• Cumhuriyete Vahdettin penceresinden bakılan bir Cumhuriyet bayramı geride kaldı. Hem de 100. Yılında. Tarihe düşen kara leke olarak anılacak.

    Bir kara leke de futbol kaynaklı olacak.

    Türkiye Süper Kupa finalinin Suudi Arabistan’da oynanması gündemde.

    Kulüplerden cılız sesler çıkıyor. Bu cılız sesin ete kemiğe bürünüp güce dönüşmesi beklenebilir mi?

    Her fırsatta didişen, incir çekirdeğini doldurmaz nedenlerle biribirine giren büyük ve köklü kulüplerimiz hiç olmazsa bu konuda bir araya gelip tarihe geçecek bir direnç gösterebilirler mi?

    Bu soruya hem evet hem de hayır yanıtları verilebilir.

    Her iki kulüp (FB ve GS) bir araya gelip söz ve güç birliği yaparlar da “biz bu maçı hem de Cumhuriyetimizin 100. Yılında Türkiye’de oynamak istiyoruz”. Bunun dışındaki bir seçeneği kabul etmiyoruz diyebilirlerse federasyonun yapacak bir şeyi kalmayabilir. Böylelikle bir ayıbın tarihe geçmesinin önüne geçilebilir.

    Arapçılığın hız kazandığı günümüzde federasyonun Arap tutkusuna şaşırmak gereksizdir.

    Diğer yandan, federasyon az önce dile getirdiğimiz tepkiyi öngörmüş olmalıdır.

    Federasyonu iki kulübün tepkisinden bağışık kılacak anahtar sözcük paradır.

    Arabistan’da maç yapmaya zorlanan iki büyük kulüp de futboldaki kötü yönetimden bağışık değildir. En azından her ikisi için de önceki ya da şimdiki yönetimler bakımından sorun vardır. Yönetsel sorun parasal sorun sonucunu doğurur.

    Futbolu kendi amaçlarının aracı olarak gören ülke yönetimi bu uğurda kamu bankalarını bile kullanmaktan çekinmemiştir. Adını da yapılandırma koymuştur. Gerçek işi çiftçiye, esnafa, iş insanına kredi vermek olan bankalar kulüpleri kurtarmada kullanılmıştır.

    Bu durumu iyi bilen federasyon Arabistan’da yapılacak maç için her iki kulübe hatırı sayılır parasal karşılık verecektir.

    Parasal durumları iyi olmayan kulüplerimizin direncini de para kıracaktır.

    Yanılmayı dilerim ama 100. Yıla bir kara leke de futbol üzerinden düşecek gibi görünmektedir.

    Fenerbahçe stadının adını Atatürk’e dönüştürdü yakın zamanda.

    Galatasaray ise 100. Yıl gösterileriyle fethetti gönülleri.

    Fırsatını bulunca Atatürkçülük yarışına giren “büyük(!)” kulüplerimizi önemli bir sınav bekliyor.

    Sözün yerini tutarlı duruş ve eylemin alacağı…

  • Valensiya’dan başlayan İspanya turumuzun ilk durağı Madrid. Hızlı trenle Valencia’dan Madrid’e varışımız 2 saat sürdü. Vagondaki hız göstergesinin 300 km/h’e ulaştığını gördük.

    Gün batmadan Madrid’deyiz. Kenti tanımaya başlamak için zamanımız var. Bu denli gezilesi bir kent için 2 gün son derece yetersiz. Bizimki izlenim edinmekle sınırlı olacak.

    Adıyla başlamak gerekirse, Madrid adının kökeniyle ilgili farklı varsayımlar var. 

    Kentin sıfır noktası Puerta El Sol’da çok da görkemli sayılmayacak bir bronz heykel çarptı gözümüze. Bir ayı ağaçtan meyve yerken betimlenmiş. Yöreye özgü çilek benzeri meyve belli ki ağzının tadını bilen ayıyı kendine çekmiş. Madrano meyvesi ses benzerliği de göz önüne alınırsa Madrid adının kökeni olması bakımından akla yakındır. Madrid’in adını Arapça’ya dayandıranlar da eksik değildir. Arap egemenliğinin 700 yıla yakın sürdüğü göz önüne alınırsa neden olmasın denebilir. 

    Bu arada, ayının kuzey ülkelerinin önemli değeri olduğunu bilirdik de Madrid’in de simgesi olduğunu, ayının burada da sevilip, sayıldığını görünce şaşırmadığımızı söyleyemem.

    Ayıların yerinde yeller esse de madranos ağaçları Madrid’de varlığını sürdürüyor

    Şöyle ki, Arap egemenliği döneminde 1. Muhammed şimdiki Palacio Real’in yerine bir saray yaptırmış. Araplar şu andaki adı Manzanares olan ırmağa Mayrit demektelermiş. Zamanla önce Magerit daha sonra da Madrid’e evrildiğine ilişkin bir başka varsayım.

    Puerta El Sol’a dönersek. Gerçekten de Madrid’in sıfır noktasıdır. Yalnız Madrid’in mi? Meydanda yere işlenmiş “0”a bakılırsa İspanya’nın da sıfır noktasıdır Güneş Meydanı. İspanya’daki tüm yerleşimlere uzaklık bu nokta başvuru kaynağı alınarak ölçülmekteymiş.

    Sıfır noktası

    Meydana çıkan yolların ıpkı güneş ışınları gibi ışınsal bir biçim sergilemekte oluşu Güneş Meydanı’nın anlamıyla örtüşüyor. 

    Meydanın ortasında III. Carlos’un at üstünde heykeli yer alıyor. III. Carlos kente posta hizmetini getiren kişidir. Sırtını verdiği, bugün de ayakta olan yapı ilk postanedir. Bugün için çok önemli görülmeyebilecek bu yenilik iletişim ve nesne taşınmasında zamanının devrime eşdeğer bir gelişme sayılmalıdır.

    Puerta Del Sol’da III. Carlos

    Madrano yiyen ayı Madrid belediyesinin hemen her ortamda kullandığı simgedir. Bu arada, Madrid ve ayı ikilemesi günümüzde yadırganabilir. Oysa, kentin surlarla çevrili olduğu dönemlerde ayı saldırıları önemli bir sorunmuş Madrid’de. Surların dışında ayı saldırısından bağışık olmak neredeyse olanaksızmış o dönemde.

    Her ne kadar bugün bir kapıdan söz edilemese de Güneş Kapısı Madrid kentinin surlarla çevrelendiği dönemde gerçekten bir kapı olarak işlev görmüştür. 

    Madrid’de yeni yıl kutlamalarının da her türlü açık hava toplantısının ve kınama gösterilerinin de kentin kalbi Puerta del Sol’da yapıldığını eklemekte yarar var.

    Birkaç sokak öteye ilerleyince Plaza Mayor’a ulaştık. 129×94 metre boyutlu dikdörtgen meydanın yapımına 1577’de II. Felipe zamanında başlanmış. Eklemelerle revaklı görünümüne kavuşturulmuş. Meydanın ortasında yer alan atlı III. Felipe heykeli buraya 1848’de yerleştirilmiş. Plaza Mayor yapıldığında fırın ve mezbaha merkeziymiş.

