• Kendimi bildim bileli Filistin’e üzülürüm. İsrail devleti tarih sahnesine çıktı çıkalı
    Filistin’in ve Arap dünyasının yüzü gülmedi.
    “Kahrolsun İsrail” demenin ötesine geçilemediği için.
    Bu söyleme son zamanlarda sokaklara kola dökme ve kahveci basarak kaba güç
    gösterisi de eklendi.
    Yaka yaka İsrail bayrağı kalmadığına göre bu romantik, gülünç ve bir o kadar
    akılsızca eylemlere yonga ezme ya da yakma eklenebilir. Yonga da nereden çıktı
    diye soracaklara yanıtım yazının sonunda. Yongalı eylemlerin eylemciye pahalıya
    geleceği de kuşkusuz. Aracını, telefonunu ya da bir başka yüksek teknoloji
    ürününü sokağa atmak pek olacak iş değil.
    Filistin sorununun kalabalık Arap ve İslâm varlığına karşın silahla çözülemeyeceği
    artık anlaşılmış olmalıdır.
    Hizbullah’ın bilmem kaç yıl önce elde ettiği askersel başarıya Aksa Tufanı’nı
    ekleyen Hamas’ın elde ettiği sonuç?
    Fazlasıyla geri dönen şiddet oldu!
    Umarım bundan böyle aklını kullanmayı dener Filistinliler ve onların bağlaşıkları
    olarak görülen Araplar.
    Elbette bu sorunu çözmekten yanaysalar.
    Bu sorun tam da emperyalizmin istediği gibi varlığını sürdürsün isteniyorsa
    bugüne kadarki yoldan yürünebilir.
    Aydınlanma sürecini yaşamamış toplumların silahlı kurtuluş mücadelesini utkuya
    eriştirmeleri neredeyse görülmüş şey değil. Bir ayrıcalık varsa o da bizim Milli
    Mücadelemiz için söz konusu olabilir. Aslına bakılırsa bizim milli mücadelemizin
    de hızlı bir aydınlanmayı izlediği söylenebilir. TBMM üzerinden Cumhuriyeti
    kurarak bu zorlu işe kalkıştığımızı söylesek abartmış olmayız.
    Filistin’in varlık savaşımı 3 çeyrek yüzyıl boyunca farklı yörüngelerde ilerledi.
    Soğuk Savaş’ta sol eğilimli anlayış öne çıkarken, son dönemde kutsal kitabı rehber
    alanlar öne çıktı. Durum böyle olunca da akıldan vazgeçilmiş oldu. Emperyalizmin
    hiç istemeyeceği şeydir karşısındakinin aklını kullanma olasılığı. Bu nedenle
    dinciliği destekler, din egemenliğini özendirir.

    Küresel dengeler bir kez daha hızla değişiyor dünyada.
    Her ne kadar İsrail’i ve vahşetini var gücüyle desteklese de Batı emperyalizmi tüm
    zamanların güçsüz dönemindedir.
    Doğu ve güney biz de varız demişken Filistinlilerin ve elbette Arap-İslâm
    dünyasının bu durumdan yararlanması aklın gereği olmanın ötesinde
    zorunluluğudur.
    Bu koşullar altında önceki dönemin önderliğiyle bu işi sürdürmek acıyı, gözyaşını
    ve kanı durdurmak şöyle dursun, artıracaktır.
    Bugün yaşanmakta olan budur.
    İsrail’i silahla yenemeyeceği açık olan Filistinlilerin hızla dünyanın gerçeklerini
    görmesi gerek.
    Çok açıktır ki, Türkiye’de Filistin diye yanıp tutuşanlar Kürecik’i, İncirlik’i
    kapatma yeteneğinden uzaktır. Arap dünyası hiç olmazsa bu kez akaryakıt vanasını
    kapatsa demek geçiyor insanın içinden.
    Dünyada değişen güç dengesinin gerektirdiğini yapıp İsrail’i ve onun gözeticisi
    Batı emperyalizmini dize getirmeyi deneme zamanıdır.
    Yongayla bitirelim!

    1

    1 https://www.visualcapitalist.com/semiconductor-foundry-companies-ranked/

    2https://www.visualcapitalist.com/semiconductor-foundry-companies-ranked/

    Tabloda dünyadaki ilk 10 yonga üreticisinin sıralaması yer alıyor. Bu tablodaki
    varlığı şaşırtıcı olan ülke İsrail.
    Her ne kadar dinci bir yönetimi olsa da siyonizmi elden bırakmasa da İsrail devleti
    aklını kullanıyor olmalı.
    Günümüzün en değerli silahlarından birini üretmekte yetkinleşmiş olmaları
    İsrail’in 3 çeyrek yüzyıldır ayakta kalmasını da açıklıyor.
    Bizim Kurtuluş Savaşımızdan geriye kalan önemli derslerden birisidir. Her türlü
    olumsuzluğa karşın insanın en değerli varlığı aklıdır. Onu kullanabildiği an
    çözemeyeceği sorun, üstesinden gelemeyeceği güçlük yoktur.
    İsrail’i çevreleyen yığınla Filistin dindeşi ve soydaşı ülkenin varlığına karşın,
    emperyalizmin has ülkesi İsrail’in ayakta kalması üzerinde durulmayı ve
    çözümlenmeyi hak eder.
    İsrail ancak akılla yenilir!
    Şu ana dek kullanılan yollar geçit vermediğine göre yeni bir yol yapılacak.

  • TTB (Türk Tabipleri Birliği) bir kez daha gündemde.

    Bu kez bir mahkeme kararıyla. Türkiye’de yaşanan pek çok şeyin ömrü kelebeğinki kadar kısa olduğu için anımsatmakta yarar var.

    Yaklaşık 1 yıl önce TTB Merkez Konseyi Başkanı etnikçi terörün de destekçisi konumundaki bir yayın organında Türk Ordusu’nu (bölücü terörle mücadelesinde) kimyasal silah kullanmakla suçlamıştı. Bu açıklaması nedeniyle de başlatılan kovuşturma sürecinde bir süre tutuklu kalmıştı.

    Hekim kamuoyunun bile ne denli ilgili olduğu tartışmalıdır TTB’ye ve o çatı altında olan bitene. Bölücü terör karargâhına dönüştürülen koskoca meslek kuruluşu hekimleri kendisine çekmek yerine kendisinden uzaklaştırmaktadır.

    Oysa, TTB özel yasayla kurulmuş olan bir meslek kuruluşudur. Sendika ya da demokratik kitle örgütü değildir. Sivil Toplum Örgütü ise hiç değildir.

    Hekimlerin özlük hakları, hekimler arası ilişkiler ve elbette toplumun sağlık hakkı TTB’nin üç ana ilgi alanıdır.

    Türkiye’de toplumcu sağlık anlayışının öncüsü, “Tıbbiyeli” Nusret Fişek TTB’nin bence son doğru, dürüst başkanıdır. Onu izleyerek göreve gelen tüm başkanlar/yönetimler şu ya da bu şekilde bölücü siyasetin ateşli savunucuları olmuşlardır.

