıtılmış olur. Mısır tıp anlayışının eriştiği yüksek düzey belgelenir.

    Yabancı hastaya sağaltım

    Homeros da Odyssey’de verimli Mısır toprağının aynı zamanda güçlü ilaçların üretimine olanak verdiğinden söz eder. 

    Diğer yandan, antik tarih yazıcılığının babası sayılan Heredot Mısırlı hekimlerin uzmanlaşmasına değinir. Göz, diş, mide ve başka alanların uzmanlıklarından söz eder. 

    Birçok yazar ve filozof Mısır’daki tıp birikiminin Yunan ve Avrupa tıbbını etkilediğini, bu bakımdan insanlığın Mısır uygarlığına oldukça borçlu olduğunun altını çizer. 

    Edwin Smith papirüsünden şu alıntı paylaşılmaya değerdir : “Doku kaybı olan bir yarayla karşılaştığınızda ya da yara dudaklarının biri birinden uzaklaştığı durumlarda şunları yapmalısınız.”

    Mısır tıbbının hem savaşlara hem de iş kazalarına bağlı yaralanmalar konusunda önemli birikime sahip olduğu anlaşılır pek çok kaynaktaki bilgilerden.

    Eski Mısır’da tıp alanı tanrıça başının üstünde güneş diski olan aslan başlı Sekhmet’in (Serket) koruması altındadır. 

    Eski Mısır’da Öte Dünya

    Eski Mısır’da başka birçok toplumda olduğu gibi öteki dünyada dirilme inancı son derece güçlüdür.

    Öteki dünyada yaşam bulmanın herkesin hak edeceği bir durum olmayacağı da açıktır.

    Kişinin bu dünyada yaptıkları, işlediği günahlar belirleyici olacaktır.

    Ölümden sonra kişinin iç organları çıkartılır. İç organlar kavanozlara konurken, kalp ayrılır.

    Kişinin öte dünya yaşamını hak edip etmediğini belirleyecek olan kalptir. Ritüel Yeni Krallık’tan bu yana uygulanmıştır. Ölüm tanrısı Osiris’in öncülüğündeki ritüelde ölenin kalbi adalet tanrıçası Maat’ı simgeleyen devekuşu tüyüyle tartılır. 

    Tartı dengede kalırsa kişi öte dünya yaşamına hak kazanır.

    Kalbin ağır bastığı durumda ise ölenin kalbi aslan, su aygırı, timsah karışımı varlık olan Ammut’a yem olacaktır. 

    Bu ritüele çakal başlı mumyalama tanrısı Anubis de eşlik eder.

    Eski Mısır’ın tanrılar panteonu yaşamın pek çok alanında olduğu gibi öte dünya yaşamı kararının verildiği ritüelde de rol alır. 

    Sonsuza uzanan yaşam kararının verildiği böylesi önemli bir ritüelde tanrıların varlığına şaşırmamak elbette gereksizdir.

    Eski Mısır’da tahıl

    Eski Mısır’da tarımın, yiyecek üretiminin önemine ilişkin çok sayıda buluntunun varlığından söz edilebilir. 

    Geçmişin Thebes’i bugünün Luksor’unda 1920’de bulunan ahşap-alçı karışımı model tahılın önemine değinmesi bakımından dikkate değerdir. 

    Model, firavunun ev işlerinden sorumlu Meketre’nin gömütünde bulunmuştur. Orta krallık dönemine (MÖ 1980) tarihlenmiştir.

    Minyatür tahıl ambarını betimleyen model (75 cm x 36 cm x 56 cm) eski Mısır’ın tahıl üretme ve depolama duyarlılığını fazlasıyla yansıtmaktadır. 

    Modelin ayrıntılarında yer alan hırsızlığa ve kemirgenlere karşı önlemler dikkat çekicidir. 

    Model iki bölümden oluşmaktadır.

    İlki, başvuru ve ölçüm ikincisiyse, depo alanıdır.

