• Yazının başlığı benim kuşağıma ve büyüklerime yabancı gelmeyecektir. İkinci Dünya Savaşı genç Türkiye Cumhuriyeti için barut kokusundan uzak kalmak demekti. Bu şansın, o günlerde ülkemizin başında bulunan yöneticilerin olağanüstü çabasıyla da yaratıldığını görmezden gelemeyiz. Buna karşılık sıkıntıdan da bağışık değildi ülkemiz ve milletimiz.

    Türkiye Cumhuriyeti, Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan haritayı yırtma özgüveni ve vatanseverliği gösterenlerce kuruldu. Başka deyişle, hesap erkenden kapatıldı. Hesabı erkenden kapatamayanların İkinci Dünya Savaşı’na tutuşması kaçınılmazdı.

    Türkiye’nin bu savaşın dışında kalması kaçınılmazlığın ötesinde bir zorunluluktu.

    Geçenlerde adını stadyumdan sildikleri Şükrü Saraçoğlu’nun da dönemin başbakanlarından olduğunu yeri gelmişken anımstamış olalım.

    Bu zorunluluk gereğiydi Varlık Vergisi. Bugünden bakarak o günlerin zorunlu uygulamalarını eleştirenlerin çokluğu yanıltmasın. Bu ve benzeri yaklaşımlar hiç bir dönemde eksik olmadı.

    Bu yazının başlığı olmanın yanı sıra görseli de olan “EKMEK KARTI VERİLMİŞTİR” kaşesi bugün de sakladığım rahmetli babamın nüfus cüzdanının ilk sayfasında sararıp solmuş olsa da varlığını sürdürüyor.

    O sıralarda İzmir Atatürk Lisesi öğrencisidir. Muğla’dan geldiği için yatılıdır. Bugün 3-4 saatte alınan Muğla-İzmir arası o yıllarda bir günü aşan yolculuk gerektirmektedir.

    Doğrudan babamdan dinlediğim için biliyorum. Lise sıralarındaki en değerli şeylerden birisi günlük verilen birkaç parça ekmektir. Öylesine değerlidir ki, günlük ekmek hakkını herkes cebinde taşımaktadır.

    O günlerde katlanılan zorluklar Türkiye’nin savaş dışı kalmasıyla taçlanmıştır. Türkiye için gereksiz olduğu kadar yıkıcı da olması olası savaştan uzak kalmak için her türlü zorluğa katlanmak gerekmiştir.

    Basındaki bir haber yazdırdı bu yazıyı!

    133 yaşındaki İzmir Atatürk Lisesi bugün de dimdik ayaktadır. Yalnız kentin değil ülkenin seçkin okullarından birisi olmayı sürdürmektedir.

    Lisenin tanınmış mezunlarından birkaçının adını saymak yerinde olacak:

    • Ahmet Adnan Saygun
    • Halit Ziya Uşaklıgil
    • Mahmut Esat Bozkurt
    • Şükrü Saraçoğlu
    • Selim Sırrı Tarcan

    Adını verdiği liseye 1931’de gelen Atatürk’ün 1931’de matematik dersi verdiğini de ekleyelim. Geometri kitabı yazmış Ata’nın matematik öğretmenliği doğaldır.

    Bugün de yatılı öğrencileri de vardır bu seçkin okulumuzun!

    Bugün TOGG yapan, İHA-SİHA başarılarıyla gündemde olan, ülkenin dört bir yanını otoyollarla, köprülerle, tünellerle ve de şehir hastaneleriyle donatan Türkiye, İzmir Atatürk Lisesi’ndeki yatılı öğrencilerini beslemekte zorlanıyor.

    Üçüncü bin yılın 23. sünde, üsetlik Cumhuriyetimizin 100. yılında yatılı öğrencilerini beslemekte zorlanan Türkiye.

    Gerekçe ödenek yetersizliği!

    Diyanet bütçesinin eriştiği düzey karşısında dudaklarımızın uçukladığı, günde 10 bin aracın geçmediği köprüden her gün 45 bin araç geçmiş gibi yükleniciye ödeme yapan, kısacası kesenin ağzını açan Türkiye, geleceği demek olan öğrencilerine, onların fiziksel ve zihinsel gelişmelerini aksatmayacak yemek veremiyor.

    Yazıklar olsun!

    Türkiye’nin 100. yıla geri saydığı şu günlerde ekonomik ve demografik bir bozgun yaşadığını içimiz parçalanarak saptamak durumundayız.

    Bu koşullar altında emeklilere aylık artırımı için “yılbaşını bekleyin” diyenlerin “itibardan tasarruf olmaz” sözlerini de kulaklarımızla işittik.

    Anlaşılan o ki, çoğu şeyden tutum sağlamaktan kaçınan Türkiye öğrencisini beslerken ince eleyip sıkı dokumaktadır.

    Bir ülke geleceğinden tutum sağlamaya başlamışsa o ülkeyi hiç de iyi günler beklememektedir demek zorunda kalıyorum yazıyı bağlarken.

  • Ata’ya saygısızlık yapan, yaptığını da görselleştirip paylaşan 17 yaşındaki genç tutuklanmış. Yaptığı yanına kazanç kalmasın diyenler çıkabilir. Bu ve benzeri gelişmelerde “nedensellik” ilişkisi gibi zorlu bir işe soyunmak yerine “oh olsun” demek de bir seçenektir.

    Kolaycılığın alıcısı boldur.

    Bu gelişmeye şaşıracaklar da çıkacaktır.

    Öyle ya!

    İktidarda siyasi İslam varken, yaman çelişki değil midir Ata’ya saygısızlığın yaptırımla karşılaşması.

    Her gün her fırsatta Ata’ya, en büyük yapıtına ve onu anımsatan her şeye acımasızca, insafsızca ve ahlâksızca saldıranların on yedi yaşında bir gencin tutuklanmasından yola çıkarak “görüyorsunuz, biz de Atatürk’e sagısızlık karşılıksız kalmıyor”  demelerine şaşırılmaz.

    Yere düşüp de avucunda bir avuç toprakla ayağa kalkmayı hüner edinmişlerin akla gelebilecek her yolu, yöntemi kullanmaları beklenen davranıştır.

    Ata’ya saygısızlık kırmızı çizgimiz olsa da, sağduyulu olmamıza, nedensellik ilişkisi kurmamıza engel olmamalı.

    Öfkemizi doyurmak için “iyi olmuş” demek yerine biraz çözümleme.

    Küresel ölçekli bir iklim krizinden söz edildiği gibi ulusal ölçekli bir sosyoekonomik ve siyasal iklim krizi yaşadığımız su götürmez gerçektir.

    On yedi yaşındaki bir gencin milletini kurtaran, ülke kuran ve bununla yetinmeyip milletinin çağdaş ve başı dik bir yaşam sürmesini sağlayan yüce kişiliğe saygısızlığı kabul edilebilir olmasa da anlaşılmayı gerektirir.

    Kimilerine göre 10 Kasım 1938’de başlayan karşıdevrim kesintisiz sürmüştür.