    Plaza Mayor yakınında dış cephesi oldukça süslü görünen Posada del Peine’nin önünde duraklıyoruz.

    1610’da hizmete açılan Posada del Peine’in özelliği dünyada ilk kez konuklara tarak sunan otel olmasıymış.

    Hemen karşıdaki asırlık saatçinin önünde yerdeki plaket dikkatimizi çekiyor. Madrid’de varlığı 100 yılı geçmiş kurumların bu plaketle onurlandırıldığını öğreniyoruz.

    Sınırlı sürede Madrid’i hızlıca tanımak için otobüsle kent turu almak aklımıza yatıyor. Öncelikle 2 saat süren turu tamamlıyoruz.

    Bunu izleyerek duraklarda inerek Madrid’de derinleşmeye çalıştık. 

    İlk durağımız Cervantes Anıtı.

    Anıtın yer aldığı meydanda Latin tatlarının sunulduğu küçük lokantalara rastlıyoruz. İspanya’nın Latin dünyasıyla yakın ilişki içinde olduğunu gösteren sayısız görüntüden birisi olarak işleniyor belleğimize. 

    Don Kişot ve Sanço Panço

    Yürüyerek Palacio Real’e yöneliyoruz. 

    Palacio Real

    Oraya gelmeden Temple de Debod çıkıyor karşımıza. 

    Aswan barajının yapımı sırasında UNESCO buradaki tarihsel varlığın korunması çağrısı yapmış. Bu çağrıya yanıt veren İspanya’nın yardımları karşılığında Temple de Debod 1968’de Mısır tarafından İspanya’ya bağışlanmış.

    Temple de Debod

    Toledo kapısı

    Toledo kapısının yapımına 1812’de Fransa adına İspanya tahtına çıkan Jose Bonaparte’ın onuruna başlanmıştır. Fransa’nın çekilmesi sonrasında İspanya’nın utkusunu simgeleyecek şekilde yeniden düzenlenmiş. Bir tür zafer takı olmuş.

    Madrid’deki sınırlı süremizde kapılarından içlerine girme fırsatımız olmasa da müzelerinden biraz olsun söz etmekte yarar var.

    Reina Sofia Müzesi, Picasso’nun ünlü yapıtı Guernica’yla tanınınıyor. Çağdaş İspanyol ressamlarının önemli yapıtları da burada sergileniyor. Müzenin ana yapısı İspanya’da yapılmış ilk büyük hastane olarak biliniyor.

    Biri diğerine yakın müze üçlüsünün ikincisi olan Prado, Valasquez, Goya ve El Greco yapıtlarıyla ünlenmiştir.

    Üçlemenin sonuncusu Thyssen-Bornemizsa. Onun da önünde kuyruk eksik değil. Kapanışa yaklaşmışken bile kuyruğun erimemiş olması şaşırtıcı.

    Thyssen-Bornemizsa 

    Prado Müzesi 

    Madrid’de biri kuzeyde (Chamartin) ve diğeri de güneyde (Atocha) konuşlu iki tren garı var. Yoğun demiryolu taşımacılığının yükünü ancak kaldırabiliyor bu ikili. 

    Atocha garı 1851’de yapılmış. Mimarlarından biri olan Gustave Eiffel adı tanıdık. Atocha’nın belleklerimize kazınmasını kanlı bir olaya, 2004’te burada gerçekleştirilen ve 191 kişinin ölümüne neden olan terör saldırısına borçluyuz. 

    Atocha Garı

    Atocha yakınındaki Retiro Parkı hem yeşili hem de içinde yer alan yapılarıyla bir başka önemli kent köşesi.

    Retiro Parkı

    Retiro yakınındaki Cafe Gijon soluklanmak için keyifli bir seçenek olabilir. 1888’de açılan Cafe Gijon özellikle İspanya İç Savaşı sırasında entelektüellerin buluşma yeri olmasıyla ünlenmiş.

    Cafe Gijon

    Madrid’de 2 Mayıs 1808’e göndermede bulunan anıtlara rastlanıyor. Uzakları keşfeden, başka toplumların bağımsızlığını elinden alan İspanyollar XIX. yüzyılın başında komşu Fransa’nın boyunduruğu altına girerek ironik bir duruma düşmüş. 2 Mayıs 1808’de bu duruma başkaldırıyla ayağa kalkan İspanyollar bu anlamlı günü unutmamış. 

    Madrid’deki 2 kısa günümüzde olabildiğince edindiğimiz izlenimleri paylaştım.

    Yararlı olduysa ne iyi!

  • Dile kolay!

    100 yıl.

    İnsan yaşamı için inanılmaz uzunlukta.

    Kurumlar ve ülkeler için de öyle.

    Yeryüzünde 100 yaşını doldurmuş ülkelerin sayısı parmakla sayılacak kadar azdır.

    Son 30 yılda yaşanan harita değişiklikleri bile ne demek istediğimi anlatmaya yeter.

    Türkiye Cumhuriyeti 100 yaşında.

    Son 3 çeyrek yüzyılı boyunca yağmayla, talanla ve yıkımla geçmesine karşın!

    Bu durumda her türlü tartışmayı bir yana bırakıp kutlamak hak değil görevdir.

    Son 20 yıl boyunca kendisini gösteren Cumhuriyeti aşağılama, bir yana bırakma ve kendini onun üzerine çıkartma histerisi 100. Yılda doruğa ulaştı.

    Yakın geçmişe dek kutlamalara katılmamak için doktor raporu gösterenlere günümüzde kutlamaları kendi ereklerine katık etme eğilimi eklendi.

    Bunlara bugün sizin yaratılarınız ne sorusu sorulsa alınacak olası yanıtlar!

    • TOGG
    • İstanbul Havalimanı
    • Osmangazi Köprüsü
    • İHA-SİHA

    Liste uzar gider…

    On yıl süren savaşlar sonucu kan ve can verilerek kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu ve benzeri başarıları 10. Yılda elde etmişti.

    Sıralanan başarılara bakarak insanın sorası gelmez mi?

    “İnsan bunun neresinde?”

    Yanıt mı?

    “Giderlerse gitsinler!”

    100. yılda olabilecek en kötü senaryo gerçekleşti.

    Cumhuriyet’in başına geçenler Cumhuriyetin ürünü olan insanlarla gönül bağını koparttılar.

    Yüzüncü yaşına ekonomik, demografik ve sismolojik bozgunla giren Türkiye Cumhuriyeti’ne Vahdettin penceresinden bakılması olağan karşılanmalı.

    Dolmabahçe’yi selâmlamaya alışmış donanma bu kez Vahdettin köşkünü selâmlayacakmış.

