• Gazze trajedisi sürerken İsrail’in teknolojik saldırıları ses getirdi.

    Kimileri bu saldırıları yenilerinin izleyebileceğinden hareketle “şeytani” sıfatını yakıştırdı. Bu yanlışı düzeltmekle başlamalı.

    “Şeytani” sıfatı ilahiliği çağrıştırıyor. Oysa, ilahi bir durum yok ortada.

    Dünyanın yaklaşık 50 yıldır içinde bulunduğu bilişim çağının yeni bir evreye girerek bilgi toplumunu doğuracağını bilenler bilmeyenlere olabildiğince anlatmaktaydı. Şeytani etiketlemesinden anlaşıldığı kadarı ile dünyanın hızla yol aldığı yön ve çağ yeterince anlaşılmamıştır.

    Burada bir başarı varsa İsrail’den çok karşıtlarının yetersizliğinde aranmalıdır.

    Hizbullah’ın kullandığı teknoloji ürünlerinin içine üretim aşamasında patlayıcı yerleştirilmiş olduğu savlanıyor.

    Olabilir.

    Ama, bu bile eylemin teknolojik olanaklardan yararlanılarak yaşama geçirildiği gerçeğini değiştirmez.

    İçinde bulunduğumuz çağda birkaç dakika önce yaşamımızı kolaylaştıran nesne az sonra yaşamımızı elimizden alan silah olabilecektir.

    Ütopya ve distopya bu denli biri birine yaklaşmış mıdır diye sormuş olalım!

    Hizbullah’ın başına gelen önemsenmeyecek gibi değildir.

    Önce Hamas önderinin Tahran’da saf dışı edilmesi ve onu izleyerek Hizbullah’a yönelen teknolojik saldırılar her şeyin ötesinde bölgenin önemli güçlerinin kâğıttan kaplanlar gibi algılanması sonucunu doğurmuştur. Çoğumuzu şaşırtan bu durumun emperyalizmle savaşımda psikolojik yıkıma yol açtığı da kuşkusuzdur.

    Burada irdelenmesi gereken en önemli nokta orta doğuda İsrail’in karşısında yer aldığı düşünülen Filistin ve önde gelen destekçilerinin dünyanın değişen dengelerini göz önüne almak yerine bu değişiklikleri yok sayarak ve çoğu zaman olduğu gibi dinselliği öne çıkartarak İsrail’le baş edebileceklerini sanmalarıdır.

    Gelinen noktada İsrail’e karşı on yıllardır sürdürülen silahlı duruşun sonuç vermediği ortadadır. Bu duruş çok küçük sözde başarılara karşılık çok önemli yitimlere neden olmuştur, olmaktadır.

    Bu durumda yapılması gereken aklını kullanmaktır.

    Aklın kullanımı dünyanın ağırlık merkezinin doğuya ve güneye doğru kaydığını görmeyi sağlar.

    İstatistik bilgisi olarak rastlamıştım.

    Bugün çok önemli bir nesne olan yarı iletken üretiminde dünya ilk 10’unda yer alan şirketlerden birisi İsraillidir.

    Yine günümüzün önemli başlıklarından birisi olan Yapay Zekâ ilk yatırımlarında da İsrail önde gelen ülkelerden biridir.

    İsrail, hiç kuşkusuz emperyalizmin orta doğudaki uzantısıdır. Bu durum, İsrail’in aklını kullanmada eriştiği noktayı gözden kaçırmamızı gerektirmemelidir.

    Teknolojiyi üretmek yerine onun müşterisi olma kolaycılığına sapmanın yaratabileceği sonuçlar görüldü Hizbullah’ın başına gelende.

    Teknoloji, yaşamı kolaylaştırmasına karşılık kullanıcısının yetersizliğine ve bilgisizliğine bağlı olarak yaşamı karartabilen bir olgudur.

    Ütopya ve distopya arasındaki sınır hiç olmadığı kadar incelmiştir.

    Bu çağda toplumların ayakta kalması geçmişte yaptıkları gibi başkalarına öte beri satmakla olası gibi görünmüyor. Bilgi üretmek, üretilen bilgiyi teknolojiye dönüştürmek olmazsa olmaz koşul olarak boy gösteriyor.

    Gönençli ve kalkınmış bir toplum olmanın günümüzde başka yolu yok!

    Yazıyı soruyla bağlamak gerekirse!

    Dünyanın hemen her bölgesinde geriletilen emperyalizm orta doğuda neden bir türlü geriletilemiyor?

  • Bir yaşını doldurmaya gün sayan Gazze savaşı boyut kazandı. Beklendiği gibi İsrail savaşı Lübnan’a da yaydı.

    Bunu yapmadan önce öngörüldüğü gibi Gazze’yi Filistinsizleştirdi. Bu sınır tanımazlığın İsrail’i olumsuz etkilemesini dileyelim.

    Geçtiğimiz günlerde Hizbullah’a ve İran’a karşı teknolojik savaş da yürüten İsrail çarpıcı sonuçlar aldı. Başka deyişle, savaşa psikolojik yıkıcılıkla başladı.

    İran Cumhurbaşkanı Reisi’nin bir suikaste kurban gittiği bugünlerde çok daha iyi anlaşıldı.

    Hizbullah gibi çok sağlam ve güçlü görünen bir örgütün bu yaşananlardan sonra içine düştüğü iç karartıcı psikolojiyi kestirmek hiç zor olmasa gerek. İsrail’in yalnızca teknoloji ve ileri savaş teknolojisi bakımından değil haber almada da etkili olduğu anlaşılıyor.

    Hizbullah içindeki güven ortamının derinden sarsıldığı kuşkusuzdur.

    Haftalar önceydi!

