• İmparator Franz Beckenbauer’i ilk kez sinemada izledim. Televizyonun yaşamımıza henüz girmediği yıllarda Dünya Kupası’nın filmi yapılırdı. Sinemalarda gösterime girdiğinde o filme gidilir ve geçmiş dünya kupasının özeti izlenmiş olurdu.

    1966 Dünya Kupası finalinde İngiltere’nin Batı Almanya’ya attığı golde top çizgiyi geçmiş miydi? O günün teknolojisiyle bu soruya nesnel yanıt üretilememişti.

    1970 Dünya Kupası Meksika’da olduğu için saat farkına bağlı olarak maçları radyodan dinlemek bile çok olası değildi. Gazete haberleriyle radyo bağlantılarıyla yetinmekten başka seçenek yoktu.

    Televizyonla tanışmam 1974 Dünya Kupası’yla oldu.

    Tam 50 yıl geçmiş.

    Batı Almanya’da yapılan finallerde Türkiye yoktu ama Türk hakem vardı. Doğan Babacan! Batı Almanya-Şili maçında Şilili Caszely’ye gösterdiği kırmızı kartla işlendi belleklere.

    İmparator Beckenbauer’i televizyonda ilk ve son kez izlemiş oldum.

    Almanya’yı 1990’da teknik direktör olarak bir kez daha şampiyonluğa taşımıştı imparator. Önce futbolcu, onu izleyerek teknik direktör olarak kupayı kaldırma onuruna erişen sayılı insanlar arasına girmişti böylelikle. Beckenbauer’den önce bu onura erişen bir Brezilyalı Zagalo vardı diye anımsıyorum.

    Özel yaşamındaki çalkantılarla tanınan Beckenbauer’in mutluluğu bir türlü yakalayamadığı bilinir.

    Adının karıştığı akçeli yolsuzluklar sonrasında ortalıkta gözükmediği de not edilmeli.

    Oğlu Stefan’ı 49 yaşında kanserden yitiren imparatorun spor yaşamındaki sayısız başarıya ve kazanca karşın toplumsal yaşamdan elini eteğini çektiği görülür. İyi bir baba olamayışın vicdanında açtığı derin yarayı bir türlü iyileştiremez.

    Bu dünyadan bir imparator geçti diyerek sonlandıralım…

    Toprağı bol olsun!

  • Güç zehirlenmesi yaşayan iktidarın Türkiyesinde yaşama geçmeyecek gelişme kalmadı denebilir.

    Vahdettin’le başlayan Şeyh Sait’le süren güzelleme furyasına Saidi Nursi eklendi. Doğrusu Saidi Nursi uzunca süredir güzellenmekteydi. Güzellemenin boyut değiştirerek akademik kisveye büründüğünü söylemek de yanlış olmaz.

    Doğrudan Saidi Nursi’den söz edilmese de özenle irdelendiğinde Saidi Nursi’nin “akademik” bir yayında başvuru kaynağı olduğu görülüyor.

    Son günlerde adından sıkça söz ettiren bir tıp alimiyle tanıştık. Konya’daki bir üniversitede Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları üzerinde akademik unvanı bulunan bir kişilikten söz ediyoruz.

    Bu arada, yaptığı yayınların aldığı atıfların da hatırı sayılır nicelikte olduğunu eklemeliyiz.

    Akademik yayın işini nitelikten çok niceliğe indirgeyen sistemin verdiği fırsatı sonuna dek kullanmış.

    A screenshot of a computer

Description automatically generated

    Covid-19’dan ölen hastaların hastaların öteki dünyadaki yaşamlarına ilişkin “bilimsel(!)” bir yargıda bulunma gereği duymuş. 

    A close-up of a letter

Description automatically generated

    Yayının(!) kaynakça bölümünde Saidi Nursi Risalesi yer alıyor.

    “Süper akıllı toplum”a doğru yol alan dünyada karanlıkta, olmayan kara kediyi aramak bu değilse nedir?

    Kendince inanan-inanmayan sınıflaması yapan yazar inanmayanların öteki dünyada karşılaşacağı yaptırımın sevdikleriyle birlikte infaz edilmek olduğunu da eklemeyi unutmamış yazar.

    Hak, hukuk, adalet ve elbette akademinin gerçekten var olduğu ortamda böylesi bir sözde yayının ardından yer yerinden oynamalıydı.

    Ne gezer!

    Bir bilimsel dergi nasıl olur da böylesi bir zırvaya yer verir sorusu akla getirilebilir doğallıkla.

    Akademik ortamda akademik ürün vermenin koşullara ve ölçütlere bağlandığı anımsanırsa bu gereksinimin giderilmesi bakımından merdivenaltı sözde dergilerin hiç de az olmadığını, bu ve benzeri dergilerin ortamdaki kuralları aşma çabası içindekilerin istemlerini fırsata dönüştürerek para karşılığı makale yayınlama işine girdiklerini ve bu işin göz ardı edilemeyecek bir büyüklüğe ulaştığını eklemiş olalım.

