Papa ziyareti ve onu izleyen İznik Konsili anması tartışmaların fitilini ateşledi. Her zaman olduğu gibi tartışma öğretici oldu.
Ben de bir yazıyla katılmıştım tartışmaya. Kısaca anımsatmam gerekirse İznik Konsili’nin 1600. Yıldönümünde geçenlerde yapılana benzer etkinliğe Atatürk tarafından izin verilmediğini yazmıştım.
Atatürk’ün böyle bir yasaklaması olmadığını söyleyenler çıktı ve haklıydılar. Bunu söyleyenlerin bir gerçeğe göndermede bulunmaktan çok İznik Konsili anmasında sorun yok diyenlerden oluşması ilginç bir ayrıntıydı. Bu gerçeğin altını çizer görünenlerin İznik Konsili’nde sorun arayanları “komploculukla” suçlama konusunda ağız birliği yapmış olmaları bir başka ilginç olgu oldu.
Neyse ki, arşivler yerli yerindeydi!
İznik Konsili’nin 1600. Yıldönümü olan 1925’te dinsel çevrelerin anma töreni yapmak istedikleri anlaşıldı.
Bilindiği gibi Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden sonra tek kişilik yönetim anlayışıyla birlikte TBMM sarayın onay kurumuna dönüştürüldü.
Yüz yıl önceye gittiğimizdeyse Atatürk’ün mutlak güç sahibi olduğu dönemde bile böylesi bir konuda tekil karar almak yerine millet iradesinin gerçekleştiği TBMM kararını önemsediğini anlıyoruz.
Konuyla ilgili TBMM tutanaklarının yanı sıra yapılan bilimsel yayınlar ve yazılan kitaplar konuya ilgi duyanların görüşüne açık durumda.
Sonuçta, İznik Konsili konusundaki kuşkularımızın ve kaygılarımızın yersiz olmadığı ortaya çıktı.
Bir hatamız bilgi eksikliğimizi gidermemiz fırsatı yaratırken dağarcığımızı derinleştirdi.
Bu olaydan çıkartılması gereken bir diğer önemli sonuçsa olaya emperyalizm penceresinden bakma gerekliliğini bir an olsun akıldan çıkartmama zorunluluğu oldu.
Çoğunlukla bölücülüğüyle tanınan emperyalizm bunun için çoğu zaman dinleri, mezhepleri ve etnisiteyi başarıyla kullanmıştır.
İznik Konsili’yle karşımıza çıkan olgudaysa emperyalizm aynı dinin mezhepleri arasındaki ayrılığı sonlandırma isteğiyle çıkıyor karşımıza.
Çünkü, günümüzde Batı emperyalizmi her geçen gün güç yitiriyor. Buna bağlı olarak da güç arayışı ve güçbirliği emperyalizmin önde gelen güncel gereksinimi.
Mezheplerin yanı sıra dinleri bile uzlaştırmada hünerli olabiliyor emperyalizm. Tıpkı ABD’de evanjelizm üzerinden sağladığı başarı gibi.
Özetle, 1925 yılının TBMM’si son derece önemli bu konuyu gündemine almış, enine boyuna tartışmış ve yıldönümü gerekçesiyle yapılması tasarlanan anmayı hem laiklik ilkesine hem de ulusal çıkarlarımıza aykırı bularak uygun bulmamıştır.
Duvarında “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazısıyla son derece uyumlu bir yöntem değil mi konunun millet istencinin gerçekleştiği TBMM’de ele alınması?
1925 anmasını doğrudan Atatürk’ün engellememiş olması doğrudur.
Ancak, engellemeyi TBMM’nin yapması çok daha anlamlı ve önemlidir!
İlgi duyanlar için kaynakça :
Cihat Yaycı ; Bazı kişiler PAPA’nın ziyareti ile Atatürk zamanında İznik (NİCAE) Konsilinin tekrar toplanması ve 1600. yıldönümü kutlamaları taleplerini birbirine karıştırmış ve eksik bilgi ile de halkımızı yanıltmaya, tarihimizi çarpıtmaya çalışıyorlar. Atatürk zamanında bugün… pic.twitter.com/290ZJrsi4Z
Başlıktaki ilaca her türlü tıp aracını ve gerecini eklemek hata olmaz. Tanıda, sağaltımda ve onlar kadar önemlisi başta aşı olmak üzere sağlığı koruma işlevli her türlü öğe bu kapsamda değerlendirilebilir.
Beş yıl geride kalmış olsa da küresel salgın sırasında yaşananlar unutulmuş olamaz. Uygar batı ülkelerinin havaalanlarında, limanlarında o sırada kıtlığı çekilen ilaç ve tıbbi gereçlere el konulmuştu. El koyanın gerekçesi yalın ve özlüydü.
“Bize de gerekliydi!”
Ulusal güvenlik denince sınırların korunması, sivil ve askeri savunma, vb başlıklar ilk akla gelenlerdir.
İlaç egemenliği onlara mutlaka eklenmelidir. Bu önemli kavram küresel salgın sırasında yaşananların da etkisiyle öne çıkmıştır.