    Gazze’de ellili yaşlarında bir kadın kameraya ve uzatılan mikrofona çığlık çığlığa “Allah’tan başka kimsem kalmadı” demekteydi. Ailesinden hiç kimse canlı kalmamıştı. Ne bu kadının ne de Filstinlilerin ezici çoğunluğu içine düştükleri durumu Hamas’ın akılsızlığına bağlamaları söz konusuydu.

    Savaşları tarih boyunca teknolojisi üstün olanlar kazanmıştır.

    Örneğin, Fatih’in üstün teknoloji ürünü topları karadan gemi yürütme becerisiyle birleşince İstanbul’un düşmemesine şaşırmak gerekirdi.

    Milli Mücadelemize bakalım.

    Hem teknoloji hem de asker, araç ve gereç sayısı bakımından eksik olan Türkler Yunan ordusunu dize getirdi. Teknoloji eksikliğine karşın bu nasıl başarıldı?

    Teknolojiyi yaratan aklımız olduğuna göre teknolojimiz geriyse aklımızı kullanmak biricik seçenektir.

    Milli Mücadele’de işe düşman azaltarak başladık, iyi ve kapsamlı bir hazırlık evresi geçirdik. Savaş stratejisi becerisi de eklenince önce kurtuluşu sonra kuruluşu ve devrimleri yaşama geçirilebildik.

    Bugüne baktığımızda Filistin halkını din rehberli savaşıma sürükleyenler yanı başlarındaki dindeşlerinin desteğini sağlama yeteneğinden çok uzaktalar. Avrupa’nın öte ucundaki İspanya bile Filistin davasına dindeşlerden daha fazla destek veriyor.

    Filistin’in yitirdiği andır Filistin davasını yürütenlerin dincileşmesi ve din eksenli yapılara dönüşmesi. Bu savaşım modelinde BAAS döneminin laik yapısı yerini dinciliğe bıraktı.

    Laiklik çoğu zaman giyim, kuşam ve yaşam biçimiyle tanımlanır. Bir ölçüde doğru ama büyük ölçüde eksiktir bu tanım.

    Laiklik her şeyden önce aklın kullanımı, aklın özgürleştirilmesi demektir. Aklın olduğu yerde düşünce olur, düşüncenin olduğu yerde insan yaratıcılığı kendisini gösterme olanağı bulur. Can düşmanına başkaldırma niyetindeki bir halkın yobazlığa boyun eğmesi de ayrıca ironik burum olsa gerektir.

    Din güdülü yapılanmalarda tartışma, araştırma ve geliştirme söz konusu olamayacağı için bireylerin teknoloji geliştirmesi olanaksızdır. Bu gibi insan toplulukları kendi öz üretimleri yerine üretilmiş olanları kullanmayı ya da müşteri olmayı yeğlerler.

    Durum böyle olunca güvenlik göz ardı edilir. Yaşamı kolaylaştırdığını düşündüğünüz aygıt gün gelir katiliniz olur.

    Filistin ve onun yanında görünen Arap toplumlarının teknolojik geriliklerini, ürün satın alarak giderme tutkuları son haftalarda çarpıcı olayların yaşanması anlamına geldi.

    Askersel yöntemlerle başarıya ulaşılamayacağını üç çeyrek yüzyıldır göremeyen (ya da görmek istemeyen) Filistin davası güdücülerinin dünyadaki değişimi ve dönüşümü ıskalamalarının acıklı sonuçlara yol açması şaşırtıcı olmadı.

    “Aksa Tufanı” adıyla sergilenen anlık başarı bir yılın sonunda Filistin halkını soyu tükenme olasılığıyla baş başa bıraktı.

    Oysa, Filistinliler ve onları gözetenler dünyanın ağırlık merkezinin değişmekte olduğunu görmeliydiler. Dinsel karanlık ve koşullanmışlık bu farkındalığın önüne geçti.

    İsrail-Filistin arasındaki asimetrik durum ancak bu yolla dengelenebilirdi. Bu akılcı yol göz ardı edilip de anlık Pirus zaferlerinin çekiciliğine kapılmak bugünkü tabloyu kaçınılmaz kıldı.

    Batı emperyalizmi güdümlü dincileşme Filistinlilerin ve elbette bölgedeki diğer yapılanmaların çıkmaza girmesine giden yolun taşlarını döşedi.

    Hamas’ın Aksa Tufanı hamlesi bugünkü görünümün birincil sorumlusudur. Kazanılamayacak savaşa girmenin yaratacağı sonuçtur karşımızda duran.

    İsrail’e ve gerilemekte olan emperyalizme yaşam öpücüğü oldu dense abartılmış olmaz.

    Bugün, yanı başındaki dindeşlerin ilgi göstermediği Filistin davasının dünyanın geri kalanından hak ettiği ilgiyi görme olasılığı yüksek değildir.

    Filistin bundan böyle bağımsız devlet olmak şöyle dursun varlığını koruma savaşımı verecek gibi görünmektedir.

    Çağın gereklerine uyamayanların ayakta kalma olasılığı yok gibidir.

  • Bugün onlardan birini kutluyoruz.

    Türk Dil Kurultayı’nın toplandığı 26 Eylül 1932’den bu yana dil bayramıdır.

    Öncesindeki 1 Kasım 1928 ve yeni Türk abecesinin Sarayburnu’nda kamuoyuna duyurulduğu 8 Ağustos (1928) da dil bayramı olmayı hak eder.

    En eski dil bayramımız ise 800 yaşındadır. 13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey’in her yerde Türkçe kullanılmalı sözleriyle ete kemiğe bürünmüştür.

    Türkçe en değerli kültürel varlığımızdır.

    Biz Türklerin bilim alanındaki varlığı ve yokluğu arasında fark bulamayız.

    Mimarlıkta var olduğumuz söylenebilir.

    Minyatür ve hat sanatı bir yana bırakılırsa görsel sanatlarda da yok gibiyizdir.

    Birkaç yüz kökten sondan eklemeli olarak türetilen sözcükler dilimize eşsiz varsıllık katar.

