• Büyük yıkımın yol açtığı üzüntü iç cephedeki gerginliği azaltır diye ummuştum. Yanıldığım gibi, iç cephedeki gerginlik ağıza alınmayacak sözcüklerin de katkısıyla arttı.

    Geçen hafta sonunda oynanan futbol maçlarında önce Kadıköy’de, onu izleyerek de Dolmabahçe’de “hükümet istifa” sesleri yükseldi. 

    İktidarın küçük ortağı bu gelişmeler karşısında üst perdeden tepkisiyle öne çıktı. 

    Bahçeli “hükümet istifa” çağrılarına istifayla karşılık verdi. Doğrusunu isterseniz istifa Türkiye’nin unuttuğu bir davranıştı. Bahçeli bu davranışıyla önemli bir anımsatma yaparak hayırlı bir iş de yapmış oldu. Üyesi olduğunu ifade ettiği BJK’den ayrılmaya vardırdı işi. (Kulüpten yapılan açıklamadan Bahçeli’nin istifasına ilişkin bir dilekçenin kulübe ulaşmadığı anlaşılıyor) 

    Bahçeli, istifayla yetinmeyerek maçların seyircisiz oynanması önerisini dile getirerek tartışmayı alevlendirdi. 

    Anadolu kulüpleri söz birliği etmişcesine “hükümet istifa” diyenleri bozgunculukla suçladı.

    Bu tartışmaları bir yana bırakıp soralım!

    Hükümeti beğenmek ve desteklemek kadar hükümetin yanlışlarını dile getirmek ve son felaketteki eksikleri üzerinden istifaya çağırmak da bir hak değil midir?

    Başka şekilde ifade edersek!

    Ülkedeki her birey ve topluluk hükümetle aynı görüşte olmak zorunda mıdır? Eğer böyle bir zorunluluk yoksa hükümeti istifaya çağırmak demokratik bir hak değil midir? 

    Futbol izleyicisinin elindeki güç nedir ki iktidarı koltuğundan edebilsin! Yaşananlara karşı toplumda biriken tepkinin ve öfkenin böylesi toplumsal ortamlarda dışavurulmasından doğal ne olabilir? 

    Ölçülü ve akıllı bir iktidarın bu davranışları kendi konumuna yönelik bir tehlike olarak değerlendirmesi değil toplumun gerginliğini atması sonucu kendi konumunu da rahatlatma seçeneğini göz ardı etmesi bilmem nasıl açıklanmalıdır?

    Bu gelişmelere tanıklık edince belleğim beni geçmişe götürdü.

    12 Eylül’e yol alınan günlerdeki hükümetlere yönelik tepkileri anımsadım. Basında bunlara eklenenler de bir o kadar sert ve köşeliydi o yıllarda. O zamanlarda yazılan yazıların, çizilen karikatürlerin birazını bile bugün değil yayımlamak akla getirmek bile düşe eşdeğer bir durum. 

    12 Eylül’ü izleyen yıllarda da durum farklı olmamıştı.

    Siyasiler ve özellikle iktidardakiler basında olsun, toplumsal ortamlarda olsun alabildiğine eleştiri oklarıyla karşı karşıya gelmişlerdir. 

    “Hükümet istifa” çağrıları her iki dönemde de dışavurulan tepkilerin en hafifi olarak da tanımlanmalıdır. Böylesine sıradan ve kimi zaman da yersiz bile sayılabilecek çağrının iktidar kanadından aldığı karşılık aklın alabileceği gibi değildir. 

    “Hükümet istifa” çağrısının kişiler ya da gruplar için soruşturma-kovuşturma konusu olması akıldışı olduğu kadar her birimiz için utanç gerekçesi olması abartılı bir yorum sayılmamalıdır. 

    “Hükümet istifa” diyebilmek ne değerli özgürlükmüş…

  • Bugün açık olan bir şey varsa o da Yeni Türkiye’nin fermanlarla ve fetvalarla yönetilir olduğudur.

    Deprem bekleniyor. Olduğunda ne yapacağız? Ya da nasıl bir planımız var sorusunu akla bile getirmeyenlerin fermanlara ve fetvalara dört elle sarıldıkları görülüyor.

    İstanbul havaalanının yer seçimiyle ilgili tartışmaların olduğu günlerden birindeydi. Havaalanının göç eden kuşların yolu üzerinde olduğu söylenmişti. Bunun uçuş güvenliği açısından sorun yaratacağı da.

    Buna karşılık, şimdiki Cumhurbaşkanı aynen şöyle demişti :

    “O kuşlar oradan uçmamayı öğrenecek!”

    Bir tür fermandı. Kuşlar ne de olsa canlı oldukları için söz dinlemiş olmalı ki uçuşlarla ilgili bir sorun yaşanmadı.

    Ya faylar?

    Laf anlamaz, söz dinlemez! Fermanın da geçerliliği yoktur onların gözünde.

    Bu arada, Kurtuluş Savaşı sırasında öğretmenler kurultayı toplamış ülkemizde eğitim-öğretim yükselemeyen balondan atılan nesne yerine kondu. Çadırsız devlet barınak sorununu yurtları yerleşime açarak çözmeye çalıştı. Olan eğitime, öğretime oldu.

    Fay ferman dinlemiyorsa biz fayı dinleyeceğiz.

    Farklı deyişle, insan dediğimiz varlık doğaya egemen olma tutkusundan vazgeçmek zorundadır. Aya çıkan, Mars’a araç gönderen insanlığın fayla başa çıkamayacağı gerçeği kavranmalı.

    Türkiye’nin hayat bilgisi dersine iyi çalışmadığı anlaşıldı son depremde yaşananlarla.

    Oysa, hayat bilgisi yaşamın en temel dersi. Her şeyden önce insana sınırını gösteren ve öğreten derstir. Doğayla başa çıkmak yerine, doğayla uyum içinde olunabileceği ancak hayat bilgisi dersinin kavranmasıyla olasıdır.