Eski Türkiye’de ordunun ve SSK’nin ilaç üretme yeteneğine sahip olduğunu anımsayalım.
İçinde bulunduğumuz günlerde ekonomik yıkımın etkisiyle düşük yoğunluklu görünen ama süreğenleşmiş bir ilaca erişim sorununun varlığını gerek bu sorunu yaşayanların bildirimlerinden ve gerekse basına yansıyanlardan anlamak güç değil.
Görünürde kurtulmuş olsa da Afrika’da sömürgeciliğin ilaç ve tıbbi araç, gereç üzerinden sürdürüldüğü gerçektir. Afrika anakarası özelinde ilaç egemenliğinin sömürgeciliğin gerçek anlamda sonlandırılması bakımdan önemli olduğunun altı çizilmelidir. Farklı şekilde söylemek gerekirse ilaç ve tıbbi araç, gereç konusu günümüzde kılık değiştirmiş olan sömürgeciliğin önemli aygıtına dönüşmüş durumdadır.
Günümüzün yadsınmaz gerçeği küreselleşmenin her ne kadar erişimi ve ulaşımı kolaylaştırdığı öne çıkartılsa da “sağlama (tedarik) zinciri kırılganlığı” ortadan kalkmış değildir.
Politik gerginlikler, dışsatım yasakları, tarife savaşları, nitelik sorunları ve taşıma-ulaştırma kopuklukları bu zincirde yaşanabilecek sorunların başlıca nedenleri sıkça deneyimlenmektedir.
Bir başka önemli sorun, bu alana egemen bir ülkenin bu egemenliğini kendi çıkarı doğrultusunda kullanarak silaha dönüştürmesi olasılığıdır.
Salgınlar, biyoterör ve yeni kuşak salgın olasılıkları bir başka kırılganlık olarak çıkabilir ülkelerin karşısına.
Ekonomik zorluklar, saflığını yitirmiş moleküller ve çok daha kötüsü sahte üretim ilaç egemenliğini önemli kılan diğer etkenler olarak sıralanabilir.
Yazının başında kamu ilaç üretiminden söz edilmişti. Buna kamu aşı üretimini eklemekte yarar var. Salgın sırasında değinilmişti. Türkiye kırklı yıllarda başka ülkelere aşı gönderme yeteneğine sahipken üçüncü binyılın başında bu yeteneğine kendi seçimiyle son verdi.
Bu seçimin acıklı sonucu Covid 19 salgını sırasında tüm yakıcılığıyla yaşandı.
Şu ana kadar sıralananlardan kendi içine kapanan, dış dünyayla bağını kesmiş bir ilaç, tıbbi araç, gereç üretimi ve sağlama zinciri oluşturulması gerekliliği sonucu çıkartılmasın.
Uluslararası işbirliği ve dayanışma tarihte hiç olmadığı kadar güncel gereksinimdir.
Kendine yetebilir olmak hiç kuşkusuz önemlidir, önceliklidir. Bu yapılırken fazlalığın başkalarıyla paylaşılması, eksikliğin farklı kaynaklarla işbirliğiyle giderilmesi temel ilke olmalıdır.
Stratejik önemdeki ilaç, araç ve gereç konusunda ivedi durumlar göz önünde bulundurularak yedekli olunması gereği göz ardı edilmemelidir.
Diğer yandan, ulusal üretimin desteklenmesi ve bu bağlamda AR-GE yatırımlarının diri tutulması önemlidir.
Devletin bu bağlamda düzenleyici olmanın ötesine geçerek yatırımcı olması gerekliliği son yıllarda yaşananlarla çok iyi kavranmış olmalıdır.
Özellikle, antimikrobiyallere, aşılara ve toplumun geniş kesiminin kullandığı süreğen hastalık ilaçlarına odaklanılması önem taşımaktadır.
Bu konuda, Covid 19 küresel salgını uyarıcı etki yaratmış olsa da jeopolitik gerginlikler, iklim değişikliği ve yeni hastalık etkenlerinin salgınlara neden olma olasılığında artış gibi etkenler varlığını sürdürmektedir.
İlaç egemenliği çok göze görünmese de ulusal egemenliğin önde gelen taşıyıcı sütunlarından birisi olma özelliğiyle hak ettiği ilgiyi görmeyi beklemektedir.
Güncele dönersek!
Türkiye sağlık ortamında kısıtlı doktor randevuları buzdağının görünen bölümüdür. Hiç kuşkusuz sağlığa erişim bakımından önemlidir.
Ancak, buna eşlik eden ve artık yerleşikleşmiş görünen ilaca erişimsizlik de bir o kadar önemlidir. Özellikle kanser ilaçlarında yaşanan kısıtlılıklara sahte ilaç ve karaborsa olgusun eşlik ettiği görülmektedir.
İlaca erişimdeki kısıtlılıkta devletin ödemeye esas aldığı döviz kurundan söz ediliyor oluşu bu bağlamda dışa bağımlılığın şifresidir.
Başka deyişle ilaç egemenliği zincirinin zayıf halkasıdır.
