• Yerel seçimlere gün sayarken okuduğum kitaptan yola çıkıp sözü seçimlere getirmek istiyorum. 

    Bengisu Türkçe bir sözcük. Yaşam suyu demek. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığında milli mücadeleden başlayarak kurucu ve devrimci süreçte harcı olanlardan birisi Dr Mustafa Şevket Bengisu. Ödemiş’te “Koca Doktor” olarak da tanınır. 

    Mustafa Kemal Atatürk’le Trablusgarp savaşlarına dayanan tanışıklığı vardır. Oradan kaynaklanan güvenle Paşa’nın ona verdiği milli mücadeleye silah sağlayan Rodos görevini bilenler çok olmasa gerektir. 

    Kurtuluş kotarılıp da Cumhuriyet kurulunca çıkılan yolda devrimler vazgeçilmezdir.

    Koca Doktor memleketi Ödemiş’te deyim yerindeyse “kent devrimi”nin öncüsü olur. Ödemiş’i gençliğinde gördüğü Paris’e benzetmek özgörevini biçer kendisine. 

    Kurtuluş ve kuruluş yorgunu olmanın dayanılmaz hafifliği yerine dur durak bilmeyen bir çalışma ritmi tutturur.

    Tıp doktorluğunu sürdürürken hiç eğitim öğretim almadığı kent planlaması konusunda yalnızca görgüsüyle Ödemiş’i musluklardan akan içme suyuyla, sokakları ve konutları aydınlatan elektrikle, kanalizasyonla ve başka pek çok çağdaş kent öğesiyle buluşturan olarak geçer tarihe. 

    Yanlış okumadınız!

    Kimilerinin her fırsatta yerden yere vurduğu otuzlu yıllarda Ödemiş ilçesinin musluklarından içilebilir su akıtılabilmiştir. Mustafa Şevket’e Bengisu soyadını da bu başarısına karşılık olarak Ödemiş belediye meclisi önermiştir.

    Sözü bugüne bağlarsak…

    Önceki yazılarda da konu etmiştim yerel yönetici adaylarının çok düşünülmemiş, yapılabilirliği yeterince irdelenmemiş çılgın projelerini.

    Bundan 90 yıl önce musluklardan içilebilir su akıtmayı akıl edebilen kurtarıcı, kurucu ve devrimci düşüncenin diriltilme zamanı gelmiştir.

    İttifaklar, işbirlikleri, güçbirlikleri gibi aritmetik hesaplamalara matematiği, başka deyişle aklı, bilimi ve çağdaşlığı en öne koyan Cumhuriyet değerlerini eklemek paha biçilmez kazanç olurdu.

    Ekonomik zorluklarla boğuşan Türk halkının bir damacana içme suyuna ödemekte olduğu para 100 TL eşiğini zorlar oldu. Mikroplastikler de cabası!

    Hem hekim hem de kent uzmanı Koca Doktor’u anımsar mıyız?

    Okuma önerisi :

    doktor elması.jpg
  • Yazının başlığının aykırılık yansıttığının farkındayım. Ne yazık ki güncel gözlemlerin ışığında belirlendi bu başlık.

    AMEDSPOR

    Dün (17.03.2024) İzmir’de DEM parti mitingi vardı. Miting alanına giden yollarda AMEDSPOR atkıları, bereleri ve başkaca nesneleri satılmaktaydı. DEM parti mitingini göz önüne almazdan önce Amedspor’un maçı mı var acaba sorusunu getirdim aklıma.

    Birkaç yıl önce adını özellikle Atatürk’ün belirlediği Diyarbakır’da etkinlik gösteren iki futbol takımının adlarını irdelediğimi anımsadım.

    Amedspor!

    Etnikçi-bölücü tayfanın belirlediği addı.

    Onlar takım kurar da diğerleri boş durur muydu?

    İslâmcı-Arapçı tayfa da Diyarbekirspor diyerek katılmıştı bu sözde spor ortamına.

    Türkiye’nin güneydoğusunda bölücülük bağlamında kullanışlı iki siyasi akım, etnikçilik ve dincilik başka alanlar yetmemiş gibi spor alanını da kaplamışlardı.

    Cumhuriyetin Diyarbakır’ı sahneden indirilmiş ve onun yerine Amed ve Diyarbekir çıkartılmıştı.

    Spordan geleneksel tanımıyla birleştiricilik ve dostluk çıkartmak yerine ayrıştırıcılık üretmek yeğlenmişti. Toplumun geneline yayılmak istenen bölünmüşlük duygusu spor aracılığıyla diri tutlacaktı besbelli.

    TS-FB MAÇI

    Dün akşam hemen her koşulda ilgi gören ve kolaylıkla ölüm-kalım sorununa dönüştürülebilen TS-FB maçı vardı. Her nedense bu iki büyük kulübümüzün Trabzon’da oynanan maçlarının gerginlik katsayısı çok daha yüksektir.

    Maç boyunca izleyicilerin sahaya plastik su bardaklarının yanı sıra ellerine geçen ve sahaya atılabilecek her türden nesneyi attıkları anlaşılıyor futbol alanında oluşan yabancı nesne adacıklarından. Sporcu sağlığını her şeyin önüne koyan sözde duyarlılık bu durumu dert etmemiş olmalı ki dişe dokunur bir yaklaşım gösterilmedi bu önemli olumsuzluk karşısında.

    Bir sporcunun pet bardak öbeklerinden birisinin üzerine düşmesi ve pet görünümlü nesnelerin kesici gereç gibi işlev görmesi ölümcül değil ama spor yaşamını sonlandırıcı etki göstermesi uzak da olsa olasılıklardan birisiydi.