    Günümüzde okullarımızdan coğrafya dersi kaldırılırken Cumhuriyet’i kuranların okullarda Jeoloji dersi okuttukları bilinirse durumu anlamak kolaylaşacaktır.

    Depremin üzerinden 3 hafta geçmişken, acılar henüz tazeyken iktidar sahiplerinin etekleri zil çalarcasına yapılaşma hevesiyle yanıp tutuşması en iyi olasılıkla bilgisizlikle ve elbette iktidara mutlaka tutunma, oradan aşağı düşmeme saplantısıyla açıklanabilir.

    Çok değil birkaç ay önce Kahramanmaraş ve Hatay’da halka seslenen Cumhurbaşkanı imar barışını güzellemek için yüzbinlerce vatandaşın sorununa çözüm bulduk demişti. Oysa bulunanın çözüm değil herkesin evini gömüte dönüştürmek olduğunu anlamak için birkaç ay yetti. Deprem yıkımı her şeyi tüm açıklığıyla ve elbette acı verici şekilde yüzümüze vurdu.

    Büyük yıkımdan ders çıkarılmadığı bir kez daha anlaşılmıştır.

    Önümüzdeki iki ay içinde yapılaşmaya başlamak ve 1 yıl içinde de jet hızıyla bitirmek gibi bir hedef akla uygun olamaz. Her karmaşayı fırsata dönüştürme ve düştüğü yerden avucunda toprakla kalkma ustası hükümetimiz bu ivedi yapılaşmayla ilgili olarak her türlü karşı çıkış yolunu kapatmayı da unutmamış. Yapılan planlara karşı çıkmak yok. Ferman böyle. Fay ferman dinlemez ama yurttaşlar kuzu kuzu dinler diye mi düşündüler acaba?

    Bir ağaç için köşk yürüten bilge Gazi’den otlakları ve ormanları yapılaşma için yürüten işbilmezliğe…

    Alınan haberlere bakılırsa yıkılan kentlerin yerleri değiştirilecektir. Böylelikle, ormanlar ve otlaklar da feda edilecektir. Yıkım üstüne yıkım bu değilse nedir?

    Eğitim ve öğretimin ilk gözden çıkarılacaklar arasında olabildiği ülkemizde gelişmeler şaşırtıcı değildir.

    Oysa, kavranması gereken o kadar çok şey var ki!

    Onlardan ilk akla gelen ikisiyle yazıyı bağlamış olayım.

    “Basit yaşa başkaları da yaşayabilsin!”  (Mahatma Gandi)

    Yerleşmenin ve yapılaşmanın bir uçta çürüklük ve kokuşmuşluk içermesine karşılık bir diğer uçta lüks ötesiyle kendini göstermesi bir an önce yaşamımızdan çıkartılması gereken yanlıştır.

    “İnsanlar doğasız yaşayamaz ama doğa insansız yaşayabilir.” (Paul Ehrlich)

    Kendi sonunu getirmeye koşar adım giden insan doğayı sırtındaki önemli bir yükten kurtarmaya kararlı görünüyor.

    Dünyada da ama özellikle de Türkiye’de yerleşme ve yapılaşma, insanın doğaya karşı savaşına denk düşen bir eyleme dönüşmüş durumdadır.

    Ormanları yok edip yerleşime açmak ve oralardaki canlıları yersiz, yurtsuz bırakmak insanlığa küresel salgın olarak geri döndü.

    Tarım alanlarına yerleşmenin Türkiye’de yol açtığı sonuç yıkım, can kaybı ve gözyaşı oldu.

    Seçim elimizde.

    Ya önceki yoldan yürüyüp sonraki felakete geri sayacağız.

    Ya da aklımızı başımıza toplayıp sınırımızı bilerek doğayla uyum içinde olacağız.

    Üçüncü yol yok…

    Fay ferman dinlemez.

  • Geçtiğimiz günlerde deprem bölgesine başka illerden eşgüdüm amaçlı atanan iki valinin çıkışına tanık olduk. İz bırakan sözler söylediler.

    İlki yaşanan yıkımın ve yitimlerin kestirilenin 4-5 katı büyüklüğünde olduğunu ileri sürdü. Hiç de akla yatkın olmayan bir saptama değildi. Bir bakıma gözden uzak tutulan gerçeğin devletin valisince ifadesiydi. 

    Bir başka vali beyin önerisine ise gözlerimle görmesem, kulaklarımla işitmesem inanmakta zorluk çekerdim.

    Yine yıkımın ve gereken parasal kaynağın büyüklüğüne vurgu yaptı. 

    İmeceye çağırdı halkı.

    Her çalışan bir aylığını bu havuza bağışlasa kimse aç kalmaz demekten alamadı kendini. Bu sözler sayın valinin ağzından çıkmış olsa da, Türkiye’de son derece yaygın olan, tepki görebilecek sözleri başkasına söyletme alışkanlığı göz önüne alındığında “acaba” demekten alamadım kendimi. 

    Her neyse!

    Sayın valinin çalışanların aylığına göz dikildiği izlenimi veren sözleri söylemezden önce başka kaynaklar bulunabileceği gerçeğinden haberdar olduğunu sanırım.

    Örneğin!

    Otoyol, köprü, tünel, batan, çıkan, uçan ve de kaçan yol yüklenicileri.

    Ya da kazanç güvenceli şehir hastaneleri işletmecileri.

    Biraz daha geriye gidelim.

    Bugün depremin yarattığı yıkım ön planda olsa da 3 yılı aşkın süredir, başka deyişle salgından bu yana yaşamımızdaki ekonomik zorluklar belirginleşmiştir. 

    Salgının tavan yaptığı sırada da aklıma gelmişti bu durum.

    Salgınla birlikte işini, aşını ve hatta eşini yitiren sayısız yurttaşımızın olduğu biliniyor.