    İzmir’deki Türkiye İktisat Kongresi’nde bundan 100 yıl önceki konuşmasında kurucu, kurtarıcı ve devrimci Mustafa Kemal ne Vahdettin’i ne Abdülhamit’i almış karşısına. Doğrudan altın üçlü olarak bilinen Fatih-Yavuz-Kanuni’ye yöneltmiş eleştirilerini.

    Vahdettin penceresinden bakma hevesinin canlandığı 100. Yılda son Osmanlı padişahının iki hünerine değinmekle yetinelim.

    İlki, 1 Eylül 1921 tarihli.

    Canını dişine takmış Türk ordusu Sakarya’da ölüm kalım savaşı vermekte.

    “Ya ölecek, ya olacak!”

    Vahdettin ne mi yapıyor o sırada?

    Hiç bir şey olmamış gibi beşinci kez dünya evine giriyor.

    Yoruma gerek görmüyorum.

    İkincisi, 17 Kasım 1922!

    İngilizlerle yazıştıktan sonra sığınma isteği kabul gören son Osmanlı bu tarihte İngiliz gemisi Malaya’yla ayrılır İstanbul’dan.

    Mısır’a yerleşme isteği İngilizlerce olumlu karşılanmayan son Osmanlı İngilizlerin karakutusu olması nedeniyle de olmalı, İngilizlerce teslim alınarak uzaklaştırılır İstanbul’dan.

    San Remo’da veda eder çok da onurlu sayılmayacak yaşamına.

    Cumhuriyet’e Sakarya’dan, Dumlupınar’dan, İzmir’den ya da Ankara’dan bakmak!

    Vahdettin’in penceresinden bakmak da bir seçimdir kuşkusuz.

    Ben Cumhuriyet’e baba tarafından dedemden bana emanet İstiklâl Madalyası penceresinden bakarak yazdım bu satırları…

    Bizlere armağan ettikleri bu vatana sahip çıkmak boynumuzun borcudur.

    Ruhları şad olsun…

  • Yazıya bedel görsel

    Dünyanın başka ülkelerinde böyle bir taşıt aracı var mı bilmiyorum. Türkiye’deki varlığının sürdüğü kuşkusuz.

    Kanımca Yüksel Çakmur’un belediye başkanlığı döneminde İzmir’de bıraktığı önemli izlerden birisidir dolmuşların kent merkezi dışına çıkartılmış olması. Sonraki dönemlerde o koltuğa oturanların dolmuşu tümüyle yaşamımızdan çıkartma girişiminde bulunmamış olmaları bir yana akla bile getirmemiş olmaları önemli eksikliktir.

    Bu konuyu farklı zamanlarda ve farklı ortamlarda dile getirmiş olduğumu anımsıyorum.

    İzmir’de ve başka metropollerde kitle taşımacılığı konusunda atılan adımlar ve sağlanan gelişmeler kurallarla barışık olmayan, taşımacılık konusundaki payları tartışmalı dolmuş dönemini çoktan geride bırakmamızı gerektirirdi.

    Olmadı, olamadı!

    Taksi esnafını bile kendi çıkarı doğrultusunda yerel yönetimlere karşı silah olarak kullanabilen bir iktidar döneminde yerel yönetimlerin dolmuş konusundaki devinimsizliğini ve özgüvensizliğini bu bakımdan anlayışla karşılamak da gerekiyor.

    İşim gereği dolmuş kaynaklı kazalarla (kaza demek de hatadır gerçekte o ortamda yaşananlara) sık karşılaşıyorum.

    Kapısını kapatmadan yürüyenini mi ararsın.

    Yoksa kapısına yolcusunu sıkıştıranını mı?

    Dolmuşların ayakta yolcu taşıması yasak olsa da denetimsizlik ve adam sendecilik bu temel kuralın uygulanmamasını bir yana bırakalım. Olağanlaşması sonucunu doğuruyor.

    Ulu orta yolcu indirme, bindirme.

    Trafik kurallarına uymama dile getirilmeye değmeyecek sıradanlıklar.

    İZBAN gibi bir taşıma aracı varken Aliağa ve Menemen gibi ilçelerden İzmir’e dolmuş seferlerinin sürüyor oluşu da ayrı bir ilginçliktir.

    İZBAN, metro ve tramvay neden var sorusunun yanıtlanması gereği ortadadır.

    Yakın zamanda bir yakınımızın başına gelen dolmuş cinayeti bu konuyu bir kez daha işlemeyi gerektirdi.

    Kapısını kapatmaksızın yol almayı sürdüren dolmuş cinayetiydi yaşanan. Sürücü tutuklandığına göre her şey ortadaydı belli ki.

    İzmir’de ve başka metropollerde toplu taşımacılık gecikmeli de olsa hızla gelişmektedir. Dolayısı ile bir zamanların kaçınılmaz yolcu taşıma yöntemleri geçerliliğini ve gerekliliğini yitirmiştir.

    Artık gangrene dönüşmüş olan dolmuş sorunu bir an önce çözüme kavuşturulmalıdır!

    Böyle bir şey düşünüldüğünde ilk akla gelen “bu işten ekmek yiyenlerin ne olacağı” sorusudur.

    Olayın iki yönü vardır.

    Birincisi dolmuş işletmeciliği plaka sahibi üzerinden yürütülen bir iştir. Başka deyişle sürücüler bir şekilde zorlanan, baskı altında olan çalışanlarıdır bu işin. Adam akıllı araştırılsa onların da yaptıkları işten hoşnut olmadıklarını anlamak zor olmayacaktır.

    İşe plaka sahibinin çalışanı olan sürücülerin işlendirilmesiyle başlanırsa yol almak kolaylaşacaktır.

    Sürücülerin kamu taşımacılık dizgesi içine alınarak güvenceye kavuşturulmaları bu bağlamda onların direnç göstermesi olasılığını ortadan kaldıracaktır.

    Dolmuş plakası sahiplerinden geçim sıkıntısı yaşayacak olanlar varsa olnlar için de bir şeyler yapılabilir.

    Dolmuş plakası ayrıcalığını yitireceklerle de masaya oturularak bu taşıma yönteminin sürdürülebilir olmadığı anlatılabilir. Bugüne kadarki hizmetleri için teşekkür edilebilir.

    Zaman zaman cinayete eşdeğer sonuçlara yol açan dolmuş sorununu çözecek yürekli bir yönetim anlayışının gerekliliği tartışılmayacak denli ortadadır.

    Bu sorunu çözecek yerel yönetici tarihe önemli bir not düşmekle kalmayacak, kente hizmet açısından da derin iz bırakmış olacaktır.

    Yerel seçimlere geri sayarken adayların ve görev başındakilerin dikkatine!

  • Yazının başlığındaki Filistin’i çizip yerine bölgedeki her hangi bir ülkeyi yazabilirsiniz. Güncel gerekçeyle Filistin yazdım.

    “HAMAS, çok başarılı ve can yakıcı bir saldırıyla İsrail’e kafa tuttu.” Çarpıcı etki yarattığı kuşkusuz. Onyıllardan bu yana ilk kez İsrail’in bir saldırıdaki yitimleri dört basamaklı sayılarla anıldı.