    Bence karşıdevrimin ilk köşe taşı 16 Haziran 1950’de dikilmiştir. Çok partili yaşama adım atıldığı savlanan, demokrasinin ülkemize geldiği gün olarak da belletilen 14 Mayıs 1950’den 32 gün sonra “Arapçalaştırılan ezan” yazılıdır bu köşe taşının üzerinde.

    O günden bu yana irili ufaklı, önemli önemsiz sayısız karşıdevrim eylemi yaşama geçirildi. Hemen tümünün arkasındaki ana güç olarak millete gönderme yapıldı.

    Cumhurbaşkanı’nın başbakanlığı sırasındaki şu sözleri yabana atılamaz!

    “Millet isterse lâiklik, maiklik kalmaz!”

    On yedi yaşındaki kurbana ödetilen diyetle Ata’ya saygı diriltilemez. Böyle beklentisi olanlar da, bu gencin başına gelenlere odaklanarak önemli ayrıntıları atlayanlar da bu olumsuzlukta pay ve sorumluluk sahibi olacaktır.

    Hiç unutmuyorum!

    Zamanın başbakanının geçtiği sırada evinin balkonundan ayakkabı kutusu gösteren bir kadın bile yargıç karşısına çıkartılmıştı Türkiye’de. Kısa süreli de olsa tutuklandığını anımsıyorum.

    Henüz erişkin olmamış, başka deyişle büyümesini, fiziksel ve psikolojik gelişmesini tamamlamamış on yedi yaşındaki gencin tutuklanması hiç olmazsa düşünmemizi sağlamalıdır.

    Bir de şunlar sorulmalı!

    Bu genç nasıl bir ortamda dünyaya geldi?

    Bu genç nasıl bir tarlada boy verdi?

    Bu genç/çocuk hangi psikolojik dürtülerle böylesi bir saygısızlığın gözü pek öznesine dönüşebildi.

    Aile, çevre ve elbette bireyleri şekillendirmekle ödevli devlet!

    Her birisi sorgulanmaya değer sorumluluğa sahiptir.

    Çok önemli ve vicdana sığmaz saygısızlığın sorumluluğunu tüm etkenleri göz ardı ederek 17 yaşında bir çocuğa yüklemek akla ve yaşamın olağan akışına uygun olamaz.

    On yedi yaşındaki gençten önce sorgulanması gerekenleri bir yana bırakıp onu tutuklayan dizgenin olayı “nedensellik” bağlamında irdelmeye niyetli olmadığı anlaşılıyor.

    On yedi yaşındaki kurban, Ata’ya ve yapıtına saldırıları görmezden gelen ve çoğu zaman özendirenler için kolay ve bir o kadar kullanışlı bir av olmuştur.

    Bu yaştaki insanlar Ata’ya saygısızlık yapabilirler, Cumhurbaşkanı’na eleştiri sınırlarını zorlayan sözler de yöneltebilirler. Bunlara pek çok şey yapılabilir.

    Yapılmayacak tek şey tutuklamadır.

    Bir milleti ortaklaştıran değerler her geçen gün büyüklerce, hem de bilinçli şekilde aşındırılırsa çocukların ve gençlerin bu olumsuzluktan etkilenmemeleri düşünülebilir mi?

    Sayamayacağımız kadar çok büyüğün yaptığına sırt çevirip günah keçisi seçilen gence mi ödetilecek tüm diyet?

    Olmaz denen çok şeyin olduğu yerdeki bu örnek olmaz sanılanlara eklenen bir başkası olarak aldı tarihteki yerini.

  • Türkiye 20 yıl önce yuvarlandığı kuyudan çıkmayı bir türlü başaramadı!

    Siyaset kurumu bu başarısızlıktan birinci derecede sorumludur.

    Her ne kadar iktidar ve muhalefet arasında anlaşmazlık varmış gibi görünse de gerçekte her ikisi eşdeğer bir söylemlilik ve eylemlilik içindedir.

    İktidarı ve muhalefeti peşine takılanları farklı yollardan geçirerek aynı yere ulaştıran aygıtlar olarak nitelemek yanlış olmaz.

    Türk siyasetinde etnikçisinden dincisine, liberalinden dinci etnikçisine varıncaya kadar her eğilimin son seçimlerde TBMM’ye girdiğine tanıklık ettik.

    Bir eksik varsa o da ülkeyi kurtaran, kuran ve devrimleri yapan düşünceyi simgeleyen Kemalist temsilcilerin yokluğudur!

    Kurucu parti olarak CHP var diyenleri işitir gibiyim.

    Haksız değiller!

    Böyle bir parti var!

    Ama, bu partinin, amblemindeki 6 Ok’a sırtını çevirdiği, kendisini var eden değerlerle barışık olmadığı da açıktır. Son seçimlerde giriştiği ittifak ortadadır. CHP, seçimin ertesi günü 40’a yakın vekilini yitirmiştir bu ilkesiz ve akıldışı ittifak tutkusu nedeniyle. Böylesi bir ittifak dünya siyaset tarihinde görülmüş müdür bilemesek de siyasetteki Kemalist boşluğun doldurulması gereği gün gibi ortadadır.

    Bu boşluğun giderilmesi için yola çıkan 9 Eylül Kemalist Platformu İzmir’in kurtuluş ve kurtarıcı, kurucu ve devrimci CHP’nin kuruluş gününde yola çıktı.

    Ben de bu eksikliği gidermeye katkıda bulunmak için bu platformdaki yerimi aldım.

    Çok yararlı ve yapıcı öneriler getirildi.

    İktidarın sağlık politikaları üzerine kısa bir konuşmayla görüşlerimi paylaştım.

    Buluşma sonrası aşağıdaki ortak bildiri kamuoyuyla paylaşılmıştır.

    Platformun bu ortak amaç doğrultusundaki birlikteliğinin sonraki süreçteki buluşmalarla sürdürülmesi de kararlaştırılmıştır.

    Bu platformun kırıp, dökmek gibi bir amacı yoktur. Tersine, onarmak ve diriltmek gibi bir hedefi vardır. Türkiye’nin içinde bulunduğu zorlukları aşmada kurucu düşüncenin ne denli önemli olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Kemalist rehberliğin çıkış yolunu göstereceği kuşkuya yer bırakmayacak denli ortadadır.

    Yararlı olması dileğiyle çabalayacağız…

    9 EYLÜL KEMALİST PLATFORMU KAMUOYU BİLDİRİSİ

    Türkiye, Atatürk İlke ve Devrimleri ile başlatılan uyarlık ve bağımsızlık yolculuğunda KILAVUZ’unu yitirmiştir.

    Cumhuriyet kazanımlarına yönelik saldırılar sürerken, Devrim’in Partisi ilkelerinden, tarihsel birikiminden ve ideolojisinden kopartılarak, bir kimliksizleştirilme operasyonu ile abluka altına alınmıştır.

    1924 Anayasasında tanımlanan ve tüm mazlum milletlere umut olan TÜRKİYE MODELİ, emperyalizmin iç ve dış uzantılarınca kuşatılmış, Kuruluş Doktrinin iki taşıyıcı kolonu Ulus Devlet ve Laiklik saldırıların odağına oturtulmuştur.

