• 10 Ağustos 1920’de emperyalizm Şark Sorunu’nu (kendince) çözüme kavuşturmada önemli adım attı. Buna göre Türkler Anadolu’dan geldikleri yere kovulacaktı. Böylece uygarlıklar beşiği Anadolu coğrafyası gerçek uygarların eline geçecekti.

    Yıldönümünde Sevr’e değinmekte yarar var. Her ne kadar 100. yaşını geride bırakan Lozan’a ilişkin zaman aşımı yalanları tarihe karışsa da içimizdeki Sevrciler varlıklarını sürdürüyorlar. Türkiye’nin son 20 yılına damga vuran Cumhuriyet ve dolayısı ile de Lozan karşıtı ülke yönetimi Sevrciliğin günümüzdeki doğal başat gücü konumundadır. Sevrci değiliz demeleri yanıltmasın!

    Sevr’in üzerimizde bıraktığı izlenim her nedense bir haritadan öte değildir. Kuşkusuz son derece önemlidir bu harita! Bin yıllık yurtlarında Türklerin Anadolu’nun orta yerine sıkıştırılmaları tasarımı tarihsel önemde bir kırılma noktasıdır.

    Yine her nedense Türk tarihinin önemli dönüm noktası sayılması gereken Sevr’le ilgili bir haritadan başka kapsamlı bir belge en azından ortalıkta bulunmamaktadır.

    Sevr’e ilişkin akademik çalışmalar eksik değildir. Bu ve benzeri çalışmaların hatırı sayılır oylumda olduğu kuşkusuzdur.

    Lozan gibi ülkemizin tapu senedi olmaya eşdeğer bir belgenin ulu orta yaylım ateşine tutulduğu ortamda Sevr de bilinmeyi hak etmektedir.

    Bu eksikliği 2021’de 104 yaşında yitirdiğimiz Cahit Kayra tamamlamıştır. Yetmişli yıllarda başka bir devlet görevi nedeniyle bulunduğu Paris’te Sevr antlaşmasının özgün belgelerini Paris’teki belgelikten edinerek incelemiş ve Sevr’i aydınlatma doğrultusunda önemli adım atmıştır.

    Kayra’nın Sevr ilgisi Fransızların da ilgisini çekmiş olmalı ki, antlaşmanın tıpkıbasımıyla ilgili istekleri sonraki süreçte karşılamaktan kaçınmışlardır.

    161 sayfa, 433 maddeden oluşan Sevr Antlaşması’nın İngilizce sürümü

    Ancak, Sevr yalnızca bir toprak ve harita sorunu olmanın çok ötesinde bir anlama sahiptir. İşin bu yanı kavranmadığı ve özümsenmediği içindir ki; hemen her yıl Lozan Antlaşması yıldönümleri beylik sözlerle geçiştirilmiştir. Bu sıradanlığın son yıllarda yerini Lozan üzerinde kümelenmesi sağlanan koyu kuşku bulutlarına bıraktığını biraz şaşırarak ve daha çok da üzülerek izliyoruz.

    Lozan’ın değeri ancak Sevr iyi anlaşıldığında bilinebilecektir.

    Kayra, Paris’ten eli boş dönmediği gibi edindiği belgeleri okumuş ve ortalama yurttaşın anlayabileceği bir kitaba dönüştürmüş.

    Her ne kadar Lozan 100 yaşını doldurmuş olsa ve 100 yıllık antlaşmaydı yalanlarının sonu gelmiş olsa da, Türkiye’de yabana atılmayacak sayıda bilisiz ve aymaz gerçekleri hiçe sayarak Lozan’ı ve onun üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’ni karalamayı sürdürmektedirler. Bu hıyanetin sonlanmasını beklemek bugünkü koşullarda aşırı iyimserlik olur.

    Görüşleri etkilenebilir kitleye seslenmek bakımından Sevr’den yararlanmak kolay olduğu kadar etkileyici de olabilecektir. Bunu yapabilmenin yolunun da Sevr’i bilmekten, kavramaktan geçeceği kuşkusuzdur.

    Sevr haritasına göre yerle bir edilen Osmanlı’dan geriye kalanlara uygun bulunan toprakların yüzölçümü 400.000 km2’dir.

    Çok fazla üzerinde durulmayan önemli Sevr maddelerinden bir başkası da ekonomik ve mali yaptırımlarla ilgili olanlardır. Anadolu’nun ortasına itilmiş ve adına devlet denen imparatorluk artığının sınırlı bütçesi bile sıkı bir şekilde denetlenecek ve denetçi emperyal devletler her türlü harcama ve bütçe tasarrufunu yakından izleyebilme hakkına sahip olacaklardır. Bu düzenlemenin anlaşılabilir şekildeki çevirisi bu topraklarda yaşayacak olan 6 milyon kişinin hiçbir gereksiniminin zerrece değer taşımadığıdır. Tüm kurgunun emperyalin çıkarlarının karşılanması üzerine olduğudur.

    Anadolu’nun ortasına sıkıştırılmış sözde devletin ordusunun olmayacağını bilmem söylemeye gerek var mı? Sınırlı bir polis ve jandarma gücünün varlığı yeterli görülmüştür Sevr’de.

    Gelelim Sevr Antlaşması Mustafa Kemal önderliğinde kurulan Cumhuriyet’le yırtılmasaydı ortaya çıkması olası tabloya:

    • Anadolu’nun ortasında konuşlanmış, yazgısı emperyalin elinde, kendisi yakınçağda olsa da başka her bakımdan Ortaçağ’da kalmış bir insan topluluğu söz konusudur. Benzetmede hata olmazsa söz konusu devletçik Anadolu’da yüzyıllarca önce hüküm sürmüş beyliğe eşdeğer bir kabileden öte anlam taşımayacaktı.
    • Sevr’i kabul edenler başta emperyal olmak üzere tahtı ve geleceği uğruna onların uydusu olmakta sakınca görmeyen; saltanat ve hilafet karşılığında vatanın varlığını hiçe saymakta ikileme düşmeyen hanedan ve onun çevresinde kümelenmiş çıkarcı öbeği. Karşı çıkanlar ise Mustafa Kemal çevresinde kenetlenmiş yoksul, yoksun ve mazlûm Türk halkı! Başka şekilde söylemek gerekirse, karşı çıkanlar Anadolu köylüleri ve Osmanlı modernleşmesi ürünü asker-sivil aydınlardı.
    • Lozan, Türklerin başına dert olan ve 1683’ten bu yana ivmelenmiş dışlanma ve aşağılanma sürecini sonlandırdı. Dahası, Lozan Türk milletini ve onların devleti Türkiye’yi çağdaş uygarlık yoluna soktu.