    Buna benzer 24 model bulunmuştur Meketre’nin gizli mezar odasında. Bunların yarısı Mısır müzesinde sergilenirken geri kalan yarısı New York Metropolitan Müzesi’ndedir. 

    Farklı düşünceler geliştirilmiş olsa da bu ve benzeri minyatür modellerin mezar odalarındaki varlığı öte dünya yaşamına inançla ilişkilendirilmektedir.

    Kaynakça

  • İKİ YILDÖNÜMÜ

    17 Şubat 1923. Türkiye İktisat Kongresi yapıldı.

    18 Şubat 1952. Türkiye NATO’ya girdi.

    Kurtuluş Savaşı’nın hemen sonrasında başlayan Lozan görüşmelerine ara verilince yapılan Türkiye İktisat Kongresi, Türklerin cumhuriyeti kurmadan önce dünyaya meydan okuması olarak da okunmalıdır.

    Kongrede “tam bağımsızlık”, “egemenlik” ve “eşitlik” üçlemesiyle kendisini gösteren bu kararlılık Lozan’da 2. kez başlayan görüşmelerde emperyalin direncini kırmada önemli rol oynamıştır.

    Türkiye’nin NATO suç örgütüne girişi ise Türkiye Cumhuriyeti’ni var eden, varlığına anlam katan değerlerin yok sayılması anlamına gelmiştir.

    Tam bağımsızlık, egemenlik ve eşitlik gibi önemli ilkeler NATO’ya girişle birlikte tarihe karışmıştır.

    Üç çeyrek yüzyıldır NATO kapısına bağlanan Türkiye ekonomik bağımsızlığını da yitirmiştir. Böylelikle askersel ve siyasal bağımlılık geri dönüşsüz şekilde pekişmiştir.

    Örneğin, uçağını yapabilen Türkiye NATO üyeliğiyle birlikte bu yeteneğini yitirmiştir.

    Son aylarda ortaya atılan “Terörsüz Türkiye” etiketli, “süreç” ve “paradigma” yaldızlı açılım tuzağına bu iki yıldönümü penceresinden bakılmazsa olan biten anlaşılmaz.

    İçerideki işbirlikçilerin Öcalan’ı TBMM’ye çağırma aymazlığının altında yatan kök neden Türkiye’nin ekonomik ve siyasal bağımsızlığını yitirmiş olmasıdır.

    Barışı sağlama ve teröre son verme sözleriyle görülmesi engellenen emperyalin Türkiye’ye diz çöktürme girişimidir.

    Daha düne kadar meydanlarda ip atma tiyatrosu sergileyenlerin açtığı yolda terörün döpiyesli, kravatlı uzantıları boy göstermeye başlamıştır.

    İmralı, Irak kuzeyi, Kandil arasında postacılık yapanların bebek katiliyle birlikte barış güvercini rolüne soyundukları görülüyor.

    Tılsımlı kavramlar terörsüz Türkiye ve barış üzerinden geniş kitlelerin tutsak alınmaya çalışıldığını görüyoruz.

    Her türlü kara propagandaya karşın terör duyarlılığı süren Türk milletinin tepkisi başta adliye olmak üzere birçok aygıt aracılığıyla etkisizleştirilmesi çabaları tavan yapmıştır.

    Bugün yaşanmakta olan, Türkiye İktisat Kongresi aracılığıyla sergilenen meydan okumanın Lozan’da sağladığı başarının ve kazanımların hiçe sayılmasıdır.

    Bir milletin bağımsızlığından vazgeçmesinin ne denli yıkıcı sonuçlar yaratabileceği yaşanarak anlaşılmıştır.

    Keşke bu konuda her fırsatta çığlık atanlara, toplumu uyaranlara kulak verilseydi de bugünler yaşanmasaydı!

    Türkiye’nin çıkış yolu bağımsızlığını, egemenliğini ve eşitliğini anımsamasından geçiyor.