    Bu yazıya konu dergi Slovakya’da yayımlanmış. Benzeri dergilerin dünyanın pek çok ülkesinde yayımlanmakta olduğu bilinmeyen bir durum değil.

    Bu arada, yapay zekânın da bu bağlamda sahneye çıkartıldığını, akademik ortamlarda yapay zekâya yazdırılan tezlerin, doktora çalışmalarının ve makalalerinin tartışıldığını belirtelim. 

    Hatta, bu ve benzeri sahte bilimsel ürünlerin ayırt edilmesi için yazılımların geliştirilmekte olduğunu da.

    Yazarımız bu konuda çok yetkinleşmiş olmalı ki, ebeveynlerin çocuklarının doğumsal kaynaklı sorunlarına yaklaşımını da bir başka bilimsel yayınına konu etmiş. Bu yayınında da “Allah’ın takdiri ve kader”, “Allah’ın verdiği ceza”, “sihir” ve “Allah’ın sınaması” kavramlarına değinmiş.

    A screenshot of a white text

Description automatically generated

    Bununla yetinmeyen yazar tıp öğretimiyle din öğretiminin bütünleştirilmesi gereğine vardırmış işi.

    Takvimler ilerlerken geriye gidişi hız kazanan Türkiye’de zamanı 65 yıl kadar geriye saralım.

    A close up of a book

Description automatically generated

    Altmış beş yıl önce, görseli bugünlerde dolaşımda olan 10 TL’lik banknotları süsleyen ünlü matematikçimiz Cahit Arf Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde verdiği halk konferansında günümüzün ilgi gören konusu “makine düşünmesi” üzerine bilgilendirmiş izleyenleri.

    Cumhuriyetle ilgili sayısız tanım okumuşsunuzdur.

    Çok benimsediklerimden birisidir, Cumhuriyetin bizlere bir aklımız olduğunu anımsatmış olması. Aklımız olduğunu anımsayınca onu kullanmaktan kaçınamamış oluşumuz.

    Aklını kullanan Cumhuriyet yerini bu yazıya konu olan sözde ürünleri verebilen cehalete bıraktı yerini. Adındaki Cumhuriyet varlığını sürdürse de Saidi Nursi’nin akademik(!) kaynak olabilmiş olması Cumhuriyetin içine düşürüldüğü durumu tüm ağırlığıyla ve açıklığıyla ortaya koyuyor.

    Dünyaya baktığımıda gördüğümüz şudur!

    Aklını kullananlar güler, kullanmayanlar ve bizim gibi üreten olmaktan uzaklaşan ve müşteri olma kararlılığı içinde olanlar ağlar!

    Bu çarkı geriye döndüremediğimiz sürece yaşamakta olduğumuz bocalama katlanarak artacaktır.

  • “Uygarlık öyle bir ateştir ki, ona kayıtsız kalanı yakar geçer!”

    Mustafa Kemal Atatürk

    Web 5.0

    Eğitim 5.0

    Endüstri 4.0

    Toplum 5.0 (Süper Akıllı Toplum)

    Öngününde olduğumuz, hatta adım atmaya başladığımız bilişim çağını çağrıştıran başlıklar.

    Çok daha fazlası eklenebilir bunlara.

    Uzak olmayan gelecekte nesnelerin de bağlantılı olduğu düşüncelerin internetiyle tanışacağız.

    Sanayi devrimiyle birlikte insanların yaptığı işleri makinelerin yapmaya başlaması işsizlikle tanıştırmıştı insanlığı. Hatta, buna bağlı olarak “makine kırıcılık” (Luddizm) akımı göstermişti kendini.

    Cep telefonları ilk çıktığında bu yenilikten uzak durmak için çabalayan sayısız insan vardı. Elbette direnilemedi bu yeniliğe.

    Bu kez akıllı telefondan uzak durmayı deneyenler çıktı.

    Buhar enerjisiyle başlayan, elektrik ve nükleerle süren endüstri devrimi bilişime evriliyor.

    Benzer şekilde bilişim pek çok işi geçmişte bırakacak önümüzdeki dönemde.

    Girmekte olduğumuz çağın yüce değeri bilgi olacak!

    Bilgiye sahip olan ortamda baskın olacak. Bu da egemenlik anlamına gelecek.

    Alvin Toeffler’in şu sözü de bilinesi : “Geleceğin cahilleri okuma yazma bilmeyenler değil, bilgiye nasıl erişileceğini bilmeyenler olacaktır”.

    İnsanı diğer hayvanlardan ayıran önemli ayrıntı akıl sahibi olması. Aklını kullanarak zararlı gelişmelere yol açsa da insanın bu özelliği benzersiz ve seçeneksiz.