    Sayısız örnek verebilirim TTB’ye egemen anlayışın bölücülük tutkusuna. Bire bir tanık olduğum birisiyle yetineyim. Kasım 2014’te olağanüstü TTB genel kurulu toplanmıştı. Görünürdeki gerekçe üye ödentilerinin görüşülmesi olmakla birlikte kök gerekçe Kobani Devrimi’ni selâmlamaktı. Zaten genel kurulda bu gerekçenin tartışılmasından görünürdeki gerekçeye de sıra gelmemişti.

    AKP’yi bile kıskandıracak, 30 yılı aşkın süredir bu böyledir.

    Hem hekimler hem de Türkiye için kabul edilemez bu duruma karşı savaşım vermiş bir kişi olarak son gelişme üzerine bir şeyler yazmak kaçınılmaz oldu.

    Yazının başında değindiğim yargı süreci dün sonuçlandı. Mahkeme TTB Merkez Konseyi üyelerinin TTB yönetiminden uzaklaştırılmasının yanı sıra kurumun başına kayyum atanmasına karar verdi.

    TTB’ye egemen olan anlayış hemen harekete geçti “TTB susturulamaz!” tonunda açıklamalarla cenge dünden razı olduğunu ortaya koydu.

    Konuyu Türkiye’nin güncel durumundan kopartarak irdelemek doğru olmaz.

    TTB Merkez Konseyi Başkanlığına tırmanmış birinin ülkenin birliğini, dirliğini ve varlığını hiçe sayan açıklaması elbette kabul edilir gibi değildir.

    Sorun, bu konunun adliyede çözülmesinde düğümlenmektedir.

    Oysa, ezici çoğunluğunun Türkiye’nin birliği, dirliği ve varlığıyla sorunu olmadığı tartışılmaz olan hekimlerin bu sorunu tabip odaları ve TTB seçimlerinde çözmüş olması gerekirdi.

    Uzun yıllar boyunca bu seçeneğin yaşama geçmesi için çaba göstermiş ve sonuçta başarılı olamamış bir hekim olarak beni en çok üzen noktadır hekimlerin kendi göbeğini kesememiş olması.

    Gelelim bu gelişmeye hekim ve hekim dışı kamuoyunun olası bakışına.

    Türkiye’de bugün gelinen noktada yargının sergilediği görünümü kısaca özetlemesek olmaz.

    Üç temel güçten birisi olan yargıda buyruk altına alma dönemi geride kalmıştır. Bugün Türk yargı kurumlarında bir yargıcın ya da savcının önüne gelen dava dosyasında göz ardı edemeyeceği önemli ayrıntı, verilecek karara iktidarın tepkisidir. Hangi kararı verirsem iktidarı hoşnut kılarım ya da üzmem anlayışı yargıya alabildiğine egemendir. Bu da yargıya güveni temelinden sarsan önemli etkendir. Doğru olan yargı kararları da “acaba?” sorusuyla yüzyüze gelebilmektedir.

    Bu koşullar altında TTB Merkez Konseyi’nin görevden uzaklaştırılması kararının farklı kesimlerde nasıl bir tepkiye yol açacağını kestirmek güç olmasa gerek.

    TTB ortamı da Türkiye’deki kutuplaşmadan payına düşeni fazlasıyla aldı.

    TTB de (hiç doğru olmayan şekilde) gündelik siyasetin ve siyasi kaygıların diri tutulduğu bir ortama dönüştürüldü. TTB’nin 30 yılı aşkın süredir odaklandığı Türkiye karşıtı tutumun Beşinci Kol etkinliğine dönüşmesi karşısında rahatsızlık duyanların bile Türkiye’deki kutuplaşma ortamının dayatmaları doğrultusunda davrandıkları, TTB’ye egemen anlayışın değirmenine su taşıdıkları görüldü.

    Bu anlayışı yakından tanıyan bir hekim olarak TTB Merkez Konseyi üyelerinin çoğunluğunun ve TTB’nin başına çöken etnikçi öbekçiklerin sonsuz sevinç içinde olduklarını söyleyebilirim.

    Böylesi kararların yarattığı “mağduriyet” görüntüsünün hemen her zaman kazanç sağladığı gerçeğinden hareketle önümüzdeki yıl yapılacak tabip odaları ve TTB seçimleri öncesinde maça önde başlayan takım gibi duyumsadıklarını ikilemsiz söyleyebilirim.

    Bu olayın çağrışımıyla 2010 yılında TTB Genel Kurulu’nun hemen öncesinde gözaltına alınan o zamanki TTB MK Başkanı Gencay Gürsoy’un salıverildikten sonra genel kurula gelişi canlandı gözlerimin önünde. Arayıp da bulamayacağı güçle girdiği seçimden bir kez daha utkuyla çıkmanın tadını çıkarmıştı TTB’ye egemen anlayış.

    Bu olayın etkisi de benzer olacaktır kanısındayım.

    Keşke hekimler meslek kuruluşlarından uzak durmasalardı!

    Keşke hekimler kendilerini tabip odalarından uzak tutmaya çalışan tuzaklara inat meslek kuruluşlarına yakın dursalardı.

    Keşke hekimler meslek kuruluşlarında marjinal öbekçiklerin egemenliğine demokratik yollarla son vermiş olsalardı.

    Keşke…

    Son mahkeme kararıyla ekmeğine yağ sürülen etnikçi, bölücü beşinci kol ilerlemekte olduğu yolda güç kazanmıştır.

    Tabip odalarına ve TTB’ye ilgi duyan sınırlı nicelikte hekim “mağduriyet” yaşayanların çevresinde kenetlenmek için yeni ve etkileyici bir dayanak bulmuştur.

  • Yüzüncü yılda Cumhuriyet üzerine düşünmeyi, onun verdiklerini saygıyla anmayı sürdürüyoruz. 

    Yüzüncü yılda biz Cumhuriyetçiler elbette coşkuluyuz ve gururluyuz.

    Diğer yandan ise, 100. Yaşı kutlamayı değil “kutlamamayı” yeğleyen bir devlet yönetimi gördük.

    Nasıl kutlasınlar ya da hangi yüzle kutlayabilirlerdi diyeceklere de hak vermemiz gerekir.

    Cumhuriyet, toplumsal, siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda sağladığı sıçramayla Türkiye’yi çağdaş ülkeler topluluğuna eklemeyi amaçlamıştı. Bu amaca çok kısa sürede ulaşılmasına karşılık yakalanan üst düzey kazanımın sürdürülemediği kuşkusuzdur.

    Cumhuriyet diğer alanlardaki başarısına çevreciliği ve canlı(lık) dostluğunu eklemiştir. Cumhuriyetin bu önemli yanına değinilerin eksik olduğunu görüyoruz.

    Çınar ağacının bir dalı için köşk yürütmek başka nasıl açıklanabilir?

    Ya da her gün önünden geçtiği iğde ağacının kesildiğini öğrenen Atatürk’ün gözyaşı dökmesi sıradan bir durum sayılabilir mi?

    Hastalığı sırasında kendisine sunulan bir demet çiçek için bir anlık zevkimiz için bu güzel çiçeklerin canlılığına son vermek doğru oldu mu sorusunu sorabilen Gazi’ye ne demeli?.

    İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresi yalnızca bir iktisat kongresi miydi diye sorarak başlayalım.

    17 Şubat 1923’te yayımlanan Misakı İktisadi bildirgesine göz atalım.