    https://cumhuriyetciyorum.com/wp-content/uploads/2019/08/vahdettin-arzuhali.pngVahdettin’in saltanat ve hilafet uğruna ibretlik teslimiyetiUtanç belgesi mektup İngilizlere yazılmış. Sevr’i sindirmekle yetinmemiş, alçalmada sınır tanımadığını da yansıtmış efendisine.https://cumhuriyetciyorum.com/wp-content/uploads/2019/08/vahdettin-yalvarmasc4b1.pngVahdettin’in İngilizlere gönderdiği ve millicileri jurnallediği mektup.

    Günümüzde Lozan’ı aşağılayanlar, küçümseyerek her fırsatta hedefe koyanlar irdelendiğinde 100 yıl öncenin Sevrcilerinin günümüzdeki uzantıları oldukları kolaylıkla anlaşılabilir.

    Kimi zaman ateşli Osmanlıcı çoğu zaman dinci gerici ve zaman zaman da çağdaş görünümlü Batıcı çevrelerin Sevr’i diriltme ve Lozan’ı değersizleştirme girişimlerinde insan belleğinin unutma engelliliği, tarihsel gerçeklerin göz ardı edilmesi ve bilgisizlik önde gelen yardımcılar olarak boy göstermektedirler.

    Sevr Antlaşması her ne kadar 103 yıl öncede kalmış gibi düşünülse de bu bir yanılsamadır. Emperyalin o zaman yaşama geçiremediği bu antlaşmayı bulduğu ilk fırsatta diriltme çabası içinde olmayı sürdüreceği akıldan çıkartılmamalıdır. 

    Yerle bir olan misakı maarif ve misakı iktisadiye eklenen demografik bozgun Sevrcileri heveslendiren önemli sorunlardan öne çıkanlardır.

    “Sevr’i bilmeyen Lozan’ın değerini bilemez, onu koruyamaz!” düşüncesiyle Sevr Dosyası’nı yazan Cahit Kayra artık aramızda olmasa da bu önemli konuya eşsiz bir katkıda bulunmuştur.

    Anısına saygıyla… 

    Kayra’nın anısına saygı geride kalanların çabalarıyla ölümsüzleşecek ve anlam kazanacaktır.

  • Belleğimizden silinmeye yüz tutan bir temel hak İzmir’de kendisini gösterdi. Çoğu kimse bu hakkın kullanımına kızgınlıkla karşılık verse de Türkiye’de grev yapılabiliyormuş demek geldi içimden.

    Metro ve tramvayı kapsayan grev İzmir’de günlük yaşamı etkiledi. Etkilemesi olağan bir durum. Hatta, günlük yaşamı etkilesin ve zorlaştırsın diye yapılır grevler. Tersi durumda anlamı ve önemi kalmaz.

    Greve karşın toplu taşıma kullanmayı sürdüren biri olarak çevreye kulak kabartmayı da göz ardı etmiyorum.

    Sokaktaki vatandaşta kızgınlık üst düzeyde. Durum böyle olunca bir yandan grevcilere diğer yandan da belediyeye tepki üst düzeyde.

    Belediye yönetimi CHP’de olsa da grevle birlikte işçi-işveren ilişkisine uygun konumlanma oluşmuş durumda.

    Vurgulamakta yarar var ki, grev hakkı kâğıt üstündeki varlığını sürdürmekle birlikte uygulamada yok olmaya yüz tutmuştu. Ülkemizi yönetenler Türkiye’de greve gidilemiyor oluşunu övgü gerekçesi bile yapmışlardı.

    Grevciye öfkelenmek yersiz ve gereksiz. Böyle bir durumda grevciye tepki göstermek yerine çarşıdaki, pazardaki yangın karşısında yönetenlerin ve işverenlerin insafına sığınmaktan başka umarı olmayanları düşünmek doğru olur. Neden diğer kesimler greve gidemiyor diye sorgulamak adaletin ve hakkaniyetin gereğidir.

    Diğer yandan, işveren konumundaki belediye yetkililerinin açıklamaları yansıyor ortama. Sendika şu kadar ücret isteğinde bulundu içerikli açıklamalardaki sayısal değerler yüksek görünüyor ilk duyuşta. Oysa, sendikaların ve başka kurumların yaptırdığı çalışmaların sonuçlarına bakıldığında açlık ve yoksulluk sınırlarının hiç de düşük olmadığı bilinen gerçek.

    Türkiye’de giderek yerleşikleşen bir olgu var. Tüm kesimleri dipte birleştirme eğilimi de denebilir bu olguya.

    Dipten görece daha hızlı yukarıya çıkanlar,  ortalarda yer alanların yavaşlayan çıkış hızıyla birlikte üsttekilere yetişmeye başladılar.

    Buradaki yanlış diptekilerin artış hızında değil. Tüm katmanların dipte birleştirilmesi isteğinde.

    Özetle, elinde grev gibi bir aygıt olan emekçi hakkını alma isteğinde olacaktır. Yaşamı zorlaştıran greve kızmak gereksizdir.

    Elbette, akçeli konulardan söz ediyoruz. Belediyenin çalışanlarına daha fazla aylık verme olanakları da sınırlı olabilir.

    Yine de, muhalefetin egemenliğindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu grevle kendisini gösteren uyuşmazlıkta çalışanların olabildiğince kazançlı olması yönünde davranmasında yarar görenlerdenim.

    Çalışanları enflasyona ezdiren merkezi hükümete yapıcı ve ses getirici muhalefet anlayışında gelişme sağlamak bakımından da önemli fırsattır bu grev. Bir olumsuzluktan olumlu bir sonuç elde etme fırsatı vardır. Bu fırsat değerlendirilmelidir.