    Etnik ve mezhepsel kimlikleri öne çıkartarak Ulusal Kimliğimizi yok etmeyi amaçlayan örgütlü propagandanın maskeli piyonları, demokrasi söylemlerinin ardına saklanmayı sürdürmektedirler.

    Demokrasinin ve aydınlanmanın ön koşulu olan laikliğin içi boşaltılmış, din; toplumsal, kamusal, siyasal, kültürel ve ekonomik yaşamın belirleyicisi kılınmıştır.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlığımızı ve Cumhuriyetimizi emanet ettiği Türk Gençliği, laik ve bilimsel eğitimden kopartılarak “dindar ve kindar gençlik projesine” teslim edilirken, Devrim’in Partisi sessiz ve kayıtsız kalmayı sürdürmüştür.

    Dinsel söylem ve eylemlerle halkımızın temiz dini duyularını sömürmek, yaygınlık kazanırken, Cumhuriyeti kuran parti, başlattığı “Helalleşme Kampanyası’ ile hiç sorumluluk taşımadığı konularda ideolojisini ve tarihsel kimliğini tüm olumsuzlukların faili ilan ederek kendisini tarih önünde mahkûm etmiştir.

    Devrim Kanunları ile yasaklanan tarikatların giderek güç kazandığı, geniş kitleleri zihinsel ve bedensel bir esarete sürüklediği süreçte, Aklın ve Bilimin yol göstericiliğini unutan Devrimin Partisi, Tarikatları dahi hoş görecek kadar ekseninden sapmıştır.

    Diyanet İşleri Başkanlığının Şeyhülislamlığa dönüştüğü, fetvalarla yönetilen ve adım adım Siyasal İslam Devletine evrilen ülkemizde, karşı devrim hamlelerine suskun kalmak, sürece katkı yapmakla eş değerdir.

    Atatürk’ün iki büyük eserinden birisi olmanın değerini unutan ve tarihsel sorumluluğunu taşımaktan uzaklaşan, Kemalizm’i, Cumhuriyet İlke ve Devrimlerini güvencesiz bırakarak Türk siyasetinde derin bir boşluğun oluşmasına yol açan bir siyaset anlayışına kayıtsız kalma olasılığı yoktur.

    9 Eylül Kemalist Platformu, Atatürk Türkiye’sini yaratan ve yaşatan ilke ve devrimlere sahip çıkarak, siyasetin yarattığı boşluğu doldurmak amacıyla kurulmuştur.

    • “Particilik yapmamak – Siyasetten kopmamak” ilkesini esas alır.
    • Emperyalizme karşıdır. Tam bağımsızlığı hedefler.
    • Ulusal ve Uluslararası düzeyde her türlü siyasal ve ekonomik kuşatmaya karşı toplumsal farkındalık oluşturmayı önceler.
    • Demokrasiyi, ulusalcılığı, cumhuriyetçiliği, halkçılığı, devrimciliği temel ilkeleri kabul eder.
    • Planlı karma ekonomiyi destekler, neo-liberal politikalara karşıdır.
    • Parasız, laik ve bilimsel eğitimi, parasız sağlık hizmetine erişimi savunur.
    • Cumhuriyetin 100. Yılında Atatürk’ün emanetine sahip çıkacak Kemalist Genlik Hareketini, Çağdaş Türkiye’nin etkili gücü ve güvencesi kabul eder.
    • Kadın hakları ve kadının toplumsal statüsünü yapılandıracak yeni bir Kadın Devriminin gücüne ve gereksinimine inanır.
    • Dünya, çevre sorunlarından habersizken bir dal kesmemek için köşkü yürüten Atatürk’ün çevre duyarlılığını sürdürür.
    • Torunlarımızdan miras aldığımız havayı, suyu, toprağı, ormanı ve mavi vatanı bilinçli bir çevre duyarlılığı ile korur.
    • İsçi sınıfının hak ve çıkarlarına sahip çıkmayı, güçlü ve özgür sendikacılık hareketini vazgeçilmez kabul eder.
    • Atatürk’ün başlattığı kooperatifçilik girişimlerini yeniden güçlendirerek tarım çalışanlarının refah düzeylerinin yükseltilmesini öngörür.
    • Demokrasinin güvencesi olan Orta sınıf, neo-liberal politikalar sonucu imha edilmiş, köylü toprağından koparılmış, memur, emekli ve isçi açlık sınırında yasamaya mahkûm edilmiştir. 9 Eylül Kemalist Platformu, Orta sınıfın yeniden inşasını sağlayacak politikalara destek vermeyi, öncelikli hedefleri arasında görür.
    • Özgür basının demokrasinin vazgeçilmez önkoşulu olduğuna ve basın özgürlüğüne yönelik saldırılarla mücadele edilmesi gerektiğine inanır.
    • Yargının bağımsız, tarafsız, adil, hızlı, güvenilir olmasını ister, üstünlerin hukuku değil hukukun üstünlüğü için çaba harcar.

    Yukarıda belirtilen ilkelere inanan, katkı yapmayı amaçlayan tüm Kemalist, Atatürkçü, Aydınlanmacı yurtsever kişi ve kuruluşlar ile işbirliği yapmaya hazırdır.

    Cumhuriyetimizin 100. Yılında yurdumuzu ve ulusumuzu yeniden aydınlığa kavuşturmak, Mustafa Kemal Atatürk’e olan borcumuzdur

  • Atatürk’ün neredeyse en az anlaşılmış sözlerinden birisiyle başladım. Doğru anlayanları ve özümseyenleri bir yana bırakıp, iki taraftan yanlış algılayanları ya da doğru algıladıkları halde yanlış algılamış gibi yapanları irdeleyelim.

    Etnik bölücü ve neoliberal tayfa için “Türk olmak” ya da “Türklük” gibi nitelemeler ayrıştırıcı ve çağın gerisinde kalmış şoven kavramlardır. Bu yaklaşımla hemen her fırsatta Türk olmak olgusuna önyargıyla ve soğuk yaklaşırlar.

    Milliyetçi olduklarını öne sürenlerin önemli bölümünde ise “Türk olmak” ya da “Türklük” nitelendirmelerini soy bağıyla ilintilendirme koşullanmasına rastlanır. Bu sığ yaklaşımın ilk gruptakilerin ekmeğine yağ sürdüğü kuşkusuzdur.

    Bu tartışmalar nereden aklıma düştü?

    Bilindiği gibi Türk kadın milli voleybol takımı tüm zamanların en önemli sportif başarılarından birisini yaşattı Türk milletine. Türk olmakla, Türklükle ve bu topraklara ilişkin olanla sorunu bulunmayan herkes bu başarıyla coştu, sevindi ve kıvanç duydu.