    Kendisi de kısa süre önce şiddetin hedefi olmuş hakem böyle bir maçın tamamlanmasına yol vererek şiddeti yüreklendirdiğinin farkında mıydı? Yoksa, koşullar ne olursa olsun maçların tamamlanması doğrultusunda buyruk mu almıştı hakemler?

    Maç bitimi korku filmi gibiydi. Elini kolunu sallayarak sahaya inen gözü dönmüşlerin sporculara zarar vermelerinin önünde pek de engel olduğu söylenemezdi. Eleştirel kapsamda sosyal ağ paylaşımı yapanların evine iki araba polis/jandarma gönderebilen güçlü(!) devlet Trabzon stadında süt dökmüş kedi gibiydi.

    İRONİNİN BÖYLESİ…

    Dehşete varan bu görüntülerin daha birkaç ay önce sahanın ortasında bir kulüp başkanının yumruklarıyla kafası, gözü dağılmış bir hakem gözetiminde gerçekleşmiş olması ürpertiyi ve ürküyü katlayan bir başka acı gerçekti.

    Bu engin hoşgörü hakemlerin sövülmeye ve dövülmeye devam edeceğinin kanıtı olarak tarihteki yerini aldı bile.

    Aynı pahalılığın, aynı yoksulluğun ve aynı yoksunluğun altında ezilen yığınların takım yandaşlığı söz konusu olunca bu denli ayrışması kuşkusuz doğrudan sporun değil ama sporu ustalıkla kullanan yozlaşmış siyasetimizin eşsiz buluşudur.

    Şiddetin özendiricilerini mi arıyorsunuz?

    Yaklaşan seçimler nedeniyle meydanlara inen ve izlenmeleri 18 yaş altı için sakıncalı olan siyasilerin söylemlerine bakmalısınız.

    Türkiye’de siyasetin varlığını sürdürmesi ne yazık ki toplumun kutuplaştırılmasına ve yapay karşıtlıkların kurgulanmasına bağlıdır.

    Spor alanlarında tırmanmasına onay verilen şiddetin böylesi bir işlevi olabileceğini düşünmekten alamıyor insan kendisini.

  • Değerli okur,

    Neredeyse hiç yeğlemediğim bir seçenektir. Kişisel blogumu “kişisel” amaçla kullanmak. Bu yazıdaki kişisellik nedeniyle hoşgörünüze sığınıyorum.

    Pek çok kez askersel cenaze törenlerine tanıklık ettiğimi anımsıyorum. Askeri Yargıtay üyeliği de yapmış olan dayım için düzenlenen askersel törene doğal olarak yakından tanık oldum. Hatta, içinde yer aldım.

    Böylesi törenle uğurlananın tabutu Türk bayrağıyla kaplanıyor. Bu basit görünen işlemin bile özenle yapıldığını yakından gördüm.

    Türk bayraklı tabutun cenaze arabasına alınması, oradan musalla taşına konması, dinsel töreni izleyerek askersel bando eşliğinde bu kez gömütlüğe götürülmesi ve orada toprağa vermezden önce bayrağın özenle tabuttan ayrılması…

    Askerliğin değişmezi ve olmazsa olmazı kuralcılık ve disipline yakından tanık olmak…

    Hüzünlü ve acılı gün Türk ordusunun kendisine hizmet edene değerbilirlik gösterisi sayesinde onur ve gururla donanmış oldu.

    Öncelikle dayım olsa da arkadaşım gibiydi uğurladığımız!

    Yaşamımın çok önemli dönüm noktalarında yer almış, rehberliğini ve iyiliğini esirgemediği gibi olağanüstü özverili tutumuyla derin iz bırakmıştı.

    Tıbbiyeye ilk adımım olan üniversite sınav sonucunu 1979 yılının bunaltıcı sıcağında ÖSYM merkezine giderek öğrenen, ailemizi sevince ve kıvanca boğandı.

    Hiç kimselerin yapamadığını başarıp bana yüzme öğretendi.

    Örnekleri sıralamayı sürdürürsem yazının sonu gelmez!

    Yalnız bana değil ata yurdundaki yakın ya da uzak hemen herkese içtenlikli iyiliğiyle yardımcı olmuşluğu vardı.

    Onların uğurlamadaki varlığı da duygulandırıcı olduğu kadar gurur vericiydi.

    Zor zamanların, ara dönemlerin askeri yargıçlık görevini de adaletin tartısını duyarlılıkla kullanarak yerine getirmişti. Her türlü baskıya ve beklentiye boyun eğmeme kararlılığı içinde olmuştu.

    Bugün mumla aranan gerçek hukuk insanlarından birisi olarak da ardında bu bakımdan da görkemli bir kalıt bıraktı.

    Toprağa vermezden önce tabuta sarılan bayrak özenle yerinden çıkartıldı. Onurlu ve gururlu bir yaşamın anısı olarak aileye armağan edildi.

    Son görev hüznüne hem katılımcıların hem de hizmet ettiği Türk ordusunun değerbilirliği onur ve gurur kattı.

  • Öncesi de olmakla birlikte motokuryeler küresel salgınla birlikte yaşamın içinde daha çok yer kaplamaya başladılar.

    Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlunun çarparak ölümüne yol açtığı kuryeden sonra kamuoyunun bu konuya daha fazla odaklandığı görüldü.

    Türkiye’de karayollarında yolcu/sürücü/yaya olmak başlı başına tehlike ve risk kaynağıdır. Üzerinde bulunduğunuz araç iki tekerlekliyse bu olumsuzluk geometrik olarak artmış olur.

    Tehlikeler hem iki tekerlekli araç sürücülerinden hem de diğer taşıt sürücülerinden kaynaklansa da sınırı ve sorumluluğu belirsiz kuryelik işinin her geçen gün büyüdüğü ve daha fazla soruna yol açmakta olduğu görülmektedir.