İlaç egemenliği konusunun yasa yapıcıların, yöneticilerin ve elbette konunun diğer başat taraflarının ilgisini çekmesi dileğiyle.
Bir kez daha yinelemek gerekirse!
İlaç egemenliği önde gelen ulusal güvenlik öğesidir.
Öncelikle müşteri olmaktan çıkıp üretici olmak amaçlanmalıdır.
Dünyanın ağırlık merkezinin hızla doğuya kaymakta olduğu gerçeği geniş kabul gören olgudur günümüzde.
Buna karşılık sağda ve solda Çin’e saplantılı bakışın sürdüğü de gerçektir.
Soldan baktığını ileri sürenlerin bir bölümüne göre Çin sosyalizmi sulandırmakla kalmamış, kapitalizme göz kırpmıştır.
Özellikle bizdeki sağ kesim Turancı ve Kızılelmacı dürtüyle Çin söz konusu olunca Uygurlara eziyeti gündeme getirir. Bu savlar ne yazık ki kanıtlardan ve olgulardan çok ezbere dayanır.
Yoksulluğu haklayan Çin
Bilindiği gibi Soğuk Savaş’ın ardından kendisini gösteren tek kutupluluk kapitalizmin ve doğallıkla emperyalizmin denetim dışı kaldığı dönemdir.
İnsanlığın bu dönemdeki tarihi yazıldığında bölümün adının önüne “karanlık” sıfatının eklenmesinden kaçınılamayacaktır.
Yoksulluk küresel düzeyde derinleştiği gibi gönenç toplumlarında bile kazanımların aşındığı bilinen gerçektir.
Çin’in yoksulluğu yok edişinin bu karanlık döneme rastlamış olması ayrıca anlamlı ve önemlidir. Çin, bir bakıma dönemin namusunu kurtarmıştır.
Diğer yandan, Çin’in yoksulluğu ortadan kaldırmış olmasının uluslararası kaynaklarca da doğrulandığının altını ayrıca çizmekte yarar var.
Dünya Bankası, bilindiği gibi kapitalizmin önde gelen kurumlarından birisidir. Dünya Bankası kaynaklarına göre son 40 yılda Çin’de 800 milyon insan yoksulluk sınırı olarak görülen günlük 1.90 USD gelir düzeyinin üzerine çıkartılmıştır.[1]
Planlayan Çin
27 Mayıs Devrimi’nin kalıtı olan beş yıllık kalkınma planlarını şimdi yerinde yeller esse de seksen öncesinden anımsarız.
Bizde tarihe karışan planlama Çin’de varlığını sürdürüyor.
Şu günlerde XV. sinin hazırlıkları yapılmaktayken paylaşılan şu bilgi son derece önemli.
Çinli iktisatçı Lifu Yen, Çin sentezinin son otuz yılda (1995-2024 döneminde) ürettiği nicel sonucu şöyle özetlemiş : Cari dolar fiyatlarıyla ölçülen kişi başına GSYH 607 dolardan 13445 dolara yükselmiş. Çin’i, Siyah Afrika ortalamasından gelişmiş ülkeler ortalamasının alt sınırına taşıyan dinamizmi, dolarlı millî gelirde yıllık yüzde 8,7’lik ortalama büyüme oranıyla kırılan bir dünya rekoru özetliyor.[2]
Bu planlama başarısı bir yandan Çin’de kendisini kanıtlarken diğer yandan da başka ülkelere bu unutulan aygıtı anımsatması bakımından önem taşıyor.
Robotik Çin
İnsanlığın geçen yüzyıl başında Karel Capek’in yapıtıyla tanıştığı robotlar artık günümüzün olağan varlıkları. Dünyanın ilerlemiş ve ilerlemeye kararlı toplumları robot-insan ilişkisine kafa yormaya başladılar bile.
Artık, her yerde olan robotlar emeğin geleceğinin yeniden yazılmasını gerektirecek gibi görünüyor.
Çin’in “insansı robot” patentlerinde açık ara öndeliği güncel gerçek olarak çıkıyor karşımıza.[3]
Sanayi 5.0 devrimiyle birlikte robot teknolojisinin yalnızca mavi yakalıları değil beyaz yakalıları da dönüştürmeye aday olduğunu belirtmekle yetinelim.
Güvenen Çin
Yazıyı bağlarken rastladığım bir bilgi paylaşılmasa olmazdı. Küresel ölçekte oluşturulan “güvenen ülkeler” listesine ilk kez Avrupa dışından bir ülke girmiş. Kuzey ülkelerinin egemenliğindeki listenin yeni üyesi Çin.[4]
Güvenen ülke olma ölçütleri yönetsel saydamlık, düşük yolsuzluk oranları ve güçlü gönenç olarak sıralanmış. Küresel ölçekte böylesi bir konum yakalamak hiç kuşkusuz Çin başarısının çok bilinmeyen bir başka boyutudur.
Bilim : Çin’in biricik rehberi
Mao sonrası Çin önderi Deng Xiao Ping’in 1976’daki şu sözü anımsanmaya değer.