    Madde 5 : “… Ormanlarını çocukları gibi sever, bunun için ağaç bayramları yapar; yeniden orman yetiştirir….”

    Misakı İktisadi ekonomiye değinen bir bildirge olduğu kadar ağaca, ormana ve canlıya vurgu yapmayı unutmayan bir tarihsel belgedir.

    1925 yılında çıkartılan bir yasa ile gerekçesiz ağaç kesmenin yaptırıma bağlanması Misakı İktisadi bildirgesindeki ağaç ve orman değinisinin rastlantısal olmadığının göstergesi sayılmalıdır.

    Kalkınmayı ana hedef olarak belirleyen Cumhuriyetin bunu yaparken canlıya ve canlılığa saygıyı, sevgiyi eksik etmeyeceğinin de belgesidir ağaç yasası.

    Zeytin ağacının başına gelenlere ayrıca değinmekte yarar var.

    Basına yansıyanlara bakılırsa Edremit’te vakıflara ait bir zeytin işletmesinin etkinliğine son verilmiş. 

    Edremit’te zeytincilikten vazgeçmek?

    Bu kararın gerekçesini bilemesek de akla zarar olduğundan kuşku duyamayız. Bu kararı uygulamaya koyanları ruh sağlığı denetiminden geçirmek gerektiği kesindir.

    A table with flags and numbers

Description automatically generated

    Dünya Zeytin üreticileri

    Zeytin üretiminde Fas’ın Türkiye’nin üzerinde yer alıyor oluşu ilginçtir. Altımızda yer alan Suriye, Tunus, Yunanistan ve Portekiz gibi ülkelerin yüzölçümlerine oranla yakaladıkları üretim düzeyleri de bir o kadar dikkat çekicidir. 

    Tarım ve hayvancılık ürünleri ederlerinin dörtnala gittiği içinde bulunduğumuz dönemde zeytin ve zeytinyağının da bu eğilimi izleyeceği açıktır. 

    Giderek azmanlaşan ve önce betonlaştırılıp ardından yeşillendirilmeye çalışılan kentlerde yeşil alan yaratmanın çokça su tüketimiyle olanaklı olduğu artık anlaşıldı. Şimdilik gündemde kendisine çok yer bulamasa da, su tüketiminin sonsuza dek bu şekilde sürdürülemeyeceği göz önüne alındığında bu bağlamda da bedel ödeneceği kesindir. Bu arada, kentlerdeki sağlıksız yaşam koşullarının tıpkı insanlar ve hayvanlar gibi bitkileri ve özellikle ağaçları da olumsuz etkilediği bilgileri yansıyor ortama. 

    Kentlere dikilen ağaçların çok zaman geçmeden yaşamını yitirdiği gözleminden yola çıkan bilim insanları bu konuyu derinlikli araştırma konusu yapmaya değer bulmuşlar.

    Durum böyleyken, kırsaldaki ağaçlara ve özellikle de onların içinde zeytin ağaçlarına yönelen hoyratlık aklın alacağı bir olgu olmaktan uzaktır.

    Cumhuriyet ilkelerinden kopuşun, bu ilkelerin her geçen gün silikleştirilmesinin doğal yaşama ve canlılığa ilişkin olumsuzlukları da belirginleştirdiğini söyleyebiliriz ağaçların başına gelenlere bakarak.

    İçinde bulunduğumuz derin ekonomik krizde vatanın dağının, taşının satılabilir değer olarak görüldüğü göz önüne alındığında ülkenin ağacına, toprağına, çiçeğine, böceğine sahip çıkmanın Cumhuriyete sahip çıkmaya eşdeğer bir eylem olduğu kuşkusuzdur.

  • Anı defteri tutmak için mutlaka bir yere düzenli olarak bir şeyler yazmak gerekmiyor. İnsan söyledikleriyle, eyledikleriyle kendi anı defterini yazmış oluyor.

    İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer de soruşturma, kovuşturma zincirine eklendi. Bir yıl önceki 9 Eylül’de son padişah Vahdettin’le ilgili söyledikleri anıya saygısızlıkmış.

    Oysa, Soyer’in sözleri Atatürk’ten alıntı.

    Uydurma olduğu kadar gülünç bir soruşturma.

    Belki de, bir kenarda dursun. Gerekirse kullanırız düşüncesiyle başlatılmış olmalı.

    Son Osmanlı sultanı Vahdettin de başkaları gibi anı defterini kendisi yazdı.

    Sayısız örnek arasından birkaçına değinmek yetecektir.

    1Eylül 1921.

    Türk ordusu Türk milletinin son yurduna tutunabilmek için Sakarya’da ölüm kalım savaşında. Son padişah 61 yaşında. Beşinci eşi Nimet Nevzat hanım ise 18’inde. Evlilik bir yana, böyle bir durumda devletin başındaki kişi düğün yapar mı? Bu tarihsel gerçek dile getirilse Vahdettin’in anısına saygısızlık yapılmış olur mu? Bir saygısızlık söz konusuysa bu saygısızlığı yapan Vahdettin’in kendisi değil midir?

    Bunu yapan Vahdettin, milli mücadele utkuya eriştikten sonra Lozan’da masaya oturmayı düşünebilmiştir. Bu düşüncesi saltanata ivedilikle son verilmesini gerektirmiştir.

    1 Kasım 1922’deki bu olaydan sonra kurtulmuş vatanda yaşamını tehlikede gören ve İngilizlerle yazışarak kendisini kurtarmalarını isteyen de odur. Bu durum İngiliz işgal gücü komutanı General Harrington’la Vahdettin arasındaki yazışmalarla belgelidir. Lozan’a katılıp bana tahtımı verin de ne yaparsanız yapın deme fırsatı bulamadığı için İngiliz zırhlısı Malaya ile İstanbul’dan kaçan Vahdettin mi anıya saygısızlık yapmıştır? Yoksa bu tarihsel gerçeği dile getirenler mi?

    Türkiye’deki Osmanlıcı iktidar anlaşıldığı kadarıyla güç zehirlenmesini tarihi yeniden yazmaya vardırmaya doğru yol almaktadır.

    Beyefendinin hoşuna gidecek adımları atmakta, kararları vermekte kararlı olan adliyemize kimi tarihçilerimizin de yardımı esirgemeyeceği kesindir.

    Bir ders kitabı

    Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Tarih bölümünde okutulan Modern Ortadoğu Tarihi ders kitabı tarihçilerin bu doğrultudaki hevesini yansıtan bilgiler içeriyor.

    Suriye başlığı altında Esed’e rastlıyorsunuz. Yakın zamana dek Esat olan Suriye devlet başkanı 2011’de zalim olarak anılmaya başladı. Adı da Esed’e çevrildi.

    Bunu yapabilenlerin kaçkın padişahın anısına saygı arayışına ve bu arayışta adliyeyi kullanma isteklerine şaşırmamak gerekir.

    Bu gibi tarihçilere sorulsa Vahdettin’in hain olduğunu saptamak şöyle dursun Mustafa Kemal’i Anadolu’ya vatanı kurtarsın diye gönderendir diyebilirler. Hatta, biraz daha ileri giderek bu durumu göz ardı eden Mustafa Kemal’in hain olduğunu bile söyleyebilirler.

    Özetlemek gerekirse!