    İşim gereği kazaya uğrayan kuryelerle sıkça karşılaşıyorum.

    Bu son derece tehlikeli işi yapmakta olanların herhangi bir güvenceden yoksun oluşları karşısında ürpermekten alamıyorum kendimi.

    Birkaç yıl önceydi sanırım.

    Motokuryeler hem çalışma koşulları hem de ücretleri konusunda eylemlilik içinde olmuşlardı. Sorun tek tek kuryelerden hizmet alımıyla çözüme kavuşturuldu. Elbette bu işten para basarcasına kazanç sağlayan şirketler açısından. Tekilleştir ve kendine bağla ilkesi bir kez daha çalışanı yenilgiye uğrattı.

    İş oylumları kestirilemez boyutlara varan e ticaret kurumları motokuryelerden hizmet satın alma yoluna giderek kendi başlarındaki önemli bir dertten kurtulmuş oldular.

    Sonuçta tehlikeli bir işi sosyal güvenceden yoksun şekilde yapanlar ve bu acıklı duruma izleyici olan devlet gerçeğiyle baş başa kaldık.

    Motokuryelerin şirketlere verdikleri hizmet geçmişte işçi-işveren ilişkisi çerçevesindeydi. Dolayısı ile SGK kapsamında güvenceye sahipti bu çalışanlar.

    Bu ilişkinin yerini “hizmet satın almaya” bırakmasıyla çalışanlar BAĞ-KUR şemsiyesi altına girdiler. Böylelikle “iş kazası” kavramı da ortadan kalkmış oldu.

    Geriye yalnızca trafik kazası kavramı kaldı. O da tutanakla belgeleştirilirse.

    Azımsanmayacak sayıda motokurye çeşitli nedenlerle primlerini aksattıkları/ödemedikleri için güvencesizdir. BAĞ-KUR kapsamındaki sigortalılıkta prim ödeme kişinin kendi isteğine bağlı olduğu için aksamalara sık rastlanır. Bu durumdaki kişiler geçirdikleri kazalar ya da başka sağlık sorunları nedeniyle çalışamaz duruma düştüklerinde istirahat hakkından da yoksun kalırlar. Kuşkusuz zorunlu olarak istirahat edeceklerdir. Ancak, sorun bu istirahatin ücretten yoksun oluşuyla ilgilidir.

    Denebilir ki, buna benzer ne örnekler var.

    Doğrudur.

    Ama, yaşamın her anında, her yerinde yer alan motokuryelerin yaptıkları işin riskiyle ters orantılı güvenceye sahip olmaları (ya da hiç olmamaları) üzerinde düşünmeyi gerektirir.

    Bu kabul edilemezliğin devlet gücünün (belki de güçsüzlüğünün) gözü önünde oluşu da göz ardı edilmemeli.

    Bir sosyal medya paylaşımını akla gelmeyecek hızla ve duyarlılıkla izleme alan, soruşturan ve kovuşturan devletin bu konudaki edilgenliği düşündürücüdür.

    Öteden beri bu eğilimde olan devletimizin kuryeler örneğinde olduğu gibi tümüyle patrondan yana konumlanmış olduğu iyice belirginleşmiş durumdadır.

    Her fırsatta konuşmaya “aziz milletim” sözüyle başlayanların söylemlerinin içtenlikten yoksunluğu olarak da okunabilir kurye sorunu olarak gözlerimizin önüne serilenler.

  • Elime geçen doğalgaz faturasındaki bir tümce bu yazıya esin kaynağı oldu.

    Anlatmaya çalışayım!

    “Karadeniz gazimiz” ve doğalgaz faturası?  

    Tümcelerin tümünü okuyunca durumu kavradım. 

    Ama, kavradığım durum da bir başka sorunu soktu gözümün içine.

    Bir doğalgaz faturasını Türkçe düzenlemek bu kadar mı zor olabilirdi diye mırıldanmaktan alamadım kendimi.

    Bilişim çağında yol aldığımız şu sırada Türkçe’yi her yerde olduğu gibi basılı ya da sanal bir belgede egemen kılmak olanaksız mıydı? Ya da göz ardı etmek bu kadar kolay mıydı? Sınırlı bilişim bilgime dayanarak sormak istiyorum. Türkçe yazılmış bir belgenin çıktısını Türkçe harflerle almak olanaklı değil midir? Yazılıma küçük bir dokunuş sorunu çözmeye yeter de artardı.

    Ayrıca, bilişim, terimlerin Türkçeleştirilmesinde, Türkçe’nin bu alana egemen kılınmasında öncülük yapmış bir bilim dalıdır. Tüm bilimler arasında bilişim bilimi Türkçe duyarlılığı konusunda birinciliği kimselere kaptırmayacak denli öne çıkmıştır. Yazılım, donanım, arayüz, imleç, bellek, sekme ilk akla gelenler. Türkçe karşılık bulunmamışları saymak çok daha kolay olur.

    Yozlaşmanın ve kirlenmenin alan ayırmaksızın her geçen gün arttığı günümüzde dilin bu olumsuzluktan bağışık olması düşünülemez.

    Sorun Türkçe konuşamamak ya da yazamamaktan çok düşüncemizle ilgilidir kanısındayım.

    Faturaya dönersek!

    Aylar önce Karadeniz’de verimli doğalgaz kaynakları bulunduğu yansımıştı basına.

    Buradan çıkartılan gazın kullanıma sunulduğunu anlıyoruz faturaya yansıyan bilgilerden. Ekonomik krizin sona er(e)mediği bugünlerde devletimiz Karadeniz gazından tüm tüketicilere 25 m3 armağan etmiş anlaşılan. Neyse ki, yeni bulunan gaz henüz özelleştirilmedi de böylesi bir yararı oldu insanımıza.