“Bilim bundan böyle Çin’in biricik rehberi olacaktır”
Bilim, teknoloji üretiminin temel gerekliliği.
Dünya sıralamasında ilk 40’ta 5 Çin üniversitesinin varlığı Deng’in yarım yüzyıl önceki sözlerinin doğrulanışı olarak görülebilir.[5]
Batının süren çöküşü
Örnekler çoğaltılabilir.
Çin’in başarısının tersine Batı’nın kan yitimi sürüyor.
Bu kan yitimine utancın eklendiği unutulmamalı.
Gazze’de Batı destekli ve gözetimli soykırıma eşdeğer saldırganlığın yanı sıra Ukrayna kullanılarak Rusya’ya açılan savaş Batı’nın karanlık çağının utanç sayfaları olarak tarihteki yerini şimdiden almış durumda.
Böylesi bir döneme giren dünyada Batı’nın mutlak üstünlüğünden söz etmek gereksiz olmanın ötesinde olanaksızdır.
Çin’in tek kurşun atmadan sağladığı başarılar dünyanın birçok ülkesi için de kutup yıldızı işlevi görebilir.
Uzakdoğudan yakındoğuya
Uzakdoğudaki umut verici tablonun yakınımızda karabasana dönüşmesi üzerine de birkaç şey söylemekte yarar var.
Bu denli taban tabana zıtlık nasıl açıklanmalı?
Önce Afyon Savaşları onu izleyen İkinci Dünya Savaşı saldırganlığı Çin’i hiç kuşkusuz derinden sarsan tarihsel olgulardı.
Bunların üstesinden devrimlerle ve aklını kullanarak geldi.
Buna karşılık, bölgemiz toplumları (Türkiye dışında) monarşinin ve gericiliğin pençesinden kurtaramadılar kendilerini.
Ortaçağ karanlığına gömülen bu ülkelerde sırtını emperyalizme dayayan emirler, krallar ve şeyhler kendi varlıkları ve dirlikleri için milyonlara pranga vurmakta sakınca görmediler.
Bölgemiz toplumları en değerli varlıkları olan akıllarını kullanıp, zincirlerini kırmadıkça esenliğe hasret kalmayı sürdüreceğiz.
Çin’e doğru bakış ve orada olanı biteni doğru kavramak dünyanın geri kalanı bakımından yaşamsal önemde.
Not : Çin’in başarısında öne çıkan ve dünyanın başka ülkelerinde de hızla yol alan teknolojik gelişmelerin kimi distopik sonuçlara yol açma olasılığı kaygı verici olduğu kadar ayrı bir yazının konusu olacak denli oylumludur.
İznik Konsili İS 325’te toplandı. Hıristiyanlığın var olma çabalarının bir parçasıydı o konsil. Din içindeki ayrışmaların önüne geçmenin yanı sıra uzlaşma arayışlarının ürünüydü.
Bugünlerde bu önemli olayın 1700. Yıldönümü geldi çattı.
Bir telaş, pür telaş!
Papa ve ona eşlik edeceklerin yanı sıra ekümeniklik peşindeki Fener Patrikhanesi bu yıldönümünün başrol oyuncuları olarak öne çıkıyor.
Erdoğan-Trump görüşmesinden sonra Cumhurbaşkanı’nın “dönüşte sayın Bartholomeos’la da görüşeceğiz” sözleri o gün boşlukta yankılanıp gitti.
İznik Konsili yıldönümü konusunda farklı yorumlar işitilecek!
Medeniyetler buluşması diyenden basit bir yıldönümü etkinliği diyene varıncaya dek çeşitli sesler çıkacak.
Bunlara inanmak için saf olmak gerek!
Bu etkinliğin önde gelen kurumlarından Fener Patrikhanesi, Lozan görüşmelerinin önemli başlıklarından biriydi. Patrikhanenin sınır dışına çıkartılamadıysa da dinsellikle sınırlanması sağlandı. Fatih Kaymakamlığı’na bağlı bir kuruma dönüştürülmesi önemli başarıdır.
Demokrat Parti dönemiyle birlikte bu konuda da batıya göz kırpıldı. Bu yaklaşımdan güç alan Patrikhane dinsel kurum olmaktan uzaklaşarak ekümenikleşme çabalarını yoğunlaştırdı. Patrik, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’la görüşmesinden bir süre önce Türkiye’yi Trump’a şikâyet etti.
Her geçen gün güç yitiren batı emperyalizmi konumunu koruyabilmek için yalnızca mezhepleri değil dinleri de birleştirme çabası içindedir. Musevi-Hıristiyan bütünleşmesi olarak da görülebilecek Evanjelizm buna örnektir.
İznik Konsili’nin 1925’teki 1600. Yıldönümünde Atatürk, yarın İznik’te gerçekleştirilecek buluşmanın benzerine izin vermedi. Yalnız savaşmayı değil barışmayı da çok iyi bilen kurucu ve kurtarıcı emperyalizmin Türkiye’nin birliğini ve dirliğini bozmak için her yolu deneyebileceğinin farkındaydı. İlk bakışta sorunsuz görünen İznik buluşmasına bu yanından bakınca izin veremezdi.