    İnsanın doğasında var olan aklın bir başka özelliği işlenmesi ve geliştirilmesi gereği. Başka deyişle, bu cevherin devinime geçirilmesi gerekiyor.

    Eğitim-öğretim bu gerekliliğin olmazsa olmazı.

    Türkiye, eğitimde ve öğretimde her geçen gün zincire eklenen dinselleştirme halkalarıyla tanışıyor.

    İmam atamalarına okullarda namaz düzenlemeleri eklendi.

    Tam da bunlar yaşanırken PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) araştırma sonuçları açıklandı. OECD ülkeleri arasında Türk öğrencilerin matematik, fen ve okuma-anlama becerisindeki baş aşağı gidişinin sürdüğü anlaşılıyor. Algılamasını bilen için bu sonuçlar suratımızda patlayan yumruğa eşdeğerdir.

    Her öğrencinin eline bir bilgisayar ya da tablet tutuşturmakla çağın gereğinin yerine getirildiğini sanan sığ düşünceli yönetimler PISA sonuçları konusunda birşeyler söylemeyi onlara pay çıkartan veriler olmadığı için elbette yeğlemeyeceklerdir. Yönetenlere soru sormanın deveye hendek atlatmaya eşdeğer zorluğa denk düştüğü günümüzde bu soruya yanıt almak pek de olası görünmüyor.

    Kendimi bildim bileli Türkiye için “gelişmekte olan ülke” nitelemesi yapılır. Yarım yüzyılı aşkın süredir gerimizdeki ülkelerin ardında kaldığımıza göre bu sıfatımız geçerliliğini sürdürüyor. Türkiye’yi bundan böyle “gelişmemeye kararlı” ülke olarak nitelemek yanlış olmayacaktır.

    Yaşamımız boyunca çevremizde kendisini gösteren veri yığınını eğitim-öğretim olmadan nasıl olur da kullanılabilir bilgiye dönüştürebiliriz.?

    Bir adım öteye geçip bilgiden bilgelik çıkarmayı deneyebilecek miyiz?

    Sayamayacağımız kadar çok kırılma noktasıyla karşı karşıya kaldığımız şu günlerde sıra bu yaşamsal soruna gelecek mi?

    Süper Akıllı Toplum olmaya karar verebilecek miyiz, yoksa karın tokluğunu başarı ölçütü saymayı sürdürecek miyiz?

    Bir kez daha treni kaçırıp aklı olduğunu akıl edemeyen etse bile kullanamayan toplumların başına geleni yaşayacak mıyız?

    Hemen her yıl rekorlar kıran Türk dışsatımının kalkınmamıza yetmediği gerçeği üzerine düşünebilecek miyiz?

    Her bir kilogramlık dışsatımımızın 2 USD ettiği acı gerçeğini görebilecek miyiz? Bilginin kütle olarak ağırlığının olmadığını ama en değerli dışsatım ürünü olduğunu anlamayı başaracak mıyız?

    Dünyayla birlikte Türkiye bir yol ayrımındadır.

    Bilişimin karşı konulmaz gücüne uygun bir eğitim-öğretim anlayışıyla mı yürüyeceğiz?

    Bilgiyi üretmek ve ondan bilgelik çıkartmak yerine bilgelik ürünlerinin kullanıcısı olmanın rahatlığı bize yetecek mi?

    Başka deyişle, bir toplumu yücelten çağdaş eğitim-öğretim anlayışlarını göz ardı edip karanlığa yürüyüşümüzü sürdürecek miyiz?

    Üzerinde düşünmeye değer sorular!

    https://www.bbc.com/turkce/articles/c192x7d8r44o

  • “Futbol hiç bir zaman yalnızca futbol değildir!” sözü doğrulanırcasına bir gece yaşandı Riyad’da.

    Ortada bir top ve onun peşinde koşan 22 topçu yokken tüm zamanların en güzel golünü izledik.

    Bu güzel golü bedensel yokluğuna karşın ruhuyla, paha biçilmez değeriyle benliğimize çivilenmiş Atatürk attı.

    Kabile devleti unvanına geçtiğimiz yıllarda “katil devlet” sıfatını ekleyen Suudilere verilebilecek en güzel yanıttı dün gecenin eşsiz güzellikteki vuruşu.

    Başından yanlıştı Suudi festivaline ayrıntı olma düşüncesi.

    Yeşil doların satın alma gücünden yararlanmıştı bu kurguyu yapanlar.

    Hesapsız kitapsız para harcayan futbol kulüplerimizi canevinden vuran bu kurguya kurban olduğumuz düşüncesi öne çıkmıştı son günlerde.

    Açıkçası ben de o düşüncenin gerçekleşmek üzere olduğunu düşünenlerdendim.

    Atatürk’e ve İstiklâl Marşı’na saygısızlık uyuşukluğumuza son verdi.