    “Yerli ve milli” gazın armağan edilişi bilgisi paylaşılırken Türkçe yoksunluğu ne yaman çelişki!

    Eline, beline, diline sahip ol

    Bundan 800 yıl önce Anadolu bilgesi Hacı Bektaşı Veli’nin deyişi olarak bilinir “eline, beline, diline sahip ol” öğüdü.

    Günümüzde farklı algılara yol açsa da el yurt anlamındadır.

    Bel ile nitelenense çevredir.

    Dil de Türkçemiz.

    Sekiz yüz yıl önceki öğüt, izleyen yıllarda Osmanlı’nın bir kulağından girip ötekinden çıkmıştır. Saray çevresinin ve devletin dili olarak Farsça-Arapça kırması Osmanlıca yeğlenmiştir. Osmanlıcanın kör kuyusuna düşenler Türkçe konuşanları ve böylelikle onu canlı tutanları barışta çiftçilikle, savaşta ise ölmekle görevlendirmişlerdir. Tüm olumsuzluklara karşın Türkçe Anadolu halkının dilinde varlığını sürdürmüştür. 

    Deyim yerindeyse yaşamını derin dondurucuda sürdüren Türkçe, Cumhuriyetin yazı devrimiyle bir kez daha yaşam bulmuş, gelişmiş ve serpilmiştir. 

    Her türlü olumsuzluğa karşın yurdumuza sahip çıkma duyarlılığının sürdüğünü sevinerek söyleyebiliriz.

    Dilimize ise çok da duyarlı olduğumuz söylenemez.

    Özellikle, “yerli ve milli” söyleminin ortamda baskın olduğu son dönemde bu duyarsızlığımızın düşündürücü olduğunu saptamak zorundayız.

    Çevre duyarsızlığımızın yaşamsal sorunlara neden olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı?

    Dil duyarsızlığımızınsa bu önemli aracı silah olarak kullananların işine yaradığı, onlara eşsiz fırsatlar sunduğu kuşkusuzdur.

    Dilimize sahip çıkmanın öneminin anımsanması dileğiyle. 

  • Geçen dönmede ABD başkanlığı yapan Donald Trump sıradışı kişiliğinin yanı sıra kabalığıyla ve yozlaşmışlığıyla da izler bıraktı gerisinde. Bu yanıyla dünya kamuoyunun ilgi alanında olmasına şaşırmamak gerekir.

    Ama, bu olumsuzluklardan yararlanarak işi NATO ve emperyal seviciliğine de vardırmamak gerekir.

    Cumhuriyetle adaş ve yaşıt gazeteye Londra’dan yazan Elçin Poyrazlar “Trump 2.0” başlıklı yazısında tam da bunu yapmış.

    Emperyalist ülkelerdeki politik saflaşmayı sağ-sol çelişkisine indirgemek daha baştan yapılan önemli hatadır. Bu ülkelerdeki sağ-sol ayrımının yapay olduğunu anlamak zor değildir.

    Örneğin Almanya’da “sosyal demokrat” etiketi taşıyor diye bu addaki partilere yakınlık duymak ya da sırf “yeşil” adı taşıyor diye sözde çevreci partilere sıcak bakmak tarihsel yanılgılara sürükleyebilir kişiyi.

    Koskoca Almanya’yı ve doğal olarak onunla birlikte AB’yi ABD’nin vasalı yapanların sosyal demokratlar ve yeşiller olduğunu görmezden gelirseniz sosyal demokratçılık ve yeşilcilik oynamayı sürdürebilirsiniz.

    Bu güdüyle yaklaştığınızda ABD’de Demokratlara yakınlık duymanız akla yakın görünebilir.

    Ukrayna’yı Rusya’ya karşı savaşa sürenler de, İsrail’i Filistin’de kayıtsız, koşulsuz destekleyenler de ortanın solunda olduğu sanılan, kimi çokbilmişlerimizce sosyal demokratlıkla özdeşleştirilen (sosyal) demokratlar değil mi?

    Trump seçilirse Rusya, Çin ve İran gibi otokrat ülkeler için fırsat doğarmış yazarımıza bakılırsa. Yaşamını sürdürdüğü İngiltere’nin yakaladığı sığınmacıları yüzer gettolarda tuttuğunu, İngiltere karasına ayak bile bastırmadığını bilmiyor olabilir mi Trump karşıtı, Biden tutkunu hanımefendi?

    Trump iktidara gelirse Ukrayna’ya desteğini çekebilirmiş. Buna üzülen sayın yazar Rusya’nın başka ülkelere yönelik iştahının kabarmasından kaygılanarak emperyal seviciliğini perdelemekten geri durmamış.

    ABD baskısı ve denetimi olmazsa İsrail’in Filistin’de daha da azgınlaşabileceğinden kuşku duymaktan alamamış kendisini yazar hanımefendi bunca karmaşada.

    Sanırım haberleri izlememiş.

    İsrail’in Gazze saldırganlığı başlar başlamaz sınırsız destek sunan Biden ve başta dışişleri bakanı olmak üzere ABD yönetimi değil miydi?

    Trump’ın yabancı ülkelerde asker bulundurma isteksizliği ilk bakışta olumlu gibi görünse de uzun erimde ortadoğuyu içinden çıkılmaz bir savaş bataklığına sürüklermiş.