İznik Konsili için Türkiye’ye gelen Papa XIV. Leo Cumhurbaşkanlığındaki törende Türkiye’yi övücü sözleriyle geliş amacını karartmayı seçti. Elbette şaşırtıcı değildi bu yaklaşımı.
İznik 1925’in 100 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne yol göstermesi beklenirdi.
Elli bin kişinin katili teröristbaşıyla masaya oturulabilen Türkiye’de İznik Konsili konusunda duyarlılık beklemek düşten öteye geçemezdi.
Dünyaya ve uluslararası ilişkilere emperyalizm penceresinden bakmayı öğrenemediğimiz sürece bu ve benzeri olumsuzluklar yaşanacaktır.
İstanbul Valiliği’nin “sokak hayvanları beslenmesin” kalkışması kan dondurucu!
Yasal düzenlemeden bu yana adım adım gelen uygulamalar “hayvanları açlıktan öldürelim” noktasına kadar geldi.
Görseldeki can dostları aç bırakmak hangi vicdana sığar?
Vicdansızın ve acımasızın hiç eksik olmadığı günümüz dünyasında bu türden insanların yönetsel konumda olması sorunu derinleştiriyor.
Hemen belirtmekte yarar var!
Türkiye’de bir sokak hayvanları sorunu var!
Ama, çözüm kesinlikle bu yolla sağlanamaz.
Ayrıca, acımasızlığın vardığı bu noktada sokak hayvanları sorunundan söz etmek bile yersiz ve gereksiz.
Her şeyden önce bu dünyanın (yalnızca) biz insanlara ait olduğu saplantısından vazgeçilmesi gerekiyor.
Başka deyişle Homo sapiens bu dünyanın efendisi değildir. Bu yalın gerçek kavranmadıkça hayvanlara eziyetin sonu gelmeyecektir.
Ali kıran, baş kesen olmaya hevesli kamu yöneticileri listesine eklenmiştir İstanbul Valisi.
Hem yasal hem de vicdani açıdan sokak hayvanlarının beslenmesinin yasaklanması genelgesi yok hükmündedir.
Son zamanlarda sıkça kulağımıza ilişen “Mutlak butlan” olsa olsabu durumu betimlemek için uygun düşecek niteleme olabilir.
Bu dünyanın yalnızca bize ait olmadığı, kimi üstünlük yüklediğimiz karşın biz insanların canlılığın sıradan bir öğesi olduğu Darwin’in günümüzde gerçeğe dönüşmüş kuramıyla bilimsel kanıtlıdır. Bu gerçeği göz ardı eden ya da ona meydan okuyarak kararlar alan yöneticilerin bu çağdaki varlığı üzücü ve düşündürücüdür.
Homo sapiens’in hoyratça kullandığı yeryüzü ve doğa her geçen gün yaşanılabilir olmaktan uzaklaşırken yönetenlerin yazıya konu olan acımasız ve vicdansız genelgeleri tüm olumsuzlukların üzerine tüy dikmektedir.
Kimi bilim insanlarının “altıncı yokoluş”tan söz ettiğini biliyoruz. Altıncısı beklendiğine göre dünya beş büyük yokoluşa sahne olmuştur.
Çok güçlü görünen canlıların bu yokoluşlar sonrası yaşam sahnesinden çekildiği de bilimsel gerçektir.
Tanışık olduğumuz bir söylemle ifade etmek gerekirse bu yokoluştan sonra da yeni bir dünya, yeni canlılarla ya da yokoluşa direnen öncekilerle birlikte var olmayı sürdürecektir.
Homo sapiens aklın ve bilginin gereklerine göre yaşamayı ve davranmayı kavramalı.
İnsan olmanın ötesinde canlıya yaraşır olmanın gereğidir bu kavrayış!
ABB Başkanı Mansur Yavaş bu kez çorba sunumu nedeniyle soruşturulacakmış.
Toplumu bir tas çorbaya muhtaç duruma düşürenlerin kendilerini sorgulayacak yerde üzerine gidecek birisini bulmakta son derece hünerli oldukları anlaşılıyor.
Çorbanın Türk mutfağının önde gelen öğelerinden olduğu kuşkusuz.
Kısa sürede hazırlanabilmesi, hemen her koşulda tüketime sunulabilmesi çorbayı öne çıkartan birkaç özelliği.
İktidarın çorba üzerinden yürütmeyi aklına getirdiği bu saldırı umarsızlık göstergesidir.
Milyar dolarların Ankapark’a gömüldüğü başkentte çorbayı soruşturma noktasına düşmek başka nasıl açıklanabilir?
Çorba deyince aklıma geldi.
Bundan birkaç yıl önceydi.
İzmir’deki bir devlet üniversitesinin sağlık yerleşkesinde çorba çeşmeleri kamunun yararlanımına sunulmuştu.
Belli ki, bu parlak düşünceyi yaşama geçirenler bir tas çorbanın gücünden yararlanmak istemişlerdi.