    Devletin hemen her şeyini yitiren vatandaşlara bir şeyler verebilmesini İBAN numaralarına aktarılacak niceliklere bağlaması elbette kabul edilir gibi değildi. 

    Salgın akılcı ve kabul edilir bir gerekçe oluşturmuşken az önce adını andığım ve kazançları devlet güvencesinde olan yükleniciler ve işletmeciler özveride bulunamaz mıydı? Diyelim ki bunu onlar akıl edemediler. Devletin başındakiler onları bir masa çevresinde toplayıp bu durumu anlatsalar ve isteği dile getirseler söz konusu kişiler ellerini ceplerine atmazlar mıydı?

    Benzer isteği sayın valinin aylıklara göz diken konuşması sonrasında yeniden aklıma getirdim. 

    Hemen eklemekte yarar var!

    Türkiye Cumhuriyeti’nin baştan bu yana Merkez Bankası’nda biriktirdiği yedek akçe bile olur olmaz yerlere harcanırken bu günleri öngöremeyen bir yönetimimiz olduğu belliydi. 

    Toplamda yönetsel yeteneksizlik kaynaklı parasal darlığın çalışanların aylıklarıyla çözüme kavuşturulması önerisini ilk kez işittim. 

    Sınır tanımazlığın, halden anlamazlığın vardığı noktayı anlamamız bakımından yararlı oldu sayın valinin bu sözleri. 

    Plan, program ve hazırlık olmadığında içine düşülen umarsızlığı da çok iyi yansıtıyor valinin bu çıkışı.

    Elbette anlayana…

  • Bir zamanlar birkaç ayda bir adını duyardık “çekiç güç”ün. O da TBMM’de görev süresi uzatıldı diye haber olarak. Kendi topraklarımıza, birliğimize ve bütünlüğümüze yönelik odakları kendi elimizle beslemek ya da beslenmesine olanak tanımak gibi bir şeydi yapılan.

    Emperyalist güdülemeden kurtulamayışın sonucuydu.

    Dönemin başbakanlarından birinin dili sürçmüştü. Çekiç güç diyecek yerde “çekici güç” sözü dökülmüştü ağzından. Yanılmıyorsam kır ata beyaz at diyendi.

    Günümüzde çekiç güce gerek kalmadı. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde yuvalanan ve devletleşme heveslerini bir an olsun yitirmeyen bölücülere Amerikan yardımı doğrudan yapılabilir durumda. Bu sonuçta çekiç güce izin verenlerimizin payı olduğu kuşkusuzdur.

    Çekiç güç dün Malatya sokaklarında görüldü.

    Sokakta haber yapan bir haberci elinde çekiç bulunan bir vahşi tarafından sözel saldırıya uğradı. Söylem eyleme dönüşmese de yeterince ürperticiydi. Saldırıya uğrayan gazetecinin aktardığına göre polis yaşanana ilişkin işlem yapmaktan kaçınmış. Gerekçeyse bu saldırının fiziksele dönüşmemesiymiş. Çekiçle kafan, gözün yarılmalı ki işlem yapalım türünden bir yaklaşımı andırmıyor mu polisin davranışı?

    12 Eylül’e yol alınan günlerdeki sokak gerginliklerini yaşamış birisi olarak geçmişi anımsamadan edemedim.

    Şimdilik ölümcül kan dökülmese de sokakta haber yapmaktan başka amacı olmayan gazeteciye yönelen “çekiç güç” kaygılanmama yetti. Kolluk gücünün ilgisizliği de bir o kadar irkiltici geldi bana. Bu ilgisizliğin depreme bağlı şaşkınlıktan kaynaklanmış olmasını dilerim.

    Son zamanlarda katlanarak artan parti devleti kaygılarını doğrulayan bir gelişme olmadığını ummak isterim. Ama, elinde çekiç bulunan kaba gücün yüzüne yansıyan özgüveni ve sınır tanımazlığı görünce korkumun yersiz olmadığını düşünmek zorunda kaldım.

    Seçim sonuçlarına göre ortama sürülmesi olası kalabalıkların varlığını doğrulayan bir gelişme olarak da görülebilir Malatya’da yaşanan. Deprem yıkımı yaşamış bir kentte böylesi milis ruhluların varlığı ve devinime geçme yeteneği içinde olması dikkate değer bir durum olsa gerektir.

    Şiddet kimden gelirse gelsin, kime yönelirse yönelsin hoş görülemez.

    Fiziksel saldırıya dönüşmemiş olsa da elinde çekiç bulunan bir gözü dönmüşün varlığı yeterince korkunç bir durumdur.

    Bu eylemin kolluk güçlerince karşılıksız bırakılmış olması da bir o kadar irkilticidir.

    Siyasilerin ve devletin doruğundaki kişinin diline yansıyan şiddetin sokaktaki vatandaşın elindeki çekiçle yakından ilintili olduğunu unutmayarak…

  • Yazıya başlık olan ürpertici sözler geçtiğimiz günlerde kim bilir kaç kez çıktı ağızlardan. Bir canlılık belirtisi arayan özverili insanların ağzından çıkan bu sözlere alınan her karşılık umutları diri tutmaya katkıda bulunmuştur kuşkusuz.

    “Sesimi duyan var mı?” sorusu öncekilerden farklı olarak bu kez yıkıntı altında kalanların sözü oldu. Hazırlıksızlığın ve dolayısı ile de yardımın gecikmesinin sonucuydu bu ironik durum.

    Kahramanmaraş merkezli büyük yıkımı ülkemizdeki arama-kurtarma etkinliklerinin öncüsü Nasuh Mahruki şöyle niteliyor :

    “1999 Gölcük depremi afetse, 2023 Kahramanmaraş depremi felakettir.”

    Üstelik, bu felaket aynı gün içinde yinelemiştir.