    HAMAS ve Filistin bakımından gurur verici görülen bu saldırı karşısında İsrail ve Batılı gözeticilerinin pek üzülmüş gibi görünmedikleri de açık. Aylardır hazırlık yapan HAMAS’ın böyle bir işe kalkışabileceğini öngöremeyen öyküler olsa olsa gülümsememize yarayabilir.

    Lübnanlı Fransız yazar Amin Maaluf’un aile tarihini anlattığı kitabında okumuştum.

    Maaluf’un dedesi eğitimcidir. Aydınlanma değerlerini rehber edinen okul açmıştır. Lübnan’daki etkisi tartışılmaz olan EŞİTLİK-ÖZGÜRLÜK-KARDEŞLİK tutkunu Fransızlar Maaluf’un karşıtı olan, çağdaş ilkeleri rehber edinmeyen kişinin okulunu destekleyerek ayakta kalmasını sağlarlar. Bu değerler bize özgüdür. Sizlere özgü değil demişlerdir böylelikle.

    Haksız sayılmazlar. Bu değerleri rehber edinen ve özümseyen halkları hiç kimse tutamaz.

    Onlara kendileri gibi olan değil tersine çağdaş değerlerden uzakta, karanlıkta kalan yığınlar gerekir. Böylelikle kolaylıkla güdebilirler varlık içinde varsıllıklar yokluk çekenleri.

    HAMAS’ın Filistin Kurtuluş Örgütü karşısında gelişip, serpilmesi, Filistin coğrafyasında sözü geçer bir örgütlenmeye dönüşmesi emperyalistin isteğiydi. Görünüşte İsrail’e karşı duran, savaşım veren HAMAS İsrail’in de onun batılı gözeticilerinin de gizli dostu olmayı sürdürdü. Bu dostluğun gereğiydi HAMAS’ın başarılı Aksa Tufanı saldırısı. Böylesi işe yarar bir eylemin karşılığında birkaç bin İsraillinin ölümüne göz yummak olayın doğasının gereği sayılmalıdır.

    Yüz yıl geriye gidelim!

    Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Mustafa Kemal’in her şeyden önce gelen gereksinimi “Yurtta ve dünyada barış”tı. Barış olmadıkça atılacak adımların, sağlanacak aşamaların ve devrime eşdeğer sıçramaların anlamı olamazdı.

    Barışı sağlamanın yolu da yurtta sağlananı bölgesel işbirliği aracılığıyla koruma altına almaktı.

    Balkan ve Sadabat paktları işte bu düşüncenin ürünleriydi. O yıllarda bu iki paktta yer alan ülkelerin başında bulunanların Mustafa Kemal ayarında olmak bir yana ona yaklaşmaları olanaksızdı. Ne var ki yakın çevredeki yöneticiler bunlardı. Barış gibi ciddi bir konu emperyal ülkelerle konuşulamaz, görüşülemez ve sağlanamazdı. İç cephenin yanı sıra bölgesel cepheyi sağlam tutmak vazgeçilmez önkoşuldu.

    Kendimi bildim bileli Filistin-İsrail çatışmalarına tanıklık ettim.

    Elbette, ezilenden ve  zorbalığa uğrayandan yana oldum. Bu duruşum, İsrail’deki çoğunluğu sağduyulu halka karşı(t) olmamı da gerektirmedi. Emperyalizm penceresinden bakmak bu ve benzeri çelişkileri aşmamı kolaylaştırdı.

    Soğuk Savaş’ın bitişiyle birlikte denetimsiz ve karşıtsız kalan zorbalık bir yandan barış havariliği yaparken diğer yandan da ileri karakol İsrail’i diri ve zinde tutmayı göz ardı etmedi. Zayıflatılmış FKÖ’ye eşlik ettirilen HAMAS öngörüden yoksun çıkışlarıyla emperyalizmin bölgedeki etkinliklerini sürdürmede önemli destekçi oldu. Kendisine bağlanan umutları boşa çıkartmadı.

    Bu arada, karşıtsız kalan ve buna bağlı olarak azgınlığı katlanan Batı emperyalizmi son yıllarda küresel ölçekte yaşanan gelişmeler sonucunda meydanın artık boş olmayacağını yaşayarak öğrenir oldu.

    Doğunun ve güneyin ayağa kalkması tüm dengeleri değiştirmeye başladı. BRICS ve ŞİÖ girişimleri bölgesel olmaktan çıkarak, küresel bloklaşmanın önünü açtı.

    Son zamanlarda Batı emperyalizminin önde gelen güçlerinden Fransa’nın Afrika’dan koulma noktasına gerilediği, ABD’nin de geleneksel etki alanlarındaki alışılmış egemenliğini yitirmeye başladığı görüldü. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Çin öncülüğünde İran’la barışma adımları atarken, ABD, petrol üretiminin artırılması konusunda Suudi Arabistan’a söz geçiremedi.

    Dünya değişirken, din eksenli örgütlenmelerin temelde haklı olsalar da davalarında kazanım sağlayamayacakları bir kez daha anlaşılmışken HAMAS’ın başarılı Aksa Tufanı saldırısının bir Pirus Zaferi’nden öte anlam taşımayacağı gün gibi ortadadır.

    Filistin davası bir kez daha emperyalizmin istediği yola sokulmuş oldu son saldırıyla.

    İsrail’in başındaki faşizan yönetimin başaramayacak olsa da Gazze’yi insansızlaştırma (başka deyişle Filistinsizleştirme) seçeneğine yönelmesi yeterince korkutucu ve ürkütücüdür.

    Haklılık doğru savaşım yöntemleriyle ve doğru birlikteliklerle bütünleştirilmedikçe sonuç almak neredeyse olanaksızdır.

    Köktendincilikle kitleleri peşinize takabilirsiniz, binlerce fedai de devşirebilirsiniz. Bunca etkileyici kazanımın utkuyla sonuçlanma olasılığı taşımaması tartışılması gereken can alıcı noktadır.

    Emperyalizmi aradan çıkartmadan, etkileyici ve yönlendirici güç olmasına son vermeden sonuç almak zor değil.

    Olanaksız…

    Şu anda yaşananlar “Filistin nasıl batağa saplanır?” sorusuna yanıt olabilir.

  • Toledo, 1986’da UNESCO İnsanlık Kalıtı kent olarak seçilmiş. Özgün ve etkileyici olduğu kuşkusuz. Üzerinde yer aldığı granit tepedeki görkemli görünümüyle Kastilya düzlüklerinin tekdüzeliğine son veriyor.

    Çift kat surlu kale duvarlarına eşlik eden Tajo ırmağını unutmak olmaz. Tajo, belirli aralıklarla oluşmuş minik çağlayanlardan dökülürken ben de buradayım der gibi gürüldüyor.

    Toledo, Roma döneminde surlarla güçlendirilmiş bir kent olarak çıkmış tarih sahnesine. Vizigotlara başkentlik yapmış.