Osmanlıcı esinti de etkili olmuştur bu kararda yüksek olasılıkla.
Geçmişin sebil, hayrat uygulamaları ilk akla gelenler.
Düşünceyi değil de uygulamayı kıyasıya eleştirmek hak olmanın ötesinde görev.
Bir sağlık yerleşkesinde bir tas çorba sunmanın çok daha sağlıklı yöntemleri varken çorba çeşmesi üzerinden toplum sağlığını tehlikeye atmak çılgınlığın ötesinde akıldışılığın ürünü olmalıydı.
İçinde bulunduğumuz çağda bu yöntemle çorba dağıtmanın sakıncalarını sorsalar yanı başlarındaki mikrobiyoloji uzmanları anlayacakları dille anlatırdı bu parlak düşünce sahiplerine.
Sürdürülemez olan bu uygulama birkaç ay içinde tarihe karıştı. Yapılan yatırım da kamunun yanına zarar kaldı.
ABB’ye çorba üzerinden saldırı aklın, vicdanın, insafın ve elbette ahlâkın kabul edeceği türden olmasa gerektir.
Olsa olsa tarihe kara harflerle geçme heveslilerinin işi olabilir…
Not : Araştırınca fark ettim. İzmir’deki devlet üniversitesi yerleşkesine çorba çeşmesi yatırımı o tarihte (2022) yönetimi AKP’de olan İzmit Belediyesi’nce yapılmış.
Gazze’de işi soykırıma vardıran İsrail’e bu engel olabilmek şöyle dursun sporun hemen her dalında İsrail’in varlığına karşı duruş bile gerçekleştirilemiyor.
Bu konuyu yazmaya hazırlanırken dün akşam Belgrad’da oynanan Partizan-Fenerbahçe BEKO basketbol maşında açılan bir görsel gündeme oturdu.
Sırplar, her nedense 600 yıl geriye göndermede bulunma gereği duymuşlar.
Çok bilinen Kosova savaşını Osmanlı kazansa da padişahını savaş meydanında yitirerek hüzünlü bir zafer çıkmış ortaya. Sultan I. Murat’a ilişkin farklı senaryolardan söz edilse de öldürüldüğü doğrudur. Böylesi bir olayın bunca yıl sonra spor alanında canlandırılma çabası yerinde midir, gerekli midir? Bu ayrıca tartışılabilir.
Bu arada, belirtmekte yarar var.
Osmanlı egemenliği altında Sırplarla Türkler yüzyıllarca birlikte yaşamıştır. Ayrıca, Sırpça Türkçe’nin nen çok verinti yaptığı dildir. Yolu Sırbistan’a düşenler bu gerçeğe bire bir tanıklık etmişlerdir.
Doğrusunu isterseniz Sırpların bu gösterisine anlam veremesem de kırılmayı ve incinmeyi de gerekli görmedim.
Toplumların bir şekilde yenilgilerinden utku üretme eğilimi olduğu bilinen bir gerçektir. Anlayışlı olmakta sakınca yoktur.
Oysa, çok daha fazla konuşulması gereken, haydutluğuna, insanlık dışı uygulamalarına karşın İsrail’in spor alanlarında varlığını sürdürebiliyor oluşudur.
İsrail’e karşı topla, tüfekle karşı koyma olanağı bulunmayabilir. Ancak, aynı İsrail’in spor alanlarından uzak tutulması olasıdır.
Örnek anlamayı kolaylaştıracaktır.
Avrupa basketbol ligi Euroleague’de yer alan 20 takımın ikisi İsrailli. Bu takımlar iç saha maçlarını Avrupa’da belirlenen bir kentte oynuyorlar. Belgrad bu kentlerden birisi.
İsrail takımları dış saha maçlarını ise karşılaştıkları takımın ülkesinde oynuyorlar. Türk takımlarıyla olan maçlarını ise İsrail takımlarının güvenliğinin sağlanamayacağı gerekçesiyle Türk takımlarının belirlediği bir ülkede oynuyorlar.
Özetle, hiçbir takım İsrail’e gitmiyor, gidemiyor.
Buna karşılık, İsrail takımlarının Türkiye’ye gelmesi güvenlik gerekçesiyle sakıncalı bulunuyor.
Neresinden baksanız yaşamın olağan akışına uymayan bir durum.
Böylesine çarpık ve kabul edilemez bir durum varken Sırpların yenilgilerinden kahramanlık üreten görsele odaklanmak hiç gerekli değil.
Not : Euroleague yönetimi 1 Aralık’tan başlayarak İsrail takımlarının iç saha maçlarını İsrail’de oynayabileceğine karar verdi.
Böyle birinden kahraman yaratmak! Ya da aslanı kediye boğdurmak!
Girişinde “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” yazılı TBMM’den bir heyet İmralı’ya gitmeye hevesli görünüyor. Sorunlu ve sorumsuz oldukları anlaşılan bu vekiller ülkeye karşı borçlarını ve görevlerini unutmuş görünüyorlar.