    Trump’ın Tayvan konusunda Çin’le uzlaşması olasılığı da dünyanın geleceği bakımından hiç olumlu bir durum değilmiş yazarımıza göre. Bu uzlaşının korumasız kaldığını düşünen Japonya ve Güney Kore’yi nükleer silah edinmeye yöneltmesi olasılığından söz ederek hiç akla gelmeyeni dışavurmuş.

    Trump’ı ilk dönemi boyunca baskıcı rejimlerle her türlü alışverişe girmekle de suçlamaktan geri durmamış!

    İlahi Elçin Poyrazlar!

    Cumhuriyetle adaş ve yaşıt gazetede yazıyor olmakla birlikte emperyalizmi hiç ama hiç anlamamışsınız.

    Obama başkan olduğunda Van’da bir besicimizin onlarca koyununun Obama onuruna kurban ettiği yazılmıştı basında. Hiç kuşkum yok o olay da sizi fazlasıyla heyecanlandırmıştır.

    Trump ya da Biden?

    Bu ikiliden hangisinin ABD başkanı olacağına bırakalım da Amerikan seçmeni karar versin!

    Yazıyı bir soruyla bağlamış olalım!

    Trump ABD başkanı olsaydı dünya şimdikinden iyi mi yoksa daha kötü mü olurdu?

    Umalım, dileyelim!

    Londra’dan yazan Elçin Poyrazlar bu yalın soruyu da aklına getirsin ve yanıtı üzerinde düşünsün!

    Bu yazı her şeyin ötesinde aydın bozgununun belgesi olarak geçmiştir tarihe.

    Eleştirime konu olan yazının 9 Şubat 1934’te imzalanan Balkan Paktı Antlaşması’nın yıldönümüne rastlamış olması ayrıca acıklı bir durumdur.

    Son bir soru!

    Londra’da yaşamak NATO’culuğu ve emperyal seviciliğini kaçınılmaz mı kılıyor?

  • Cumhuriyet tarihinin en büyük yıkıma yol açan kıranlarından birisinin yıldönümünü geride bıraktık.

    Haklarını verelim!

    Ekranlarda ve basında yok yoktu.

    Titrek sesli, ağlamaklı tipler izleyenlerin gözlerini nemlendirmeyi başardılar. 

    Eşsiz dayanışmamızdan, yardımlaşmamızdan ve elbette başarılarımızdan dem vurup ahaliyi duygu selinde boğmaya vardırdılar işi.

    Bunca izlenceden sonra vicdanlar temizlendi ve akça pakça oldu kuşkusuz.

    Neyse ki pek az kimse bu kırandan sonra, yaşadıklarımızın akılsızlığımızdan kaynaklandığını dile getirdi de duygu yüklü güne gölge düşmemiş oldu. 

    Kayıplar ve onların içinde çocuklar

    Duygusal fırtınada boşlukta yankılanıp giden seslerden birisi ve önemlisi de kayıplarla ilgili olanlardı.

    Yıkıntıdan sağ olarak çıkartılan, cankurtarana ya da hastaneye teslim edilen ama yer yarılıp da yerin içinde kaybolanlar.

    Kırka yakın çocuğumuzun kayıp olduğu savları dile getirildi. 

    Öldükleri belgelenmediğine göre sapkın tarikatların ağına mı düştü bu kimsesiz evlatlarımız?

    Yoksa, kimsesizliklerinden yararlanılarak taze organlarıyla başkalarına can mı oldular?

    Araştırmaya değmez miydi?

    “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir”

    Kurtarıcılar ve Cumhuriyetin kurucuları geleceğimiz olan, milletin temel taşı çocukları her şeyin önüne koymuştu.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında ve Milli Mücadele’nin ilk döneminde Doğu cephesinde 4000’den çok çocuğa kol kanat gerdiği bilinir örneğin Kâzım Karabekir’in.

    Yaptıkları belgelidir.

    İlgilisi “Çocuk Davamız”ı okuyabilir.

    Mustafa Kemal Paşa da geri kalmamıştır savaşın kan ve barut kokan meydanlarında çocuklara ilgi ve sevgi göstermede. 

    Doğu cephesinde Bitlis, Muş, Diyarbakır’daki görevi sırasında rastladığı kimsesiz çocuklardan edindiği evlatlar olduğu bilinir.

    Atatürk sığırtmaç Mustafa’yla

    Bir tanıklığı da oldukça dokunaklıdır.

    Muş yakınlarında bir karı kocanın peşine düşmüş ağlayan bir çocuk çeker dikkatini Paşa’nın.

    Çifte seslenerek çocuğu niye ağlatıyorsunuz diye soracak olur. 

    Aldığı yanıt : “O, bizim çocuğumuz değil ki!”

    Belli ki anasız babasız kalmış bir öksüz, yetimdir. Peşine takıldıklarını ana-baba yerine koymuştur.

    Milli Mücadele sonrasında, Cumhuriyet kurulmazdan önce Dr Mehmet Fuat (Umay) mart 1923’te ABD’nin yolunu tutar. 

    Haftalar süren, yolu farklı şehirlere düşen konukluğunda ABD’deki Türklerden ve Müslümanlardan kuracağı Çocuk Esirgeme Kurumu için yardım ve bağış toplar.

    Cumhuriyetin kimsesizlerin kimsesi olmasından birkaç kesit paylaşmış oldum.

    Daha niceleri eklenebilir.

    Cumhuriyetin 100. yaşına yerkabuğu bozgunuyla girmesi hiç kuşkusuz hepimizi üzdü.

    Cumhuriyetin 100. Yaşında Cumhuriyetin başındakilerin çocuklarımıza sahip çıkamamış olduğunu düşündüren görüntü üzüntünün ötesinde yüreklerimizi dağladı.

    Cumhuriyetin son zamanlarda soyut bir olguya indirgenmesi çabaları yanıltmasın!