    • Son Türk yurdunun Türk yurdu olmaktan çıkartılması demek olan Sevr’e imza atan Sultan VI. Mehmet Vahdettin değil midir?
    • Türk ordusu Sakarya’da varlık-yokluk noktasında canını dişine takmış savaşırken düğün yapan son sultan değil midir?
    • Milli mücadele başarıyla sona ermişken kendi vatanında canını tehlikede gören ve İngilizlere sığınan da Sultan Vahdettin değil midir?

    “…Padişah ve halife makamını işgal eden kişi (Vahdettin) haindir. Düşmanların vatan ve millet aleyhine kullandıkları bir maşadır…”

    Yukarıdaki sözler Mustafa Kemal’e aittir. TBMM’nin 25 Eylül 1920 tarihli gizli oturumunda söylenmiştir ve tutanaklara da geçirilmiştir.

    Bu akıldışı gelişmenin bir fırsat sunduğu göz ardı edilmemeli.

    Tunç Soyer’i hedefe koyar gibi yapıp Atatürk’le hesaplaşma çabasında olanlara meydan okumanın tam da sırasıdır.

    Vahdettin’in özellikle son dönemde sergilediği davranışlar bulunabilen her ortamda dile getirilerek, yaygınlaştırılarak, duyulması sağlanarak bir sosyal medya eylemine girişmekte yarar var.

  • Çocukluğumdan belleğimde kalmış oyunlardan biridir mendil kapmaca. Ortada elinde mendil bulunan bir çocuk. İki taraftan eşit uzaklıktan koşarak bu mendili kapmaya çalışan iki çocuk daha!

    Türk siyasetinin güncel durumu bu oyunu çağrıştırdı bana.

    Türk siyaseti her ne kadar ikiye bölünmüş görünse de, iki tarafın ortak paydası Cumhuriyeti yıkmaya heveslilerin sayıca çokluğu.

    Cumhurbaşkanı’nın “50+1 gereksiz” çıkışı bir yandan anayasa değişikliğine dayanak arayışını düşündürürken diğer yandan da Cumhur’a son verip bir başka ittifak kurma seçeneğini getirdi akıllara. Bu yeni ittifakın etnikçilikle olması kimseleri şaşırtmayacak. Bu arada, iktidarın ana partisinin etnikçi siyasetle gizli görüşmeler yaptığı söylentileri dolaşmakta.

    Öte yandan, Cumhuriyeti kuran partideki değişimin adın ötesine geçip geçmeyeceği ilgi odağı olmuştu.

    Örneğin, ben kendimce bir ölçüt belirlemiştim.

    Yeni CHP genel başkanı Özgür Özel Tunceli’ye Tunceli mi diyecekti yoksa Seyit Rızacılığı sürdürüp Dersim demeyi mi seçecekti?

    Çok beklemek gerekmedi.

    Kürtçe sanat etkinliğine katılan Özel, Dersimciliği sürdürme eğilimine sahip çıktı.

    Elbette sorun sergilenen sanat etkinliğinin dilinde düğümlenmiyordu.

    Bu etkinliği sergileyen sopranonun gizleme, saklama gereği duymadığı sosyal medya paylaşımları dört dörtlük bir etnikçi olduğunu ortaya koyuyordu. Durum böyle olunca iş, sanatın sınırlarını aşıp, sanatı kullanarak Türkiye’nin yarasını kaşımaya varmış oluyordu.

    Türk siyaseti ilginç bir döneme gebe görünüyor.

    Bir dönem milliyetçiliği ayaklarının altında ezenler, hiçbir şey olmamış gibi milliyetçi olup çıkmakta sakınca görmediler.

    Az şey değil.

    Böylelikle tek kişilik iktidarlarının temelini atmakla kalmadılar doruğa sağlam şekilde tutundular.

    Ekonomideki açmazı aşmakta zorlandıkları bugünlerde etnikçiliğe göz kırpma zorunluluğu doğmuş olmalı ki bir yandan karşıtlarını bölücülükle suçlarken diğer yandan kendilerinin dümeni etnikçiliğe kırmalarına tanık olunmakta.

    İktidarda kalmak zorunda olan bir iktidarımız olduğunu anımsayınca şaşırmak gereksizleşiyor bu gelişmeye.

    Muhalefetin seçime dek ayakta tuttuğu kırık bacaklı altılı masa yerle bir olunca yeni bağlaşıklar bulma gereği “ivedi durumda camı kırınız” yönergesi uyarınca etnikçiliğe sarılmayı gerektirdi.

    Cumhuriyet bu kez (bir kez daha) iki koldan yıkımla karşı karşıya!

    Cumhuriyetçilerin verdiği güçle Cumhuriyeti yıkmak!

    Ağacın kendisini kesen baltaya “hiçbir şeye yanmam da sapın benden” deyişini anımsatırcasına…

  • Valensiya, İspanya’nın güney batı Akdeniz kıyısında 750 bin yaşayanıyla ülkenin üçüncü büyük kenti. Akdeniz mi çekti bilinmez. Valensiya’yı daha çok sevdik. Madrid kalabalığından sonra Valensiya’daki dinginlik ıssızlık çok hoşumuza gitti.

    Arap egemenliğinde adı Balansiya olan Valensia adı çoğumuz için bir portakal türünden ötürü tanıdıktır. Valensiya adının kökenini savaş sonrasında askerlerin kahramanlıklarını öven anlamda Romalılara dayandıranlar var.

    Valensiya’nın tarihsel İpek Yolu’nun son noktalarından birisi olduğu bilgisine rastlanıyor kaynaklarda. 

    Günümüzde ise sanat ve bilim kenti özgörevini yüklemiş kendisine Valensiya.

    MÖ 138’de Romalılarca kurulan kentin tarihi kabaca 2000 yıl geriye uzanıyor.

    İberya yarımadasının önemli bölümünde olduğu gibi burada da Müslüman egemenliği dönemi yaşanmış. Bu dönemin en büyük katkısı da sulama kanallarıyla tanışma olmuş. 

    Günümüzde Turia ırmağı deltasındaki verimli toprakların “huertas” olarak yöreye özgü adlandırılmasının kökünde bu tanışma kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz. 

    Müslüman egemenliğinin sonlandığı 9 Ekim (1238) her yıl festival eşliğinde kutlamaların yapıldığı tarih olarak da kendisini gösterir.

    Valensiya Krallığı kurulur. 

    İpek Yolu’yla ilişkili olmak kente gönenç getirmesinin yanı sıra kara ölüm vebayı da taşır. Bundan kaynaklı yıkımların da Valensiya tarihinde iz bıraktığı kuşkusuzdur.

    Valensiya’nın altın çağı olarak XV. Yüzyıl gösteriliyor. O dönemde kurulan ve Taula de Canvis olarak adlandırılan bir tür yerel bankanın desteği ticaretin ve tekstil üretiminin sıçramasını sağlamış.

    Amerika’nın bulunması sonrasında ticaretin başka kentlere taşınması Valensiya’da krize neden olmuş. 

    Moriskoların kovulması da Valensiya ekonomisini olumsuzlayan bir başka etken olmuş. 