    Kirlilikle, yanlış yönetimlerle öne çıkan futbolumuz tek yumruk olmayı bilerek ve başararak aşınan saygınlığını biraz olsun onarma fırsatı buldu.

    Türk milletinin değerleriyle oynamanın çok da kolay olmadığının anlaşılması geride kalan yılın karanlığına umut aşısı oldu.

    Suudi densizliğinin köklerinin çok daha derinde olduğunu unutmamakta yarar var.

    Belleğimizi yokladığımızda Türkiye’ye gelen Suudi yetkililerin Anıt Kabir’e uğramak bir yana yanından geçmediklerini anımsarız.

    Bu saygısızlığa Suudi kralının kaldığı otelde ayağına kadar giden devlet yöneticilerimizin de özendirici olduğunu unutmamak gerekir.

    Geride kalmakta olan 100. Yılın hiç de iyi anılarla bezeli olmadığını söylemeye bilmem gerek var mı?

    Depremle gözlerimizin önüne serilen toplumsal yolsuzluk olgusu içimizi fazlasıyla acıtmışken, Atatürk’ün kızlarının voleybol destanı yüzlerimizi biraz olsun güldürmüştü.

    2024’e merhaba derken Galatasaray’ın ve Fenerbahçe’nin Suudi densizliğine karşı dik duruşu içimizi serinletti.

    Başka coğrafyalardaki mucizeye eşdeğer gelişmelerin Türkiye’de sıradanlaşmasına da örnektir Riyad’da dün akşam atılan gol.

    Golün sahibi Mustafa Kemal Atatürk!

    Golü yiyenler Suudiler ve onların içimizdeki bağlaşıkları!

    Bundan güzel yeni yıl armağanı olur mu?

  • SAYIN İZMİR TABİP ODASI

    YÖNETİM KURULU BAŞKANI VE ÜYELERİ

    Hepimizin için yakan şehitlerimizin ardından yayımlamak zorunda kaldığınız bildiriyi okudum.

    Olayın üzerinden epeyce geçmişken bildiri yayımlamış olmanız bir zorunluluğun ürünü olmalı.

    Bir yanda Merkez Konseyi diğer yanda İzmir’de olmanın yarattığı baskı.

    İki etki arasında orta yolu bulma çabası!

    Kuzey Irak’ta yaşamını yitiren gençlerimiz…” demişsiniz.

    İzmir Tabip Odası yönetiminin terörü kınarmış izlenimi veren bildirgesi

    O gençlerimiz orada ne yapmaktalarmış?

    Doğa yürüyüşü mü yoksa yollarını mı yitirmişler de başlarına gelmiş bu haller?

    Bir kaza mı söz konusu?

    Bir faili yok mu bu yaşananın?

    Renksiz, kokusuz ve de ruhsuz açıklamanızın etnik bölücü hain PKK terör saldırısı sonucu toprağa düşen şehitlerimiz için yapıldığı anlaşılıyor.

    Ülkemizin birliğine, dirliğine ve varlığına yönelen bu saldırıyı gerçekleştiren PKK terör örgütünü lanetlemek bu denli mi zor?

    Bu hain saldırı sonucu toprağa düşenlere “şehit” demekten kaçınmak niye?

    Sorular uzar gider!

    Bu arada, kısa açıklamanızı Atatürk’le bağlayarak sıyrılmak istemişsiniz bu zorluktan!

    Emperyalizmin paralı askerleri kapıya dayanmış, ulusal ant sınırlarını zorluyor. Böyle bir durumda “yurtta barış, dünyada barış” demek “Atatürk’le aldatma çabası değilse nedir?”

    Türk hekimlerinin kutup yıldızı Tıbbiyeli Hikmet (Boran)

    Bir yanda sessiz kalmanın zorluğu diğer yanda yaşanana ad koymama zorunluluğu.

    Sizin açınızdan zor bir görevi yerine getirmişsiniz hiç yeterli bulmadığım açıklamanızla.

    Sizlere geçmiş olsun!

    Kaygılarımla saygılar sunarım…

    Ceyhun Balcı

  • Valensiya’yı anlatırken taşkınlara neden olan Turia ırmağının yatağının değiştirilmesinden sonra eski ırmağın Valensiya’yı saran bir yeşil kuşağa dönüştüğünden söz etmiştik.

    Eski Turia ırmağının denize yaklaştığı noktada Santiago Calatrava sahne alıyor. Calatrava (1951-     ) dünyaca ünlü İspanyol mimar. Ülkesinde olduğu kadar dünyanın başka ülkelerinde yükselen yapıtlarıyla ünlenmiş. 

    Avrupa, Amerika ve Asya anakaralarındaki yapıtları etkileyici.

    Calatrava’yla 10 yıl kadar önce ülkesinden uzakta, ABD’nin Milwaukee kentinde tanıştık. 