    Bu başarıya erişenlerin kadın olması ve doğal olarak da Atatürk’ün kadın devriminin ürünleri olmaları yobazların ve gericilerin sindirim bozukluğu yaşaması sonucunu doğurdu. Başka deyişle yobaz tayfası küplere bindi bu başarı karşısında. Her ne kadar dertleri kadınla olsa da doğrudan kadına yönelik saldırı yerine kendilerince zayıf halka gördükleri Ebrar Karakurt üzerinden karşıtlık sergilediler. Ebrar evladımızın okuduğunu anlama ve anladıklarını ifade etme konusunda da en az voleyboldaki kadar usta olduğu anlaşıldı yaptığı paylaşımlardan. Kısa, öz ve vurucu paylaşımlarıyla kendisine yönelen saldırıları başarıyla savuşturdu.

    Son günlerde kadına yönelik saldırı için bir başka kalkan buldu kadınlarımızın başarısını sindiremeyen tayfa.

    Bu kez hedefe takımımızın Küba kökenli oyuncusu Melisa Vargas’ı koydular.

    Türkiye’de doğmamışmış. Nasıl olur da burada doğmayan birisi kısa sürede vatandaş yapılırmış?

    Bunu sorgulayanın ülkemiz sokaklarında rastladığımız her 10 kişiden 1’inin yabancı olduğundan haberi mi yok acaba? Bunlar arasından milyonlarcasına TC vatandaşlığının altın tepside sunulduğunu da mı duymamış?

    Tam da burada bellğimizi yoklayalım!

    İlyas Datça adını duydunuz mu?

    İlyas Datça (Ilie Datcu) (1937-     )

    Benim kuşağım ve benden büyüklerden o adı anımsayanlar çıkacaktır. Gerçek adı İlie Datcu’dur. Romendir. 1969’da geldiği ülkemizde uzun yıllar Fenerbahçe kalesini korumuştur. Etkin spor yaşamı sonrasındaysa sayıları 1 düzineyi aşan takımda teknik direktörlük yapmıştır.

    Datça ya da Datcu Türkiye’ye gelişinden sonra bu topraklardan ayrılmamıştır.

    Eskişehir yıllarımda maçta canlı olarak izleme ayrıcalığım da olmuştu onu. Çok iyi ve başarılı bir kaleci olmasının yanı sıra spor alanlarında az rastlanacak beyefendilerinden birisi olarak da iz bırakmıştı belleğimde.

    Vargas da yolu ülkemize düşenlerden. Kübalı. Erkekler 400 engelli koşucusu Yasmani Copello Escobar da bir Kübalı olarak uzunca süredir Türk sporuna hizmet ediyor.

    Vargas olağanüstü voleybol yeteneğinin yanı sıra oldukça cana yakın ve takım arkadaşlarıyla yıllardır birlikteymiş gibi kaynaşmış bir görüntü sundu geçtiğimiz yaz boyunca.

    Kurtarıcı, kurucu ve büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün önünü kesmek için Misakı Milli toprakları içinde doğmayanlar TBMM’ye seçilemezler incisini saçanlar geldi aklıma her nedense.

    Hemen arkasından da bu topraklarda doğdukları halde “Keşke Yunan kazansaydı” diyebilen aymazlık ve alçaklık düştü aklıma.

    “Ne mutlu Türküm diyene!” sözü de Atatürk’ün başta paylaştığım sözleri kadar çekiştirilir, farklı anlamlar yüklenmeye çalışılır. Soybağı ustaları etnikçilik ve ırkçılık üretirler bu sözlerden.

    Oysa, “Ne mutlu Türküm diyene” adı üstünde ne mutlu Türk gibi duyumsayana demektir. Kendini öyle duyumsayan herkese açıktır Türklük.

    Bin yıldır bulunduğumuz bu coğrafyanın tarihine bir göz atmak bile bu topraklardaki Türklük anlayışını soybaşına indirgemeye çalışmanın budalalığa eşdeğer bir eylem olduğunu anlamamıza yeter de artar.

    Soybağı Türk olduğunu doğrulasa da Türklük kavramının yakınından geçemeyecek “Yunan kazansaydıcıların” karşısına yüreğini ortaya koyarak giydiği ay-yıldızlı formayı terleten Vargas’ı, Datça’yı koyun!

    Bu örnekler bir araya geldiğinde söze gerek kalmayacağı kuşkusuzdur.

    Bir eski topçunun vargas üzerinden Türklük dersi vermeye kalkışmasından sonra “olmaz olsun böyle milliyetçilik”, “eksik olsun bu türden Türklük anlayışı” demek geçse de içimden “pire için yorgan yakılmaz” diyen atalarımızın özlü sözü yatışmama yetti.

  • CUMHURİYETİN KADIN DEVRİMİ

    Mustafa Kemal Paşa’nın İnönü savaşlarından sonra İsmet Paşa’ya iletisidir :

    “Siz orada yalnız düşmanı yenmediniz. Türk milletinin kara yazgısını da değiştirdiniz!”

    Cumhuriyetin kadın devriminin aydınlık ve görkemli yüzü kadın milli voleybolcularımız yaz boyunca dünya voleybolunun doruklarında yer alan ülkeleri birer birer dize getirdiler. Bu da yetmedi. Dünyanın doruğuna yerleştiler.

    Yüz yıl öncenin Mustafa Kemal iletisini kadın voleybolcularımıza uyarlarsak :

    “Onlar yalnızca dünya voleybolunun güçlü ülkelerini alt etmekle kalmadılar. Yüzüncü yılda Cumhuriyetimizi her geçen gün boğmaya çalışan yobazlığa da esaslı bir küt vurdular!”

    Yobazlar Cumhuriyet devrimini boğmanın önde gelen koşulunun ve adımının kadınları baskı altına almaktan geçtiğini çok iyi biliyorlar. Kadın olgusu çevresinde kopartılan fırtınaların, onların giyimleri kuşamları üzerinden yürütülen tartışmaların biricik nedeni budur.

    Birkaç günlüğüne gündeme oturan kadın voleybolu çok değil birkaç gün sonra gündemden düşecektir. Daha doğrusu gündemden bilinçli şekilde düşürülecektir.

    Karanlık kafaların kadının gündemde bu şekilde yer almasından ileri derecede rahatsızlık duydukları tartışmasızdır.

    Şimdiden falanca takımın filanca yerden edindiği futbolcu haberleri yer alır oldu pek çok ortamda. Devletin yayın kuruluşu TRT neredeyse havaalanlarında iletişim bürosu açma noktasına geldi. Adı gerekli olmayan ünlü topçunun uçağı alana “iniş yaptı”, beklenen topçu yolcu kapısından “çıkış yaptı” türünden Türkçeyi de yerlerde süründüren ifadeler hiç eksik değil. Demem o ki Ata’nın kızları hepimizi sevindirse de yobaz tayfasını üzmüştür. Onların aradığı türden sporcular değildir kızlarımız. Bağımsız birey istemezler. Kadınları var eden Ata’ya, Cumhuriyete övgüden hiç hoşlanmazlar. Bu nedenle olabildiğince kısa sürede ortamdan uzaklaştırılmaları gerekir. Bunu yapabilmenin yolu da lümpen kültürün arka bahçesi sayabileceğimiz futbolu bir kez daha ortama egemen kılmaktan geçecektir.

    Yaklaşık bir aydır Avrupa’nın dibindeki futbol kulüplerini dize getiren transfer şampiyonlarımıza hemen her gün övgüler dizilir de Faroa adaları yenilgisinden kapak kaldırılmaz.