    Cumhuriyet insanına, çocuğuna, geleceğine sahip çıkmanın görkemli adıdır gerçekte!

    Deprem, Cumhuriyeti yozlaştıranların maskesini düşürmüş oldu.

    Maskeler düştü düşmesine de bu uğurda paha biçilmez bedeller ödendi…

    Çocuklarımızın, kadınlarımızın ve elbette sayısız insanımızın başına gelenleri Cumhuriyeti başına gelenlerden ayrı tutabilir miyiz?

    Kaygıyla…

  • Yerel seçimlere geri sayım başladı. Adayların tümünün belirlenmediği süreçte adlara yönelik tartışmalar ve beklentiler olanca hızıyla sürüyor. Adların tamamlanması sonrasında sıranın ilkelere ve kavramlara gelmesi öncelikli dileğimiz.

    Bir yandan görevdeki başkanların yaptıklarını sergilemesine tanık olurken diğer yandan da göreve gelmek için kendisini gösterenlerin yapacaklarını sıraladığını görüyoruz.

    Sapla samanın karıştığı, ilkelerden çok adların konuşulduğu ortamdaki doğruları süzmek olanaksız değilse de oldukça zor.

    İzmir’in Konak ilçesinde yaşayan bir kimse olarak kendimce gözlemler yaparak, çıkarımlarda bulunmaya çalışıyorum.

    Geçen yerel seçimlerden önce de benzer şekilde davrandığımı anımsıyorum.

    Büyükşehir düzenlemesiyle birlikte çoğu belediye gibi İzmir belediyesi de kırsaldaki görevlerle baş başa kaldı. Buna merkezi yönetimin “olmayan” tarım ve hayvancılık politikaları eklendiğinde belediyenin enerjisini önemli ölçüde tüketmesi de kaçınılmaz oldu.

    Unutulan tarım ve hayvancılık İzmir, Ankara ve Eskişehir gibi illerimizde belediyelerin katkılarından azımsanmaz yararlar da gördü.

    Türkiye genelinde % 10’lara düşen kırsal nüfusun İzmir’de % 25’lerde olması hem ilimiz hem de ülkemiz için büyük şanstır.

    Kente dönersek!

    Bir belediye yönetimini sınamak için kendimce birkaç başlık türettim.

    • Kaldırımlar
    • Otobüs durakları
    • Çöp

    Açmakta yarar var!

    Kaldırımlar hemen her an ayağımızı bastığımız önde gelen kamusal alanlar. Adı üstünde yaya kaldırımı, yayalar için mi? Yoksa, yayalar dışındaki her nesne ve özne için mi? Kaldırımda yürüyebilmek bile başlı başına olumluluk sayılmalı. 

    Kazılıp da kapatılmayan çukurlar, bir yolunu bulup kaldırıma çıkmış motorlu taşıtlar. Ardınızdan ya da önünüzden her an ortaya çıkıveren bisiklet, motosiklet, bingit vb araçlar. 

    Diğer yandan işyerlerinin kullanım alanına kaldırımları eklemekte sakınca görmeyen esnaf. 

    İkide bir de bozulup yapılmalarına karşın bir türlü istenen niteliğe kavuşturulamayan, bırakınız engellileri ve yaşlıları engelsizleri bile zorlayan kaldırımlar.

    moloz.jpg

    Kaldırımlar bağlamında belediyelerimizin başarılı olduğunu söyleyemiyorum. Daha da kötüsü, bu olumsuzluğu giderme doğrultusunda bir çaba da göremedim geçtiğimiz dönem boyunca.

    Otobüs durakları da sınır ve kural tanımaz taşıt sürücülerinin kolayca üzerine çökebildiği bir başka kamusal alan olarak çıkıyor karşımıza. Durak ceplerinin 7/24 taşıtlarla dolu olduğuna hemen hepimiz yakından tanık olmaktayız. 

    Çöp güvenliği bir başka önemli sorun. Bu önemli sorunun çevre ve toplum sağlığı sorunlarına yol açabilme olasılığı konunun önemini algılamamıza yardımcı olacaktır. Dönüştürülebilir çöplerin toplanmasına ilişkin sorunların giderilmesinde yol alınamazken evsel atıkların toplandığı çöp kutularının çöp toplayıcıların erişiminden kurtarılamamış olması da bir başka önemli sorun. Çöp toplayıcılığı o denli yerleşikleşme yolunda ki, söz konusu kişilerin kooperatifleştiği ve örgütlendiği görülür oldu. Geçen mayıstaki Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde adaylardan birisinin çöp toplayıcılarla bir araya gelerek birlikte fotoğraf verdiğini bile gördük.

    Hakkını yememek bakımından belediyenin İzmir’de kırsaldaki yararlı çalışmalarına ek olarak hem İZSU hem de metro bağlamında başarılı olduğunu görmezden gelmemek gerekir. Bu ve benzeri çalışmalara merkezi yönetim bütçe katkısının hiçe yakın düzeyde olduğunu unutmaksızın.

    Sokaktaki vatandaşın yaşadığı her türlü olumsuzluğu yönetimden bilme alışkanlığı ve kolaycılığı bir bilinmeyen değildir. Kaldırım taşının kırık olmasından belediye sorumludur elbette. Ya o kaldırıma taşıt aracını çıkartanın sorumluluğu?

    Yerel ve genel yönetimin odaklanması gereken iki anahtar sözcükle sonlandırmış olayım!

    “Kamu yararı” ve “kamusal hakkın korunması”!

    Bu iki kavrama yaklaşım başarının da anahtarı olacaktır kanımca.

    kaldırım.jpg

    Kentte yaşamak kentli olmaya yetmiyor.