    Görür görmez insanı etkileyen bu Calatrava yapıtı Michigan gölü kıyısındaki Milwaukee Sanat Müzesi’ydi. 

    Mimar Calatrava yapıtını resmi, işlevsel, simgesel ve ikonik nitelemeleriyle tanımlamış.

    Milwaukee Sanat Müzesi

    Calatrava’yla ikinci karşılaşmamız Venedik’teydi.

    Venedik anayasa köprüsü

    Venedik’te büyük kanal üzerindeki 4. köprü olma özelliğine sahip olan Anayasa köprüsü 2008’de kullanıma açılmış. Halk bu köprünün yapımına karşı çıkmış. Buna karşın yapımından vazgeçilmemiş.

    Calatrava’nın memleketi Valensiya dışındaki yapıtlarından görme fırsatı bulduklarımızdan oluşan seçkiyi bir yana bırakıp Valensiya’ya dönelim.

    Turia’nın artık yeşil kuşak olan denize yakın bölümünde alabildiğine yapılaşma olduğunu görünce şaşırdık. Ancak, bunca harcama gerektiren yapılaşmanın rantsal değil kamusal olduğunu da eklemiş olalım.

    Bu yerleşkede Bilim Müzesi, Operaevi ve Sanat Müzesi sıralanmış. Buralarda eski Turia’nın iki yakasını bir araya getiren köprüler de Calatrava imzalı.

    Yazıya konu olan Calatrava yapıtlarıyla karşılaşır karşılaşmaz ilk aklımıza gelen Milwaukee’deki sanat müzesi oldu. Bu çağrışımın etkisiyle biz bu yapıtları görmüştük duygusuna kapılmaktan alamadık kendimizi.

    Valensiya Prens Felipe Bilim Müzesi 

    Valensiya bugün adının bilim ve sanatla anılmasını isteyen bir kent olarak bu iki başlıkla ilgili müzeleri aynı yerleşkede bir araya getirmiş. Calatrava imzalı bilim müzesi 2000’de açılmış.

    L’hemisferic 

    Gösteri sanatları merkezi olarak da nitelenebilir L’Hemisferic. İçbükey ve 900 metrekarelik ekranı İspanya’nın en büyüğü. 1998’de kapılarını açan merkez yerleşkenin  ilk yapısı olma özelliği taşıyor. 100 metrelik uzunluğu ve oval görünümüyle insan gözüne benzetilmiş. 

    Palacio de las Artes Reina Sofia (Operaevi)

    Kapılarını 2005’te açan bu sahne sanatları merkezi de Calatrava tasarımı. Dünyanın en yüksek operaevi olarak biliniyor. 

    Calatrava’nın yapıtlarıyla tanışıklığı olanlar için buradaki yapıtların Calatrava çizimi olduğunu anlamak hiç de güç değil. Üretkenliği ve özgünlüğü tartışılmaz olan Calatrava doğduğu kent Valensiya’da sel olup akmış dense yeridir. 

    Valensiya kentinin bilim ve sanat beşiği olma savına ilişkin imza burada atılmış denebilir.

  • Basında bir haber.

    İsrail’e domates satan dinci parti ileri gelenine parti görevinden el çektirilmiş.

    Bu haberin neresinden tutmalı?

    Bilmem kaç tane Arap-İslâm ülkesi bir araya gelip de İsrail’e karşı bir adım atamamşıken İsrail domatesle mi dize getirilecek?

    Çok da ciddiye alınmayacak bu haber bir şeyleri düşünmemize engel değil elbette.

    İsrail’e domates satmamanın İsrail’e ne zarar vereceği tartışılır. Kasası boşalmış, ekonomisi varla yok arasındaki Türkiye’ye hiç yarar sağlamayacağı açıktır.

    Onlarca İslâm ülkesi İsrail’e akaryakıt akışını engellemeyi aklına getirmezken domatesi tartışmak!

    İç kavgadan başını kaldıracak durumda olmayan zavallı Yemen’in Kızıldeniz’de yaptıklarının hakkını vermeyi unutmayalım.

    İğneyi kendimize batırmak kaçınılmaz.

    Kürecik’ten İsrail’e bilgi akışı kesilse, İncirlik güvencesine son verilse, Ceyhan’dan İsrail’e petrol akışı durdurulsa diye düşünmeye çalışsak, az önce içimiz kan ağlayarak dile getirdiğimiz ekonomi gerçekleri yakamızı bırakmaz.

    Özetle ne Türkiye ne de emperyalizmin ayrılmaz parçalarına dönüşmüş Arap ülkeleri bir şey yapamazken domatesle uğraşmak olsa olsa gelişmemeye kararlılık gösterisi olur.

    Gelelim yongaya!

    Süper akıllı topluma doğru yol alan dünyada en değerli varlık bilgidir. Bu bilginin kaynağı da çevremizde oluşan verileri düzenleyen, analiz eden ve işe yarar duruma getiren insan aklı. Hemen her konuda kibirden yanına yaklaşılamayan insan her nedense bu önemli varlığını kullanma konusunda ikilem içindedir.