    Uzakları fetheden İspanyollar, XIX. Yüzyıl başında komşu Fransa boyunduruğuyla tanışmışlar. Fransa egemenliğine karşı başkaldırı Valensiya’da kahramanlık öyküleri yazılmasıyla sonuçlanmış. Bu başkaldırının sonunda İspanya, 1812’de ilk anayasasını yazmış. Valensiya kenti bu süreçte de etkin olmuş. 

    XIX. yüzyılın ikinci yarısı Valensiya’nın demiryoluyla tanışmasına ve endüstrileşmeye denk düşmüş. 

    XX. yüzyıl ise Birinci Dünya Savaşı’nın olumsuz etkileriyle başlamış Valensiya için. Savaş bitse de Valensiya için sorunlar sonlanmamış.

    Bu kez, 1936’daki Franco darbesi ve onu izleyerek iç savaş sarsmış kenti. Valensiya darbecileri desteklememiş. Hatta, 1937’de darbeye karşı demokratik yönetimi destekleyen bildirisiyle dikkati çeken aralarında Ernest Hemingway ve Nicolas Guillen gibi yazarların da katıldığı 2. Uluslararası Yazarlar Kongresi’ne ev sahipliği bile yapmış.

    Turia ırmağı da Valensiya’da yol açtığı taşkınlarla bir başka olumsuzluk kaynağı olmuş. Turia bir yandan verimli Huertas’a can suyu verirken diğer yandan kentte can yitimine yol açan kıranlara kaynaklık etmiş. 

    Valensiya haritasına bakınca bir yeşil ırmağın kıvrılarak denize yol aldığı çekti dikkatimizi. Eski kentin doğusu boyunca akarak denize ulaşan bu yeşil yol Turia ırmağının yatağıdır. Daha önce değindiğimiz gibi Turia yol açtığı taşkınlarla Valensiya’da can ve mal yitimine yol açmış. Umarı ırmağın yatağını değiştirerek kentten uzaklaştırmakta bulmuşlar. Irmak yatağını ise yerleşime açmak yerine yeşillendirmişler. Böylelikle Valensiya önemli bir dertten kurtulurken yeşil bir kuşağa kavuşmuş.

    Valensiya’nın verimli topraklarında yetişen pirinçle yapılan Paella ve yine kente özgü içecek olan Horchata gitmişken tadılması gereken lezzetler olarak  çıktı karşımıza. 

    Paella tavşan ve tavuk etli olabildiği gibi deniz ürünleriyle de yapılabiliyor. İkincisi daha çok hoşumuza gitti. 

    Deniz ürünlü paella

    Horchata ise kaplan fıstığı denilen bir tür kuruyemişle yapılan oldukça tatlı bir içecek. Tatmamak olmazdı.

    Horchata

    Valensiya’daki ilk günümde nereden başlasam diye mırıladanırken yeşilin rehberliğine güvenmek geldi içimden. Metrodan Turia durağında inip kendimi ırmak yatağındaki yeşil kuşağa attım. Ekim ayına gün sayarken yazı aratmayan sıcakta ağaç gölgelerini izleyerek ilerlemeye koyuldum. Belirli aralıklarla yapılmış köprülerin yeni kenti eskisine bağladığını gördüm. 

    Yarım saatlik yürüyüşten sonra görkemli bir kapıya rastlayınca şimdi sırası deyip ırmak yatağından çıktım. Eski kente Serranos Kapısı’ndan girdim.

    Serranos Kapısı

    Gotik biçemli bu kapı XIV. yüzyılda yapılmış. Eski kenti çevreleyen surlardan iz olmasa da kapı dimdik ayakta görünüyor. Kentin en iyi korunmuş anıt yapılarından birisi olduğu kuşkusuz.

    Kapıyla adaş caddeyi izleyerek Plaza de la Virgen ya da Mare de Deu adlarıyla bilinen meydana ulaşılıyor. Meydanı Turia Havuzu süslüyor. 

    Tribunal de Las Aguas, bölgedeki su anlaşmazlıklarına çözüm getiren mahkeme yapısı olarak işlev görmüş yüzyıllar boyunca. Geçmişini Roma dönemine dayandıranlar olsa da Arap egemenliği dönemine bağlayanlar çoğunluktadır. MS 960’ta kurulduğu kabul ediliyor. Bölgenin verimli topraklarında su anlaşmazlıklarının olmasına şaşırılmamalı. 

    Tribunal de Las Aguas

    Meydanda dikkat çeken diğer yapı ise Basilica de Nuestra Senora de los Desamaparados.

    Valensiya Katedrali’nin de bulunduğu kentin ana meydanı birkaç adım uzaklıkta.

    Valensiya Katedrali

    Katedral meydanı eski kentin ve elbette Valensiya’nın kalbine eşdeğer. Çoğu kentsel etkinliğin, konserin ve buluşmanın burada olduğunu belirtmekte yarar var. 

    Meydandaki ikonik yapılardan bir başkası Miguelete. Gotik biçemli, 51 metrelik kule XIV yüzyılda yükselmiş. Bu yüksekliğiyle katedrale çan kulesi olmuş.

    Migueleto

    Katedral meydanına gelmişken yakındaki Mercado Central’e uğramamak olmazdı. Kapalı pazaryeri olarak da tanımlanabilecek bu ve benzerlerinden diğer İspanyol kentlerinde de bulunduğunu belirtmekte yarar var. 

    Balıktan ete, şarküteriden sebze, meyveye varıncaya dek her türden ürünü temiz ve nezih koşullarda edinme olanağı veren mercadolarda gözlerimizin önüne serilen düzenliliği kıskanmamak elde değil. Tarım ve hayvancılık ürünlerinin bolluğu ve çeşitliliği de gözden kaçacak gibi değildi. Gelişmiş toplum olmak için tarım ve hayvancılıktan vazgeçmenin gerekmediğini burada bir kez daha fark ettik.

    Mercado Central’in yapımına 1914’te başlanmış, 1928’de bitirilmiş. Valensiya Yeni Sanat akımının mimarlık ürünü olarak tanımlanıyor. 

    Yerli halkın alışveriş yeri olduğu kadar gezginlerin de uğrak yeri olduğu kuşkusuz.

    Güneye doğru yürürken ulaştığımız Plaza Ayuntamiento’da postane ve belediye yapıları yer alıyor. Burada da eski kent kavramına uygun şekilde korumacılık her şeyin önüne konmuş. Yapılar eski olmakla birlikte bakımlı ve pırıl pırıl.

    Postane

    Belediye

    Eski kentten güneyden çıkınca karşımızda Kuzey tren garı. hemen solunda boğa güreşi arenası. içinde bulunduğumuz çağda hayvan haklarıyla ilgili pek çok sorun çözüme kavuşturulmuşken boğa güreşi yapılan alanların varlığını koruyor oluşu düşündürücü.

    Arena

    Kuzey garı

    Kuzey garı da tıpkı Central Mercado gibi Valensiya Yeni Sanat akımının mimarlık örneği. İspanya’nın diğer kentlerine giden hızlı trenler buradan kalkıyor. Yoğunluğu arı kovanını andırıyor.

    Mercado Colon alışveriş olanağı değil de yeme içme yerleri sunuyor kapısından içeri adım atanlara.