  • SAĞLIK BATAKLIĞI

    SAĞLIK BATAKLIĞI

    Covid 19 salgınının korkutucu günlerinde Türkiye’deki yoğun bakım yatağı çokluğu çoğumuzun içimizi serinletmişti. O sırada bunun nedenini araştırmak akıl edilmedi.

    Akıl edildiyse bile doğuracağı olası tepkilere göğüs germek göze alınamadı.

    Sağlıkta Dönüşüm’le birlikte hızla kazanç alanına dönüştürülen sağlık, girişimcisine getiri sağlarken her geçen gün genişleyen bir bataklık anlamına da geliyordu.

    Yoğun bakım yatağı sorgusuz ve denetimsiz bir kazanç alanıydı.

    Neden diye sormanın neredeyse unutulduğu ve hatta suç sayıldığı yeni Türkiye’de bu bataklığın sorgusuz kalması da olağandı.

    Yoğun bakım yataklarından oluşan bataklık yenidoğan yoğun bakımlarında yaşananlarla gözlerimizin önüne serilen yürek burkan sonuçlara yol açtı.

    Her ne kadar basın olayın ilgi çekici yanına odaklanıp, sorulması gereken kimi soruları es geçse de olay tekil olmanın ötesinde sistemseldi.

    Başka deyişle, bataklığa dönüşen sağlık ortamımız sivrisinek ve dolayısı ile hastalık üretmekteydi.

    Yenidoğan çetesi adliyede sorgulansa da onları üreten sistem ve ortam sorgudan bağışık kaldı.

    Geçtiğimiz günlerde bir başka olayla irkildik.

    İstanbul’da bir özel sağlık kuruluşunda kalp krizi nedeniyle ölüm kalım savaşımı veren bir hasta girişimin yapıldığı yerde kurum muhasebecisinin sorgusuyla karşılaştı. Yaşamının kurtulması için hızla karar vermesi ve elini cebine atması istendi.

    Elbette kabul edilemezdi. İnsaf ve vicdan sınırlarının yanı sıra ahlâk çizgisi de fazlasıyla aşılmıştı.

    Yine olayın yaşandığı kurum, olayın başrolünde görünen muhasebeci mercek altına alındı.

    Sivrisinek üreten ve çoğaltan ortam hak ettiği ilgiden yoksun kaldı.

    Yenidoğanlarla ilgili olguda olduğu gibi stent üzerinden yürütülen pazarlığı şu açıdan sorgulamak gerekirdi.

    Kalp krizi geçirdiğinden kuşku duyulan hasta neden bir kamu sağlık kurumundan özel sağlık kurumuna yönlendirildi?

    Koskoca İstanbul’da bu hastaya ivedi sağlık hizmeti sunacak bir kamu sağlık kurumu yok muydu?

    Sağlık, eğitim, güvenlik ve yargı dörtlüsü son çeyrek yüzyıldır yaşanmakta olan “özelleştirme=güzelleştirme” ortamında “kamu hizmeti” niteliği korunması gereken başlıklar olarak görülmek istendi.

    Elbette sözde kaldı istek.

    Buna karşılık, açıklıkla söylenmese de sağlık ve eğitim özelleştirme kapanına çoktan sokulmuştu.

    Bu vicdansız, insafsız ve elbette ahlâksız ortamda özel sağlık kurumlarının girişlerine “SGK ANLAŞMALIDIR” yazılsa da yalın gerçek kalp krizi geçirmekte olan hastayla ameliyat masasında yapılan pazarlıkla kendini gösterdi.

    Özetle, sağlık bataklığı kurutulmak yerine her geçen gün genişlemektedir. Buna bağlı olarak sivrisinek üretimi de katlanarak artmaktadır.

    Böylesi bir ortamda tek tek sivrisinek avlamak ve kamuoyunu bununla oyalamak sorunu çözümsüz kılmaktadır.