    Savlananın tersine Türkçe hemen her bakımdan üretken ve türetken bir dildir.

    Osmanlı’nın özellikle halifelik sonrasında Türkçeyi bir kenara bıraktığı ve Arap-Fars kırması Osmanlıcayı benimsediği bilinir.

    Osmanlıca devletin dili olsa da halkın dili olamamıştır.

    Böyle olunca da Türkçe’ye düşen Anadolu halkının dilinde yaşamını sürdürmek olmuştur.

    Halkından farklı bir dil konuşan saraylılar olgusu başlı başına ilginç bir durumdur. İlginç olmasının yanı sıra halk-yöneten kopukluğunun da kanıtıdır bu iki dillilik.

    Türkçe, millet oluşturma sürecinde Cumhuriyeti kuran kadroların önde gelen gerecine dönüşmüştür.

    Bugün her fırsatta ortaya çıkıp harf devrimi için “köklerimizle bağımız bir gecede kesildi” diyen koronun tersine Türkçe’nin yeniden egemen kılınması halka verilen değerin göstergesidir. Halkla bağ Türkçe aracılığıyla yeniden kurulabilmiştir.

    1932’de toplanan ve o zamandan bu yana dil bayramlarımızdan birisi olarak kutladığımız 26 Eylül her ne kadar dil bayramı gibi görünse de gerçekte halkın bayramıdır. Onun yüzyıllar boyunca yaşattığı dile hak ettiği değer verilerek baş tacı edilmiştir.

    Son çeyrek yüzyılda özgüveni her geçen yıl artan dinci gericilik dil devriminde açılmış olan gediğin büyümesine katkıda bulundu.

    Dil devriminde ilk gedik ne zaman açıldı sorusuna da yanıt vermekte yarar var.

    Türkiye’de iktidarın seçimle el değiştirdiği tarihtir 14 Mayıs 1950.

    Demokrat Parti iktidara gelişinin 32. gününde Türkçe ezana son vererek yeniden Arapça ezana dönmüştür. Böylelikle dil devriminde gedik açılmasının yanı sıra dinle aldatmanın da ilk ve önemli adımı atılmıştır.

    12 Eylül’de yörüngesinden çıkartılan Türk Dil Kurumu’nun günümüzdeki yöneticileri harf devrimini doğrudan hedef almakta sakınca görmemektedir.

    En değerli kültürel varlığımız Türkçe’nin yeniden bayram yapabilmesi bilinçlenmemize ve onu diğer milli değerlerimiz gibi koruyup, kollamamıza bağlıdır.

    Türkçesi olan yabancı kökenli sözcüklerin kullanımından kaçınarak başlayabiliriz bu önemli göreve.

  • Türkiye ortaçağ artıklarının vahşetini çözememişken Lübnan’dan gelen haberler çağ değiştirdiğimizin belgesi gibiydi.

    Hizbullahçılar yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardı.

    Son olarak doksanlı yılların ortalarına dek kullanılan ve cep telefonlarının yaşamımıza girmesiyle birlikte tarihe karıştığı sanılan çağrı aygıtları Hizbullahçıları vuran silaha dönüşmüş. Son bilgilere bakılırsa telsizler ve güneş enerjisi düzenekleri de eklenmiş patlama zincirine.

    Güvenli olmadığı gerekçesiyle çağrı aygıtı kullanan Hizbullahçılar çağrı aygıtı saldırısıyla sarsıldılar. İleri sürüldüğüne göre aygıtlara patlayıcı yerleştirilmiş. Bu sav doğru olsa bile bu yaşananlarda bilişimin rolü yadsınamaz.

    Sekiz ölü, 3000’e yakın yaralı.

    Neresinden baksanız ilgi çekici bir gelişme.

    İnsanlık tarihindeki çağ değişimleri çoğunlukla zamana yayılsa da Lübnan’da yaşandığı gibi keskin olaylarla da kendini gösterebiliyor.

    Son yarım yüzyıla yayılan sayısal dönüşüm konusundaki tartışmalar sürmekteyken yaşanan bu olay bu konuda kafası karışık olanları da etkilemiş olmalıdır.

    Her yıl rekor kırmaya doymayan dışsatımımız neden bir türlü kalkınmamızı sağlamıyor diye bir kez daha düşünmek gerekir.

    Rekorlar kıran dışsatımımızın fotoğrafı çekildiğinde dışsatım adına kilosu 2 USD tutarında öte beri sattığımız anlaşılacaktır.

    Ya bilgi?

    İçine girdiğimiz bilişim çağında en değerli varlık bilgi.

    Elle tutulmayan, özgül ağırlığı olmayan bir değer.

    Bilinen deyişle yükte hafif (hatta yükü olmayan) pahada ağır.

    Yeryüzünde var olmak isteyenlerin, bununla da yetinmeyip baskın konuma gelmeye çalışanların göz ardı edemeyeceği bir önemli olgudur artık bilgi.

    Ona sahip olan gelişecek, kalkınacak ve varsıllaşacak!

    Parasıyla değil mi, karşılığı neyse verir alırız diyen müşteri olma tutkunları ilerlememeye kararlı olduklarını ortaya koymuş olacaklar.

    Manyetolu telefon dönemini anımsıyorum.

    Numara çevirmek bile düşünülemezdi o yıllarda.

    PTT’yi arayıp istediğiniz numarayı bağlatırdınız.

    Uluslararası görüşme diye bir kavram akıldan geçirilemezdi. Şehirlerarası görüşme ise şansınız ve sabrınız olanaklıydı.

    Geldiğimiz noktada cebimizde taşıdığınız herhangi bir teknoloji ürünü işimizi kolaylaştırdığı gibi yaşamımıza son verebilecek bir aygıta da dönüşebiliyor. O aygıtları üretmek, geliştirmek işin bir boyutu. Yine o aygıtları yönetmek ve silaha dönüştürmek bir başka boyut.