    Mercado Colon

    Bizdeki azman metropollerle karşılaştırılamayacak denli ıssız sayılabilecek Valensiya’da çeşitli yönlerde uzanan ve belirli noktalarda kesişen 9 metro hattının varlığına şaşırıyoruz. 

    Eski kenti olabildiğince kusursuz koruyan Valensiya kenti buranın uzağındaki yerleşimlere ulaşımı raylı sistemle kolaylaştırmış.

    Konutların bulunduğu bölgede bir meydan ve o meydanı süsleyen yapıt

    Valensiya’ya gelmişken Akdeniz kıyısına inmemek olmazdı. Metroyla 15 dakikalık yolculuk sonrası kendimizi deniz kıyısında buluyoruz. Kumsalın uzunluğu kadar eni de çok rastladığımız türden değil. Abartmış olmak istemem ama kumsala adım attığınızda denize erişmeniz için en az 100-150 metre yürümeniz gerek. Kumsalda ücretsiz sunulan duş vb hizmetler dışında parayla satılan hiç bir şeye rastlamıyorsunuz. Halka açık plaj böyle olmalı dedirten bir görüntü. 

    Kıyı boyunca çok katlı yapılaşmaya yer verilmediği gibi eski yapıların korunmasına özen gösterilmiş. Birkaç kilometrelik kıyı şeridinde az katlı bir otelin dışında hastaneye eşlik eden iki katlı yapılardan başkasına rastlamadık. 

    Kıyı şeridinde hastane

  • Yavruvatan KKTC 40 yaşında!

    Anavatan Türkiye Cumhuriyeti’nin “artık yeter” diyerek emperyalizme karşın yaşama geçirdiği 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı adada dökülen kana son verirken Yunanistan’a demokrasi getirdi.

    KKTC’nin 40. Yaşı kutlu olsun!

    KKTC’yi var edenlerin yüce anısına saygıyla.

    Dr Fazıl Küçük, Rauf Denktaş ve Bülent Ecevit’e saygıyı ve sevgiyi unutmamak gerek!

    Bugün Türkiye’yi yönetenlerin geçtiğimiz yıllardaki Annan Planı tutkusuyla sürüklendiğimiz serüvenin sonunda Rum tarafının HAYIR’ı olmasa bugün KKTC’den söz ediyor olamayacaktık. 1974’te bizim onlara demokrasi armağanımıza geç bir karşılık oldu Annan Planı’na Rum HAYIR’ı deyip geçelim.

    Bu arada, Türkiye’nin Kıbrıs’taki durumu emperyalizm zararına değiştirmesi kızgınlığa neden oldu. Bu kızgınlık ambargoyla ete kemiğe büründü. Bugün övünç kaynağımız olan İHA’lar, SİHA’lar, MİLGEM ve yerli uçak projelerinin kökünde bu ambargonun etkisini arayıp bulmak güç değil.

    Kıbrıs’ta Türklüğü güvence altına alırken kendi silahımızı kendimiz yapmayı da öğrenmiş olduk.

    Bugün Kıbrıs adasına çok da uzak olmayan Gazze’de bir insanlık trajedisi yaşanıyor.

    Elbette emperyalizm kaynaklı ve güdümlü!

    İsrail devletinin kuruluşundan 3 çeyrek yüzyıl sonra Filistin sorununun çözümü doğrultusunda yol alınabilmiş değil.

    Tersine son olaylarla birlikte Filistin yarası derinleşti.

    Emperyalizm tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi Gazze’de de tek devletli iki milletli sözde çözümü dayatmakta kararlı görünüyor.

    Arap-İslâm dünyasının bölünmüşlüğü ve kararsızlığı sorunun çözümsüzlüğünde önde gelen neden olmayı sürdürüyor.

    Oysa, bu sorunun çözümüne içtenlikle odaklananlar bundan 50 yıl önce Kıbrıs’ta yaşananları gözden geçirseler ve ders çıkartmış olsalar durum farklı olabilirdi.

    1974’te her şeyi göze alıp Kıbrıs’taki acıklı oyuna son veren Türkiye Cumhuriyeti adadaki Türk varlığını güvence altına aldı. Aradan geçen yarım yüzyılda çılgınlık yapan birkaç kişi dışında Kıbrıs’ta kimsenin burnu kanamadıysa emperyalizme karşın adaya Türk Ordusu’nun çıkması kararı verenlerin ve bu karar uyarınca görevini yerine getirenlerin hakkı göz ardı edilmemelidir.

    Filistin sorununun ne emperyalizmin dümen suyuna girilerek ne de kökten dinciliğin peşine takılarak çözülemeyeceği açıktır.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin yarım yüzyıl önce Kıbrıs’ta yaptığı, Filistin sorununa çözüm bakımından rehber olmayı sürdürmektedir.

    Elbette, birilerinin oraya asker çıkartmasından ve savaşa tutuşmasından söz etmiyorum.

    İsrail’i ve emperyalizmi yola getirmenin savaş dışı yolları olduğunu anlatma çabası içindeyim.

    İki devletli çözüm!

    Filistinlilere ve onların destekçilerine aklın egemen olmasını umalım, dileyelim.

  • Son yıllarda gangrene dönüşen hekime şiddet olgusuna hekim göçü eklendi. İlk bakışta farklı iki kavram gibi görünse de biri diğerini etkileyen, hatta neden olan iki olgudan söz ediyoruz.

    Geçtiğimiz günlerde TBMM’de Sağlık Bakanı’na yöneltilen bir soruya sayın bakanın yanıtı bu ikiliyi bir kez daha gündeme getirdi.

    Soru “Hekimler neden Türkiye’den ayrılıyorlar?” idi.

    Sayın bakan akılcı ve bilimsel bir açıklama yerine kolaycılığı seçerek eliyle de desteklediği bir söylemle hekim göçünü parasal nedenlere bağladı. Bunu yaparken de farkında olarak ya da olmayarak küçültücü ve aşağılayıcı bir davranış sergilemiş oldu.

    Hemen değinmekte yarar var.

    Başka bir çok uğraş sahibi gibi hekimlerin de parasal kaygı duymalarında ayıplanacak ve eleştirilecek yan yoktur. Örneğin, işverenle masaya oturan işçi ya da devletle pazarlığa girişen kamu çalışanı anlaşma için ilk olarak parasal getiriyi koymaktadır ortaya. Bu olağan durumun ayıplanmadığı yerde hekimin parasal kaygısının eleştiri konusu edilmesi en hafif tanımla yadırgatıcıdır.

    Her ne kadar sayın bakan konuyu parasal beklentiye indirgeyip, kendi sorumluluğunun ve yükümlülüğünün üzerine şal örtmeyi yeğlese de, gerçek göründüğünden farklıdır.

    Şöyle ki!

    Hekimlerin ve onlara eşlik eden sağlık çalışanlarının parasal bağlamdaki özlük hakları 12 Eylül 1980’den bu yana hiç iyileşmediği gibi sürekli olarak gerilemiştir.

    Durum böyleyken hekim göçünün son birkaç yıldır gündeme gelmiş olması, tırmanış göstermesi ve her sonraki yılın bir önceki yıldaki göçü aratır olması başkaca etkenleri irdelemeyi gerektiriyor.

    Sağlık ortamında durmak bilmeyen ve sürekli tırmanan şiddete, artan işyükünün yarattığı gerginlikleri eklemekte yarar var. 