    Voleybola dönecek olursak!

    Türkiye Voleybol Federasyonu’nun bu başarıdaki payından söz edilmezse eksik bırakılmış ve hatta haksızlık yapılmış olur.

    Federasyona bağlı voleybol lisesine her yıl 90 öğrenci alınıyormuş. Barınma, yeme, içme gibi temel gereksinimleri karşılanırken geleceğin voleybolcularının akılcı ve bilimsel yöntemlerle eğitildikleri, öğretildikleri ve zamanı gelince de milli takıma kazandırıldıklarına hemen hiçbir yerde kısaca da olsa değinildiğine rastlanmaz.

    Örneğin, bu yaz boyunca başarı için ter döken A takımımız bir şekilde duyuldu, bilindi.

    Ancak, U 19 ve U 21 kadın takımlarımızın da dünya şampiyonalarında ter döktükleri, sırasıyla 2. ve 5. oldukları ne söylendi ne de yazıldı!

    Kadın voleybolcularımızın elde ettiği başarı A takımı düzeyinde spor tarihimizin en büyük başarısı olarak geçti tarihe.

    Yaş grupları ve gençlerde başka sporlarda da dünya ve Avrupa ölçeğinde başarılarımız sayılamayacak kadar çoktur. Altyapı başarısının üstyapıya yansımaması önde gelen sorundur Türk sporunda. Voleybol bu kopukluğu gidererek de önemli bir başarının altına imza atmıştır.

    İlk 11’de 8 yabancı oynatma hakkına sahip bir futbol takımının hemen başarı gereksinimi içinde olduğu da göz önüne alındığında altyapıdan gelen gence kadroda yer vermesi düşünülemeyeceğine göre futbol Türk gençleriyle başarıya erişmekten oldukça uzaktadır. Basketbolda da durum farklı sayılmaz. Önde gelen bu spor dallarının iktidara bağlı ve bağımlı oldukları gerçeği de unutulmamalı.

    Voleybolda ise gençlerin süre almaları, önlerinin açık olması 2. Ligde oluşturulan federasyon takımlarında oynatılmalarıyla güvence altına alınmış.

    Basketboldan olumsuz örnekle sürdürelim.

    Geçen yıl Eurolig’de oynanan Anadolu Efes-Fenerbahça Beko maçında tek yerli oyuncuya yer verilmediğini, bu bağlamda yerli oyuncuların aldığı sürenin 0 (sıfır) saniye olduğunu ifade edelim.

    Yine geçen yıl kadın voleybolunun en önemli ligi olan CEV şampiyonlar liginde ilk 4’ün üçünün Türk takımlarından oluştuğunu ekleyerek ne demek istediğimizi anlatmaya çalışalım.

    Yerli ve milli sözünü dilinden düşürmeyenlere!

    Buyurun yerli ve milliye! Kadın voleybolu altyapıyla üstyapıyı iyi bağlantılandıran, yerli-yabancı dengesini gençlerin önünü kapatmayacak şekilde düzenleyen yapısıyla da övgüyü hak etmiyor mu?

    Bir görselle bitirelim!

    Görsel 1 Şubat 1931’de çekilmiş. Bugün de İzmir Kız Lisesi’nin girişini süslemeyi sürdürüyor.

    Görseldeki kadınların yüzüne yansıyan coşku, özgüven ve mutluluk her şeyi özetlemiyor mu? Aynı zamanda Cumhuriyetin kadın devriminin yansıması sayılmaz mı bu görsel?

    Ata’nın kızlarının önce VNL’de ve onu da izleyerek CEV Avrupa şampiyonluğu sonrasında yüzlerine yansıyan görüntülerle 90 yıl öncekindekiler ne çok benzerlikler taşıyor diye sormazlık edebilir miyiz?

  • Ocak 1924!

    29 Ekim’in üzerinden 2 ay geçmiş.

    On yılı aşan savaşları utkuyla tamamlamışız.

    Cumhuriyet’i henüz duyurmuşuz.

    Elbette hiçbir şey bitmemiş.

    Tersine Türkiye’nin ve Türk insanının alacağı epeyce yol var.

    Türkiye değişime, dönüşüme ve devrime gebe!

    Bu anılanlar olmadan Cumhuriyet’in görüntüden öteye anlam taşımayacağı açık.

    O sırada fes yaygın kullanımda olan başlığımız. Osmanlı’nın XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşama geçirdiği çağdaşlaşma sıçramasının da önde gelen simgelerinden. Önceki yenilik nesnesi fes güncel yeniliğe konu olmaya aday.

    Her ne kadar Osmanlı’nın fesle tanışması XVI. Yüzyıla ve Cezayirli denizcilerin aracılığına dayandırılsa da, kitlesel kullanımı II. Mahmut’un pek çok yeniliğe eklediği giyim, kuşam çağdaşlaşmasıyla birliktedir.

    Fes adının Fas’ın Fez kentinden köken aldığını da eklemiş olalım. Kökeni Fez olsa da fesin Osmanlı’ya geldiği yer Tunus’tur. Yeniçeriliğin henüz kaldırıldığı yıllarda toplumda farklı giysilerin giyilmesi eğilimi yaratılması kapsamında gündeme gelmiştir fes.

    Tanzimata dek yaygın başlık olan sarık fesle birlikte yalnızca din insanlarınca kullanılır olmuştur.

    Fesin yakın tarihimizde bir boykota konu olduğunu da bilmekte yarar var. Osmanlı, kendi fesini üretmemektedir. Osmanlı’nın fesi Avusturya’da yapılmaktadır. 1908’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna-Hersek’i ilhak edince “biz size gösteririz diyerek” Avusturya’dan fes alımına ara verilmiştir. Buradan yola çıkarak benzer boykotları çok daha yakın tarihte İtalya, Fransa ve başka ülkelere karşı da yaptığımız anımsanabilir.

    Ocak 1924’te kendisini gösteren bir akıma değinelim.

    İlericiliğin, çağdaşlığın, yüzünü uygarlığa dönmenin bir imi olarak püskülsüz fes kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır. Hatta, kimi basın organlarında festeki püskülün çıkartılması yenileşme ve ilerleme göstergesi sayılır mı türünden yazılara rastlanmıştır. Başımızdaki püsküllü belâ yerini püskülsüz olanına bırakmıştır dense yeridir.

    Festen püskülün eksilmesinin çağdaşlaşma ve ilericileşme göstergesi sayılmasının yanı sıra bu yolla tutum sağlanacağını ileri sürenlere de rastlanmıştır.

    Bugünden bakıldığında püskülün o yıllarda yeni bir ayrışmaya, bölünmeye yol açması da düşük olasılık değildir.

    Çağdaşlaşmaya fesin püskülü üzerinden erişmek isteyenler belli ki bir devrim fırtınasın öngününde bulunulduğunun yeterince farkında değillerdir.

    Oysa, biraz beklemiş olsalar şapka devrimi aracılığıyla giyimde, kuşamda önemli bir dönüşümün sağlandığını göreceklerdi. Dolayısı ile fesin püskülü gibi bir ayrıntıyla uğraşmaları gerekmeyecekti.

