Basına yansıyana bakılırsa yenidoğan yoğun bakım çetesi çökertilmiş. Savlandığına göre kimi sağlık çalışanları yenidoğanları özel sağlık kuruluşlarının yenidoğan yoğun bakımlarına yönlendirmekteymiş. Yoğun bakımlardaki kimileri de yenidoğanları gerekmediği halde yönlendirmekteymiş. Bu yazının amacı işin bu yanına odaklanmak değil.
Birkaç yıl öncesine uzanalım.
Toplumun küresel salgın korkusuyla sarmalandığı günlerde Türkiye’deki yoğun bakım yatağı sayısı pek çok kişinin içini ferahlatmıştı. Kovid’e yakalanırsak ve olur da yoğun bakımlık olursak yer kısıtı yaşamamız söz konusu olmayacaktı bolca yoğun bakım yatağımız olduğu için.
Tüm dünyada ve özellikle de gelişmiş ülkelerde yoğun bakım yatağı sıkıntısı yaşanırken bizdeki bolluğun nedenini sorgulamak pek de akıl edilmemişti. Akıl edenlerin cılız sesi de boşlukta yankılanıp gitmişti.
Türkiye’de sağlık düzeneğini sağlıkta dönüşümden önce ve sonra diye ikiye ayırmak gerekir. Hemen eklemekte yarar var. Sağlıkta dönüşüm öncesindeki zorluklar, kısıtlılıklar ve sorunların bunalttığı insanlara sonrasındaki akıldışılığı dayatmak hiç zor olmadı. O günlerde işin uzmanlarının uyarıları bir kulaktan girdi ötekinden çıktı. Şimdilerde gelinen noktada sağlık ortamının zorlukları bir kez daha katlanarak artmış durumda. Bu da başka bir yazı konusu olacak denli önemli.
Sağlıkta dönüşümden sonrasında nicelik hızla artarken nitelik ters orantılı şekilde dibe vurmaya başladı. Hekime ve sağlık hizmetine erişmenin görece kolaylaşması bu önemli ayrıntının göz ardı edilmesini kolaylaştırdı.
Sağlık hizmetinin niceliği artarken niteliği düştü. Bu olurken sağlık ortamı bu işten para kazanmaya heveslilerin yararlanımına hem de sınırsızca ve denetimsizce açılmış oldu.
Bu ortamda ardışık çoğalan özel sağlık kurumları yaşamımıza girdi. Yoğun bakım yataklarının artışı da eşzamanlı olarak yaşama geçti. Kazanç odaklı özel sağlık kurumları bu ortamda yoğun bakım yataklarını artırmaya girişti. Yoğun bakım hastalarına kamunun ödediği para kazanç heveslilerini harekete geçirmeye yetti.
Son olaydaki ayrıntıya bakılırsa eski sağlık bakanlarından birinin sahipliğindeki özel sağlık kuruluşları da soruşturma kapsamındaymış. Kamuoyunun ilgisini çekmesi kesin olan bu durumun yanı sıra yoğun bakım yataklarındaki sayısal artışın olası nedenleri dile getirilir mi? Yoğun bakım yataklarındaki sayısal artış bu yatakların hemen her zaman ve her kurumda dolmasına engel olacak çokluktaydı. Doluluğu sağlamak için küçük dokunuşlar yeter de artardı.
Kamuoyunun bilgisine sunulur mu?
Nasıl ki şeytan ayrıntıda gizliyse, bu olaydaki püf noktası da yoğun bakım yatağı sayısındaki geometrik artışta gizli.
Şişirilen yoğun bakım yatağı sayılarının böylesi bir olumsuzlukla gündeme gelmesi bence hiç şaşırtıcı değil.
Günah keçisi bellenenlerin haklanmasıyla yetinilecek mi?
Yoksa, kök nedene yönelik araştırma yapılacak mı?
İçimizden gelen ses derinleşilmeyeceği yönünde olsa da bekleyip görelim.