    Son birkaç yıldır yatışmak şöyle dursun giderek derinleşen ekonomik krizden kaynaklanan gelecek kaygısı göz ardı edilebilir mi?

    İzmir Tabip Odası’ndaki 2010-2012 yönetim dönemimizde hekimlere bir sormaca (anket) gönderdiğimizi anımsadım. Konu hekime şiddetti. Yaklaşık 500 meslektaş sormacaya katılmıştı.

    Hekime şiddete ilişkin bir dizi soruya yanıtlardan sonra hekimlerin geri bildirimleri de değerlendirilmişti.

    Hekimlerin geri bildirimleri arasında devlet ileri gelenlerinin hekime şiddeti özendiren söylemlerine ilişkin olanı dikkat çekici çoğunluktaydı.

    Anımsanacaktır!

    On yılı aşkın süre önce devlet ileri gelenlerimizin “ben bu doktorlara iğne yaptırmam” ya da “bu doktorlar paragözdür” türünden söylemleri eşlik etmekteydi devrime eşdeğer olduğu savlanan sağlıkta dönüşüm programı uygulamalarına.

    Bugünkü sayın sağlık bakanının hekimleri parasal beklentiler üzerinden küçümseyen ve değersizleştiren söz ve davranışı az önce anımsattıklarımı tamamlayan ve kaldığı yerden sürdüren niteliktedir.

    Konunun bir başka yanına değinmek de kaçınılmaz.

    Gönül bağı!

    Her şey bir yana günümüzde devletle vatandaşı arasındaki gönül bağı kopma noktasına gelmiş durumdadır. Her türlü olumsuzluğa eklenen bu gelişmenin de hekim göçünü hızlandırıcı ve özendirici etki yarattığı yadsınmaz gerçektir.

    Bir yaşanmışlıkla gönül bağının önemine vurgu yaparak bağlamış olayım yazıyı.

    Yıl 1925!

    Yer Sirkeci Garı.

    Berlin trenine binmek üzere gara gelmiş olan genç gergin ve sıkıntılıdır. Yaşamında ilk kez yurtdışına çıkacak ve yıllarını orada geçirecektir. Devlet bursuyla eğitim ve öğretim görecektir Berlin’de.

    Posta dağıtıcısının Mahmut Saaadi, Mahmut Saaadi seslenişiyle irkilir. Bir telgrafı vardır. Aceleyle açar, okur!

    “Sizleri uzaklara bir kor olarak gönderiyoruz, birer ateş topu olarak dönmelisiniz!”

    İmza Mustafa Kemal.

    Kaygılarından ve kuşkularından utanç duyan oralara gidilir de çalışılmaz mı, eğitim, öğretim tamamlanır da geri dönülmez mi? Geri dönülüp de bu ülkeye hizmet edilmez mi sorularını şekillendirir kafasında.

    Bu soruların yanıtlarını eksiksiz şekilde vererek bir ateş topu olarak döner ülkesine!

    Kim midir Mahmut Sadi?

    Mahmut Sadi Irmak!

    Uzun yıllar İstanbul Tıp Fakültesi’nde hekim yetiştirmenin yanı sıra kısa süreli de olsa ülkesine başbakan olarak hizmet etmiştir.

    Yönetenlerimiz işe gönül bağını onarmakla başlasalar iyi ederler.

    Bunun için bir şeyler yapmadan önce hekimleri aşağılamaktan, küçümsemekten uzak durmayı yeğleseler iyi bir başlangıç yapmış olurlar.

    Hekimler aşağılanmayı ve küçümsenmeyi hak etmiyor!

  • Bu 10 Kasım’da Atatürk’ü kitap ve okuma tutkusuyla analım ve anlayalım. Bu tutkunun bizleri başka noktalar görmeye zorlaması kaçınılmaz olacak.

    Atatürk’ün okuduğu kitaplar son yıllarda artan ilgi odağı olmayı sürdürüyor. Anıt Kabir Derneği yayını olarak 24 ciltlik önemli yapıt okurların ilgi alanındaydı. Son olarak bu kitabın e ortamda kitlelerin kullanımına açılması çok olumlu bir gelişmedir.

    https://www.anitkabir.com.tr/icerik/9/kitap-yayinlari

    Dört bine yakın kitaptan söz ediyoruz.

    Bu kadar kitabı, bunca uğraş arasında okumuş olabilir mi sorusuna da yanıt veriyor bu yapıt.

    Her türden kitabın yanı sıra Ata’nın dil, tarih ve coğrafyaya özellikle ilgi duyduğu anlaşılıyor.

    Bu ilginin Ankara’da açılan ilk yüksek okullardan birisi olan Dil, Tarih ve Coğrafya fakültesiyle kendisini gösterdiğini biliyoruz. Bu yapının “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!” sözüyle taçlandığını da.

    DİL

    Dille başlamak gerekirse, Ata’nın yüzyıllar boyunca itilip kakılmış Türkü ve Türklüğü ayağa kaldırmada dili bir kaldıraç kolu olarak kullandığını görüyoruz.

    Sarayda konuşulan ve sınırlı sayıda insan dışında kimselerin anlamadığı Arapça-Farsça kırması Osmanlıca’ya karşılık Yunus’un, Karacaoğlan’ın, Pir Sultan’ın arı ve duru Türkçesi imparatorluğun hemen her yerinde halkın konuştuğu dildi. Sarayın Osmanlıcasına karşılık yüzyıllar boyunca halkın dilinde canlı kalabilmişti. Atatürk, derin dondurucu işlevi gören halkın dilinde saklanmış, yaşatılmış Türkçe’yi yaşama döndürerek başladı işe.

    Yazı Devrimi bu başlangıcın sağlam ilk adımıdır.

    Bakmayın siz yobazların “Harf devrimi geçmişimizle bağımızı kesti” sayıklamalarına. Yazı devrimi yapıldığında okuryazarlık oranı % 10’u bile bulmuyordu. Harf devrimiyle birlikte okuryazarlığın geometrik artışı başka söze gerek bırakmayacak denli ortada olduğuna göre bu tartışmaya girmek bile gereksizdir.

    Bilindiği gibi matbaa bizim topraklarımıza yaklaşık 300 yıllık gecikmeyle geldi. İlk matbaadan başlayarak harf devrimine dek geçen yaklaşık 200 yılda basılan kitap sayısı 35 binken, harf devrimini izleyen 15 yılda basılan kitap sayısı neredeyse önceki 200 yılı yakalamaya yaklaşarak 31 bini aşmıştır.

    Yazı devrimi diğer yandan din devriminin önünü açan bir nitelik de taşıdı.

    Dünyanın Türkçe dışındaki tüm dillerine çevrilen Kur’an Türkçe okunabilecek ve dolayısı ile de anlaşılabilecekti. Anlaşılınca olacakları anlatmaya gerek var mı?

    Bu arada, 1932’den başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nde Türkçe ezan yankılanmaya başladı.

    “Yeter söz milletin!” savsözüyle iktidara gelen Demokrat Parti’nin ilk yaptığı iş oldu 16 Haziran 1950’de Türkçe ezandan vazgeçmek.

    Devrim Türkçe ezansa karşıdevrim Arapça ezana dönüştü.