  •                                          

    Türkiye’nin hemen her köşesinde yaşanan çevre ve doğa yıkımlarına Akbelen eklendi. Akbelen’dekinin başka pek çoğundan farkı önce yöresel sonra da ulusal ölçekte ses getiren tepkiye yol açması oldu.

    Kurdun kuzuyu yeme kararlılığına benzer şekilde Akbelen yıkımı yol almayı sürdürdü.

    Çevre temelli karşı çıkışlar uzunca süredir belirli kesimlerin tekelinde oldu. Böyle olunca da kitlesel destekten yoksun kaldılar. Oysa, çevreyi, doğayı, canlıyı ve canlılığı korumak vatanseverliğin önde gelen gereğiydi. Cumhuriyete, ülkenin birliğine ve dirliğine sahip çıkmanın da!

    Canlıya ve canlılığa duyarlılık çağdaş ve akılcı yaşamın olmazsa olmazıdır.

    Kimilerinin sıkça öne sürdüğü “eşrefi mahlûk” kavramı bir yandan insana üstünlük hakkı tanırken diğer yandan da insanın doğaya ve diğer türlere özensizliğine açık çağrı çıkartmaktadır. Akla ve bilgiye dayanan anlayış insanı diğer canlılardan üstün görmez. İnsan da diğerleri gibi canlılık ortamının sıradan üyelerinden birisidir. Dolayısı ile insan kendi uyarına ve çıkarına uygun şekilde doğaya ve canlılığa zarar veremez.

    Akılcılık temelinde yükselen Cumhuriyet 1925’te çıkarttığı yasayla gerekçesiz ağaç kesimine yaptırımı yasalaştırmıştır.

    Doğanın ve canlılığın akla, vicdana ve insafa sığmayacak şekilde yıkıma uğratılması Cumhuriyet karşıtlığıdır. Bu yıkıma karşı durmak da Cumhuriyetçiliğin ve vatanseverliğin olağan gereğidir.

    Çevreciliği sahipleniş Cumhuriyetçilerin önde gelen görevlerinden olmanın yanı sıra çevreciliği olumsuz grupların egemenliğinden kurtarma doğrultusunda önemli adım olacaktır. Böyle davranmak Cumhuriyetçiler için sıradan bir seçim olmaktan çok kaçınılmaz görevdir.

    Gelelim Akbelen’de yaşananlara ve görsellerde ölümsüzleşenlere…

    Sayısız görselden söz edilebilir bu kapsamda.

    Bir tanesi vardı ki üzerinde durulmayı fazlasıyla hak etmektedir.

    Kolluk güçlerinin halka davranışı bakımından önemli ve tarihsel bir kare olmuştur.

    Bu toplumun içinden çıkan, içinden çıktığı toplumun bir parçası olduğu varsayılan jandarmanın bu davranışı ibretliktir.

    Yakın tarihte yaşanan 15 Temmuz darbe kalkışmasında kimi askerlerin sapkın komutanlarının buyrukları gereğince kendi halkına ateş açtığını, ölüm kustuğunu unutmuş değiliz.

    Bu tarihsel görselin de 15 Temmuz’dakilerle özdeşleşmiş olması acıklı olduğu kadar doğa ve çevre yıkımını sürdürme konusunda yürütmenin kararlılığını yansıtması bakımından anlamlıdır.

    Kamu görevi gereği olay yerinde bulunan gazetecinin yüzüne biber gazı sıkmanın 15 Temmuz’da halkın üzerine rastgele ateş açmaktan farkı nedir?

    Suçluların telaşı mıdır yoksa bu görsele yansıyan şiddetin boyutundan anlamamız gereken?

    Belli ki, Akbelen’de topluma yöneltilen şiddet doğaya ve çevreye karşı işlenen suçla doğru orantılıdır.

    Akbelen’de ve başkaca doğa ve çevre yıkımı yaratılan yerlerde gözlerimizin önüne serilen derse eşdeğer olgu şöyle özetlenebilir mi?

    Bir ağacın dalı için köşk yürütenlerden, kesilen iğde ağacı için gözyaşı dökenlerden, canlılığın her türüne sonsuz saygı besleyenlerden para için doğaya ve çevreye gözlerini kırpmadan kıyanlara…

    Cumhuriyetin 100. Yılında geldiğimiz noktayı da bundan daha iyi anlatacak örnek bulunur mu?

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasına yansıyan “Esat” umut yarattı. Her ne kadar konuşmasının sonraki bölümünde “Esed” dediyse de hasret kaldığımız umuda sarılmak işime geldi.

    Ortak bakanlar kurulu topladığımız, birlikte tatil yaptığımız Esat nasıl ya da neden Esed oldu?

    BOP eşbaşkanlığı öyle gerektirdiği için.

    Ortada BOP mu kaldı diye soracaklar çıkabilir. Misakı iktisadisi çöken Türkiye’nin başındaki kişi can simidi niyetine BOP eşbaşkanlığını anımsadı. Suyun üstünde kalabilmek için kendince başka çıkar yol bulamadı. Seçimden önce karşıtlarını Amerikancılıkla suçlayan Erdoğan yerini Amerika’nın ipine dört elle sarılan Erdoğan’a bıraktı.

    Emevi Camisi’nde namaz kılma tutkusunun yerinde yeller esse de Esat’a Esat demek hiç kolay olmadı. Akılcılıktan değil, zorunluluktan kaynaklandı bu U dönüşü.

    Öyle bir tutku ki Esed tutkusu, ders kitaplarına bile girdi. Daha doğrusu kapıkulu akademisyenlerce kitaplara yazıldı.

    Dünü öğreten, bugünün anlaşılmasını sağlayan ve geleceği planlamaya da eşsiz katkısı olan tarih özel ilgi alanımda oldu hemen her zaman.

    Bu ilgim gereğince Eskişehir Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi’nin 4 yıllık lisans programına kayıt olduğumda yıl 2015’ti. 2018 ya da 2019 yılında gördüğümüz Modern Orta Doğu Tarihi dersinin kitabında Esed’e rastlayınca gözlerimin faltaşı gibi açıldığını hiç unutmam.