    Böylelikle, gereksiz ayrıntılarla ve tartışmalarla zaman yitimine uğramaktan kurtulacaklardı.

    Fesin püskülü üzerinden yürütülen değişim, dönüşüm tartışmalarına şapkayla gelen yanıt Cumhuriyetin gireceği devrimci yolu yansıtması bakımından da anlamlı olmuştur.

    Devrimin küçük biçimsel değişikliklerden çok köktenci değişimlere ve dönüşümlere dayanacağı bu örnekle de ortaya çıkmıştır.

    Not : Görsel “Cumhuriyetin İlk Yılı (29 Ekim 1923-29 Ekim 1924)”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2023 kitabından alıntılanmıştır.

  • “…Bıraksalar

    ince uzun bacakları üstünde yaylanarak

    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

    Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı.”

    Kurtuluş Savaşı’nı en iyi anlatanlardan büyük ozanımız Nazım Hikmet’in dizeleri Kocatepe’deki Büyük Taarruz öncesini en iyi betimleyen anıtlaşmış yapıtlardan birisidir.

    Bu dizelerin Dumlupınar Şehitliği’nin bulunduğu Zafertepe (Dumlupınar Tepesi) için de fazlasıyla betimleyici olduğunu burayı bilenler için anlatmaya gerek yok.

    Afyon-Uşak karayolunda ilerlerken Banaz’a gelmezden önce aşılan tepeden bakıldığında tüm görkemiyle ayaklarınızın altına serilir gibidir Dumlupınar ovası.

    Bir zamanlar sıkça geçtiğim bu yoldan saparak birkaç kilometre ötedeki Dumlupınar Şehitliği’ne birkaç kez uğradığımı anımsıyorum.

    Her gelişimde bir başka ayrıntının farkına vardığımı da.

    Uzaktan da görülebilen görkemli anıtın yanına vardığınızda görkeminin katlandığını görürsünüz.

    Etkileyiciliğinin de!

    Sakarya’dan başlayarak Anadolu toprağının hemen her karışına karışmış olan şehit kanının anıtlaştırıldığı şehitliklerden biridir Dumlupınar’daki.

    Onlarca basamak çıkarak anıta erişmek ve Dumlupınar ovasına oradan bakmak hiç kuşkusuz farklı etkileyiciliktedir.

    Şehitlikte yer alan ve şehitlerin anısını yaşatan gömüt taşlarına özel ilgi duymuşumdur.

    Adlar, doğum yerleri ve doğum tarihleri geçmişe yolculuğa çıkartır insanı.

    Bir önceki yüzyılın sonlarında ve XX. yüzyılın hemen başında dünyaya gözlerini açmış genç bedenler karışmıştır toprağa.

    Üstelik önemli bölümü toprağa düşene dek başka savaşlara da katılmışlardır. Utkuya erişmiş son savaşın sonunu görememiş olsalar da onları yalnız bırakmayan ziyaretçilerin belleklerine işleyen adlarıyla anıları canlı kalmayı sürdürmektedir.

    Doğum yerleri de ayrıca irdelenmeyi hak eder şehitlerin.

    Anadolu’nun hemen her köşesinden gelmiş olanlara çoktan elden çıkmış Rumelililer eşlik eder bu sonsuz uykuda.

    Bu 30 Ağustos’ta bilinenleri yinelemek yerine bizlere bu büyük bayramı kanları ve canları pahasına armağan edenlerin yüce anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

    Elbette Başkomutanı en başa yazarak…

    30 Ağustos kutlu olsun!

    Son söz : 30 Ağustos coşkusunun Türkiye’nin son yıllarda içine yuvarlandığı açmazdan kurtuluş için bilinç sıçramasına yol açması dileğiyle.

  • Kim ne derse desin! Geçmişteki dünyayı kutsamakta kararlı olanların varlığı yadsınmasa da yeni bir dünya kuruluyor.

    Yakın geçmişin emperyal şımarıklığı yerini gerçeklere bırakıyor. Bugünün kuşağı yeryüzündeki sayısız değişikliğe tanıklık etme ayrıcalığına sahip olmakla övünebilir.

    İnsan türünün doğum yeri olarak kabul gören, tüm dünyaya insan türünü yayan kara Afrika kurulmakta olan yeni dünyanın önemli etkinlik alanıdır günümüzde.

    Uzakların keşfiyle başlayan yaklaşık 500 yıllık dönem boyunca yayılmacı devletler dünya düzeninin kurallarını da belirlediler.

    Öyle ki, haritalar bile onların çıkarlarına uyacak şekilde çizildi.

    Benim kuşağımın ilk, orta, lise atlaslarına konulan haritalar da bu anlayışın ürünüydü.

    Yazıya eşlik eden görseller ne demek istediğimi anlatmama yardımcı olacaktır.

    Afrika, insan kaynağı her türlü insaf, vicdan ve namustan yoksun şekilde köle olarak kullanılan oylumlu anakara olarak ünlü Flaman haritacı Gerardus Mercator’un haritalarında orantısızca küçültülerek yansıtıldı çizimlere. Gerçeklere değil de masabaşı üretimlere uygundu bu durum.

    ABD + ÇİN + HİNDİSTAN bir araya geldiğinde Afrika’ya ancak denk düşüyor.[1]

    Sudan-Avrupa karşılaştırması da yeterince etkileyicidir.[2]

    Mercator abartısına karşılık koyulaştırılmış alanlar gerçek büyüklüğü göstermektedir.[3]

    Kâğıt üstünde sona erse de kölelik bir şekilde sürdürüldü. Afrika, bu yeni köleciliğin de orta yerindeydi. Bu kez yer altı ve yerüstü kaynakları yağmalandı. Oysa, haritalardaki “küçük” Afrika Vahşi Batılı için ucu bucağı belirsiz büyüklükteydi.

    Yaklaşık yarım yüzyıl önce sözüm ona bağımsızlığını kazanan irili ufaklı Afrika ülkelerinde yayılmacılar egemen olmayı sürdürdüler. Tıpkı kutsal kitabı verip topraklarını aldıkları gibi bu kez kültürlerini ve paralarını vererek bağımsızlıklarını aldılar kara yazgılı Afrika ülkelerinin.

    Örneğin, Batı Afrika’da hatırı sayılır çoklukta ülkede Fransa o ülkelerin parasını basmayı sürdürdü. Kendi kullanmadığı frank oralarda dolaşımda olmayı sürdürdü.

    Elbette bununla yetinilmedi.

    O ülkelerde kimlerin iktidara geleceği, kimlerin iktidara gelmek şöyle dursun yanından geçemeyeceği yine yayılmacılarca belirlendi. Yeri geldi özgürlük adına darbe bile yapıldı. Buna karşılık antiemperyalist devrimler darbeyle yaftalandı.

    Yeni bir dünyanın kurulmakta olduğu günümüzde boyunduruk altındaki sözde bağımsız Afrika ülkelerinin hizadan çıkmaya başladığı görüldü. Son olarak Burkina Faso, Mali ve Nijer’de yaşananlar hizadan çıkışa örneklerdir.