    Endülüs Emevileri döneminde Tuleytula’ya evrilmiş adı.

    Bilge Kral X. Alfonso dönemi kültürünün izlerini bugün de taşıyor. 

    Kral V. Charles döneminde ve XIV – XV. Yüzyıllarda güzel metropol olarak nam salmış.

    Girit doğumlu, Toledolu usta ressam El Greco’ya esin kaynağı olmuş.

    Kısacası, Toledo labirente benzeyen dar sokaklarında Musevi, Müslüman ve Hıristiyan kültürleriyle harmanlanmış bir kültür gezisine çıkartıyor konuklarını.

    Kentin kalbi Arapça kökenli Zocodover’de atıyor desek yanlış olmaz. Boğa dövüşlerinin yanı sıra infazlara da evsahipliği yapan Zocodover halkın ilgisinin hiç eksik olmadığı meydan olmuş hemen her dönemde. 

    Zocodover meydanının yanı başında Posada de la Hermandad yapısı yer alıyor. Kısaca Kardeşlik evi olarak dilimize çevrilebilecek bu adın ardında Musevilere ve Müslümanlara karşı yürütülen savaşa adanan Kutsal Kardeşliğe göndermede bulunulduğunu öğrenmek beş yüz yıl önce İberya’da yaşananları gözlerimizin önüne getirme gereği doğuruyor.

    Zocedover’de Cervantes’le karşılaşmak şaşırtıcı değil. İspanyol yazınının başyapıtı sayılabilecek Don Kişot’un yazarı İspanya’nın hemen her karışına sinmiş dense yeridir. 

    Toledo’nun en göze batan dinsel yapısı aynı adlı meydanda yükselen Toledo Katedrali. 1226’da başlayan yapımı XV. Yüzyılda tamamlanabilmiş. Biçemine Gotik ve Mudejar (Müdeccen : İberya’da Arap egemenliğinin sonlanması sonrasında varlığını sürdüren Arap etkisi) esintilerinin damga vurduğu kuşkusuz. Caravaggio, Titian, Goya ve Van Dyc’le birlikte Toledolu El Greco’nun yapıtlarına esin kaynağı olmasıyla da ünlenmiştir bu katedral.

    Katedral meydanında yer alan diğer yapılar başpiskopos konutu ve belediye. 

    Toledo deyince El Greco’ya (1541, Kandiye, Girit-1614, Toledo) değinmeden olmaz. Adına müze oluşturulacak denli Toledo’yla özdeşleşmiş bir kişilik. 

    El Greco

    Alkazar Toledo’daki önemli yapılardan bir başkası. İlk yapıldığı XII. yüzyıldan kalma bölümü pek az olsa da Vizigot, Arap ve Hıristiyan etkisinin izlerini taşıyor. Alkazar adının kendisi de Arap izini yansıtıyor. İberyadaki 7 yüzyıllık Arap egemenliği hiç kuşkusuz dilde de derin izler bırakmış. Arapça’daki El Kasr (saray, kale) değişime uğrayarak İspanyolcada Alkazar  olarak varlığını sürdürmüş.

    Alkazar

    Museviler İberya’dan kovulmuş olsalar da Toledo’da Musevi bölgesi korunmuş.

    İspanya kıyılarından denize açılan Kristof Kolomb batıya yol alırken, Museviler de doğuya yelken açmaktaydı. Sefarad kavramıyla oldukça içli dışlıyızdır. İberyadan dışlanan Museviler kollarını açan yerdir Anadolu. Durum böyleyken Toledo’da üç kültürün varlığından söz edip de sürgünden söz edilmeyişi alışılmış çoklu standardın bir parçasıdır. 

    Toledo’daki sınırlı zamanımızda çeşitli türde kılıçlara rastladık vitrinlerde. Yalnızca Toledo’da kullanılmış olanlara değil dünyanın başka yerlerinde kullanılanlar da vardı aralarında. Anlaşıldığınca kılıç üretimi günümüzde çeşitlenerek bir gelir kaynağına da dönüşmüş. Kılıç üretimi Toledo’nun öteden beri becerikli olduğu bir alan olmuş.

    El sanatı alanında ise Şam işi (kakmacılık) ürünlerinin vitrinleri süslediğine tanık olduk. Farklı metallerin (gümüş, altın, vb) çelik gibi bir metal zemine yerleştirilmesi ve  üzerlerinin saydam tabakayla kaplanması olarak tanımlanabilir. 

    Kakmacılık ürünleri

    Geçmiş kültürlerin etkisini yeme içmede de görmek olası Toledo’da. Bizdeki et soteye benzer sulu et yemeğine eşdeğer karkamusa ve marzipan (bir tür kurabiye) tadılası lezzetler. 

  • Madrid, Toledo ve Valensiya’yı kapsayan bir haftalık gezinin izlenimlerine geçmezden önce İspanya’nın kimlik kartı da sayabileceğimiz künyesine göz atalım.

    Latince “Plus Ultra” (DAHA İLERİYE) ülkenin savsözüdür.

    Yüzölçümü 505.000 km2 olan İspanya’da 40.000.000 kişi yaşamaktadır.

    Kişi başına 41.000 USD’ye eşdeğer gelirle kalkınmış bir ülkedir.

    Kalkınmışlığın izlerini İspanya sokaklarında sürmek de olasıdır.

    Oysa 50 yıldan daha kısa süre önce Franco karanlığını geride bırakabilmiş olan İspanya’da seksenli yıllarda bir albayın parlamento baskınıyla darbeye kalkıştığı da belleklerden silinmiş değildir. Franco karanlığının yıkıcı bir iç savaşı izleyerek yaşandığını da unutmayalım.

    İlk bakışta Akdeniz ülkesi olan ve bu yanı baskın görünen İspanya aynı zamanda bir okyanus kıyıdaşıdır. Avrupa’nın en güneybatı ucundaki İberya bu konumuyla diğer anakaralara da yakındır.

    1978’de yürürlüğe giren anayasaya göre İspanya 17 özerk bölge ve 2 özerk kentten oluşan yönetsel yapıya kavuşmuştur.

    Fransa, Andorra, Cebelitarık, Fas ve Portekiz’le toplam 1917 km kara sınırı olan İspanya’nın deniz kıyısı uzunluğu ise 5000 km’dir.

    Ceuta ve Melilla kentleri kuzey Afrika’da yer aldığı için İspanya iki anakaralı ülkedir.

    Ülkenin en yüksek dağı Kanarya Adaları’nın bir parçası olan Tenerife’deki 3718 metrelik Pico del Teide’dir.

    Yedi yüzyıl kadar süren müslüman egemenliğini kıran İspanya krallıkları, hiç zaman yitirmeksizin Musevileri de İberya’dan kovmuşlardır. Eş zamanlı olarak uzak topraklara yelken açan İspanyollar yeryüzündeki ilk kolonileşme girişimini de başlatmışlardır. Bu konuda Portekiz’le yarışan İspanya uzlaşı sağlanması sonrasında Brezilya dışında tüm Güney Amerika ve Orta Amerika’ya egemen olmuştur.