    Özellikle iktidarı koruma, kollama tutkusuyla yanıp tutuşanların bu duruma dört elle sarıldıkları görülüyor. Böylesi büyük iki depreme dayanacak yapı da yapılacak bir şey de yoktur algısı yaratılmaya çalışılıyor.

    Depremler büyük olsa da, yüzyılın depremleri olacak denli yıkıma yol açmış olsalar da ayakta kalacak yapı üretmek olanaksız değil. En kötü olasılıkla insanları öldürmeyen yapı düşe eşdeğer bir olgu değildir.

    Diğer yandan, 11 ilde yıkıma yol açan felaketin doğurduğu görüntülerin vatandaş-devlet ortaklığında sahnelendiğini belirleme görevini göz ardı etmememiz gerekiyor.

    Bir konut ya da işyeri sahibi olmak kişisel gereksinimin ötesinde yatırım aracıdır Türkiye’de. Birle yetinmez gücü olanlar. Birden fazla konutu ya da işyeri olanlar da az değildir. Başka deyişle rant aracıdır yapılaşma. Yapılaşmanın bir istem yaratması doğal olarak bunu karşılayanların türemesi sonucunu doğurmuştur. Arsa spekülatörleri, yükleniciler ve onlara eklenen kimi kamu görevlileri bu tatsız oyunun akla ilk gelen oyuncularıdır.

    Ucuza maliyet, pahalıya satış bu alanın anahtar sözcükleridir.

    Diğer yandan, ülkemizin depremselliğinin fazlasıyla farkında olan bilim insanları aralıksız çalışır. Bu insanlar hiçbir kişisel çıkar beklentisi olmaksızın elde ettikleri sonuçları hem kamuoyuyla hem de yetkililerle paylaşırlar.

    Onlar arasında doğruları söyleyenler göz ardı edilir. Kamuoyunun kulağına hoş gelen şeyler söyleyenler öne çıkartılır. Bilimin sesine kulak vermek hem vatandaşın hem de devletin başındakilerin hoşuna gitmez. İstenir ki, yapsatçılık üzerine kurulu yapılaşma anlayışı varlığını sürdürsün. Bu düzen bir yandan vatandaşa taşınmaz sahibi olma fırsatı verirken diğer yandan siyasetçiye cansuyu kaynağı olur.

    Her birimiz için utanç kaynağı olmalıdır yaşananlar.

    Son olay özelinde ordunun alana yeterince hızlı sürülmemesi, afete hazırlık kapsamında yapılması gerekenlerin (zamanında) yapılmamış olması, ulaştırma ve eriştirme işlerinin başarılamaması hiç kuşkusuz iktidarın sorumluluk alanındadır. Depremin üzerinden 2 hafta geçmesine karşın çadır kıtlığı söz konusuysa yönetenler bu durumdan sorumlu değilse nedir?

    İktidarın sorumluluğunu saptadıktan sonra yapılaşma temelinde kurulmuş olan bozuk düzenin ülkemizdeki geçmişi 70 yıl geriye götürülmelidir. Yetmiş yıl önceye dayanan bu kuralsızlık döngüsü bugünün iktidarınca sınırlar zorlanarak olağanlaştırıldı.

    “Sesimi duyan var mı?” seslenişi yalnızca arama-kurtarmacılar ve yıkıntı altında kalanlardan gelmedi. Doğa da bu çığlığı seyrek sayılmayacak aralıklarla yineledi. Seller, fırtınalar ve elbette depremler doğanın bu bağlamdaki sesi oldu.

    Doğayı dize getirdim, yeryüzünün efendisi benim diyerek büyüklenen insan duymazdan geldi doğayı.

    Sonuç 11 ili kapsayan yıkımla kendisini gösterdi.

    Oysa, Türkiye Cumhuriyeti akıl, bilim, kültür ve sanat üzerinde kurulmuştu.

    “Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir” ve “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”diyebilen kurucuyu bir kez daha anımsama zamanıdır.

    Türkiye bir kez daha yol ayrımında!

    Yetmiş yıldır girdiğimiz ve ilerlediğimiz (daha doğrusu geriye gittiğimiz) kader yolunda kalmayı mı sürdüreceğiz?

    Yoksa, kuruluş ilkelerine dönüp akıl ve bilim yoluna mı döneceğiz?

    Can alıcı soru budur…

    Son bir ayrıntı!

    AFAD’ıyla, Kızılayı ile sınıfta kalan devlet var karşımızda.

    Türk milletinin yüce gönüllülüğüyle, özverisiyle uyuşmayan bir görüntü veren siyasi yıkıntının da bir an önce kaldırılması dileğiyle.

    Bunu toplumumuzun istemesi olmazsa olmaz koşuldur.

    Hiç olmazsa bu kez…

  • Depremi izleyen saatlerde Ankara’nın buyruğunu bekleyecek denli hantallaşan, işlevsizleşen devletimizin sunduğu görüntü karşısında kahrolmanın ötesine geçilemedi.

    Devletin devinime geçmedeki yavaşlığı dışında sorgulanması gereken bir başka başlık kamu hizmetlerinin ortadan kaldırılmasına bağlı acıklı sorunlar olmalı.

    Birkaçına göz atmakta yarar var.

    Depremi izleyen saatlerde yardım, kurtarma ve beslenmeyle ilgili eksikliklere ilk eklenen kıtlık akaryakıta ilişkindi. Tümüyle özel girişim elindeki akaryakıt dağıtımı hem çalışanların depremzede olması hem de kazanç olanağının ortadan kalkması nedeniyle işletmecilerince hizmet dışı bırakıldı. Böyle bir durumda Petrol Ofisi’ni anımsadık doğallıkla. Petrol Ofisi bugün de varlığını sürdürmekle birlikte kamu kurumu niteliğini yitireli çok oldu.