İçtikleri ant mı? Sözü bile edilmez.
Kuşaklar sonrasına alınlarında kara bir leke taşıyacaklarından habersiz oluşları dehşet verici.
Daha birkaç yıl önce İmralı’daki için idam ipi atanların bugün onun için çırpınır durumda oluşları ve partidaşlarının da bu çırpınmaya çoğunlukla katılıyor oluşları bir gerçeği kim bilir kaçıncı kez doğruladı.
“Şeyh uçmaz, mürit uçurur!”
İmralı heveslilerini ele veren tılsımlı söz : “Yüz yıllık sorunu çözmek için….” diye başlayan tümceler.
Yüz yıllık sorun varsa o da Cumhuriyet’le derdi olanlardır.
Cumhuriyet’in feodaliteye açtığı savaştır onların hoşnutsuzluk kaynağı.
Cumhuriyet, böylelikle bireylerin önündeki engelleri temizlerken ağalığa son vermeye karar vermiştir. Hem ağalık, hem fırsat eşitliği elbette söz konusu bile olamazdı.
Bugüne uzanan ikinci açılımın başında işaret fişeğini ateşleyen Bahçeli’nin ağalığa övgü bağlamındaki sözleri unutulmamalı. O gün için günü kurtardığını düşünen Bahçeli bu sözleriyle açılımın yumuşak karnını ortaya koymuş oldu. Ne yazık ki, hak ettiği ilgiyi gördüğü söylenemez içinde bulunduğumuz çağla örtüşmeyen sözlerinin.
Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kültürel haklar tanınması, dil konusunda ulus devletin doğasına aykırı bitmez tükenmez isteklerin sıralanması…
Ülkenin ve dünyanın başka birçok ülkesinin birincil sorunu olan feodaliteye değinene rastlayabilene aşk olsun.
Sıradan bir unutkanlık mı?
Elbette değil!
Feodalite sorunu çözülürse Türkiye kazanır. Türkiye gücüne güç katar.
Emperyal projenin böylesi bir sonuca izin vermeyeceği açık.
Silah bırakma tiyatrosuna eklenen “umut hakkı” (siz onu İmralı’dakine özgürlük olarak okuyun) zarfın üzerinde yazandır. Zarfın içindeki başka deyişle mazruf ise bambaşkadır.
Emperyal 100 yıldır kolladığı fırsatı yakalamış gibidir.
Ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak isteyen, hatta buna zorunlu olan bir iktidarın bugün içine düştüğü ekonomik açmaz emperyal projelere kapıları aralamak şöyle dursun ardına dek açmıştır.
İmralı yolculuğu açılımın duyarlı aşamasıdır.
Bir yandan olmazsa olmazdır.
Diğer yandan, milletten açılım kaçıranlar için önemli bir sınavdır.
Bu aşamanın sorunsuz geride bırakılması iktidarın ve emperyal işbirlikçilerinin isteğini ve hevesini kamçılayacaktır hiç kuşkusuz.
Partilerin, meslek kuruluşlarının, sendikaların, derneklerin, demokratik kitle örgütlerinin feodalitenin pençesinde olduğu bir Türkiye görüntüsü var karşımızda.
Bahçeli’yi avuçları patlarcasına alkışlayanlar, sağda solda ağlarken Cumhurbaşkanı ile aynı ortamda olunca ona övgü sıralamakta kusur etmeyen sarı sendika başkanı, iktidarları onyılları aşan ve ancak ölümle sona eren her türden başkan feodalizmin iliklerimize işlediğinin sağlam kanıtlarıdır.
Özetle, ülkeye ihanet peşindekilerin açılım tiyatrosu Türkiye’de ayağı yere basanları yanıltmamalı.
Dünyada emperyalizmi, ülkede feodalizmi göz önüne almayan hiçbir söylemin anlam taşımadığının altını çizerek!
İhanet başarıya ulaşırsa elveda Cumhuriyet, elveda çağdaşlık, elveda her türlü olumlu değer…
Geri dönüşü olmayan duruma düşmemek için sorumlu ve bilinçli her birey ve kurum açılım yolunda yürüyenlerin ayağına takılan taş olmalı.
Bir yanda Şeyh Sait, İskilipli Atıf ve Saidi Nursi! Dinci gericiliğin diriltilmeye çalışılan süpürüntüleri.
Diğer yanda, Seyit Rıza!
Yobazın kahramanı olur da emperyal maşası etnikçinin, feodal sevicinin ve elbette kendini solcu sanan ayak takımının olmaz mı?
15 Kasım’ı KKTC’nin kuruluş günü bilirdik.
Yukarıda sıraladığım tayfa sayesinde Seyit Rıza haininin asıldığı gün olduğunu da öğrendik.
Açılımda yol almakla yetinmeyenler Seyit Rıza’yı öne sürerek el yükseltiyorlar.
Hem yobaz hem de etnikçi tayfa kahramanlarını ileri sürse de içten içe dayanışma ve işbirliği içindeler.
Ortak paydaları Cumhuriyet yıkıcılığı!