    İsrail, bugünün dünyasında en değerli dışsatım ürünlerinden biri olan yarı iletken yonga üretiminde dünyanın ilk 10 ülkesinden birisidir.

    Her yıl rekorlar kırmaya oymayan Türkiye dışsatımının özgül ağırlığı ise şu bilgide saklıdır. Türkiye’nin dışsatımının kilo başına değeri zar zor 2 USD’dir. Dışastımının kilosu binlerce dolar eden ülkeler bulunduğunu anımsatmakla yetineyim.

    Bilişim çağına girdiğimiz ve o çağda hızla ilerlediğimiz bu dönemde bilginin en değerli dışsatım ürünü olduğunu bilmek zorundayız. Çoğu bilgisizlik çok da önemli sorunlara yol açmayabilir. Ancak, bilgiyle ilgili bilgisizliğin “tehlikeli cehalet” olduğu tartışmasızdır.

    Kahveci basıp vandallık sergilemeyle, sokaklara kola dökmekle emperyali dize getirmenin olanaklı olmadığını öğrenmek gerekli olmanın ötesinde zorunludur.

    Bu tren de kaçırılırsa azgın emperyalizmle baş etmek her geçen gün zorlaşacaktır.

    Son bir soru!

    İsrail’e satılması sorun olan domatesin tohumu İsrail kökenli olabilir mi?

    İsrail kısır tohum üretiminde de hatırı sayılır öneme sahip bir ülke.

    Cumhuriyet ayarlarına dönelim diyoruz ya her fırsatta!

    Kimileri bu söylemimizi geçmişe özlem olarak da niteleyebiliyor.

    Açık ve net olan Cumhuriyet ayarlarından anlamamız gerekenin “aklını kullanmak” olduğudur.

  • Günümüzde kirlenmiş olan ve giderek de kirleneceği anlaşılan futbol aynı zamanda bir tarihi yaşatır bağrında.

    Yıkılmaya yaklaşan Osmanlı’da İttihat ve Terakki iktidarı ülkeyi “milli” kavramıyla tanıştırmıştır. Son 20 yılda canlanan “parasıyla değil mi, alırız, kullanırız, üretmesek de olur” anlayışının ortama alabildiğine egemen olduğu o dönemde “burada üretmeli” ve “milli iktisat” gibi kavramlar konuşulur olmuş.

    Ankaragücü’nün amblemine bakıldığında 1910 tarihi çarpar göze. 1910 Ankarasında değil spor kulübü kurmak adamakıllı bir kentten söz etmek olası değildir.

    İttihat ve Terakki döneminin “millileşme” çabaları savunma sanayisinde de gösterir kendisini. “İmalatı Harbiye” işbaşı yapar.

    Kurumların spora ilgisi ve sporda özendirici olma eğilimi İmalatı Harbiye bünyesinde Turan Sanatkârangücü ve Altınörs İdmanyurdu adlarıyla iki kulübün kurulmasıyla ete kemiğe bürünür.

    Osmanlı yıkıma gün sayarken Milli Mücadele’nin başlaması İmalatı Harbiye’nin de Anadolu’nun yolunu tutmasını kaçınılmaz kılar. İşgal İstanbul’unda silah üretmek ve bu silahları düşman eline geçmeden Anadolu’ya aktarmak zor ve zahmetlidir.

    Emekçisiyle, sporcusuyla İmalatı Harbiye Ankara’da üretimi sürdürür. Adsız kahramanlardır onlar. Yalnızca silah üretmekle kalmazlar. Cephede de yer alırlar. Gaziler ve şehitler verilir.

    Milli Mücadele’nin utkuyla sonuçlanması sporun önündeki engeli kaldırmış olur.

    Ankara’daki ilk futbol karşılaşması 1922 yılının 26 Ekim günü Anadolu Sanatkârangücü ile Talimgâhgücü takımları arasında oynanır.

    İmalatı Harbiye Cumnhuriyetle birlikte Makine Kimya Endüstrisi’ne evrilince MKE, Ankaragücü’ne dönüşen Sanatkârangücü takımının adındaki yerini alır. Takımın adı 1933’te Ankaragücü olur.

    1949’da Türkiye şampiyonu olur Ankaragücü.

    Köklü Ankaragücü, inişleriyle çıkışlarıyla Türk futbolunun gözde kulübü olmayı sürdürür.

    Ankaragücü tarihinin ilk şanssızlığı Türkiye Kupası’nı kazanma başarısı gösterdiği 1981’de Cuntacı Evren tarafından üst kümeye çıkartılmasıdır. Görünürdeki bu yükseliş gerçekte bir kara lekeye eşdeğerdir. O günün koşullarında kulübe düşürülen bu lekeye değil karşı çıkacak, sözünü edecek birilerinin çıkmamış olması anlayışla karşılanabilir.