    Bugün yeryüzünde 30-40 milyar dolayında nesnenin internete bağlı olduğu anımsandığında konunun karmaşıklığı biraz olsun anlaşılabilir. Bu bilgi göz önüne alındığında yarın bir başka aygıtın silaha dönüşmesi kimseleri şaşırtmamalıdır.

    Örnekler çoğaltılabilir.

    Bu yazının amacı öncelikle insanlığın içinde bulunduğu çağa dikkat çekmekti.

    Bu çağda bilginin birçok kapıyı açacağı, üstünlük aracı olabileceği yaşadıklarımızdan kolayca anlaşılabiliyor.

    Lübnan’da yaşanan olay elbette İsrail kaynaklı. Bir devlet terörü olarak da nitelenebilir hiç kuşkusuz.

    Bu ve benzeri saldırganlıkları önlemenin tek yolu emperyalizmi ve uzantılarını yenmekten geçiyor.

    Asimetrik güç konumlanmasının boy gösterdiği bölgede İsrail’i ve emperyalizmi yenmenin öncelikli yolu aklını kullanmaktan, bilgiye sahip olmaktan geçiyor. Bunun yerine kutsal kitaba sığınıp, ondan güç aldığını düşünmek emperyalizmin önde gelen güvencesi olup çıkıyor.

    Bilginin ana güç olduğu bu çağda başka seçenek olmadığı açıktır.

  • Tarih : 10 Eylül 1922!

    Yer : İzmir Karşıyaka İplikçizade Köşkü.

    Mustafa Kemal Paşa kalacağı yere coşkulu kalabalığın arasından geçerek gelir. Tutsaklığı sona ermiş İzmirli burada 12 Haziran 1921’de yaşananı unutmamıştır.

    Yunan kralı Konstantin o tarihte köşke Türk bayrağını çiğneyerek girmiştir. Yunanın Anadolu’ya sahip olma düşü gerçekleşmeye yaklaştığı içindir bu soysuz ve sınır tanımaz davranış.

    Barut kokusu henüz geçmemişken Mustafa Kemal Paşa Yunan bayrağını yerden kaldırtır. Bayrak bir ulusun en değerli simgesidir. Yunan kralının düştüğü hataya düşmem diyerek girer içeri. Yeni döneme ders vererek başlamıştır. Kılıcını kınına çoktan sokmuştur.

    Buna benzer soylu davranışı bir hafta önce cephede, 2 Eylül günü Uşak’ta sergilemiştir. Tutsak aldığı Yunan komutan Trikopis’e rütbesine ve konumuna yakışır şekilde davranarak öç alma peşinde koşmayacağını daha o günden ortaya koymuştur. Üzgün ve şaşkın Yunan komutanın gönlünü aldığı yazılıdır kaynaklarda. Kahvesini Kayseri’de içmeyi düşleyen Trikopis’ten bir fincan kahveyi esirgememiştir.

    Bugünlerde kılıç gösterileri gündemimizde!

    Harp okulu bitirme töreninde her yıl olduğu gibi orduya katılan teğmenler kılıçlarını çatarak “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” diye haykırmışlardır. Kılıç çatmayı tamamlayan bu sözler birilerinin içerlemesine yetip de artmıştır. Geç de olsa tepki vermişler ve gereği yapılacak diyerek gözdağı vermekten geri durmamışlardır.

    Oysa, kılıç gösterisi gündemimize birkaç yıl önce girmişti. Teğmenlerin kılıç gösterisi ne denli simgesel ve gelenekselse bu sözünü ettiğimiz o denli yersiz ve gereksizdi. Kılıç kuşanan ve iktidara hizmette sınır tanımayan Diyanet İşleri Başkanı Ayasofya minberinde fotoğraf vermişti. Kendince bir meydan okumaydı yaptığı.

    O kılıç gösterisinden rahatsızlık şöyle dursun “ben niye orada değildim?” diye söylenmekteydi aralarında sözde muhalefetin de olduğu bir dizi oluşum ve kişi.

    Ortaçağda kalmış olması gereken bir uygulama canlandırılmıştı.

    Doğal olarak ortaçağ kafalılar kıvanç duymuştu bu ilkellik gösterisinden.

    Geçmişte fetihlerle sonuçlanan savaşlardan sonra ele geçirilen kentin en büyük dinsel yapısı fatihin dinsel yapısına dönüştürülerek perçinlenirdi egemenlik gösterisi. Burada hutbe okutulurken elbette yeni efendinin adına para bastırılarak tamamlanırdı törensellik.

    Böylesi bir ortaçağ aygıtına başvurulmuş olması arka bahçeyi coştursa da gerçekte umarsızlık ve güçsüzlük belirtisiydi. O günlerde ve sonrasında dile getiren olduğunu anımsamıyorum. Ama, Türkiye Cumhuriyeti’nin köklerinden uzaklaşma kararlılığı olarak da görülebilecek bu görüntü karşısında Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışanların kahkahalarla gülmüş olduğunu kestirmek güç değil.

    Atatürk’ün bundan 100 yıl önce kaçındığı davranışın bugün yeniden gündemde olmasını nasıl yorumlamalı?

    Ülkesini koruyamayan, insanlarının gönencini sağlamak bir yana halkının gündelik yaşamını her geçen gün zora sokan bir iktidarımız var.

    Ekonomik bağımsızlık çoktan yitirildiği için borçla yaşamayı alışkanlık haline getirmiş bir devlet yapılanmamızın ve bununla uyumlu borca batmış bir milletimizin varlığı acı gerçeğimiz.

    Ege kıyılarımıza neredeyse yüzme uzaklığındaki ada, adacık ve kayalıkların Yunanistan tarafından uluslararası antlaşmalara aykırı şekilde sahiplenilmesi, yerleşilmesi ve silahlandırılması karşısında değil eyleme geçmek kılını kıpırdatmayan iktidarımızın varlığı bu 9 Eylül’ün düşündürücü gerçeğidir.