    Siyasetçilerimizin dillerine ve davranışlarına yansıyan özensizliğe öteden beri alışığız. Çok da şaşırtmaz çoğu zaman artık kanıksadığımız bu olumsuzluklar pek çoğumuzu.

    Siyasetçinin diline yansıyanı eşzamanlı olarak ders kitabında görmek şaşırtıcı olduğu kadar düşündürücüydü.

    Siyasetçi akademiye uyacak yerde akademi siyasetçiye uymuştu. Yetersiz akademinin tipik davranışıdır siyasetçiye uyarlanmak. Akademik bilgisi ve birikimi yetersiz olan, sırtını siyasetçiye dayayarak yükselmekten başka çıkar yol bulamaz kendisine. Buna ilişkin sayısız örnek tarihteki yerini almıştır.

    Suriye’nin toprak bütünlüğü bozulursa Türkiye’ye buradan nasıl bir pay çıkar?

    Bu yalın soruyu aklına getiremeyen getirse de gereği gibi davranamayan siyasetçilerimiz Emevi Camisi’nde namaz kılma hevesiyle yanıp tutuştular uzunca süre. Bu serüvende Rus uçağı düşürmeye bile vardırdılar işi.

    Neyse ki, Suriye’deki durum Türkiye’nin zararına olacak şekilde ilerlemedi. Bizim hatalarımız bizim toprak bütünlüğümüzün tehlikeye düşmesi sonucu yaratabilirdi. Şanslıydık diyelim.

    Her şey tüm açıklığıyla ortaya çıkmışken, Suriye’de Esat iktidarını sonlandırma olasılığı kalmamışken Türkiye’ye düşen Suriye’yle ivedilikle diyalog kurmak ve Suriye’nin kuzeyindeki karmaşaya ve belirsizliğe son vermekti. Silah kullanmadan diplomasiyle çözüme kavuşacak bir sorunu ortadan kaldırmak bu denli kolayken Türkiye ayak sürümeyi sürdürüyor.

    Bu ayak sürüme ne aklın ne de ülke çıkarının gereği.

    Suriye’yle krizin sonlandırılması ülkemizdeki Suriyeli sığınmacı sorununu çözüme götürür diye kaygılananlar mı vardır, nedir?

    Not : Yazı kaleme alındıktan sonra araya bir süre girdi. Ortalığı yerli ve milli diye inleten, karşıtlarını Amerikancılıkla suçlayan iktidar NATO’nun ipine sarıldı. Esat deyişinin dil sürçmesi olduğunu düşündüren bir görünüm çıktı ortaya. Son zamanlardaki Türk dış politikasını salıncağa benzetenler bir kez daha haklı çıktı.

  • Pek çok şeyin kötüye gittiği Türkiye’de, iyiye giden işlerin de kısa sürede bozulduğu bir gerçek. Örneğin, futbol. Dünya üçüncülüğü sonrasındaki tepetaklak gidiş şaşırtıcı olduğu kadar üzücü oldu. Faroe Adaları’na yenilen bir futbolun her şeyin önünde olma çabası ve bu çabanın bir şekilde karşılık buluyor olması anlaşılır gibi değil.

    Voleybol bu konuda ayrıcalıklı.

    Yirmi yıl önceki kadın Avrupa şampiyonasında gelen ikincilikle kendisini gösteren voleybol, sürdürülebilir başarısını bu sabaha karşı VNL (Voleybol Uluslar Ligi) şampiyonluğuyla taçlandırdı.

    Bir süredir kullanılmakta olan “Biz voleybol ülkesiyiz!” savsözünün de içi sıkı sıkıya doldurulmuş oldu.

    Bizden biri Guidetti’nin yerine kadın voleybol takımının başına getirilen Daniele Santarelli ve takıma devşirilen Küba kökenli Vargas yatay giden başarı çizgisini yukarıya çevirmeye yetti. Voleybol sporu yabancı sınırını da iyi ayarlamasıyla öne çıktı. Ateşlemeye yarayan ama yerlinin önünü kesmeyen yabancı politikası başarının ardındaki bir başka önemli öğe olsa gerektir.

    Yazının başlığı olan soruyu yanıtlamaya gelince!

    Türkiye, 20 yıldır toplumun en azından yarısını mutsuz kılan, zaman zaman da kahreden bir gidiş içinde oldu.

    İktidarın büyüklenmeleri bir yana bırakılırsa Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 yılında medreseler yaşamın orta yerindedir artık.

    Milli Eğitim Bakanı ümmetin desteğine de güvenerek “kız okulları” diyebilmektedir.

    Cumhuriyet ayarlarının bozulmasıyla birlikte döngüselleşen ekonomik krizlerin bir başkası güncel yaşamımızı tutsak almıştır desek abartmış olmayız. Varlıklının varlığını artıran, orta kesimi yoksullaştıran ve diptekileri iyice dibe yapıştıran son krizden bir kez daha gönençten pay almayanların katkısıyla çıkmayı deniyoruz.

    İngiliz ve Belçikalı bakanlar, Amerikalı MB başkanı,…

    Özetle, iç karartıcı olayların ve gelişmelerin yazıya sığdırılması olanaksız.

    Kadın voleybol takımı deyim yerindeyse kurtarılmış bölge gibi. Sporcusuyla, koçuyla, kenar yönetimiyle ve elbette federasyon başkanıyla ülkenin olumsuzlukları bileşik kaplar kuramına inat onları etkilemiyor bile.

    Türkiye Cumhuriyeti 100. Yaşında tarihinin en sağ ve en sığ TBMM bileşimiyle baş başa kaldı. TBMM neredeyse açılır açılmaz dinlenceye çıktıysa da olumsuzluklar dinlence yapmıyor.

    Kadına ve çağdaş yaşama yönelik sözlü ve fiziksel sataşmalar almış başını giderken kadın voleybolu tarihsel önemde başarılar elde etmeyi sürdürüyor.