    Çözüm, sağlık hizmeti gibi yaşamsal bir başlığı kamu hizmeti kapsamına almaktan geçiyor.

    Bu yapılmadıkça skandala eşdeğer patlayıcı olayların biri diğerini izleyecektir.

    Ne yazık ki…

  • Ekonomi nas çıkmazına sürüklenmezden önce adı anılmayan “tutum” birdenbire kıymete bindi.

    Kasa boşalıp da devlet meteliğe kurşun atmaya başlayınca tutum seferberliği akıl edildi.

    Emeğin ve emeklinin bu seferberlikten fazlasıyla pay aldığı dönemden geçiyoruz.

    Yetkililere bakılırsa zoru geride kaldı. Birkaç yıl daha dişimizi sıkarsak yine o savurgan yıllara dönebileceğiz.

    Tutumluluk hemen her zaman geniş halk kitlelerine düşen görevdir.

    Cumhurbaşkanı ABD’ye 5 uçaklık filoyla gitmişti.

    Uzakdoğuya 3 uçakla gidildiği yansıdı basına.

    Her dış geziye otomobil götürmek nedendir diye sormak “İtibardan tasarruf olmaz!” sözleri anımsandığında çok gereksiz olur.

    Basında sözü edilen yer alan bir haber “güler misin, ağlar mısın” dedirtecek türdendi.

    TBMM’de kurulan heyet tasarruf uygulamalarını yerinde incelemek amacıyla Avrupa’ya gitmiş. Bu yolculuğun kamu kaynaklarıyla yapıldığını söylememize bilmem gerek var mı?

    İktidar vekillerine eklenen muhalefet vekili bileşimi tamamlamış.

    Kendi tarihini bilmemenin milletimiz kadar vekillerimizin de sorunu olduğu anlaşılıyor.

    Bu kadar zahmete ve harcamaya gerek yoktu desek işiten olur mu?

    Oysa, iktidarımızın ve onlara eşlik edenlerin her fırsatta yerden yere vurduğu otuzlu yıllarda yapılanlara bakılsa tutumluluk nasıl olur ve kimden başlamalıdır sorularına yanıt bulmak zor olmazdı.

    Otuzlu yıllara dönmek üzere Avrupa’da tutumluluk dersi arayan vekillerimizin görmesi olası birkaç manzaradan söz edelim.

    Örneğin, Danimarka’da bakanların işe bisikletle gidip geldiklerine tanık olabilirlerdi.

    Ya da, Almanya başbakanının (görkemli adıyla şansölyesinin) sıradan bir minibüsle ulaşımını sağladığını, çevresindeki koruma sayısının iki elin parmaklarını bile aşmayacağını görebilirlerdi.

    Bunları görmek için oralara gitmenin gerekmediğini akıl edemedikleri anlaşılıyor.

    Bundan birkaç yıl önce kendi gözlerimle gördüğüm bir örnekle bu bölümü tamamlamış olayım.

    Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de parlamento yapısının önünde (üstelik hafta sonu da değildi) tek bir taşıt aracı görmedim. Yakında bir tramvay durağı olduğunu anımsıyorum. Bir de bisiklet parkı olmalıydı bu hayalet yapının.

    Araştırırken TBMM heyetinin inceleme amacıyla İngiltere’ye gittiği bilgisine rastladım. Üzerinde güneş batmayan imparatorlukta da durumun farklı olmadığını söyleyebiliriz.

    Otuzlu yıllara dönersek!

    Ülkenin yoksun ve yoksul yılları.

    Diğer yandan, ilkeli olmanın her şeyin önüne geçtiği bir dönem.

    Nazilerden canlarını kurtarmış bilim insanları Türkiye’ye sığınmış.

    Türkiye onların yeni yuvası ve canlarını güvence altına alan bir sığınak olsa da hak ettikleri parasal karşılık verilecek.