    Kurallarla, sınırlamalarla ve ortakyaşarlıkla barışık olmayan bir kent yaşayanının da ortaya çıkan olumsuzluklarda önemli payı olduğunu aşağıdaki görselle anlatmış olayım.

    KOLOMBİYA.jpg

    İzmir Karantina, 15 Temmuz Demokrasi Meydanı

    Görsel yakın zamanda tarafımdan çekildi. Bizim graffiticilerimiz kirletmezden önce bir duvar resmi vardı. Kolombiyalı sanatçılarca yapılarak İzmir’e armağan edilmişti. Graffitiyi de küçümsemiyorum ama sanatçı duyarlılığı olan birilerinin bir başka sanatçıdan saygıyı esirgemeleri aklın alacağı davranış olabilir mi?

    Büyük usta Nazım’dan ödünç aldığım dizeyle seslenirsem : “…. kabahatin çoğu senin canım kardeşim”

    En büyük hatamız kentleşmeyi yığışmaya, üşüşmeye ve doluşmaya eşdeğer saymış olmamızdır. 

    Bu üçlemenin olduğu yerde işlerin düzelmesi, iki yakamızın bir araya gelmesi kolay değil elbette.

    Hiçbir gerekçe iyiyi, doğruyu, güzeli aramamızın önüne geçemez diyerek çabalamayı sürdürelim.

  • “Dünyayı Kurtaran Adam”

    “Turist Ömer Uzay Yolunda”

    “Astronot Niyazi”

    İlk anda aklımıza geliveren ve uzay tutkumuzu yansıtan yapıtlar.

    İnsanın aya ayak basmasıyla birlikte hız kazanan bilimkurgu akımının Türkiye’de boy göstermemesi düşünülemezdi.

    “Soğuk Savaş” sırasındaki saygınlık da sağlayan önemli yarış alanıydı uzay çalışmaları.

    Bu sırada hem batıdan hem de doğudan ABD ve SSCB dışındaki ülkelerden de gökmenlerin uzaya çıktığı anımsanabilir. Her iki taraf da bağlaşıklarını uzaya taşımıştı. Batı kampının çoğu zaman uyumlu üyesi olan Türklere her nedense sıra gelmemişti.

    Geçtiğimiz yıllarda doğrudan Cumhurbaşkanı hiç gerekli ve anlamlı değilken “Aya sert iniş”ten söz etmişti.

    Kamuoyunun ilgisini çekme amaçlı, “bizden önce uzay yoktu” tadında bir çıkıştı. Aya sert iniş işlerin zora gittiği sırada başvurulan “ivedi durumda camı kırınız” eşdeğeri bir söylem olmuştu.

    “Aya sert iniş” bile hem teknolojik hem de parasal bakımdan uzağımızdayken bilet bedelini ödeyerek de olsa uzay yolcusu olmak iktidar açısından tepe tepe kullanılacak gelişmedir.

    Bu konuda ne söylense iktidarın arka bahçesini uyandırmak ya da bilince kavuşturmak olası görünmüyor.

    Özetle, Türkiye yeni bir kördövüşü alanı kazanmıştır diyebiliriz.

    Olayın bu yönünü bir yana bırakıp çok konuşulmayan yanına değinelim.

    Uzaya çıkan ilk Türk Alper Gezeravcı!

    Her ne kadar eleştirilse de uzaya çıkmak belirli ölçütlere sahip olmayı gerekli kılıyor. Bu ölçütlere sahip Türk’ün bir hava kuvvetleri pilotu olduğunu anımsatmakla başlayalım.

    Türk ordusunun onurlu, gururlu pek çok üyesi gibi o da kumpaszede!

    Aklandıktan sonra ordudaki eksiklik koşullarında sivil pilotluğu bırakarak vatan görevine koşanlardan.

    Yaşadığı tüm olumsuzluklara karşın ülkesine bağlılığını yitirmeyenlerden.

    Liyakatinin eksiksiz olduğu kuşkusuz.

    Son yıllarda asker pilotlara THY’nin iş vermekten kaçındığını ekleyelim.

    Her türlü hoyratlığa karşın uzaya gönderecek Türk’ü hava kuvvetlerinde bulmuş olmamız ibretlik bir olgu.

    Bugün devletin doruğundan başlayarak bakanların, bakan yardımcılarının, çoğu üst düzey bürokratın, valilerin ve başka kamu yöneticilerinin künyesinde “imam hatip” olduğunu okursunuz.

    Olur olmaz, yaraşır yaraşmaz dinlemeden hemen her konuma “imam hatipli” yerleştirme kötü alışkanlığı iş uzaya çıkacak Türk bulmaya gelince duvara çarpmış olmalı.

    Parasıyla da olsa uzay yolcusu olabilmek belirli özellikler ve üstünlükler gerektiriyor.

    İktidar için bu çok önemli olmasa da uzay yolculuğu başkalarınca düzenlendiği için “hakkaniyet” ve “liyakat” bir kenara konamıyor.

    Bu kez bir hak edenin başarısıyla gururlanacağız.

    Eklemekte yarar var!

    Şimdi yerinde yeller esen askeri okullar ve harp okulları kendi alanındaki sivrilmelerinin yanı sıra Türk yüksek öğretiminde yarattıkları nitelik ve düzeyle de ünlenmişti.

    Bugün FETÖ’den yakınanların da aralarında bulunduğu sayısız ilgisiz ve bilgisiz yetkilinin şaşkın bakışları arasında yozlaştırılan askeri eğitim, öğretim ve sağlık kurumlarını kapatmak yersiz bir gerekçenin ürünüydü.

    Hemen her kapıyı açan imam hatip anahtarı uzay yolu kapısını açamadı.