    Teknolojik olarak gelişmiş İspanyolların buralardaki halkları ateşli silahlarla boyunduruk altına aldıkları ve hatta onları tükettikleri bilinir. Yeni dünyadaki halkların tüketilmesinde Avrupa’dan götürülen mikropların etkisi unutulmamalıdır.

    Tarih öncesine ait buluntuların da doğruladığı gibi yarımadanın geçmişi çok eskilere dayanır.

    Eskil dönemin gelişmiş toplumu Fenikelilerin İberya’da kökleri MÖ VII. yüzyıla uzanan koloniler oluşturduklarına vurgu yapalım.

    Fenikelilerin yanı sıra yarımadaya gelen Kartacalıların adı Cartagena kentinde yaşamaktadır.

    Her ne kadar İspanya’da Aragonca, Leonca, Katalanca, Baskça gibi diller konuşulsa da ülkenin resmi dili İspanyolcadır. İspanyolca, başta Amerika anakarası olmak üzere İspanya dışında 600 milyon kadar insanın konuştuğu küresel bir dildir. Kolonileşme döneminin bugüne yansıması olarak da görülebilecek bu durum günümüzde İspanya ile İspanyolca konuşan diğer ülkeler arasında köprü işlevi görmektedir. İspanya’nın bu ülkelere olumlu ayrımcılık ve korumacılık eğilimi içinde olduğunu söylemek olasıdır.

    İspanya’da gördüğümüz 2 kent olan Madrid ve Valensiya’da kaldırımlara çıkan sürücüler, olur olmaz yerlere park edilmiş taşıtlar ve kuralsız trafik akışı görmedik.

    Her iki kentteki kitle taşıma araçlarının gelişmişliği dikkat çekiciydi. Raylı sistemin bütünüyle yeraltında oluşu da etkileyici bir başka durumdu.

    Aralarındaki uzaklık 400 km’ye yakın olan Madrid-Valensiya yolculuğunun hızlı trenle 2 saat sürdüğünü eklersek raylı kitle ulaşımının metropollerle sınırlı olmadığını anlatmış oluruz.

    İspanya yılda 60 milyon turist ağırlayan bir ülke olarak bu işten hatırı sayılır kazanç sağlıyor. Turist sayısı bakımından ABD’yi izleyerek dünya ikincisi. Böyle bir ülkede yabancılarla anlaşmada önemli dil konumunda olan İngilizcenin pek çok kişice konuşulamıyor olması yadırgatıcı bir eksiklik olarak işlendi belleğimize.

    Bir haftaya sığan İspanya gezimizin iki ana durağı olan Madrid ve Valensiya’ya ilişkin yazıların gezi rehberi olmaktan kişisel izlenimler olarak okunması dileğiyle.

  • Zafer Toprak’ın beklenmedik ölümü erken olduğu kadar üretken bir akademisyenin kaybı olarak da üzüntü yarattı. Hemen her kitabını edinmişimdir. Çoğunluğu okunmuş, bir bölümü okunma sırasındadır.

    Kendisini Kemalist olarak niteleyen, duruşuyla, söylemiyle, eylemiyle de Kemalist olan birisiydi.

    Tarih Vakfı’nın onu anmasıyla ilgili toplantıya çevrimiçi izleyici olarak katıldım.

    Anmadan çok anı paylaşımının öne çıktığını gördüm. Bu da bir şeydir kuşkusuz. Ancak, Zafer Toprak gibi birisini anmak anı paylaşımına indirgenmemeliydi.

    Her iki konuşmacı da Zafer Toprak’ın kişiliğine ve kimliğine değinirken onunla anlaşamadıkları noktaları öne çıkartmayı yeğlediler.

    İlginç değiniler ve paylaşımlar oldu..

    Örneğin, 1921 anayasası.

    Tarihimizin ikinci anayasasının bir Türk-Kürt uzlaşısı olduğundan söz edildi. Buna ilişkin bir görüşe daha önce rastlamamıştım. Milli Mücadele koşullarında yerele önem veren, vurgu yapan bu anayasaya övgünün etnikçi odaklardan kaynaklandığını bilirdim..

    Cumhuriyet kurulup da 1924 anayasası yapılınca bu odakların düş kırıklığı yaşadıkları da bilinmeyen durum değildir. 

    Yine anmaya dönersek!

    1921 anayasasıyla ete kemiğe bürünen Türk-Kürt uzlaşısının önce Lozan’da sonlandırıldığı ve daha sonraki 1924 anayasasının bu uzlaşıyı dirilmemecesine bitirdiğinden söz edildi. 

    Hatta, bir konuşmacı AKP’nin 1921 anayasası övgüsüne değinerek, keşke bu övgü bizim taraftan gelseydi demeye getirdi.

    Zafer Toprak anması Atatürk’ün Jan Jacques Rousseu’yu rehber edinmiş olması üzerinden Kemalizm eleştirisine de sahne oldu. 

    Türkiye’nin kim bilir kaçıncı kez yeni anayasa kıskacına alınmakta olduğu bugünlerde, bu kıskacı oluşturanların her fırsatta 1921 anayasasını rehber alma heveslerini gizlemediği ortamda Zafer Toprak’ı anarken 1921 anayasasının güzellenmesi ironik olmanın ötesinde bir tablo yarattı.

    Bu eleştirileri izledikçe Zafer Toprak hoca çok iyi birisiydi, bir de Kemalist olmasaydı anlamına gelen bir izlenim edinmekten alamadım kendimi. Benzer yaklaşımın Attila İlhan için de sıkça dile getirildiğini anımsadım.

    Anma da olsa farklı görüşler dile getirilebilir. Bunda sorun yok.

    Ancak, Kemalist olduğunu açıkça dile getiren bir akademisyen anılırken konuşmacılardan birisinin olsun Kemalist kimliklilerden seçilmesi gerekmez miydi sorusunu sıkça aklıma getirdim etkinlik boyunca. 

    “Cumhuriyet’in Kilit Taşı : Harf Devrimi” makalesiyle de tanınan Zafer Toprak’ı anarken konuşmacıların dil yaramızı yansıtan sözlerine değinmemek olmazdı.

    “Selebre etmek” ve “lokasyon” sözcüklerini kullanmakta sakınca görmeyen konuşmacılarla Zafer Toprak anması ilginç oldu. 

    Sanırım Zafer Toprak bahaneydi. Cumhuriyete saldırmak şahane olduğuna göre…

    Elbette, herkesin bir başkasını, bir başka kurumu eleştirme, yerme hakkı vardır.

    Ama, Zafer Toprak’ı anarken Kemalizm’i hedefe koymak, dil devrimini hiçe sayarcasına konuşmak anıya saygısızlık değilse nedir?

    Ölüler rahat bırakılmalı!