    İnsan köklerini barındıran çilekeş Afrika başkaldıran duruşuyla görkemini anımsattı tüm dünyaya.

    Kurulmakta olan yeni dünyanın önde gelen oyuncuları Afrika’da sahne almaya başladı.

    Dünya devi Çin Afrika’da da başat oyuncu oldu. Kimileri Çin’i de emperyalistlikle suçlasa da kara Afrika Çin’i sevdi. Bu ilişkideki dengeliliği ve karşılıklılığı benimsedi.

    Rusya da Afrika’da sahne almaya başladı. Sovyet geçmişi üzerinde yükselen Rusya’nın Afrika’yla ortaklığı daha çok güvenlik paydasında gelişti.

    Geçtiğimiz haftalarda St Petrersburg’da Rusya’nın evsahipliğinde 50’yi aşkın Afrika ülkesinin üst düzeyde katılım gösterdiği Rusya-Afrika doruğu toplandı. Çilekeş anakaranın yeni bir yol tutmaya kararlı olduğunun göstergesi sayılabilecek bu etkinlikten kimselerin haberli olmamasını da olağan saymak gerekir. Yerli ve milli hükümetimizin NATO ve AB tutkusu depreşmişken kimselerin buraya bakacak hali yoktu deyip geçelim.

    Bir zamanların sağlam Afrika toprağı yayılmacıların ayaklarının altından kaymaya başladı.

    Sığ anlayışlı ve dar bakış açılı Türk basını ve akademik çevreleri görmezden gelse de güncel durum budur.

    Vahşi Batılı Afrika’nın uranyumunu, kalayını, kobaltını, petrolünü, doğal gazını yağmalayamama tehlikesiyle yüzleşiyor.

    Dış kaynaklı bir sitede okuduğum makale de bu durumu doğrular nitelikte bilgiler içermekteydi.

    Afrika’nın yeni kurulmakta olan dünyaya uygun düşecek şekilde konumlanması, yayılmacıya sırtını dönmesi birilerini fena halde kaygılandırmışa benziyor.

    Bunlara göre yeni dönemde Afrika ortada durmalıymış. Yansızlığa özen göstermeliymiş.

    Ekonomisini, siyasetini, ordusunu ve elbette kültürünü yönetemeyecekleri bir Afrika’nın ortaya çıkışı yayılmacının karabasanına denk düşen bir gelişmedir.

    Aslında demek istiyorlar ki, Afrika Batı kapısı önünde bağlı olmayı sürdürsün. Yeni kölecilik ve sömürgecilik kesintiye uğramasın!

    Kurulmakta olan yeni dünyada Afrika’nın uyanışına tanıklık ederken Cumhuriyet’in 100. Yılında köklerinden kopmuş, nerede duracağını bilemeyen ilgisiz, bilgisiz ve kararsız olmanın yanı sıra Cumhuriyet düşmanlığıyla yanıp tutuşan bir yönetime sahip olmak Türkiye’nin en büyük şanssızlığıdır.

    Bu şanssızlığın yeni dünya trenini kaçırmamıza neden olmaması dileğiyle…


    [1] https://www.washingtonpost.com/news/worldviews/wp/2015/08/18/this-interactive-map-shows-how-wrong-other-maps-are/

    [2] https://www.washingtonpost.com/news/worldviews/wp/2015/08/18/this-interactive-map-shows-how-wrong-other-maps-are/

    [3] https://www.visualcapitalist.com/mercator-map-true-size-of-countries/

  • Başta İstanbul olmak üzere taksi bulmak bir dert. Bulunan taksiyi istediğiniz yere götürmek ayrı dert.

    Bu yalın sorunu çözmekse olanaksıza eşdeğer.

    Hemen her başlık gibi taksi de gündelik siyasi çekişmelerin nesnesine dönüştürülebiliyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kentin artan nüfusuna ve yüzölçümüne uygun şekilde taksi sayısını artırma girişimi sonrası yaşananlar ürpertici ötesi.

    Sorunu çözmeye değil de benden olmayan yerel yönetimle savaşmaya odaklı merkezi yönetim taksiciyi kullanmakta pek hünerli çıktı. Az olanın değerli olması ilkesinden hareketle taksi esnafı kendi hegemonyasını sürdürme adına kullanışlı olmaya rıza gösterdi.

    Taksi İzmir’de de sorun.

    Bundan birkaç yıl önce tanıklık ettiğimiz taksi sorununu paylaşırsam anlatmam kolaylaşacak.

    Yurtdışında yaşayan dostlarımız yaz dinlencesini çocuklarıyla birlikte Çeşme’de geçirmek istediler. Uçakla geldiler. Türkiye’deki trafik düzenine alışık olmadıkları için olanakları olduğu halde araç kiralamaktan da uzak durdular. Taksiyle istediğimiz yere gideriz diye düşündüler.

    Fena halde yanıldılar!

    Keyifli başlayan Çeşme dinlencesi taksi kısıtı (ve hatta yokluğu) nedeniyle giderek karabasana dönüştü.

    Dinlencenin sonunda keyif yerini kızgınlığa bırakmıştı.

    “Bir daha asla!” demekten alamadılar kendilerini.

    Çeşme örneğinden yola çıkarak irdeleyelim.

    Girişindeki bilgiden 50.000 kadar olduğu öğrenilen nüfusunun yaz aylarında 10 katına çıktığı herkesçe bilinen bir durum. Böyle bir azmanlaşmanın pek çok hizmetin verilmesinde aksamaya yol açması da olağan.

    Bu olaydan sonra hem esnaf odasına hem de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na soruna değinen ve çözüm de öneren yazılar yazdım.

    Esnaf odası yanıtlamakla birlikte çözüm önerime değinmekten kaçındı. Çeşme’de taksi sayısının kısıtlı olduğunu kabullenen bir dille “yapacak bir şey yok” demeye getirdi.

    Bakanlık zahmete girerek yanıtlama gereği bile duymadı.

    Sorunu ortaya koymakla yetinmemiş, çözüme katkısı olabilecek öneride de bulunmuştum.

    Yaz aylarındaki nüfus hareketleriyle dinlence bölgelerinde artan nüfusun taksi gereksinimi İzmir metropolünden yapılacak taksi kaydırmalarıyla karşılanabilirdi.

    Böylelikle bir yandan yokluk çekenin gereksinimi karşılanırken diğer yandan da insan sayısının azaldığı yerdeki taksicinin kazanç yitimi biraz olsun yerine konabilirdi.

    Valilik, belediyeler ve esnaf odasının işbirliği ve eşgüdümü bu sorunu çözmeye yeter de artardı.

    Eşgüdüm ve işbirliği toplumsal yaşamımızın en önemli yoklukları desem abartmış olur muyum?

  • Yazının başlığındaki beyaz zambaklar ülkesinin yerine Avrupa ya da dünyadaki başka pek çok ülke konsa yanlış olmaz.

    Beyaz zambaklar ülkesi ya da bilinen adıyla Finlandiya’nın ırkçı seslere kaynaklık etmesi şaşırtıcıdır.