    Gezeravcı uzay yolculuğuna Ata’nın sözleriyle başladı!

    “İstikbal göklerdedir!”

    Bu sözler Atatürk’ü “yakaya takılacak resim” olgusuna indirgeyenlerin kulağına küpe olur mu dersiniz?

  • Etnik ayrılıkçı terör son 40 yılda kendisini göstermiş gibi görünse de varlığı Cumhuriyetle yaşıttır.

    Son 40 yıldaki değişiklik dünyadaki dengelerin farklılaşmasıyla sözde müttefiklik anlayışının da evrilmesidir.

    Aynı ittifak içinde, NATO’da yer alan ABD-Türkiye ikilisinden Türkiye NATO’culuktan şaşmazken NATO’nun baş oyuncusu ABD müttefiki Türkiye’yi örselemekten geri durmuyor.

    Birkaç çift söz de iç cepheye söylenmeli!

    Kısa aralıklarla yaşanan ve bir kezde çokça askerimizi aramızdan alan terör saldırılarından dil ucuyla da olsa rahatsızlık duymayan iki yapı var. Her ikisine de parti demeye dilim varmıyor.

    HÜDAPAR ve DEM Parti!

    İlki iktidarın bağlaşığı. Bu sayede girdiği TBMM’de federasyon isteğini dile getirme özgüveni içinde olduğu görüldü.

    İkincisinin etnikçiliği ve ayrılıkçılığı da kuşku götürmez gerçek. Şimdilik ana muhalefet partisi CHP’nin öncelikli ilgi alanında.

    Bu tabloya bakınca Türk siyasetinin önde gelen oyuncularının terör saldırıları sonrasında döker gibi yaptıkları gözyaşlarının sahte olduğunu anlamak zor değil.

    Bu arada, böylesi bir ulusal güvenlik sorunu karşısında Cumhurbaşkanının iki parti önderiyle iletişim kurmasına karşılık muhalefeti yok sayması da bir başka iç cephe sorunu olarak tarihe geçmiştir.

    Türkiye, Atatürk’ten sonra yaşadığı sapmayı NATO’ya girerek yerleşikleştirdi. Üstelik bu doğrultuda Mehmetçik’i Kore’de ölüme göndermek gibi üst perdeden bir eylemle çıktı sahneye. Bu anlamsız, onursuz ve akılsız davranışı sergileyenleri ve Türkiye’yi NATO bataklığına sokanları olumsuz şekilde anmış olalım.

    NATO için ölen Türkler, bugünlerde NATO için(de) ölüyorlar.

    Şehitlerin sıvasız evleri, çadırdan hallice ısıtıcısı bile olmayan barınakları kamuoyunun ilgisini çekiyor. Duygusallığa karışan öfke sorunun özünü ıskalamayla sonuçlanıyor.

    Başı ağrımasın diye askeri ölme göreviyle donatan iktidar şehit ailesinin çadırına alın şu ısıtıcıları da projektörler üzerimizden uzaklaşsın demeye getiriyor.

    Kaba ve bir o kadar içtenlikten yoksun bir davranış olarak not edildi.

    Bu arada, Türkiye’nin içine düştüğü açmazın baş nedeni olan siyasetin şehitler üzerinden oy kazanımı derdine düşmüş olması da ibretlik bir başka durum olarak kendisini göstermiştir.

    NATO’culuktan vazgeçemeyen siyasetimize son dönemin iktidarını da ekleyebiliriz. İçeride coşkulu ve tutkulu kitlelere “Kahrolsun ABD” diyenlerin dışarıda NATO’culuktan şaşmamaları adamakıllı irdelenmeyi hak ediyor.

    ABD’nin ve ona eklenen pek çok Avrupa ülkesinin Türkiye’den toprak koparmaya çalışan etnikçi teröre destek olduğu, hiç olmazsa yüreklendirdiği su götürmez gerçektir.

    Durum bu denli açık ve ortadayken termal kamera gördü mü görmedi mi ya da İHA’lar SİHA’lar uçtu mu uçmadı mı türünden anlamsız tartışmaların ateşini harlamak hedef saptırmanın ötesinde anlam taşımamaktadır.

    Önceki yıllarda kışın paydos eden PKK terörünün kış ortasında devinime geçmiş olması düşündürmenin ötesinde gerçeği gözümüzün içine sokan gelişme sayılmalıdır.

    Ne yapmalı?

    Devlet aklını öne çıkartmalı!

    Bundan birkaç gün önce MİT’in kuruluş yıldönümünde salonda bulunan MİT görevlilerinin görsellerini kamuoyuna sunan devletin aklını çoktan yitirmiş olduğunu söylesek abartmış olur muyuz?

    Süper akıllı topluma doğru yol alınan günümüzde her şey, her nesne akıllanırken devletimizin akıldan yoksunlaşması korkunç bir durumdur.

    Misakı iktisadisi bozguna uğramış bir ülkenin bu yetmezmiş gibi aklını da yitirmiş olma belirtileri göstermeye başlaması karamsarlık kaynağımızdır.

    NATO için ölmüştük!

    NATO için(de) ölmeyi sürdürüyoruz.

    Üç çeyrek yüzyıldır değişen ne?

    Yakında TBMM İsveç’in NATO’ya girişini oylayacak. TBMM’nin tulum çıkartarak onayı kimseleri şaşırtmayacak. Birkaç karşı oy şeref golü niyetine sevnidirecek. NATO’cu Türk siyasetinin foyası bir kez daha ortaya çıkacak.

    Geçenlerde 100 yaşında bu dünyadan göçen Kissinger ‘ın şu sözleri özümsenmeye değer : “ABD’nin düşmanı olmak tehlikeli olabilir ama dostu olmak ölümcüldür!”