    Faizi düşük tutmak nastır diyenlerin bugün ülke ekonomisini sözüm ona ayakta tutma adına gelen sıcak paradan yüksek faizi esirgememesi de bir başka acı verici gelişmedir.

    Yüzyıl önce bayrak çiğnemekten kaçınan, tutsağına canlıya yaraşır şekilde davranan kurtarıcı ve kurucu anlayış günümüzde yerini içi boş Osmanlıcılığa bıraktı.

    İbadethanede kılıç kuşanma görgüsüzlüğü sergileyenlerin orduya katılan teğmenlerin kılıç çatmasına ve Mustafa Kemal bağlılığına tepki duyması acıklı olduğu kadar gülünçtür.

    Işıktan ve esenlikten korkanların davranışıdır sergiledikleri.

    Sona yaklaştıklarının da güçlü belirtisi…

  • Dilruba Kayserilioğlu bir sokak röportajı sonrasında soluğu tutukevinde aldı. Çok hızlı

    sonuçlanan yargılama sonunda aldığı ceza tutuklanmasını gerektirmeyecek nicelikteydi.

    Baştan da belliydi bu durum.

    Ancak, iktidarın her geçen gün baskıyı artırdığı ortamda cüppesinin önüne ilik açtırmış bir

    yargıç ya da savcı bulmak kolaylaştı. Dolayısı ile adliyedeki yargıçlardan biri değilse diğeri

    “beyefendi benim yerimde olsaydı bu davada nasıl bir karar verirdi?” sorusunu aklına

    getirir oldu. Aklına getirmekle yetinmedi. Kararlarını bu soruyu yanıtlayacak şekilde vermeye

    başladı.

    Türk siyasetinde öteden beri gerginlik ve bel altı vuruş eksik olmamıştır.

    Yaşım 12 Eylül öncesini de anımsamaya elverir.

    Sokaklarda kanın gövdeyi götürdüğü günlerde siyasetçiler de alabildiğine sivri dilliydi.

    Bu gergin günlerde basındaki ve gülmece dergilerindeki eleştirel yazılar ve çizgiler ortamı

    tamamlayan keskinlikteydi.

    Yeri gelmişken eklemekte yarar var.

    Karikatürün kökenini aldığı karikare sözcüğü “anlam yüklemek” ya da “saldırmak”

    anlamını taşır. Amaç çizgiye konu kişi ya da kurumu yaralamaktır. Buradaki silah da

    kalemden öte değildir.

    Geçmişe dönersek, sokaklarda kanın oluk gibi aktığı, siyasetçiler arasında söz yarışının

    sınırsız olduğu yıllarda bile basında yazılanlara ve çizilenlere önem yüklendiğini

    anımsamıyorum. Bu nedenle bir siyasetçinin bir vatandaştan davacı olduğu, yargıyı etki altına alarak tutuklatması gibi bir olgu yaşanmak bir yana akla bile getirilmezdi.

    Günümüz Türkiyesinde kediye benzetilmek bile sorun oldu.

    Basındaki eleştirelliğin belirli kurumlara sıkışıp kaldığı bugünlerde gülmece dergilerinin

    yaşamakta olduğu krizi de ülkemizin bu durumuyla ilişkilendirmek yanlış olmayacaktır.

    Bu yazıda paylaştığım karikatür dağlarca örnekten yalnızca birisiydi.

    Tam da burada Akbaba’yı, Gırgır’ı, Çarşaf’ı, Fırt’ı ve daha nicelerini saygıyla anmış olalım.

    Dilruba Kayserilioğlu’nun AKP’ye oy verenler için “geri zekâlı” nitelemesi olsa olsa

    aşırılıkla açıklanır. Ben olsam bu sözleri söylemezdim diyebilirsiniz. Ama, böyle düşünmek

    bu sözlerin tutuklanma gerekçesi olmasını haklı çıkartmaz.

    Eski Türkiye siyasetçilerinin kendilerine saldıran yazı ya da karikatürleri dava etmek şöyle

    dursun kesip sakladıkları bile söylenirdi.

    Günümüz Türkiyesinde ise eleştiri hakaretle, farklı düşünce de hıyanetle bir tutulur oldu.

    Geçmişteki görece özgürlük ortamında yargının etkisi de tartışılmazdı. Siyasetçiler başta

    olmak üzere kamuoyunun gözü önünde olanlar zaman zaman keskin ve yaralayıcı da olsa

    eleştiriye açık olmalıdırlar anlayışı yargının önde gelen rehberiydi.

    Yargının olaya bu ilkeyle yaklaştığı ortamda siyasetçinin yargıdan bir şeyler beklemesi

    olanaksız olduğu gibi basının ve bireylerin düşünce ve ifade özgürlüğü de korunmuş olurdu.

    Pek çok olumsuzluklarına karşılık geçmiş dönem siyasetçileri eleştiriye açık olmayı kendi

    varlıklarını korumanın bir güvencesi olarak da görmekteydiler denebilir.

    Takvimler ilerlerken ülke ve toplum nasıl geriye gider?

    İktidarın eleştiriyle ve gülmeceyle sınavında aldığı kırık notlar sorunun yanıtını da fazlasıyla

    vermiyor mu?

    Hakaret bugün Türkiye’de yukarıdan aşağıya işleyen kullanışlı bir düzenektir, aşağıdan

    yukarıya yönelen en küçük eleştiriyse hakaret işlemi görmektedir.

  • İzmir’e gelen kruvaziyer gezginleri bundan böyle Karşıyaka’yla da tanıştırılacakmış basına yansıdığınca.

    Gezginlerin gezip, görebilecekleri nokta sayısını artırmak olumlu bir girişimdir.