    Can sağlığı başka, emeğin karşılığının verilmesi başka.

    Sorun ödenek yokluğudur. Denk bütçe yıllarında hiçbir gerekçe bu ilkenin yok sayılmasına yetmemektedir.

    Böylesine geçerli bir gerekçe bile bütçe açığını haklı kılmaya yetmiyor.

    Çözüm bulunur!

    Milletvekili aylıklarında yapılan 200 TL’lik azaltmayla Alman bilim insanlarının aylıkları için gereken kaynak sağlanır.

    Dillerine doladıkları “yerli ve milli” tekerlemeleriyle kitleleri oyaladıklarını sananların aradıkları çoğu bilgiyi yakın tarihte bulacaklarının çarpıcı örneğidir.

    Son günlerin sık kullanılan sözleriyle bitirmiş olayım!

    Cebinde 5 lirayla sonsuzluğa göçmüş üniversite devriminin eğitim bakanı Dr. Reşit Galip’ten kamunun parasıyla İngiltere’de tasarruf öğrenmeye giden 196 bin TL aylıklı zamane vekillerine.

    Nereden nereye?

  • “Allah yar ve yardımcınız olsun. Kalın sağlıcakla.”

    Yazının girişindeki sözler Cumhurbaşkanı’nın basın toplantılarını sonlandırırken söyledikleri.

    Soru almamak, soru sorulmasına fırsat vermemek Türkiye’de hızla yayılan kötü alışkanlığa dönüşmüş durumda.

    Birkaç gün önce Ankara’da ağırlanan Suriye’nin yeni ve geçici devlet başkanıyla kameralar karşısına geçen Cumhurbaşkanı “çok mühim kararlar aldık” dedikten sonra soru alınmadı.

    Sormak ve sorgula(n)mak insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliktir.

    6 Şubat’ın yıldönümü hüzünlü ezgiler eşliğinde ağlamaklı geçti.

    Yıldönümünün duygu yüklü olması son derece doğal.

    Yalnızca ağlamak yeterli değil.

    Ağlamaya, anlamayı ekleyememiş olmak önde gelen sorun.

    Yıldönümünde gün boyunca televizyonlarda bilim insanları boy gösterdi. Görebildiğim kadarı ile onlar da durumdan hoşnut değillerdi.

    “Bunca konuşuyoruz, uyarıyoruz da sonuç ne” der gibiydi çoğu.

    Sorun çok açık ve anlaşılabilir şekilde ortada.

    Depreme dayanıksız, çürük yapılar üretmişiz uzun yıllar boyunca. Üstelik o yıllar boyunca inşaatı kutsal konuma taşımışız. Onunla kalkınmayı, ilerlemeyi tek değilse de vazgeçilmez seçenek olarak görmüşüz.

    Ağlamaklı olmaya tamam da anlamaklı olmamak büyük eksiklik.

    Anlamanın temel koşulu sormaktan, sorgulamaktan ve sorgulanmaya açık olmaktan geçer.

    Bu temel koşullar olmaksızın dünyayı ve sorunları anlamak olanaksızdır.

    Sormaktan, sorgula(n)maktan uzak kalan anlayışın varacağı yer ağlamaklı olmaktan öte değildir.

    Son bir not ekonomi üzerine olsun!

    Ağlamaktan anlamaya evrilsek bile depreme dirençli kentler yaratmayı hangi parayla başaracağız?

    Geçilmeyen otoyola, köprüye, tünele, gidilmeyen hastaneye akıl almaz nicelikler aktaran hükümet bundan vazgeçecek mi?

    Anlaşıldığınca kentsel dönüşüm vatandaşın ekonomik gücüne bırakılacak.

    Parası olan ve konutunu dönüştürebilen sağ kalabilecek.

    Diğerlerine düşense kurbanlık koyun gibi sıradaki yıkıma geri saymak olacak.

    Anlamaklı günlere erişmek dileğiyle…