    Akaryakıt darlığı demeyelim ama dağıtımıyla ilgili kısıtlılık sırasında kamunun elindeki Petrol Ofisi önemli işlev  görebilirdi. Serbest piyasa ve özelleştirme tutkunlarının bu durumla ilgili bir açıklaması olacak mıdır?

    Sorun yaşanan bir başka alan iletişimle ilgiliydi.

    Özellikle depremi izleyen ilk günlerde habercilerin bile internet kısıtı yaşadıklarına tanıklık edildi. Bu durum karşısında Türk Telekom’u birkaç yıllık cirosu karşılığında özelleştirenlerin kulaklarını çınlatmayalım mı?

    Türk Telekom gibi son derece stratejik ve  bir o kadar da milli güvenlik sorununa yol açabilecek bir kurumun öngörüden yoksun şekilde özelleştirilmiş olması, özelleştirilmiş olsa bile hiç olmazsa ivedi durum kullanımı amacıyla bir bölümünün kamu kullanımına açık olacak şekilde düzenleme yapılmamış olması birilerini düşündürüyor mudur diye sormakla yetinelim.

    Yalnızca Türk Telekom değil diğer mobil telefon operatörlerinin çalışma yönergelerine doğal afet vb durumlar öngörülerek kamu kullanımı olanağı eklenmeliydi. Hiç olmazsa bundan sonrası için böyle bir düzenleme yapılamaz mı?

    Bir başka sorun hayvan dostlarımızla ilgili.

    Besi hayvanlarının depremde telef olmasının yanı sıra deprem sonrasında sahiplerince beslenememesi sorunu başgösterdi. Bu fırsatı değerlendiren kimilerinin bakılamayan hayvanları ucuza edindikleri yansıdı haberlere.

    Devlet kasaplık, manavlık, bakkallık, celeplik mi yapar diyen ünlü büyüğümüzü anmış olalım.

    Elde bir SEK, Et Balık Kurumu ya da devlete ait tarım işletmeleri olsa bu sorunu çözmek çok da kolay olmaz mıydı?

    Örnekler çoğaltılabilir kuşkusuz.

    Aklıma geliveren ve sıralamaya çalıştığım bu örnekler bile kamuculuğun önemini anımsatmış olmalıdır.

    Özetle,

    • Özel girişim kazanca odaklanır. Dolayısı ile, büyük bir felaket durumunda da bu güdüsü varlığını sürdürür.
    • Bu arada, iyi niyetli olsa bile bu ve benzeri felaketler sonrasında özel sektörün kamu gibi hazırlıklı, uyanık ve devinime hazır olması beklenemez.

    Olmayan üretim nedeniyle fırlayan besin ederlerini tarım kredi kooperatifleri mağazaları aracılığıyla denetim altına almak nasıl olanaksızsa, kamu tarım işletmelerinin yokluğunda hemen her koşulda yaşanan sorunları aşmak olanaksızdır.

    Ağır bedeller ödeterek çok şey öğreten son deprem felaketinin kamuculuğun yaşamsal önemini öğretmiş olması dileğiyle…

  • Yıkıntı altındaki kadınımız kendi derdini unutmuş, bir yakınına olan 2.500 TL’lik borcunu açıklıyor. Bana bir şey olursa bilinsin istedim diyor.

    Bir hemşire depremde bulunduğu yerden çıkıp canını kurtaracak yerde kendisine emanet yeni doğanın kuvözünü kucaklayarak koruma çabası içinde olabiliyor.

    Bir başkası, yine ürküyle dışarıya koşturmak yerine çocuk hastasını kucaklayıp uzaklaşmaya çalışıyor içinde bulunduğu yapıdan.

    Arama ve kurtarma ekipleri yerlisiyle, yabancısıyla sözcüğün tam anlamıyla tarih yazıyor. Yıkıntı beni de altına alır mı kaygısı duymadan sesini, soluğunu duyduğu kişiyi yaşama bağlamaya çalışıyor.

    Birkaç örneğini sıraladığım gerçeklerin nicesini buraya yazmaya kalksam yerim dar gelir.

    Bunca iyiliğin üzerine “biz ne güzel milletiz” diyenlere söylenecek söz var mı?

    Şeytanın savunmanlığını yapmak gerekirse ne yazık ki milletimize söyleyeceğimiz söz(ler) var.

    Türkiye, yaşadığı felakette çokça günü geride bıraktı.

    İlk yardım aşamasında sınıfı geçemeyen yönetim çoğu zaman yaptığı gibi suçu ve sorumluluğu kendisi dışındakilere yansıtma yoluna girdi bile.

    Yüklenici avı başladı. Onlarcası yakalandı, tutuklandı. Bu doğrultudaki soruşturmaların, kovuşturmaların süreceği anlaşılıyor. Hemen belirtmekte yarar var. Elbette hesabı sorulmalıdır yaşananların.

    Ancak, yüzyılın felaketi olarak karşımıza çıkan yaptırımın toplumsal suçun karşılığı olduğu unutulmamalı.

    Bu yıkımların sorumluluğu yalnızca yüklenicilerin üzerine yıkılırsa ve diğer sorumlular göz ardı edilirse bir sonraki felaket için geri saymaya başlamaktan başka yapacak iş kalmaz bizlere.

    • Mimarı, mühendisi, yer bilimcisi ve akla gelebilecek diğer teknik kişiler.
    • Her türlü görüş ayrılığına karşın imar söz konusu olduğunda “oybirliği” ile karar alabilen belediye meclisleri.
    • Son 20 yılda neredeyse 2 yılda bir imar barışı yasaları çıkartan TBMM üyeleri (yasama dokunulmazlığı zırhı giymiş bu kişilere ilişme olasılığı bile yok adaletin)
    • Bozacının tanığı şıracı örneğine uygun şekilde yapı yolsuzluğunu onayan yapı denetim düzeneği.

    Bir çırpıda akla geliveren birkaç başlığa onlarcası eklenebilir.

    Sözün özü şudur!