Seyit Rıza Osmanlı’nın yıkıldığından habersiz gibidir.
Geçmişte olduğu gibi devlete haracımı verir, kula kulluğu başka deyişle feodaliteyi sürdürürüm düşüncesindedir.
Cumhuriyet böylesi bir seçeneğe göz yumacak değildir.
Lozan’ı ve Cumhuriyet’i bir türlü içene sindiremeyen İngilizlere de güvenerek kanla, canla kurulmuş devlete silah çeker.
Seyit Rıza’nın İngilizlere yazdığı mektup. İhanetin belgesidir.
Darağacında biter sonu belli serüveni.
Bugün gelinen şizofrenik ortamda kahramanlaşabileceğini kendisi de öngöremezdi.
Seyit Rıza bahanedir.
Tunceli’ye heykeli dikilmiş olan bu feodal artık birilerinin kalkanı olarak işlev görmektedir.
Seyit Rıza’nın devlete başkaldırmış olmasından söz etmeyenlerin acıklı masallar anlattığı bugünlerde acı olan bu masalları dinleyenlerin çıkabilmesidir.
Çok daha kötüsü bu mide bulandırıcı masalların kurucu parti vekili Orhan Sarıbal tarafından da anlatılmasıdır.
Kurucu partinin bir önceki başkanının bu işteki rolü unutulmamalı.
Hani şu Tunceli diyemeyip, her fırsatta Dersim demeyi hüner bilen dürüstlük anıtı var ya!
Dürüstlüğü cüzdanla sınırlayanlara inat dürüstlüğün vicdanlı olmakla da sınandığını haykırma zamanıdır.
Tunceli’ye Dersim diyebilmek için vicdansız ötesi olmak gerekir!
Vicdansızın dürüstlüğü mü?
Gülüp geçerim…
Seyit Rıza aşkıyla yanıp tutuşanların üstesinden gelemediğimiz sürece bize rahat yok!
Çin-Japonya geriliminden bize ne diyecekler çıkabilir.
Bu gerilimde atılan adımlar ders niteliğinde olduğu için bilinmesinde yarar var.
Bir kez daha yinelemek pahasına Çin’in dünyanın yükselen değeri olduğunu belirtelim.
Çin’in sosyo-ekonomik yükselişi ilkelerini ve çıkarlarını göz ardı etmesini gerektirmiyor.
Çin Halk Cumhuriyeti, yönetimleri çeyrek yüzyıl önce Çin’e geçen Hong Kong ve Makao’nun yanı sıra Tayvan olarak bilinen, uluslararası yazında Taipei Çin’i olarak adlandırılan adayı da Çin’in parçası sayıyor.
Böylelikle Tek/Birleşik Çin kavramı çıkmış oluyor ortaya.
Her türlü söylemini ve uluslararası ilişkisini belirlerken bu temel kavram rehber alınıyor.
Komşu Japonya’nın çiçeği burnunda kadın başbakanı geçenlerde, göreve başlar başlamaz büyükçe bir çam deviriyor.
Tek Çin kavramını göz ardı eden söylemi Çin’den çok kararlı ve üst perdeden bir yanıt alıyor.
Yanlış anlaşılmasın!
İki ülke arasında savaş olasılığı falan yok.
Ama, diplomatik düzlemde sert açıklamalar olduğu kesin.
Örneğin, Çin’in Tokyo Büyükelçisi Japonya’nın Tek/Birleşik Çin anlayışını yaralayan söyleminin, Çin halkının Japon saldırganlığına karşı kazandığı zaferin 80. Yıldönümüne rastlamış olmasının altını çizme gereği duyuyor.
Tek/Birleşik Çin yolunda önemli adımlar atılıyor.
Bu adımlar arasında batılıların sıkça değindiği askersel girişimin adı bile geçmiyor.
Çin nesine güvenip de böylesi duyarlılık gösterebiliyor?
Şu gerçek yetip de artabilir bu duyarlılığı açıklamaya.
Çin Halk Cumhuriyeti, son çeyrek yüzyılda yoksulluğu ortadan kaldırdı. Çin ve yoksulluk ikilisi artık tarihte kalmış bir olgu günümüzde.
Başlangıçta ucuz emek cenneti olarak kendisini gösteren Çin artık eski Çin değil.
Bilimde ve teknolojide dünyanın baskın gücü.
Doğu, Çin önderliğinde yükselirken batının doğudaki uzantısı gibi davranmayı sürdürebileceğini sanan Japonya bölgede pabucun eskisi gibi ucuz olmadığını gördüğü tepkiyle anlamış olmalı.
Saygın ve güçlü olmanın yolunun kalkınmadan ve tabana yayılmış varsıllıktan geçtiğinin altını çiziyor Çin.
Bizden örnekle bitirelim.
Kıyılarımıza seslenme ve yüzme uzaklığındaki Ege adaları 10 yılı aşkın süredir yerleşime açılmakla kalmıyor, silahlandırılıyor komşu Yunanistan tarafından. Dişe dokunan eylem bir yana nota verilmiş olduğunu anımsayan var mı?