    Ancak, yine de çoğunluğun kentin sıfır noktasına yöneleceği, Kemeraltı, saat kulesi, Agora gibi eski kent değerlerini seçeceği kuşkusuzdur.

    Kruvaziyerden İzmir’e adım atan bir gezgin 30 dakikalık bir yürüyüşle eski kente ulaşır. 

    PİER önündeki yaya üst geçidinden hedefe doğru ilerler.

    Yaya geçidinin deniz tarafındaki çıkışında kentin önemli adlarından olan Çaka Bey’in anıtı vardır.

    Değil ona göz atmak, geçide sağlıkla ulaşması bile çoğu zaman zorlu bir iştir gezginin.

    A white car parked on a street

Description automatically generated

    Her ne kadar bir selatin kenti olmasa da İzmir’in simgesinin bir Osmanlı yapıtı olması da ilginçtir.

    Hükümet Konağı önündeki Atatürk Meydanı’nı süsler saat kulesi.

    Yanına varıncaya dek görünmezdir.

    Saat kulesinin kusuru değildir elbette bu görünmezlik. O tüm görkemiyle dimdik ayakta olsa da deyim yerindeyse görülmesi engellenir.

    A park with a tall tower

Description automatically generated with medium confidence

    Kenti ağaçlandırmak ve bitkilerle bezemek de başlı başına ustalık isteyen bir iştir. Ağaç boyundaki bitkiler kulenin görünmezliğinden sorumludur.

    Ne gereği olduğu bir türlü anlaşılamayan dev ekran da ölümcül darbeyi vurur İzmir’in simgesine. 

    Saat kulesine gelmezden önce sözüm ona yaya yolu olan Cumhuriyet Bulvarı’nın iki yanına sıralanmış motorlu taşıtlar hoşgeldiniz der gezginlere.

    A street with trees and people on it

Description automatically generated

    Sıkça başvurulan kalıp söz vardır turizm üzerine hem Türkiye hem de İzmir için kullanılan. “Kentimizi/ülkemizi turizm odağı yapacağız.”

    İzmir’in yerel yöneticilerinin hemen her fırsatta verdiği sözlerin başında gelir kenti turizmle bütünleştirmek.

    Bu sözün eyleme dönüşme aşamasında bir görünmez el engel olur yapılacaklara.

    İzmir’in tümünü trafikten arındırmak elbette olası değildir.

    Ama, hiç olmazsa eski kent bölgesini taşıttan ve görüntü kirliliğinden kurtarmak olanaksız mıdır diye sormalı. Yeri gelmişken Konak Tüneli ile yoğun taşıt trafiğini kentin orta yerine adeta boca edenlerin kulaklarını çınlatmış olalım.

    Gezgin aradığını bulmak, görmek ister.

    Gezgin güvenli ve dingin bir ortamda olmak ister bir metropolde bile.

    Motorlu taşıtlar ve onlara eşlik eden bisikletler, motosikletler ve bingitler bir gezginin önde gelen aradıkları değillerdir. 

    Turizm-İnşaat-Tekstil üçgenine sıkışmış Türkiye’nin ve elbette İzmir’in bu olumsuz sarmaldan kurtulması için yapılacak çok şey olduğu kuşkusuz.

    Turizm kalkınmak için uygun bir seçenek değil günümüz dünyasında.

    Ama, yine de bir hedefse doğru dürüst yapılması gerekmez mi bu turizm işinin?

    Turizm az ya da çok parasal kazanç sağlamanın yanı sıra Türkiye’yle ve İzmir’le ilgili olarak belleklerde iz bırakan izlenimler de oluşturur. Oluşturduğu izlenim üzerine düşünmeye değmez mi?

  • Yazıya konu kişi de bir subay. Milli Mücadele başlar başlamaz Ankara’nın yolunu tutanlardan.

    Bir elinde silah diğerinde fotoğraf makinesi.

    Kafkas cephesinden İstanbul’a döndüğünde biraz da işsizlikten ve can sıkıtısından edinmiş olduğu fotoğraf makinesi Atatürk’ün yanı başında olmasını sağlar.

    Diğer yandan da milli mücadeleyi hemen her aşamasında ve özellikle de Büyük Taarruz sırasında ölümsüzleştirmesine fırsat verir.

    26 Ağustos’ta Büyük Taarruz buyruğunu vermezden hemen önce Mustafa Kemal Paşa’yı anıtlaştıran karesi en çok bilinen, ikonik fotoğraf olarak tarihteki yerini almıştır.

    Bu fotoğrafa ilişkin Falih Rıfkı’nın yorumunu anımsamakta yarar var.

    “Çoğumuzun aklının durduğu o anlarda Mustafa Kemal İzmir’e, İstanbul’a ve Edirne’ye doğru yürüyüşüne başlamıştır.”

    Fotoğrafa sırtına yüklenen ağır sorumluluğun izi yansımıştır hiç kuşkusuz.

    Falih Rıfkı’ya göre bir milletin kurtuluş tutkusunu yansıtan bir başka anıt daha aransa bulunamaz.

    Etem Tem deklanşöre basmazdan önce Paşa’nın “Haydi bakalım Hacıanesti” diye söylendiğine tanık olur.

    İlk duyuşta anlamsız gibi görünen bu söz, aylar önce cepheye gelen Hacıanesti’nin Mustafa Kemal’i soranlara “ben öyle birisine rastlamadım” alaycılığına göndermedir.

    Kimilerinin Türk ordusunun dwğil İzmir’e varışına için cephe hattının yarılması için bile  6 ay süre biçtiğini anımsayarak ordunun 2 Eylül’de Uşak’ta olduğunu belirtelim. Türkler Kocatape’den Uşak’a 1 haftada gelmişlerdir.

    Kültleşen fotoğraf onu çeken fotoğrafçı subay Etem Tem tarafından Uşak’ta tab edilir.