    Yapı yolsuzluğu kapsamında yaşananlar tekil bir istencin hatasıyla açıklanacak gibi değildir.

    Betonu dökmeden önce su kattılar, kurumakta olan betonu sulamadılar, nitelikli yapı gereci kullanmadılar gibi önemli başlıkların eksikliğiyle açıklanabilecek gibi değildir yaşanan yıkım.

    1999 depreminden bu yana açılan yeni perdede bilimin sesi çok daha gür işitildi. Her depremden sonra söz İstanbul depremine getirilse de bilimciler hiç bıkıp usanmadan Türkiye’nin toplamda bir deprem ülkesi olduğunun altını kararlılıkla çizmekten geri durmadılar. Sözlerini yine de dinletememiş olmalarının altında yatan önemli neden Türkiye’deki yapı yolsuzluğunun geniş tabanlı bir katılımla gerçekleştirilmesiydi. Kahramanmaraş depremi sonucu ortaya çıkan yıkım geniş tabanlı yolsuzlukla doğru orantılıdır.

    “Biz ne güzel milletiz” sözü bir gerçeği yansıtır kuşkusuz.

    Ama, bu gerçeği saptarken aşırılıktan da uzak durulmalıdır. Şovenizme vardırılmamalıdır iş.

    Bu felaket karşısında Türkiye’ye yardıma koşan ülkelerin sayısının 100’den fazla olduğunu bildiğimizde güzel millet olma konusunda yalnız olmadığımızı anlamamız güç olmayacaktır.

    Ayrıca, güzel millet olmanın felaketlerden uzak kalma güvencesi sağlamadığını da akıldan çıkartmamak gerekiyor.

    Her felakette sınanan güzel millet olma özelliğimizi bir sonraki felakete değin unutmayı yeğliyoruz.

    Deprem felaketlerinde yaşadıklarımızdan güzel millet olduğumuz kadar yolsuzluğa eğilimli bir millet olduğumuz sonucu da çıkıyor.

    Felaketin büyüklüğüne vurguda sakınca yok. Ama, bu boyuttaki bir felakette bile yıkılmayan yapılar gördüğümüze göre kurallara uymadığımız, aklın sesine kulak vermediğimiz ve üzerinde yaşadığımız ülkenin temellerinin bilim üzerinde yükseldiğini umursamadığımız kesindir.

    Şu günlerde sıkça yinelenen “yüce yaradan bir daha böyle felaketler yaşatmasın” sözünü gerçeğe dönüştürmek için yapmamız gereken bir şey var.

    Biraz zahmetli olsa da çok zor değil bunu yapmak!

    Aklımızı kullanmak!

    Güzel millet oluşumuza vurguyla eşlemek gerekirse “biz ne akıllı milletiz” diyebildiğimizde barınaklarımız mezarlarımız olmaktan çıkacaktır.

    Böylesi bir felaket bile aklımızı başımıza getirmeyecekse söz bitmiş demektir…

  • Dünyanın gözü Türkiye’nin üstünde. İpliğimiz pazara çıkmış durumda. Akıldan ve bilgiden kopukluğumuzu gözler önüne seren son deprem felaketi sözcüğün tam anlamıyla “milli güvenlik” sorunu yaratmıştır.

    Dışarıdan bakan ve özellikle de emperyal emelleri olan birileri ne düşünür bu tablo karşısında?

    Barınağını bile yapamayan bir ülke demezler mi? Abartarak başka yorumlar da yapmaktan geri dururlar mı? Bu ve benzeri yaklaşımlara fırsat veren kendi sorumluluğumuzu göz ardı edebilir miyiz?

    Bugünlerde devlet insanlarımızın da özenli olması gereğine bilmem değinmeye gerek var mı?

    MHP önderi Bahçeli, bir gün önce kendi partisinin Hatay milletvekilince övgüye boğulan AHBAP’ı boy hedefi yaptı. Sınıfta kalan AFAD ve Kızılay’a bakıldığında AHBAP başta olmak üzere sivil toplum kaynaklı etkinliklerin değeri daha iyi anlaşılır. Benliğin bu gibi yapıları övmeye engelse susmak çok mu zor?

    Yine yabancı gözlerin üzerimizde olduğu şu günlerde yorumlarımıza ve benzetmelerimize özen göstermek durumundayız.

    Bahçeli AFAD’ı ve Kızılay’ı koruma güdüsüyle AHBAP ve Babala’yı akbabaya benzetmiş.

    Akbaba, dünyanın kimi yerlerinde özellikle de Latin Amerika’nın şaman kökenli inançların yoğun olduğu topluluklarında kutsal bir canlıdır. Bu toplumlardaki üçlü şöyle sıralanır :

    “GÖKTE : AKBABA, YERDE : PUMA, YERALTINDA : YILAN”

    Çoğumuza ilginç gelebilir bu üçleme. Ama, Latin Amerika’nın yerli kökenli toplumlarının kutsallarıdır.

    Bu arada, kartal başta olmak üzere yırtıcı kuşlar da çoğu toplumun gözde kutsallarıdır. Öyle ki, göklerin yırtıcıları azımsanmayacak sayıda ülkenin bayrağında da kendisine yer bulur. Bizim Selçuklu kültürümüzde de kartala rastlanır.

    Bir başka kutsal ise ayıdır. Özellikle Rus ve İskandinav kültürlerinin saygın hayvanıdır. Hatta, İskandinavya’da insan adıdır. Bizde ise ayıyla özdeşleştirme cinayete varan adli olgulara kaynaklık edebilir.

    Sözün özü, ülkelerin hemen her alanda öne çıkan ve özellikle de siyasetçisi unvanı taşıyanlarının benzetme yaparken evrensel değerleri göz ardı etmemelerinde yarar var.