    Not : Yazıya konu olan eleştiri kişilerle değil olayla ilgili olduğu için konuşmacıların adını anmadım. İlgilenenler için etkinlikteki iki konuşmacının Prof Dr Fuat Keyman ve Prof Dr Mehmet Ö. Alkan olduğunu belirtmek isterim.

  • 75 yaşına kadar bugün olanları göreceğimi aklıma

             getirmemiştim. İkinci Dünya Savaşı sonundan başlayarak,

                 giderek artan çok rezalet, cehalet ve zorbalık gördüm

     Ama Türkiye’nin uçurumun kenarında asılı kalacağını

    hayal edemedim. Dengesini yitiren toplumda sağduyulu

    tartışma olanağı kalmadı. Toplum kendini toplayabilir mi,

    bilmiyorum. Ülkenin bu duruma düşmesi özel

                olarak geliştirilmiş bir ‘science-fiction’ öyküsüne benzi-

    yor. Bu ancak kör cahil bir toplumun başına gelebilir.

    Doğan Kuban (2014)

    Yazının başlığı okuru caydırmasın. Bu köşenin sınırlarını aşmamaya çalışacağım. Birkaç örnekle derdimi anlatabileceğim kanısındayım.

    Şu sıralarda ülkemiz için anlamlı yıllardan birisini sürmekteyiz.

    2019’dan bu yılların biri diğerini izledi.

    Hiç kuşkusuz, 2023 ardışık anlamlı yılların başının tacıdır.

    Türkiye’nin yaşamakta olduğu ekonomik ve demografik bozguna karşın, bu yılı coşkuyla kutlayacağımızı öngörmüştüm.

    Şubat’ın 6’sında yaşadığımız ve acısı henüz küllenmemiş yüzyılın deprem yıkımı olumsuzlukların üzerine tüy dikti. Bir kaynakta rastladım. Yaşanan deprem küresel ölçekte çeyreğini geride bıraktığımız yüzyılın önemli depremlerinden birisi olarak geçmiş kayıtlara. Can yitimi açısından şimdilik 6. sırada. Bu bilgiyi depremden hemen sonra yönetsel çevrelerden kaynaklı ve beceriksizliklerini örtmeyi amaçlayan anlayışa destek amacıyla paylaşmadım.

    Tersine, 100 yaşındaki Cumhuriyetin son 20 yılına damga vuran ve benzer kafadaki yönetimlerin üç çeyrek yüzyıldır ülkenin başında olduğunu unutmayarak bu beceriksizliği özellikle vurgulamak istedim.

    İstanbul’da yeni yapılan havaalanını Cumhuriyet projesi olarak kamuoyuna sundukları anımsandığında asıl sorunun yönetsel çapsızlık olduğu anlaşılır. Bu çapsızlığın depreme şaşı bakması da şaşırtmaz.

    Örneklerle sürdüreyim.

    ŞEHİR HASTANESİ

    Ülkemizin büyük kentleri şehir hastanelerinin birden fazlasıyla tanıştı. Anadolu kentlerinde de eksik değiller. İzmir şehir hastanesi 10 yıldır hizmete açılamadı. Aynı iş için ihaleler zinciri oluşturuldu. Her seferinde oylumlu ödemelerle yüklenici palazlandırıldı. Elbette kamu kaynağı kullanılarak.

    Belirtmemde yarar var!

    Şehir hastanelerinin tutkunu değilim. Kamu Özel Ortaklığı olarak tanımlanan ama gerçekte kamu kaynaklarını sağlık hizmeti örtüsü altında savurganca tüketmeye dayanan bu modelin ilk uygulandığı İngiltere gibi kapitalizmin kalesinde bile çoktan terk edildiğini bilmekte yarar var.

    İzmir şehir hastanesiyle ilgili son haber!

    Yorumu sözlerle yapmayı olanaksızlaştırıyor.

    Bir türlü açılamayan hastane yapısında deprem güçlendirme yapılmaktaymış. Söylentisi gerçekleşmesinden kötü olan durumlardan birisi.

    İzmir şehir hastanesinin yapımı sürecinde yaşananları 100. Yılda Türkiye Cumhuriyeti’nin başına gelenlerden farklı düşünemeyiz. Ülkenin içine düşürüldüğü durumun görselinden küçük bir kesittir gözlerimizin önüne serilen.

    Hastanesini sağlam yapamayanın konutları yıkılmazsa şaşırılır.

    “Hayatta en hakiki mürşit bilimdir!” sözünden kopuşun doğal sonucudur yaşadıklarımız.

    TOPUK KANI

    Yeni doğanların topuğundan alınan bir damla kan pek çok hastalığa tanı koydurur. Tanı da sağaltımı olanaklı kılar.

    Aşı reddi günümüz Türkiyesinde sayıca giderek artan ve sorunsallaşan bir olgudur.

    Bundan 8 yıl önce bir vatandaşın bireysel başvuru kapsamında Anayasa Mahkemesi’ne taşıdığı bir dava dosyası aşı reddi konusunda cehaletin kazanç hanesine yazıldı. Kendisiyle ilgili karar verme yetkinliğinde olmayan çocuğunu aşılatmamak için konuyu yüksek yargıya götüren kişi bir yargıçtı. Zor anımızda adaletine sığındığımız bir yargıç.

    Tam da ağacın kendisini kesen baltaya serzenişi gibi : “Hiçbir şeye yanmam da sapın bendendir!”

    Topuk kanına karşı çıkışa dönersek! Burada bedene verilen bir madde yoktur. Neredeyse ağrısız, acısız alınan bir damla kanla doğumsal hastalık taraması vardır. Bu konuda verilecek kararın dünyaya yeni gelmiş bireyin yaşam boyu sağlıklı ya da hastalıklı olması gibi bir sonuç doğuracağı gerçeğiyle yüz yüzedir hem o minik birey hem de tüm toplum.

    İşi topuk kanı alınmasına karşı çıkmaya vardıran cehaletin örgütlenme aşamasını geride bıraktığı ve artık başkaldırma noktasına eriştiğini saptamak abartı sayılır mı?

    KIZAMIK SALGINI

    Üçüncü binyılın ilk yüzyılında deprem yıkımında başa güreşen Türkiye Cumhuriyeti’nde üstlerde yer alma konusundaki bir başka başlık kızamık salgını olabilir.

    İçinde bulunduğumuz yılın ilk 6 ayında bildirilen kızamık olgusu sayısı 400’e yakındır. Oysa kızamık demografik bozgundan önce neredeyse unutulmuş bir hastalıktı.

    Bu yükselişte aşı reddinin yanı sıra sınırlarını kanla çizmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yaşında sınır güvenliğini hiçe sayan, açık kapı politikasıyla ortadoğunun sığınmacı deposuna dönüştürülen ve diğer yandan da son olarak İngiltere ile imzaladığı anlaşmayla Avrupa sınırlarının bekçiliğine soyunan Türkiye var artık!