Yılın ilk dil bayramını bu ay kutluyoruz. Karamanoğlu Mehmet Bey’in olabilen her yerde Türkçenin egemen kılınması buyruğu aradan geçen 800 yıla karşın geçerliliğini sürdürüyor.
Türkiye’nin parası karşılığı Avrupa’nın sığınmacı selinden korunması görevini üstlenmiş olması sayılamayacak kadar çok alanda yaşamsal sorunlara yol açtı.
Suriyeliler ve onlara eşlik eden Araplar deyim yerindeyse Türk vatandaşlarının önüne geçirildi. Suriyelilere tüm kapılar ardına dek açılırken Türk vatandaşları bulundukları konumdan hoşnutsuzluk duyma noktasına sürüklendiler.
İzmir’de Kemeraltı’dan başlayan yaya yolculuğumu kimi zaman Havra sokağı yoluyla Tilkilik bölgesine uzattığım olurdu. Son birkaç yıldır ayaklarım o rotaya yönelmekte gönülsüzleşmişti.
Tilkilik başta Suriyeliler olmak üzere kentteki diğer yabancıların barınma ve yaşam merkezine dönüşmüştü. Sahraaltı Afrikalıların da bulunduğu bu yerde her nedense Arapça dışındaki dillerde tabelalara rastlanmaz olmuştu.
Sığınmacılara gösterilen aşırı olumlu ilginin altında yatan bir başka etken de siyasi iktidarın yurttaşlıktan çok dindeşlik öğesine gösterdiği ilginin ürünüydü. Böylelikle, son noktaya ulaşılabileceği ve din temelli yapılanmanın kotarılabileceği mi tasarlanıyordu sorusunu akla getirmemek olası değildi.
Yerel seçimler sonrasında basına yansıyan bir haberde sözünü ettiğim bölgedeki Arapça tabelaların zabıta tarafından indirilmesinin sağlandığını okumuştum. Bu haberin güdülediği istekle yolumu uzun bir aradan sonra bölgeye düşürdüm.
Beş yüz metreye eşdeğer yürüyüşüm boyunca Arapça’ya rastlamamış olmam beklediğim durum değildi. Tek tük de olsa Arapça varlığını korumuş olabilir diye öngörmüştüm.
Belli ki zabıta işini ciddiye almış ve gereğini eksiksiz yerine getirmişti.
Yönetenler duyarlı olunca başarılamayacak şey yokmuş diye mırıldandım.
Bu çizginin korunması ve olumsuzluğun dirilmemesi için bir süre daha özenli olma gereği gün gibi ortadadır.
Dünyanın başka yerlerinde de devletler, ülkeler yabancılara kapılarını açma zorunluluğuyla karşılaşabilirler. Kaldı ki, bizdeki kapı açmanın aradan geçen 10 yılı aşkın süre sonra zorunluluktan çok hevese ve bu işi değişmez göreve dönüştürme isteğine dayandığı tartışmasızdır.
Arap kökenlilere olumlu ayrımcılığın altında yatan kök neden insancıl davranıştan çok gizli ajandada yer alan amaca varmayı kolaylaştırmak olduğunun altını ikileme düşmeksizin çizmek abartılı bir yaklaşım sayılmaz.
Her şeye karşın, sığınmacı görünümlü bu kimseler Türkiye’de kalacaksa, bize düşen insancıl görev fazlasıyla yerine getirilmiş olacaktır. Buna karşılık sığınanlara düşen bir görev de göz ardı edilmemelidir. Burada olmayı sürdüreceklerse bulundukları ortamla bütünleşmek zorunda oldukları unutulmamalıdır. Oysa ki, bu örnekte yaşanana baktığımızda Türkiye’nin Arap kültürüyle bütünleşmesi, kendi kültüründen vazgeçmesi gibi ucube bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görmek hiç de zor değildir.
Dil, üniter bir devletin önde gelen birleştiricilerinden birisidir.