    Tutsak edilen Yunan komutan Trikopis Paşa’nın huzuruna getirilmeden önce görür Mustafa Kemal bu anıtlaşmış kareyi. Çok beğenir. Bundan ben de isterim diyerek vurgulamış olur beğenisini.

    Etem Tem elindeki makaraları ordunun kurtardığı İzmir’de yıkatmayı tasarlar. Bir Rum fotoğrafçıya bırakılan makaralar İzmir yangınında kül olunca elde kala kala bu ikonik kare kalır.

    Bu eşsiz kare pek çok evin, işyerinin ve ortamın duvarını süsler zaman içinde.

    Belleğim yanıltmıyorsa, çocukluğumun 2.5 TL’lik metal parasının tura yüzünde de bu ikonik karenin yer aldığını anımsıyorum.

    Etem Tem, Mustafa Kemal’i son olarak 1938 yılının başında eşiyle yemek yediği Park Otel’de görür. Atatürk bir toplulukla birlikte bulunduğu burada Etem Tem’i hemen anımsar. Yanına gelerek “Etem nasılsın?” diyerek hal, hatır sorar. Kurtuluş savaşından 5 yıl sonra bile keskin belleği yerindedir Gazi’nin.

    30 Ağustos’u armağan edenlere derin saygıyla…

    Okuma önerisi :

    Tarihe Tanıklık Eden Bir Objektiften Kurtuluş Savaşı ETEM TEM’İN HATIRALARI, Yayına Hazırlayan : Prof Dr Tülay Âlim Baran, Yeditepe Üniversitesi Yayınevi, 202, İstanbul

  • Kars’ta bir yerel mahkemenin aldığı karar tartışılıyor. Yenidoğanlardan alınan iki damla kanla ilk akla gelen şu hastalıkların erken tanısı ve buna bağlı olarak da sağaltımı olasıdır :

    • Fenilketonüri
    • Doğumsal hipotiroidi
    • Biyotinidaz eksikliği
    • Kistik fibrozis
    • Doğumsal adrenal hiperplazi
    • Spinal Musküler Atrofi (SMA)

    Bilindiği gibi Türk mehkemeleri Türk Milleti adına karar verir.

    Kimi davalar genel hukuk bilgisinin dışında bilgili olmayı gerektirir. Bir hukukçunun bu konularda karar vermeye yetecek ölçüde bilgili olması beklenemez. Böylesi dosyalarda “bilirkişilik” kurumundan yararlanılır.

    Bilirkişi yargıca nasıl bir karar vermesi gerektiği konusunda yaşamsal yardımda bulunur.

    Kars’taki olguya gelince.

    Yenidoğan evladının topuğundan kan alınmasına karşı çıkan ailenin bu tutumunu değiştirmemesi üzerine Kars İl Sağlık Müdürlüğü uyuşmazlığı mahkemeye taşır. Yargı yeterli bilirkişilik hizmeti almadan verdiği kararla aileyi haklı bulur. Topuk kanı alınamaz.

    Topuk kanı alınamayınca da başta saydığımız hastalıkların tanısı konamaz. Tanısı konamayınca da sağaltımı söz konusu olamaz.

    Yargıç kararında otizmden söz etmiş. Topuk kanı öncelikle adı anılan hastalıkların tanısı için yardımcıdır. Anlaşıldığı kadarı ile yargıç yanlış bilgilendirilmiş. Yine dosyadan anlaşıldığınca mahkemenin atadığı bilirkişi “alternatif tıp”la ilgilenen birisidir. Dolayısı ile, topuk kanının alınıp alınmaması konusunda yetkin olamaz.

    Böyle bir dosyada bilirkişi tekil değil kurumsal olmalıydı. Bir üniversitenin ya da uzmanlık derneğinin bilirkişi olması sağlıklı karar için önemli ayrıntıydı.

    Mahkeme aileyi haklı bulmak için vereceği karara dayanak oluşturacak raporu yazacak kişiyi bilirkişi atayarak amacına ulaşmış.

    Aldığı kararı şu sözlerle süslemiş sayın yargıç.

    “…WHO’nun (Dünya Sağlık Örgütü) güdülendirmesi ile neonatal tarama adı altında ne için yaptığı/yaptırdığı belli olmayan bir uygulama olması nedeniyle ve hegamonik bir dikte ile üye ülkelere dikte edilen bir uygulama olması nedeni ile talebin reddine karar verilmiştir”

    Kendisiyle ilgili karar alma yetisinde ve bilincinde olmayan bir varlığın sağlığını ve geleceğini onarılmaz ve geri dönüşsüz bir tehlikeye atan mahkemenin kararını nitelemek için ne gibi sözler bulunmalı diye sormaktan alamıyor insan kendisini.

    Her kurum gibi mahkemeler de çağa uygun davranmakla yükümlüdür. Ancak böyle davranarak alınacak kararlarla toplumun sağlığı ve esenliği korunabileceği için de özellikle gereklidir akla, bilime ve çağa uygun davranış.

    Kars mahkemesinin kararı denetlenecek ve ondan sonra kesinlik kazanacaktır. Güçlü beklenti denetim sonucu kararın bozulması ve mahkemenin bilimsel bilirkişiye dayanarak doğru karara ulaşması yönündedir.

    Yerel mahkemenin kararı çağın ölçütlerine uygun olmasa da Türkiye’nin dibe yolculuğuna son derece uygun görünmektedir.

    Bu ve benzeri mahkeme kararları sayıca artma eğilimi içindedir.

    Bunların önüne geçilmesi Türkiye’nin dibe yolculuğunun sona erdirilmesiyle olanaklı olacaktır.

    Cehalet Türkiye’de hiç eksik olmamıştı. Bugünün dünden farkı cehalete hiç bu kadar ödün verilmemiş olduğudur.

    Ödün nitelemesi hafif kalır.

    Cehalet günümüz Türkiyesinde yüreklendirilen ve yüceltilen bir olguya dönüşmüştür desek abartmış olmayız.