    Kadın voleybolumuz çeşitli şampiyonalarda kürsüye çıkmış olsa da ilk kez bu sabaha karşı kürsünün en büyük basamağına çıkarak bir ilkin altına imza attı. Bununla da yetinmedi Ata’nın kızları!

    Yine, tarihimizde ilk kez dünya sıralamasında dorukta yer aldılar. Ne kadar övünç duysak, onurlansak yeridir.

    Başarılarının süreceği kuşkusuzdur. Yeter ki gölge edilmesin!

    Yüz yaşındaki Cumhuriyetin en değerli ve anlamlı devrimi kadını yüceltmesi ve ona hak ettiği yeri açması olmuştur.

    Bugün pek çok işkolunda kadınlar öne çıkmışsa, eşsiz başarıların altına imza atmışlarsa başat neden Cumhuriyet ve Atatürk devrimleridir.

    Örneğin, akademideki kadın oranı erkeklerden geri kalmayacak denli yüksektir.

    Başka alanlardaki kadınların çokluğunu da eklemeliyiz.

    Kadın voleybolcularımızın bu bağlamdaki ayrıcalığı görmezden gelinememeleri, itilip kakılamamaları ve başarılarının ulusal ve küresel ölçekte göze batmasıdır.

    Yazının sonunda başlıktaki soru şu şekilde değiştirilebilir!

    “Kadın voleybolunu neden çok seviyoruz?”

    Çağdaş yaşamı, toplumun yarısını ve ülkenin aydınlık yüzünü görmek istemeyenlerin de gözlerinin içine soktukları için olabilir mi?

    Federasyon başkanı Mehmet Akif Üstündağ ve koç Santarelli önderliğinde göğsümüzü kabartan Ata’nın kızlarına kaptanımız Eda aracılığıyla sonsuz teşekkürler…

  • Yanı başımızdaki Ukrayna’da yaşanmakta olan savaşta top, tüfek, her türlü gelişmiş askersel aracın ve gerecin kullanımda olduğunu görüyoruz. Ukrayna’yı kendisine vekil atayan ABD, vasalı Avrupa’yı da kullanarak savaşı olabildiğince sürdürmek niyetinde. Bu savaşın bir şekilde sonlanması emperyalizmin gündeminde yer almıyor.

    Ukrayna ve halkı ucuz asker niyetine kullanılarak Doğu çevreleniyor. Görünürdeki hedef Rusya olmakla birlikte Çin de ekleniyor listeye.

    Emperyalizm kullanışlı maşa bulduğunda toplu tüfekli savaştan kaçınmıyor. Bunun olamadığı yerde savaş başka araçlar kullanılarak gerçekleştiriliyor.

    Cumhuriyetimiz 100. yaşını demografik ve ekonomik bozgunla dolduruyor.

    Bozgunlarla ilgili olarak sayfalarca yazılabilir. Kısaca düşüncesizlik, öngörüsüzlük ve kişisel çıkarların toplumsal olanların önüne konması diyelim.

    Toplu, tüfekli savaşın olanaksız olduğu ülkelerden birisi de Çin.

    Yonga, Çin’i çevreleme, sınırlama ve güçlenmesini önleme savaşının güncel ve biricik silahı olarak belirlenmiş anlaşılan.

    Batılıların Çin’e yönelik olarak uygulamaya başladıkları “yarı iletken” kısıtlamalarına Çin’in yanıtı üzerinde durulmaya değerdir.

    Germanyum ve Galyum!

    Periyodik tablodaki komşuluklarıyla da dikkat çeken bu ikili bilişim çağındaki dünyanın yarı iletken gereksiniminin karşılanmasında yaşamsal önem taşıyormuş.

    Yarı iletken üretiminde önemli yeri olan silikonun bolluğuna karşılık galyum ve germanyum kısıtlılığından söz ediliyor. Kısıtlı ikilinin üretiminde baskın ülke olan Çin batı emperyalizminin adımlarına galyum ve germanyum dışsatımını durdurarak/kısıtlayarak yanıt vermekteymiş. Galyum ve germanyumun, yarı iletken teknolojisindeki fiziksel sınırlarının sonuna gelen silikonun bu kısıtlılıktan kurtulmasında da kilit rol oynayabileceği bilgisi alınıyor çeşitli kaynaklardan.

    Germanyum, çinko ve kömürden elde edilmekteymiş. Özellikle Çin çinkodan germanyum üretimiyle öne çıkmaktaymış. Kömürden germanyum elde edilmesinde öne çıkan iki ülke olan Rusya ve Ukrayna savaşta olduğu için doğal olarak küresel ölçekli bir kıtlığa katkıda bulunan bir başka etken olmuş bu savaş.

    Alüminyum yan ürünü olan galyumda da Çin küresel üretimin % 80’ini sağlamaktaymış.

    Yonga gibi bilişimin temel taşı ürünün ortaya çıkmasında Çin egemenliği galyum ve germanyumda sırasıyla % 80 ve % 60 olduğuna göre bu düzlemdeki savaş çeşitli karşı hamlelerle sürecek gibi görünmektedir.

    Ülkemize dönecek olursak.

    İHA ve SİHA üretiminde, dış satımında hünerli olduğumuz anlaşılıyor.

    Her ne kadar seçimden sonra gündemden düşmüş olsa da TOGG marka otomobil de üretmiş bulunuyoruz.

    Bordan deterjan ve temizlik ürünleri üretmenin ötesine geçememiş görünüyoruz.

    İktidarıyla, muhalefetiyle siyaset kurumumuzun insanlığın içine girdiği ve çabuk adımlarla ilerlediği bilişim çağıyla ilgili ne düşündüğünü bilmek isterdim. Hiç kuşkusuz bu konuya kafa yoranlar da vardır danışman ordularında.

    Demografik ve ekonomik bozgun ortamında karın tokluğuna gerileyen gelişme, ilerleme çıtamız daha ötesini düşünmemize engel mi oluyor diye sormaktan alamıyorum kendimi.

    Yazıyı bitirince okuduğum haber THY uçaklarında namaz kılmaya yönelik düzenlemelere ilişkindi.