    Akbaba demişken unutulmaz gülmece dergisi Akbaba’yı da anmadan geçemem. Çocukluk yıllarımın haftalık Akbaba dergisinin okumayı sökmemdeki eşsiz katkısını dile getirmezsem akbabaya haksızlık etmiş olurum.

    Akbabayla yağmacılığı, talancılığı ya da bir yerlere üşüşmeyi özdeşleştirenlerin yukarıya değil de çevrelerine bakmalarında yarar var.

    Akbabadan özür dileyerek…

  • Sözlük anlamı şöyle verilmiş şehadetin : “Yüksek bir ülkü uğrunda ölme”

    Dinsel kökeni de vardır bu nitelemenin. Ama, yaygın anlamı vatanı için savaşan ve ölendir.

    Son yıllarda şehit ve şehadet kavramlarının ulu orta kullanılır olduğunu görüyoruz.

    Hiç kimselerin anısına saygısızlık etme niyetinde değilim.

    Ama, ne Amasra’da göçük altında kalan madencimize ne de depremde yıkıntı altında kalan insanımıza şehit diyebilir miyiz?

    Hiç uğruna ölmüşlerdir.

    Önlenebilirdi ölümleri.

    Depremin toplumsal suçların toplamından kaynaklanan bir yaptırım olduğu açıktır. Kuralsız yerleşim, denetimsiz yapılaşma ve bunlar kadar önemlisi doğaya budalaca meydan okuma kaynaklı değil midir deprem temelinde yaşananlar.

    Şehadet unvanını bu denli kolay dile getirme ve dağıtmanın ardındaki neden bu konudaki sorumsuzluğun örtülmesi, karartılması amaçlı olduğu kuşkusuzdur.

    Toplumsal suçu özendiren, önüne geçmek şöyle dursun çıkartılan imar barışlarıyla yüreklendirenlerin telaşından kaynaklanmaktadır şehadetin sığınağa dönüştürülmesi.

    Yineleme gereği duyuyorum!

    Depremde yitirdiklerimizin yüce anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

    Şehadet unvanı verilen yurttaşlara şehadetle ilgili her türlü yasal hak da tanınacak mı?

    Geride bıraktıkları bu haklardan eksiksiz yararlanacak mı?

    Yalın soru budur!

    Şehadet kavramı elbette saygıdeğer ve yücedir.

    Bu özelliği, şehadetin ulu orta dillendirilmesinin önündeki engel olmalıdır.

    Nasıl olsa unutulur!

    Biz günümüzü kurtaralım da gerisi kolay anlayışı olanca gücüyle iş başındadır.

    Depremde yaşamını yitirenlerin kendilerine geldiklerinde devlete başvurmaları durumunda şehadetle ilgili alacakları yanıt ne olacaktır?

    Salgın sırasında yaşamını yitiren sağlık çalışanlarının “iş kazası” kapsamında değerlendirilmesine bile ayak sürüyenlerin bu soruya verecekleri yanıtı kestirmek güç olmasa gerek.

    Karartma ve sorumluluktan sıyrılma için şehadetin bile kullanışlı bir aygıta dönüştürüldüğünü üzülerek gördük.

    Ne yazık ki bunu da yaşadık!

  • Başka olaylar için her fırsatta yapılan “kader planı” nitelemesi doğallıkla deprem için de yapıldı. Kader planı, olsa olsa kendini bilmeyenleri, canlılığın, doğanın ve yaşamın ne olduğundan habersizleri etkileyebilirdi. Depremin yol açtığı yıkıntılar kadar utanç verici sayfadır tarihe eklenen.

    Ne yazık ki, “kader planı” nitelemesi depremzedelerin önemli bölümünü etkilemiş olmalıdır.

    Her şeyden önce eğitim ve öğretim yetersizliği olduğu saptanmalı Türkiye’de. Geçmişte liselerde jeoloji dersi okutulduğunu biliyoruz. Yakın zamana dek coğrafya dersi de vardı. Her ikisinin de yerinde yeller esiyor.

    Biyoloji dersi her şeye karşın varlığını sürdürüyor olsa da etkinliği tartışmalıdır. Canlılık nedir, nasıl evrimleşmiştir gibi soruların yanıtları ülkemizde ayağı yere basan herkese anlayabileceği şekilde öğretilmelidir. Bu öğretimin değerli bir hayat bilgisi anlamına da geleceğini unutmamak gerekir. Ancak, bu yolla canlıya ve canlılığa saygı duygusu oluşturulabilir. Evrimi bilen, başka canlılarla aynı kökten geldiğini bilen insan doğaya ve kendisi dışında kalanların yaşamına saygılı olabilir.

    Her ne kadar cansız olsalar da su ve toprak da canlılık ortamının olmazsa olmazlarıdır. Toprak da canlılar gibi evrimleşmiştir, evrimleşmektedir. Dünya üzerindeki hiçbir kara parçası olduğu gibi, değişmeden kalmamaktadır. Kahramanmaraş depremi sonrasında yapılan incelemelerde ve görüntülemelerde deprem geçiren bölgenin de değişim geçirdiği konuyla ilgili eğitimi olmayan gözler tarafından bile fark edilebilmektedir.

    Depremden bu yana, özellikle görevini göz ardı ederek gereğini yapmayan hükümeti korumaya çalışan kimi çevrelerin yaşanan felaketin benzersiz olduğu ve dolayısı ile de hiç bir yapının bu sarsıntıda ayakta kalamayacağı yönünde algı yaratmaya çalıştığı gözden kaçmıyor. Koca bir yalandır bu. Hasar görse bile insana mezar olmayacak yapılaşma günümüz koşullarında kesinlikle olanaklıdır.

    Kahramanmaraş İnşaat Mühendisleri Odası yapısını dimdik ayakta gösteren görsele rastlamayan kalmamıştır. Keza Antakya’da kent merkezini yerle bir eden depremin Asi ırmağı kıyı-kenar çizgisi dışındaki yapılarda hasara yol açmamış olmasının bilim insanları dışındakilerin ilgisini çekmediğini üzülerek görüyoruz.