    Bir diğer şanssızlık Gökçeklerin takımın başına geçme isteğiyle yaşanır. Neyse ki, bu girişim federasyonun aldığı kararla boşa çıkartılmıştır.

    Geçtiğimiz günlerde takımın başkanının saha ortasında hakem yumruklaması kulüp tarihine eklenen bir başka karanlık sayfa olmuştur.

    MKE Ankaragücü’nün yaşadığı bu şanssızlığı Türk futbol ortamına genelleştirmek hiç de abartı olmaz.

    Endüstrileşen futbolun özellikle Türkiye’de yanlış yola sapması ve endüstrileşmeyle çok da ilgisi olmayan şekilde güç gösterisi alanına dönüşmesi, bahisle ve başka para hareketleriyle özdeşleşmesi yalnız bu köklü kulübümüzün değil Türk futbolunun önde gelen sorunudur.

    Taraftar grupları adı altında oluşturulan toplulukların şiddete yönelimi ve bu durumun kulüp yönetimlerince önlenmek bir yana özendirilmesi hakeme yumruk olayının tam da merkezinde yer alan önemli bir başka ayrıntıdır.

    Ankaragücü başkanı aracılığıyla tarihte yerini alan hakem yumruklama olayı sporda şiddet kapsamının yanı sıra şanlı, şerefli ve gururlu bir tarihe düşürülen leke olmasıyla da anlamlıdır.

    Türkiye çoğumuzun özlemle beklediği silkinme ve ayağa kalkma günlerine erişirse temizlenmeye ve düzeltilmeye gereksinim duyan sayısız alana futbolu da eklemeyi unutmamak gerekir.

  • Ankara’daki hakeme yönelik yumruklu saldırıyı holiganlara ve özgeçmişine güvenen birinin çılgınca davranışı olarak nitelemekle yetinirsek yanılırız.

    Şiddetin kutsandığı ortamda futbolun bu konudaki birinciliği rastlantı değildir.

    Biraz geriye gidelim.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin sarsıldığı yıllardı. Ordu ve yargı FETÖ tarafından ama siyasi iktidarın eteklerinin de zil çalarak desteklediği görüntülerle teslim alınıyordu.

    Futbolda şike savları üzerinden bir başka kumpasın tetiği de çekilmişti. Tam da bu sırada tek yumruk olup kumpasa karşı koymak varken birileri “şampiyonluğumuz çalındı, geri isteriz” söylemleriyle boy göstermekteydi ortalıklarda. Bir fırsatçılık gösterisiydi. Ortam uygun olursa bu tiplerin bugün de benzer davranışı sergilemekten çekinmeyeceklerinden kimse kuşku duymamalı.

    Bir futbol maçının bitiminde hakemler stadyumda alıkonuldu. Dağ başında yaşanmadı bu olay.

    Yeterli tepki verildi mi?

    Ne gezer?

    Bir futbol takımının otobüsü ateşli silahlı saldırıya uğradı!

    Sonuç mu?

    Hiç!

    İki yıl önce bir birinci lig maçında futbol alanında pet şişe adacıkları oluştu. Kimi adacıklarda tepecikler gösterdi kendisini.

    Tüm bunları görmezden gelen bir hakem vardı sahada! Maç başarıyla (!) bitirildi.

    Ankara’da yumruk yiyen hakemimize geçmiş olsun.

    Tez iyileşsin!

    Ama, futbolda kendisini gösteren ve her geçen gün yerleşikleşen şiddet olgusunda hakemlerin umursamaz ve duyarsız tutumlarının etkisi de yok mudur diye sormayalım mı?

    Futbol maçına şemsiyeyle girilemezken İzmir’deki bir maçı kana bulayanların patlayıcıları cankurtaran görevlisi aracılığıyla sokabildikleri yansımıştı basına.

    İrili ufaklı, önemli önemsiz örneklerin listesi uzar gider.

    Futbolumuz TFF’den kulüplere uzanan bir yelpazede çok kötü yönetiliyor. Endüstriye dönüşmüş olan futbolun payına düşen paralar savurganca tüketiliyor.

    Yalnızca para mı?

    Vicdan, namus ve ahlâkın tüketilmesi de eşlik ediyor bu duruma.

    Her takımda eksik olmayan yandaş toplulukları savurganca harcanan paralarla yaratılan yapay heyecanlarla hizada tutulurken ortalığa saçılan şiddetin gönüllü neferleri olarak da işlev görüyorlar.

    İş bilmez futbol yönetimleri başıbozuk tiplerin ön aldığı yandaş öbeklerini yeri gelince koruma niyetine, çok gerektiğinde de saldırı timleri olarak kullanabiliyorlar.