    “Herkes gider Mersin’e…” özdeyişimizi anımsatırcasına…

    Yazı Cumhuriyet gazetesinin 12 Temmuz 2023 tarihli sayısında Olaylar ve Görüşler sayfasında yayımlanmıştır.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/yonga-savaslari-dr-ceyhun-balci-2098470

  • Etnikçilik ve dincilik pek çoğu gibi sporu alanını da baskısı altına alıyor. Tunceli’ye Dersim deme meraklılarına geçtiğimiz yıllarda Diyarbakır’a Amed ve Diyarbekir diyenler eklenmişti. Kentin 2 futbol takımının adı bu tutku doğrultusunda değiştirilmişti.

    Yetinilmemiş olacak ki, Diyarbekirspor’un adını Mezopotamyapor olarak değiştirme haberi düştü ortama. Her ne kadar bizim böyle bir niyetimiz yok deseler de ateş olmayan yerden duman çıkmaz özdeyişini akıldan çıkartmamakta yarar var.

    Logosu bile hazırlanmış bu değişikliğin.

    Aslana ve kartala eşlik eden Ağrı dağları.

    Logonun Ermenistan devletinin logosunu çağrıştırmaması olanaksız. Ermenistan için Ağrı dağları o denli önemli simgeler ki Ermenistan Futbol Federasyonu  ambleminde de rastlanıyor ikiliye. Ağrı dağları takıntısı içinde oldukları kuşkusuz. Bir başka ülke sınırları içindeki bu dağların simge sayılması elbette üzerinde durulmaya değer bir ayrıntıdır. Diri tutulmaya çalışılan Büyük Ermenistan ütopyası gereğince günün birinde Ermenistan varlığına dönüşmesi hedeflenir Ağrı dağlarının.

    Sürdürmeden önce Mezopotamyaspor’a dönmekte yarar var. Diyarbakır nere, Ağrı dağları nere sorusu gelebilir akla. Büyük Ermenistan tasarımının Ağrı dağlarıyla yetinmediğini eski deyişle Vilayeti Sitte’yi (Altı il) de kapsadığını anımsarsak durum açıklığa kavuşmuş olur.

    Bu tasarım tamama ererse Ağrı dağlarının yanı sıra sınırlarımız içindeki Erzurum, Van, Elazığ, Bitlis, Sivas ve Diyarbakır illeri de eklenecektir (Büyük) Ermenistan haritasına.

    Mezopotamyaspor’u bütünleyen logodaki Ağrı dağlarının anlamı açıklığa kavuşmuş olsa gerektir. Çoğunlukla bölmeyi önceleyen emperyalizm büyük parçayı bölerken küçükleri birleştirmeye ya da en azından güçbirliği yapmaya yöneltebilir. Bölüp parçalaması, küçük de olsa bir bölümünü kopartması güç olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bu amaca ulaşırken farklı etnik gruplardan yararlanma isteği şaşırılacak bir durum değildir.

    Etnisiteyle ve dinle ayrıştırılan Diyarbakır’da Büyük Ermenistan soslu görselini koçbaşı olarak algılamak gerekir.

    Şimdi geçen yüzyılın ilk çeyreğine uzanalım.

    Türkiye Cumhuriyeti binbir çabayla, kanla, canla kurulmuştur. Buna karşılık Lozan’da istediklerini alma konusunda düş kırıklığına uğrayan emperyalizmin bu bağlamdaki hedeflerinden vazgeçtiğini sanmak yanılgı olur.

    Musul konusunda Türkiye Cumhuriyeti’nin elini zayıflatmak ve bunun da ötesinde direncini kırmak amaçlı başkaldırıları bilmeyenimiz yoktur. Şeyh Sait isyanı en bilinenidir. Dinci-etnikçi bir devinimdir.

    Türkiye Cumhuriyeti’ni baskı altında tutmaya kararlı olan emperyalizm, etnikçi-etnikçi yapılanmaların ortaya çıkması doğrultusunda çaba içinde olmayı göz ardı etmemiştir.

    Bu yapılanmalardan birisi olan HOYBUN, ağırlıklı olarak Kürt etnisitesi baskın bir oluşum olsa da 1927 yılında Lübnan’daki kuruluşuna Ermeni Taşnak partisinin kol kanat germiş olması gerçeği anımsanırsa güncel etnik-etnik bağlaşıklığın köklerine erişilir.

    Kamuoyu tepkisini ölçme amaçlı Mezopotamyaspor çıkışından geri adım atılması söz konusu olsa da bu ve benzeri oluşumların ve girişimlerin Osmanlı’nın son döneminden başlayarak Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne dek inişli çıkışlı da olsa varlığını sürdürdüğünü unutmamakta yarar var.

    Bundan 15 yıl kadar önce gerekçesi açıklanamayan bir Ermeni açılımı yaşanmıştı. “Ermeni soykırımını tanıyalım, özür dileyelim” diyen sözde aydınlardan oluşan koronun da özendirmesiyle Bursa’da Türkiye-Ermenistan futbol takımları karşı karşıya gelmişti. Stadyuma Azerbaycan bayrağı sokulmasına izin verilmediğini hiç unutmuyorum.

    Devletler arasında ezeli dostluklar olmayabileceği gibi ebedi düşmanlıklar olması kural değildir. Bundan önceki Ermeni açılımına karşı çıkanlar Ermenistan devletinin topraklarımızda gözü olmadığını kanıtlamaları gereği üzerine vurgu yapmıştı. Futbol federasyonunun logosunda bile çifte Ağrı olan bir devletle nasıl dost olunabilirdi? Olunsa bile bu dostluk nasıl sürdürülebilirdi? Bu sorular o zaman yanıtsız kalmıştı. İzleyen süreçte dış politikadaki yön değişiklikleri sonrasında bu açılım da tıpkı Güneydoğu açılımı gibi boşlukta kalmıştı.

    Ermeni açılımının ve elbette Kürt açılımının bu kez Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bir spor kulübü aracılığıyla yinelenmesi çabası ilginç olduğu kadar üzerinde düşünmeyi gerektirmektedir.

  • Türkiye’nin son günlerdeki gündemine düşen iki yargıç var!

    Birinci yargıç

    Hasta refakatçisi sıfatıyla düştü gündeme.