    Yeryüzündeki canlıların yalnızca % 0.01’ini oluşturan  insanın hem küresel hem de ulusal ölçekte bilisizliğin pençesinde olduğunu saptayalım.

    Alüvyon zemine gökdelen diken, birinci sınıf tarım alanına yerleşen, otlakları yerleşime açan insanlığın ciddi bir uyarıya gereksinim olduğu açıktı. Uyaranın insan olduğu senaryoların etkileyici olmadığı özellikle Türkiye ortamında bilinmeyen durum değildir. İmara açma söz konusu olunca biribirleriyle kıyasıya çatışan tarafların belediye meclislerindeki inanılmaz birlikteliği ülkemizdeki imar ve yapılaşma hastalığının ibretlik göstergesidir.

    Doğa sabırlıdır. Yüzyıllarca bekleyebilir sesini duyurmak için.

    Türkiye’de hemen her yıl yaşanan hatırı sayılır depremler bile uyarı yaratmada başarılı olamayınca Cumhuriyet tarihinin en büyük 2. ve 3. büyük depremleri aynı günde sahne alarak insana haddini bildiriverdi bilinçsiz ve bilisiz insana.

    İnsan, doğada sahip olduğu niceliksel büyüklüğün çok ötesinde yer kaplamaktadır. Sorun da burada düğümlenmektedir.

    Oysa, evrimi bilen insanın canlıya ve canlılığa saygıdan yoksun olması, kendisini diğer canlıların üstünde bir yere koyması düşünülebilir mi? İnsanın bir bakıma “türcülük” hastalığına yakalanmış olduğunu da eklemek gerek.

    “İnsan her şeyin en iyisine lâyıktır.” sözünü işitmeyenimiz olmasa gerektir. Pek çok insanı gururlandıran, büyüklenmeye yönelten bu söz kadar tehlikeli bir başka söz daha var mıdır bilmem.

    Her şeyin en iyisine lâyık insanın doğayı hiçe saymasına, başka canlıları yok etme hakkını kendisinde bulmasına şaşırılabilir mi?

    Oysa, evrimi bilen insan için kendisi dışında kalanlar da değerlidir. Çünkü onların da her birisi insanın soy ortağıdır. Başka deyişle kardeşidir.

    Biyoloji, yerbilim ve coğrafya öğretimi yoksunluğuna Türkiye’de eklenen bir başka önemli sorun doğa yağması üzerinden kazanç sağlama hastalığıdır. Daha büyük, daha rahat, daha görkemli yapılardaki konutlardan, işyerlerinden edinmek günümüz Türk insanının önde gelen sorunlarından birisi olup çıkmıştır.

    İmar aflarının birinin diğerini izlediği Türkiye’de bu duruma eğilimin devlet eliyle de beslendiği ve özendirildiği açıktır.

    Soyadı uçan mıydı, kaçan mıydı? Bir çizer-oyuncu var. Önceki imar barışını güzelleyen kamu spotunda oynamıştı. Kaçak yapılaşmayı, kuralsız yerleşmeyi başarıyla kutsadığını izlemiştik o kısa filmde. Utanç kaynağı olmasının yanı sıra suç olarak da etiketlenmesi gereken bu durumun film oyuncusuna olasılıkla kazanç kaynağı da sağlamış olması kimseleri şaşırtmaz Türkiye’de.

    Turizm-İnşaat-Tekstil üçlüsüyle kalkınması değil ama ancak doyması olası olan ülkemiz insanı son depremde inşaatın çökmesiyle barınaksız kalmış oldu. İnşaat aracılığıyla üretilen yolsuzluk ürünlerini tüm toplum eşit ve hakça paylaşmasa da bu alanda ortaya çıkan değer birikiminden toplumun önemli kesiminin bir şekilde yararlandığı kuşkusuzdur. Farklı şekilde söylemek gerekirse deprem sonrasında tüm açıklığıyla ortaya çıkan yerleşme yolsuzluğu/kuralsızlığı suçları toplumsal nitelik taşımaktadır.

    İnşaat yüklenicilerinin peşine düşerek tipik “günah keçisi” arayışına girilmesi yanıltmasın. Her türlü yaptırımı hak eden yükleniciler bu bağlamda yalnız değildir. Hemen sormak gerekmez mi? Asrın felaketini yaşadıysak, yıkım kaçınılmaz idiyse yüklenicilerin suçu ne? Bu duruma  yol veren, görmezden gelmenin yanı sıra özendiren devletin başındakiler hatasız, kusursuz ve suçsuz başkaları tek suçlu öyle mi?

    Hükümet, yıkılan kentlerin jet hızıyla yeniden yapılacağının muştusunu verdi kendince. Devletin oluşan yıkımı giderme doğrultusunda attığı bu adım yanıltıcı olmasın.

    Yıkılanların yeniden yapımı toplumca sınanmamızı sağlayacak.

    Kentler yıkıma yol açan koşulların olduğu aynı yerde mi yapılacak?

    Yoksa, antik dönemlerdeki gibi dağlarda mı kurulacak?

    Kafa değişikliğinin olmazsa olmaz koşul olduğu bu konuda yaşananlardan ders alıp almadığımızı daha ilk adımda verilecek kararla ortaya koymuş olacağız.

    Salgın sırasında aklı ve bilimi epeyce örseledik, saygınlığını aşındırdık. Bu tehlikeli yaklaşımdan sakınmak için çığlık atmaktan sesimiz kısıldı. Doğa sesini duyurabilmek için bu kez çok daha sarsıcı ve yıkıcı davranmak zorunda kaldı.

    Aklı ve bilimin sesi oldu.

    Bu sese kulak verilmesinin yaşamsallığını iki anahtar sözcükle dile getirip sonlandırmış olayım!

    TAVŞANCIL ve ERZİN!