    Takımların başına geçirilen ve ceplerine kumar oynamayı göze alabilecekleri niceliklerde para konan sözde teknik direktörleri de unutmamak gerek.

    Az hatalı ve sorumlu sayılmazlar.

    Bakmayın siz olayın sıcaklığıyla TFF’nin ligleri durdurmuş olmasına, hakemlerin “biz maça çıkmıyoruz, kendinize yabancı hakem bulun” çığlıklarına.

    Birkaç hafta içinde her şey unutulur!

    Futbol endüstrisi yolunda yürümeyi sürdürür.

    Bu endüstrinin lokomotif gücü yayıncı kuruluş olduğuna ve yaptığı yatırımın karşılığını fazlasıyla alma kararlılığında eksilme olamayacağına göre…

    Futbol Türkiye’yi tutsak alan yoz kültürün amiral gemisi gibidir. Durum böyle olunca iktidarın da arka bahçesi olmasına şaşırmamak gerekir.

    Kitleleri yönlendirmedeki ve yönetmedeki etkisi tartışılmaz olan futbolun çarklarının dönmemesi akla bile getirilemeyecek seçenektir.

    Çok da uzun olmayan bir süre sonra “nerede kalmıştık?” diyeceklerinden kuşku duyulmasın.

    Hakemin suratında patlayan yumrukta yöneticilerin, futbolcuların, hakemlerin ve elbette biz yurttaşların payı yadsınabilir mi?

    Spor alanlarındaki şiddet her sözlerine “hakem” diyerek başlayan birilerinin ayıbını kapattığı sürece durmayacaktır.

    Utanmalıyız…

  • Birileri içerlesin diye böyle yazma gereği duydum. Emperyalizmi yenerek kanla, canla kurulmuş bir ülkede yaşananlara başkaldırmamak olası mı?

    Sınırlarımız kevgire dönmüş.

    Ege’de yüzme uzaklığındaki adalar, adacıklar, kayalıklar Yunan tarafından ele geçirilmiş. Öyle ki buralara Yunan üst düzey yetkilileri gelip gidiyor. Öyle yerleşmişler ki buralara papazları bile eksik değil.

    Sokakta yürürken gördüğümüz her 10 kişiden 1’inin yabancı olduğu yabancı cenneti bir ülkeye dönüştük.

    Biraz daha ileri giderek Türkiye’nin “demografik darbe”yle başbaşa olduğunu söylemek abartı olmaz.

    Özellikle azman kentlerimiz yabancı suç örgütlerinin vuruşma alanına dönüşmüş durumda.

    Türkiye’de yabancılara karşı sergilenen olağanüstü hoşgörülü ve denetimsiz yaklaşım ülkeyi yabancıların ötesinde yabancı suç örgütlerinin barınağına dönüştürdü.

    Bu kapsamdaki son ders Somali kaynaklı.

    Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu İstanbul’da bir kuryenin yaşamına mal olan bir kazaya karışıyor. Karışmak değil ölüme neden oluyor. Her nasılsa Muhammed Hasan Şeyh Mahmut önemli kişi olan babasının da etkisiyle olmalı uydurma bir soruşurma sonrasında özgür bırakılıyor.

    Bu altın fırsatı gole dönüştüren küçük bey Türkiye’den ayrılıyor. Hem de elini kolunu sallayarak.

    Türkiye Cumhuriyeti yaşamını yitirmiş bir vatandaşının haklarını koruma değil korumama tutumu sergiliyor. Geride kalan gözü yaşlıların acısı katlanmakla kalmıyor. Ölen kuryeyi bu olayla tanıyan vicdanlı Türkler de kahroluyor.

    Budan birkaç ay önce “bir gece anızın gelebiliriz” perdesinden yapılan açıklamaların ardından birden bire Yunanistan’la dost olmayı aklına getiren bir yönetimin içi boş söylemleri ulusal saygınlığı korumak şöyle dursun kafalardaki soru işaretlerini çoğaltıyor.

    Ölümlü bir olguda (trafik kazası da olsa) olağanüstü bir durum olmadıkça tutuklama kararı veren Türk yargısı her nedense sanığı serbest bırakabiliyor. Diyelim ki diplomatik gerekçe böyle bir kararı gerektirdi.

    Sanığın en küçük güçlük çekmeksizin Türkiye’den ayrılması ve adaletin yerini bulma olasılığının ortadan kalkmış olması bir sahipsizlik belirtisi değilse nedir?

    Kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet’in yıkılma noktasına sürüklenmiş olmasında da aramak gerek bu yaşananın gizemini.

    Cumhuriyetin kâğıt üstünde kalmaya doğru gittiği ortamda bir Türkiye görünümü :

    “Yunus Emre (bu dünyadan) Göçer, sahipsiz ülkenin gözde yabancısı Muhammed Hassan kaçar.”

    Bize de bu yazıyı yazmak kaldı…

    Bir de kahrolmasaydık…