    Hastasını ameliyat eden hekimin uygun dille yapılmış uyarısı bu yargıcımızın üstünlükçü damarını harekete geçirdi. Uyarılması saygısızlığını üst perdeye taşıma etkisi yarattı.

    Olasılıkla, adliyede herkesin üstünde konuşlu konumu bilinçaltını devindirmiş olmalı.

    Oysa, hak, hukuk, adalet dağıtmakla ödevli bir yargıcın üstün konumunun adliyede bile yanlış olduğunun farkında olması gerekirdi.

    Üstünlükçülük damarı kabaran yargıcımız “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” dercesine ifadeye çağırttı sürtüştüğü hekimi. Hâkimle başa çıkılamayacağını haykırdı adeta hekime.

    Hekimi işinden gücünden alıkoyduğu yetmemiş gibi hekimi “mevcutlu” konumuna da düşürerek kim olduğunu göstermiş oldu.

    Günün sonunda vicdanıyla hesaplaştı mı?

    Hesaplaştıysa başını yastığa huzurla koydu mu?

    Bu soruların yanıtlarını bilmiyoruz. Olasılıkla da hiç bilmeyeceğiz.

    Yeni Türkiye, vesayet, vesayet diyerek ayarları bozulan Türkiye’den doğurtuldu. Vesayetin ağababası oluşturuldu.

    Yargıçlara ve savcılara trafik cezası bile verilemediği bir Yeni Türkiye var karşımızda artık. Elbette, yasaya doğrudan bu şekilde yazmamışlar. İlgili yasa maddesini öyle düzenlemişler ki, bir yargıca ya da savcıya ceza yazacak kolluk görevlisinin bu dünyaya gözlerini açmasına yasak koymadıkları kalmış.

    Ayrıcalıklarının tadını çıkartıyorlar diyelim.

    Son yargıç

    Türünün son örneğine eşdeğer son yargıcımız ise belli ki Yeni Türkiye’den habersiz.

    Donkişotluğa heves etmiş.

    Herkesin bildiği ama herkesin de sustuğu bir konuya el atmış.

    İğneli fıçıya girmiş dense yeridir.

    Yargıç Ahmet Çakmak üçüncü kez Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olamaması gerektiğine dayanarak harekete geçmiş.

    Sen misin harekete geçen!

     Son habere göre HSK (Hâkimler ve Savcılar Kurulu) Çakmak’ı meslekten çıkartmış.

    Uzunca süredir bu doğrultuda ses çıkmamasına karşın bir çılgının gözüpek davranışı belli ki sistemin bekçilerini kaygılandırmış. Bu yasak alana gireceklerin uğrayacağı yaptırım budur diyerek sonrakilerin önünü kesmeyi şimdiden güvence altına almış.

    Oysa, bir kişinin 3. Kez Cumhurbaşkanı seçilemeyeceğine ilişkin anayasa maddesinin bekçiliğini yapmak yargıç Ahmet Çakmak’a mı düşmeliydi?

    Anket esnafının kurbanı olan siyaset esnafı “mağduriyet yaratmayalım, sandıkta yenelim” budalalığına kaptırınca kendisini ettiğini bulmuş oldu.

    “Anayasal kurallara uymayan bir seçime katılmıyoruz. Böyle bir seçime katılmak hak, hukuk ve adalet duygularını onarılmaz biçimde yaralar” demek bu kadar mı zordu diye mırıldanmaktan alamıyor insan kendisini.

    İki yargıcın birincisi ortamın baskın unsurudur. Egemenlerin düzenini bozmadıktan sonra kibir ve üstünlük gösterisine açık bir alan vardır Yeni Türkiye’de. Durum böyle olunca da birincilerin gösterisini izlemek kimseleri şaşırtmayacaktır.

    Son yargıcımız ise türünün son örneği olmaya adaydır. Onun kişiliğinde verilen okkalı ders yalnız diğer yargıçlara değil toplumun bütününe gözdağıdır.

  • Türkiye Cumhuriyeti ikinci yüzyılına gün sayarken ekonomik baş etmeye çalışıyor.

    Deprem yıkımı cabası!

    Bütün bunlar yetmezmiş gibi bundan 10 yıl öncesine dek akıldan bile geçirilmeyecek demografik bozgun ete kemiğe bürünmüş durumda.

    Önümüzdeki yıl yapılacak olan yerel seçimler özellikle Hatay, Kilis ve Gaziantep illerinde demografik değişim gerçeğiyle yüzleşmemizi kaçınılmaz kılacak gibi görünüyor.

    Demografik bozgunun ana öğesi de Suriyeliler.

    Bu bağlamda, BOP’un diri olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır.

    BOP’un demografik değişim ayağının bugünkü iktidarın da hoşuna gittiği ve hatta bu yolla iktidarını koruma güvencesine dönüştüğünü söylemeye bilmem gerek var mı?

    Özellikle seçim sürecinde sonucu kestirmekte zorlanan iktidar kanadı, içinden gelmese de Suriyelilerin geri gönderilmesi doğrultusunda tutum sergilemek zorunda kaldı. Bununla birlikte “Suriye güvensiz” diyerek geri göndermeden uzak duruşunu gerekçelendirmeye çalıştı.

    Türk basınında kendisine çok yer bulmayan bir olaya değinmekte yarar var.

    Bu bir spor olayı.

    Bu spor olayı Suriye’nin ne denli güvenli olduğunu anlamaya da yardımcı olacaktır.

    Ana akım basınımızın spor sayfalarını futbol kaplamış durumda bugünlerde. Mirasyedi futbol yönetimleri yine “parlak” transferlerle günü kurtarma derdinde. Bir kez daha iş bilmez yönetimlerin transfer facialarına yatırım yapılmakta. Bu nedenle yazıya konu olan spor olayına ilgisizlikleri olağan karşılanmalı.

    Bilindiği gibi 2024 Paris olimpiyatları için geri sayım başladı.

    Pek çok spor dalında Paris 2024’e katılım için son biletler sahibini bekliyor.

    Bu kapsamda basketbol Asya elemeleri Şam’da yapılacak.