    İnsancıl sözlerle yaldızlanan ama gerçekte palavradan öteye anlam ve değer taşımayan söylemlerle süslenen açık kapı politikasıyla ülkenin sürüklendiği tablo her şeyi anlatmakta kolaylık yaratacaktır. Bugün Türkiye’de sokağa çıkıp yürüdüğünüzde karşınıza çıkan her 10 kişiden birisi yabancıdır. Sözüm ona da sığınmacıdır.

    Yazının başındaki demografik bozgun böylelikle ete kemiğe bürünmüştür.

    Cumhuriyet kurulduğunda Anadolu’da kol gezen bulaşıcı hastalıkları öncelik sayan kurucular hiç de uzun sayılmayacak bir zaman aralığında bu sorunun üstesinden gelerek aklın ve bilimin rehberliğinde önemli bir utku kazanarak başlamışlardı silahsız savaşa.

    İlerleyen yıllarda aşılamayla bu başarı kalıcılaştırılmıştı.

    Hekim-şair Ceyhun Atuf Kansu’nun aynı adlı şiirine gönderme yapan yazımı aşağıdaki erişkeden okuyabilirsiniz. (Kansu’nun kült şiirini kaleme aldığı yıllarda kızamık aşısı aşı takvimine eklenmiş değildi)

    http://dagarcikturkiye.com/2019/06/01/kizamuk-agidi/

    Örneklerden oluşan yazının sonuna gelmişken bir acı gerçeğin altını çizmekte yarar var.

    Artık, korunacak ve kollanacak bir Cumhuriyet yoktur 100. Yaşında. Yıkım için ant içmişler kazanmıştır utkuyu.

    Kurulacak bir Cumhuriyet olduğunu anımsatırken sözü şöyle bağlamalı!

    Bu yazıya konu birkaç ama yaşamımızın orta yerini kaplamış sayısız akıldışılık, vicdansızlık, insafsızlık ve de ahlâksızlık nasıl oldu da egemen oldu?

    Türk toplumu millet olmaktan başarıyla(!) çıkartıldı.

    Ümmetleştirildi.

    Böylelikle de illete dönüştürüldü.

    Tüm bunlar ülkede yaşayan seçmenlerin onayıyla yapıldı.

    Bir tür “rıza toplumu” oluşturuldu!

    Cumhuriyetin kurulduğu günkü amaçlarını yeniden hedefe koymadan önce yapılması gereken ilk iş Türk milleti olgusunu onarmak olmalıdır.

    Bunu başarmak isteyenler ve dolayısı ile yeniden Cumhuriyet diyecekler yeterince vardır.

    Toplumun desteğini alabilecekler midir?

    Kaldıraç kolunun yobazların, bağnazların elinde olduğu Türkiye’de, toplumsal desteğin alınıp alınamayacağı belirsizdir.

  • Bir buçuk yıl önce olağanüstü kışkırtma ve özendirmeyle başlatılan Ukrayna savaşının başındaki Rus askersel başarısızlığı emperyalist hevesi diri tutmada önemli rol oynadı. ABD buyruğu altına girdiği izlenimi veren Avrupa kişiliğini askıda bıraktığı cekete indirgedi.

    Emperyalizmin başlangıçtaki amacı Ukrayna’nın Rusya’yı yenmesinden çok yormasıydı. Gelinen noktada yoranların yorulduğu görüldü.

    Bir saptama yapmak gerekirse, bu yorgunlukta haksız olmanın payının göz ardı edilmemesi gerektiğidir.

    Bu haksızlığı yapanların kendi milletlerinin haklarından kesinti yapmaları bir şekilde sürdürülemezlik sürecine girileceğini ortaya koymuştu.

    • ABD senatosu önümüzdeki dönemde Ukrayna’ya desteği askıya aldı.
    • Slovakya’da seçimleri Rusya’ya sıcak bakan önder kazandı.
    • Başından bu yana ateşli Ukraynacı görünen Polonya bile tahıl ticareti üzerinden aykırı bir tutum aldı.

    Sonuçta her ülkede siyaset yapılıyor. İktidardaysa orada kalmak isteyen, değilse iktidar olmayı amaçlayan siyaset kurumu gerçeği orta yerde duruyor.

    Parasal etkiler ve savaştan zarar görmeye başlayan milletler duruma el koymaya başladı denebilir.

    Bir kaynakta tarihsel nedenlerle Ukrayna’yla toprak bağlamında sorunu olan ülkeler arasında Romanya ve Macaristan’ın adlarına bile rastlamıştım.

    ABD ve AB çevresinde kenetlenen ülkeler kalabalığının günü geldiğinde Ukraynacı olmak yerine Ukrayna paylaşımcısı olabilecekleri akıldan çıkartılmamalı.

    Haksız savaşın sürmesi için canla başla çalışanlar ve bu savaş için gereken parasal kaynağı kendi milletlerinin sırtından sağlayanlar er ya da geç yorulacaktı.

    Her ne kadar durum yorgunlukla açıklansa da gerçekte kendisini gösteren olgu savaşa destek kamuoyunun hızla çöküşe doğru gidişidir.

    Burada akla getirmekten kaçınamayacağımız önemli bir başka soru(n) şudur!

    1962 yılında yaşanan Küba füze krizini anımsayalım. O tarihte bu dünyaya gözlerimi açmış olsam da bire bir yaşamadım o günleri. Okuduklarım, izlediklerim elbette az değil.

    Bugünkü krizi ise başından bu yana (bilinçle) yaşıyorum.

    Küba füze krizinde ABD’nin savı Küba-Washington DC yakınlığıydı. Bu füzelerin ABD başkentini ya da ABD topraklarını vurabilme olasılığıydı.

    Ukrayna’nın NATO üyeliği hevesine dayanan bugünkü krizin de 1962’dekine benzer bir olasılık içerdiği unutulmamalı.

    Küba-Washington DC arası 1.933 km iken Kiev-Moskova arası 869 km’dir.

    Çok da gündeme getirilmeyen bu ayrıntıyı anımsamakta yarar var.

    Dört yıl kadar önce Ukrayna’da o tarihte gidilebilen yerleri kapsayan bir tura katılmıştım. Ülkenin ve ortamın güzelliğiyle insan niteliğinin yüksekliği belleğime işlenmişti. Savaşın başından bu yana bu güzel ülkenin ve çoğunluğu iyi olan insanlarının gördüğü zarar üzüntümü artıran önemli etken oldu.

    Savaş çığırtkanlarının ve özendiricilerinin yorulmaya başlaması sonuçta olumlu bir gelişme. Emperyalizmin amacına erişmede sekteye uğrayacağının belirtisi olarak da algılanmalı.

    Kesin olan bir şey varsa Ukrayna’nın eski Ukrayna olmayacağıdır. Geriye, emperyal erekler uğruna parçalanmış ve küçülmüş bir Ukrayna kalacak gibi görünmektedir.

    Daha da kötüsü Ukrayna yanlısı gibi görünenlerin de paylaşım masasına oturmayı dört gözle bekliyor olma olasılıklarıdır.

    Hiç olmazsa bu kez emperyalizmin karanlık yüzünün görülmüş olmasını diliyorum!