    Tarihi boyunca devlet olamamış, İsveç’le Rusya arasında sıkışıp kalmış, bağımsızlığı 100 yaşını henüz geçmiş Finlandiya tüm bu olumsuzluklara eşi benzeri zor bulunur bir gelişmişlikle karşılık vermiş. Beyaz zambaklar ülkesi yarattığı mucizeye eşdeğer başarıyla dünyanın hemen her köşesinden ilgi görmüş, övgü almış.

    Finlandiya tüm bu başarıya ikinci dünya savaşını izleyen soğuk savaş döneminin kutuplaştırdığı ortamda erişti. Soğuk savaş boyunca koruduğu tarafsızlığını doğu blokunun yıkılması sonrasındaki çeyrek yüzyıl boyunca da sürdürdü.

    Kişi başına 50 bin dolara ulaşan geliriyle hayranlık uyandıran bir gönenç düzeyi yakaladı.

    Her türlü ölçüt olumluyken ve zor zamanlarda tarafsızlığını koruyabilmişken Finlandiya’nın NATO’ya üye olma isteği şaşkınlığa yol açtı.

    Sığınmacı sorunu bizimle karşılaştırılamayacak denli yüzeyseldir bu huzurlu ve gönençli kuzey ülkesinin. Avrupa’daki diğer ülkelere göre bile bu böyledir.

    NATO üyeliğine eşlik eden kimi sesler Finlandiya’daki değişimi anlamamıza yardımcı olabilir.

    Son seçimlerde ırkçı eğilimiyle de sivrilen Finler Partisi iktidar ortağı oldu. Bu süreçte bu partiden bakan olan iki kişinin ırkçılık içeren sosyal medya iletileri kamuoyuna yansıdı. Helsingin Sanomat gazetesi bu türden sosyal medya iletilerini kişisel yazışma olmakla birlikte kamuoyunu yakından ilgilendirmesi nedeniyle açıklamakta sakınca görmedi. Hatta, bunu bir kamu görevi olarak algıladığını ifade etme gereği duydu.

    Avrupa’da İspanya, İtalya, Fransa ve Almanya başta olmak üzere çok sayıda ülkede ırkçı-ayrımcı siyasetin güç kazandığı bilinmeyen bir durum değil. Finlandiya gibi bir ülkedeki bu türden yükseliş, üzerinde durmayı gerektiren önemde.

    Fin siyasetindeki aşırı sağ kabarma ülkenin NATO üyeliği konusundaki istekliliğini de açıklıyor. Aşırı sağın NATO’culuğu anlaşılabilir hiç kuşkusuz. Aşırı sağın yükselişini gören siyasetin diğer oyuncularının NATO konusundaki sessizliği de bu bağlamda değerlendirilebilir. NATO’cu eğilimin aşırı sağ aracılığıyla güç kazanması aşırı sağda yer almayan Fin partilerini de etkisi altına aldı. Bu eğilimin yarattığı güç kaynağından yarar uman diğer partiler NATO kapısına bağlanma eğilimine ya destek verdi. Ya da destek vermese bile kararlı bir NATO karşıtlığı sergilemekten (oy yitirme kaygısıyla) kaçındı.

    Bir an için Türkiye’ye dönelim.

    Son seçimlerden önce kurtarıcı ve kurucu partinin kapılarını dincilere, gericilere ve liberallere ardına dek açanların bu sözde güçbirliğinden yarar sağlamak şöyle dursun yitime uğradığı gerçeğini anımsayalım.

    Seçime mutlaka kazanma parolasıyla giren kurucu partinin ileri gelenlerinin NATO’ya karşı durmak bir yana, Ukrayna’da Batıyla birlikte olalım dediklerini kulaklarımızla işitmedik mi?

    Ukrayna demişken, bu eski Sovyet ülkesinin NATO tutkusunun da neonazi eğilimlerin tırmanmasıyla ve Ukrayna yönetimine etkide bulunmasıyla eş zamanlı oluşunu da unutmayalım.

    Bu koşullar altında Finlandiya’nın NATO üyeliğine onay veren TBMM’de karşı oy bir yana karşıt tek söz işitilmedi.

    Avrupa’nın başka ülkelerinde olduğu gibi Finlandiya’da da tutkulu NATO’culuk yapmasalar da sessiz kalarak NATO’ya onay verenler iktidarda kalamadılar. Daha çok magazin yanıyla ilgi alanımızda olan Finlandiya’nın alımlı başbakanı Sanna Marin edilgen NATO’culuk tutumuna karşın (etkin NATO’culuk yaptığını söyleyenler abartmış olmazlar) iktidarını koruyamadı. Her ne kadar bizim TBMM’mizde NATO’ya karşı tek ses çıkmamasıyla karşılaştırıldığında Fin parlamentosunda NATO karşıtı 8 NATO karşıtı oy gözükse de Fin geleneği göz önüne alındığında bu sayının da acınacak bir sayısal gerçekliğe denk düştüğü açıktır.

    Bugün Ukrayna’da sürmekte olan savaş elbette azımsanmayacak ilgiye odak oluşturmaktadır. Bu ilgiyi sürdürmek koşuluyla Ukrayna siyasetinde ağırlık kazanan Neo Nazi eğilimler anlaşılmadan ne Ukrayna’nın ne de Finlandiya ve başka bir Avrupa ülkesinin NATO tutkusu sağlıklı şekilde değerlendirilemez.

    Irkçılığın, ayrımcılığın yükseldiği yerde faşizmin varlığından kuşku duyulamaz. NATO’culuk için aranıp da bulunamayacak bir beslenme ve gelişme ortamı sunar bu saydıklarımız.

    Gönencini başkalarıyla paylaşmaktan kaçınarak ırkçılık çizgisine düşenlerin NATO harcamaları üzerinden gelişmesi kaçınılmaz gönenç yitimini aklına bile getirmemesi ilginç bir başka nokta olsa gerektir.

    Ülkenin adından bağımsız olarak NATO’culuk eğiliminin hemen her yerde sağcılıkla ve özellikle de neo naziliğe varan aşırılıkla kolkola olduğu açık gerçektir.

    Sol maskeli NATO’culuk da güncel gerçek olmakla birlikte NATO’nun temel besiyeri sağ siyasettir.

    Almanya örneğinden yola çıkarak bir yanılgıya düşmemekte de yarar var. Bugün Almanya’da iktidarda olan sosyal demokratlar Amerikancılıkta sınır tanımıyorlar. Ayrıca, hiç kimselerin Amerikancılık konusunda Alman yeşiller partisinin eline su dökemeyeceği de güncel gerçektir.

    İyice sağcılaşan ve sığlaşan TBMM’den İsveç’in NATO üyeliğine dişe dokunur bir karşı çıkış gerçekçi beklenti olamaz. Türkiye’de de sol görünümlülerin sağcılaştığı, gericileştiği gerçeği anımsandığında gerçek tüm yalınlığıyla gözlerimizin önüne serilmiş olur.

    Sonuçta yazının başlığındaki sayıklama nitelemesini ırkçı-ayrımcı korolar olarak değiştirmek hiç de abartılı olmayacaktır.