    Hangi ülkenin yetkilisine sorsanız kendi ülkesini güvenli olarak tanımlar. Oysa, bu tanımlamanın uluslararası bir kurumca yapılması en değerlisidir. Daha da değerlisi spor örgütlerinin yapacağı değerlendirmedir.

    Bağlantıdaki haberden olimpiyata katılım için Asya elemelerinin önümüzdeki ay içinde Şam’da yapılacağını öğreniyoruz.

    http://www.sana.sy/tr/?p=283572

    Asya basketbol federasyonu ve FİBA (Dünya Basketbol Birlikleri Federasyonu) Şam’ı bu elemelerin yapılacağı yer olarak seçmişler. En küçük güvenlik kaygısının özellikle spor etkinliği için önde gelen engel olduğu düşünülürse bu kararın önemi de anlaşılmış olacaktır.

    Spor kurumları spor etkinliğinin yapılacağı yerin güvenliğini her şeyin önüne koyarak değerlendirir. O etkinliğe katılacak olan ulusal takımların oyuncuları o sporun seçkinleridir. Çoğu yaşamını spordan kazanır. Değerleri ülkeleri, kendileri ve kulüpleri bakımından tartışmasızdır. Dolayısı ile sporcular ateşe atılmaz. En küçük risk bile göze alınmaz.

    Bu etkinlikten çıkartacağımız diğer önemli sonuç Türkiye’yi yönetenlerin “Suriye güvensiz” saptamasının geçersizliği olmalıdır.

    İçeride estirilen “yerli ve milli” fırtınasının iş dışarıya ileti vermeye geldiğinde BOP’çuluktan öteye geçmeyen bir sığlığa vardığını görmek güç olmasa gerek.

    Elbette bu öngörü geniş halk yığınlarından beklenemez.

    Ama, basın da bu denli kör olunca bu konuyu kaleme almak kaçınılmaz oldu.

    Hemen her ayrıntıdan muhalefet üretme meraklılarının ilgisizliği de bir o kadar anlamlı değil midir?

    Muhalefet etmeye meraklı basın kuruluşlarının işi gücü bırakıp bu spor olayına odaklanmasında yarar var. Hatta, özveride bulunup Şam’a muhabir göndermelerinde bile yarar var. Bir yandan sporla ilgilenirken diğer yandan Şam sokaklarından görüntüler paylaşmaları Şam’ın ve dolayısı ile de Suriye’nin ne denli güvenli olduğu konusunda izlenim oluşmasını sağlayacaktır.

    Elbette masa başı yayıncılığının kolaycılığından kendilerini kurtarabilirlerse.

  • Sosyal medyayla haşır neşir olmak mı, olmamak mı?

    Uzunca süredir gözden geçirmeyi istediğim bir ikilemdir. Sosyal medyadan uzak durmak haberdar olmamayı güvence altına alır. Her ne kadar olanın bitenin önüne geçilemese de haberdar olmamanın dayanılmaz hafifliğiyle sarmalanırsınız.

    Salzburger Nachrichten’de çizen Avusturyalı Thomas Wizany’nin burada da paylaşmak zorunda kaldığım çizgisiyle başladım güne.

    Gurur ve onur kırıklığı…

    Küçük düşme…

    Aşağılanmış gibi duyumsama…

    Bunlara eklenebilecek sayısız niteleme.

    Türkiye’de sayıları 13 milyonu aştığı savlanan yabancılar için kabaca 100 milyar doları aşan harcama yapıldığı kestiriliyor.

    Yeni anlaşmayla Avrupa’yı göçmenlerden uzak tutma görevi karşılığında 3 milyar Avro’nun kasamıza gireceği anlaşılıyor. Bu bilgilerin hemen hiç birisine Türk medyasında rastlanmıyor. Üç milyar avroluk bekçilik bedelini de aşağılanma pahasına yabancı medyadan öğreniyoruz.

    Cumhuriyetin 100. Yılında kutlama şöyle dursun, kahroluyoruz desek yeridir.

    Bir yandan TOGG yaptık diyerek övünürken diğer yandan da 1 kezliğine 2 MTV alalım diyorsanız; Merkez Bankası rezervlerinizin eksiye düştüğünü sağır sultan da biliyorsa ve sıcak para kaynaklarına eldeki son varlıkları (İzmir limanı) cömertçe sunabiliyorsanız tüm dünya ekonominizin kötülüğünü bilmiş olur. Üç milyar Avro Avrupa bekçiliğinin nedenini burada aramak gerekir.

    Cumhuriyeti kuran bağımsızlıkçı anlayışın sıradan bir tutku olmadığı bu son yaşananla umarım kavranır. İki Lozan arası İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresi “Ya İstiklâl Ya Ölüm” anlayışının ekonomiye yansımasıdır. Başka deyişle Misakı İktisadi sağlanmıştır böylelikle.

    İkinci Lozan’ın sonunda kabul ettiremediği isteklerini yazdığı kâğıdı katlayıp cebine koyan Lord Curzon Türkiye’nin NATO ve Batı kapısına bağlanışını yaşam süresi yetmediği için görememiş olabilir. Ama, ardılları kanla, canla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin askerini 23 sent karşılığında Kore’de kullandırdığını, suç örgütü NATO’ya koşarak girdiğini ve günümüzde Amerikalı ve İngiliz ekonomi bakanları aracılığıyla kimbilir kaçıncı kez Türk milletine acı ilâç içirdiğini zevkten dört köşe olmuş şekilde izliyor olmalıdırlar.

    Geçenlerde basına yansıdı. Göçmenleri Avrupa’dan uzak tutma isteğiyle Tunus Cumhurbaşkanı Kays Sait’le görüşen AB heyetine verilen yanıt Tunus kadar olamadık dedirtecek türden :

    “Tunus Avrupa sınırlarının bekçisi olmayacaktır.”

    Çizere kızmak işin kolayı!

    Bu çizgilerin yaşama geçmesine neden olanı arayacaksak aynaya bakmak yeterli.

    Dilemem ama kapımızdaki acı gerçektir bu.

    Misakı iktisadiyi önemsemeyenlerin misakı milli sorunuyla yüzleşmeleri kaçınılmaz olacaktır.