    TARİH

    Tarih alanındaysa bir yandan Türk tarihinin üzerindeki kalın şal kaldırılırken diğer yandan son Türk yurdu Anadolu’daki tarihin araştırılması, günyüzüne çıkartılması çalışmalarına hız verildi.

    Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu bu sıçramanın sağlanacağı bilimsel kurumlar olarak yaşamımızda yer aldı.

    Ankara Ahlatlıbel’de ve Çorum Alacahöyük’te arkeolojik kazılara eşlik eden bir Cumhurbaşkanı vardı Türkiye’nin. Atatürk Türk Dil Kurumu’na olduğu gibi Türk Tarih Kurumu’na da sağlam gelir kaynakları bırakarak bu kurumların yaşamını güvence altına aldı.

    COĞRAFYA

    Coğrafyada sağlanan gelişmeler bir kültür devrimine hizmet etmesinin yanı sıra hayat bilgisi dersi verdi bizlere.

    Anadolu yarımadasının yeryüzünün en depremsel yerleşimlerinden birisi olduğu anlaşıldı böylelikle.

    Cumhuriyetin 100. Yılında 50 bin insanımızın (resmi sayılara göre) depreme kurban verilmiş olması bu dersi iyi çalışmadığımızın göstergesi olarak da algılanmalıdır.

    Coğrafyada Sırrı Erinç’le, yerbilimde İhsan Ketin’le başlayan uyanış günümüzde Türkiye’yi her iki alanda küresel ölçekte söz sahibi yapan noktaya evrildi. Bu evrilmeye, gelişmemeye kararlı politikacılarımız da eklenmiş olsa depreme bunca canımızı verir miydik sorusunu sormakla yetinelim.

    KÜLTÜREL SIĞLIK

    Atatürk’ün en büyük eseri Cumhuriyet’e 100. yaşında bakıldığında pek çok alanda hiç kuşkusuz görkemli birikimler olduğu görülebilir.

    Bu bakımdan değerlendirildiğinde siyasetimizin ve ona eşlik eden siyasetçilerimizin kuraklığa eşdeğer bir yoksunluk içinde olduğu görülür.

    Kültürel sığlık ve entelektüel yetersizlik olarak da tanımlanabilecek bu duruma son çarpıcı örneklerden birisi Ayasofya’nın camileştirilmesi sırasında yaşananlar olmalıdır.

    Kültürel sığlığa, entelektüel yetersizliğe eklenen ivedi başarı arayışının sonucu sayabileceğimiz Ayasofya konusunda iktidarın eğilimi tartışmasız şekilde bellidir. Buna karşılık, muhalefetin bu konudaki edilgenliği anlamlı ve önemlidir. Ayasofya’yı camileştirmenin, temelinde kültür harcı bulunan Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsma ve elbette kurucusunu örseleme anlamına geleceği tek bir siyasetçi tarafından dile getirilmediği gibi Ayasofya’da yapılan açılışa çağrı beklenmesi de bir o kadar acı verici olmuştur.

    Atatürk’ü andığımız kadar anlamadığımız da bu ürpertici davranışla bir kez daha kendisini göstermiştir.

    Atatürk’ü anlamayı anmak kadar önemsemek gereği ortadadır. Atatürk gibi okumakla olasıdır onu anlayabilmek.

    Ata’yı yokluğunun 85. yılında saygıyla anarken, Cumhuriyeti bir kez daha kurmanın ancak onu anlamaktan geçtiğini bir kez daha vurgulayarak…

  • NATO’ya karşı çıkışa hasret kalmışız. Ne sözlü ne de eylemli karşı çıkış yokken ortada, İHH’nin İncirlik çıkışı ilgi çekmese olmazdı.

    İncirlik’teki İHH gösterisi sırasında yaşanan bir olay daha dikkat çekiciydi.

    Türkiye Cumhuriyeti devletinin hoşgörüsü ve yumuşak davranışını da özlemişiz.

    Her alanda kendisini gösteren dinselleşme burada da eksik değildi.

    Polisin “Allah rızası…” için söylemine göstericilerin olumlu yanıtının yanı sıra göstericilere başka bir alan gösterilmesi, vb.

    İHH’yi 2011’deki Mavi Marmara’dan biliyoruz. Filistin’e yakın ilgili görünen bir oluşum. Kanlı biten Mavi Marmara serüveniyle sonuç alamasa da kendince şan, şeref edindiği kuşkusuz.

    Yakında TBMM gündemine İsveç’in NATO üyeliği oylaması gelecek. Sonuç belli şimdiden. “Şeref golü” atılabilecek mi sorusunun yanıtının peşindeyiz.

    İHH’nin İncirlik gösterisi elbette ses getirdi.

    Ancak, tıpkı Hamas’ın yaptığını sorguladığımız gibi İHH’ninki de doğru muydu diye sormak zorundayız.

    İncirlik önünde toplanıp fetihçi bir gösteriye girişmek bu çağın gereği değildir her şeyden önce.

    Dolayısı ile gösterinin yeri İncirlik olmamalıydı.

    İncirlik ve Kürecik ülkemiz topraklarında konuşlu ama ülkemiz çıkarlarıyla ilintili olmayan iki üstür.

    İncirlik ve Kürecik son günlerde adları sıkça anılan Türkiye’deki iki NATO noktası.

    Gazze dramına vicdan ve insafın yanı sıra ahlâkla yaklaşılacaksa ilk yapılacak işlerdendir Kürecik’in ve İncirlik’in kapısına kilit vurmak.

    Bunu Türkiye’yi son 20 yılda sayısız yenilikle tanıştırdığını her fırsatta ileri sürerek böbürlenmeyi iş edinen iktidar yapacak.

    Bu nedenle İHH gösterisinin yeri ya AKP genel merkezi ya da çok daha iyisi Beştepe olmalıydı.

    İncirlik önünde ucuz kahramanlık sergilemek kolaycılıktan öteye anlam taşımayan bir eylemciktir.

    Türkiye’yi yönetenler içtenlikliyse fırsat ayaklarına gelmiştir.

    İşte Kürecik!

    İşte İncirlik!

    Her ikisinin de Gazze’deki drama katkısı yadsınabilir mi?

    İncirlik önünde yaşananların gösterişin ötesine geçmediğini bilmem anlatabildim mi?

    İç kamuoyuna AB(D) ve NATO karşıtlığı sergileyip, Kürecik ve İncirlik konusunda edilgen kalmak “Güçlü Türkiye” olamayışın olağan sonucudur.

    İncirlik önünde gösteri yaparak, meydanlarda İsrail-ABD bayrağı yakarak, “Kahrolsun İsrail” çığlıkları atarak sonuç alma çağı geride kaldı.

    Son zamanlarda bir de yerlere kola dökme eylemi çıktı. Kolanın son kazanç bildirimini okuyunca yerlere kola dökerek Gazze’yle dayanışma sergileyenlerin yarattığı ironiye gülmeli mi ağlamalı mı? Bilemedim.

    Kimse kimseyi kandırmasın!

    Denk bütçe yapamayan, parasal kaynak için emperyale yakarma noktasında olan  Türkiye’de yaşadığımızı görmek durumundayız.

    Acı gerçek budur…

    Bu tabloyu değiştirmek için çabalamak ivedi görevimiz olmalıdır.