    Anayasanın devlete yüklediği önemli görev olan toplum sağlığını korumanın ve geliştirmenin yerinde yeller esmektedir.

    Günümüzde karşımızda duran acı gerçek toplum sağlığını yargıdan koruma göreviyle başbaşa kalmış olduğumuzdur.

  • Anıtkabir yapımının 15 yıl sürdüğü gibi bir algı vardır. Oysa, yapımı hemen 1938’de başlamamıştır. Kırklı yılların ortalarında ancak hız kazanmıştır.

    Buna karşın yapımızn yavaş ilerlediğini söyleyenler haksız değildir.

    Anıtkabir Rasattepe olarak da bilinen 907 metrelik yükseltide yer alır. Burasının aynı zamanda bir Frig tümülüsü olduğunu, Anıtkabir’in yapımı başlamazdan önce arkeolojik kazı yapıldığını, ardıç ve taş gömütlerde yer buluntuların çıkartıldığını bildirmekle başlayalım.

    Bu durum, Anadolu uygarlıklarını önemseyen, onlarla bağ kurmayı amaçlayan Atatürk’e yakışan bir olgu olsa gerektir.

    Yapım çalışmalarının başladığı yıllarda Anadolu’yu sarsan çok sayıda büyük deprem yapım başladıktan sonra gerçekleştirilse de zemin etüdlerinin yapılmasını akla getirmiştir. Zeminin alüvyon ağırlıklı olduğu ve kaya katmanının 155 metre derinlikte olduğu anlaşılınca projede değişiklikler yapılarak yapının ağırlığını taşıyabilecek inşaat tekniği uygulanmıştır. Bu da akıl, bilim ve kültür üzerinde yükselen Atatürk cumhuriyetine yaraşır bir durumdur.

    Bir başka ayrıntı yapım yıllarında fiyatların her geçen gün düşme eğilimi göstermiş olmasıdır. Özel yüklenicilere ihale edilen yapım işinden fiyatların düşmesine bağlı olarak ortaya çıkabilecek devlet zararını gidermek amacıyla özel ihale maddeleri eklenmiştir belgelere.

    Cumhuriyet düşmanlarının her fırsatta yerden yere vurdukları otuzlu, kırklı yıllarda özellikle günümüzde azmış olan fiyat artışlarından eser olmadığı açıktır.

    Anıt Kabir yapım işini devlet adına Bayındırlık Bakanlığı ihaleye çıkartmış, izlemiş ve gerektiğinde işe karışmıştır.

    Henüz 1961’e gelinmediği için ortada bir Anayasa Mahkemesi yoktur.

    Buna karşılık Danıştay ve Sayıştay varlıklarının yanı sıra işlevlidirler.

    Yapıma ilişkin ödemeler her iki kurumun yakın ilgisi ve izlemi altında olmuştur.

    Kurtarıcının ve kurucunun anıtsal gömütüdür, görmezden geliverelim yaklaşımı söz konusu olmamıştır.

    Bu bağlamda, hem Sayıştay hem Danıştay yapım işinin hemen her aşamasında devlete ve onun temsilcisi olarak da Bayındırlık Bakanlığı’na kök söktürmüştür.

    Her türlü ödemenin yasalara, kurallara ve usule uygun olması ilkesinden hiç bir şekilde ödün vermemiştir o yılların yüksek yargı kurumları.

    Oysa, tek parti iktidarı söz konusudur. çoğu zaman ileri sürüldüğü gibi tek parti her türlü uygulamayı yapma gücüne sahiptir. Her nasılsa güç simgesi tek parti iktidarı yargı karşısında onun çizdiği yolun dışına çık(a)mamıştır. Bugünlerde sıkça yapıldığı gibi o zamanın iktidarı ihale yasasını aklına estiğince değiştirme yoluna da gitmemiştir.

    Anıt Kabir yapımı sırasında 1950 seçimleri yapılmış ve tek parti iktidarı sona ermiştir. Yönetim ezici üstünlükle Demokrat Parti’ye geçmiştir.

    Güç sarhoşu yeni iktidarın yargı denetimi gibi bir düzenekten hoşlanmayacağı açıktır. Bu nedenle olmalı, Anıt Kabir yapımını destekleme ve hızlandırma görüntüsü ardında yasal düzenlemeyle yargının denetim gücü kısıtlanmıştır.

    Böylelikle Anıt Kabir yapım işi hızlanmış olabilir.

    Ancak, kurumlar ve kurallar rejimi olan cumhuriyet ağır yara almıştır.

    Demokrat Parti’nin denetimden hoşlanmayan, mutlak iktidar anlayışının son 20 yılda hortladığını söylersek abartmış olmayız.

    Tarihsel bir dönemden geçmekte olduğumuz kuşkusuzdur.

    1961 Anayasası ile yaşamımıza girmiş olan bir başka yüksek yargı kurumu olan Anayasa Mahkemesi varlığını sürdürmekle birlikte aldığı kimi kararlara iktidarca ve diğer yargı organlarınca uyulmayan göstermelik bir kuruma indirgenmiştir.

    Her yargı kararı gibi Anayasa Mahkemesi kararları da eleştiriye ve beğenilmemeye açıktır. Bu doğal hakkın mahkemenin aldığı kararları uygulamama keyfiyeti içermediği de kesindir.

    Takvim ilerlerken yargının içine düştüğü, daha doğrusu düşürüldüğü durum ibretlik olsa gerektir.

    Sırada bu çarpıklığı gidereceği öngörülen “yeni anayasa” var.

    Buna “yeni anayasa” demekten çok “anayasasızlık” demek uygun düşecektir.

    Unutulmasın ki, ülkenin kurtuluş ateşini yakandır “müdafaai hukuk”!

    Okuma önerisi

    “Anıtkabir’in İnşası”, Tunç Boran, AFT Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 2023.