Bu birleştiriciden vazgeçmenin sonunda varılacak noktayı kestirmek hiç zor olmasa gerektir. O kapı bir kez açıldığında yaşanacaklara ilişkin sayısız örnek dünya tarihinde yerini almış durumdadır.
Tarih ders alınmadığında yineleme (kötü) alışkanlığına sahiptir.
Arapça karşıtlığını yabancı karşıtlığıyla özdeşleştirme hevesi içinde olanların olaya bu açıdan bakmaları dileğiyle.
Eritre Afrika boynuzunda Etiyopya’dan yakın zamanda ayrılmış 4 milyona yakın nüfusuyla küçük bir ülke. Kestirilebileceği gibi kişi başına yıllık gelir 2000 USD’nin altında. Yoksulluğuyla ve yoksunluğuyla tam bir Afrikalı.
Son yıllarda yol bisiklet yarışlarında çok sayıda Eritreliye rastlanır oldu. Üstelik, üst düzey yarışlar bunlar. Hafta boyunca izlemeye çalıştım. Cumhurbaşkanlığı bisiklet turunun 59. sunu. Çocukluğumdan beri varlığını sürdüren bir spor etkinliğidir bu tur.
Rıfat Çalışkan, Erol Küçükbakırcı ve Ömer Ali Erikçi belleğime işlenmiş Türkler. Anımsayamadıklarım hoşgörsün. Bisikletin tam da bir emekçi sporu olduğunu unutmadan eklemiş olayım.
Burada da eksik değildi Eritreliler.
Afrika’nın bu yoksul ülkesi atletizmdeki uzun mesafe koşuculuğu başarılarına yol bisikletini eklemişti son yıllarda. Karşılığını da yalnızca TUR 2024’te değil dünyanın seçkin diğer turlarında sporcularından söz ettirerek alıyorlar. Bir konuya odaklanıp, o ortamda başarılar kazanmaya önemli örnektir Eritre’ninki.
TUR 2024’ün Çeşme-İzmir etabı koşuldu bugün.
Turun başından bu yana kim bilir kaç antik kentin içinden ya da yakınından geçmiştir bisikletçiler. Her biri birkaç bin yıllık geçmişe sahip bu paha biçilmez değerlerimizin eşliğinde Türkiye tanıtımı yapıldı böylelikle. Çok fazla para harcayarak bile böylesi bir tanıtım gerçekleştirilemezdi.
Turun Muğla ilindeki etaplarından birinde helikopter kamerası ağaçlardan bisikletçileri görünütüleyemedi. Yarım yüzyılı aşkın süredir Türkiye’nin çevresine, dağına, taşına, ağacına, kuşuna, böceğine çökenlerin erişemediği yerler görmek güzeldi.
İçlerinde Eritrelilerin de bulunduğu bisikletçiler bugün Çeşme yakınındaki Erythrai antik kentininin yakınından geçince yazının başlığı da belirlenmiş oldu.
Siz okurlara öğüdüm olsun!
Tam da şu sıralarda biri diğerini izleyen bisiklet yol yarışlarını izleyin.
Gözünüz gönlünüz açılsın.
Yarış izlerken doğal ve tarihsel güzellikleri görmüş olursunuz.
Belki de böylece ülkenin ve dünyanın iç karartan gündeminden biraz olsun uzaklaşma fırsatı bulursunuz.
Bugünü televizyon başında geçirdim. Seçkin bisikletçilerin renk kattığı yol yarışı sırasında (hâlâ) güzel ülkemizin değerlerini izleyebilmekten gururlanarak…
Bir kısa not!
Emeği, çabası ve uğraşı bu denli yüksek bisiklet sporundan yaşamını kazananların son derece alçakgönüllü kazançlar elde edebildiğini de düşünerek izledim onları. Onlara katkım ne oldu bilemem ama hiç olmazsa hünerlerine ilgimle yanıt vermiş oldum.
Çeşme’yi İzmir’e bağlayan eski ve dar yollarda geçen yarış tam bir doğa ve tarih şölenine dönüştü.
İzmir’in (zorunlu olarak) içine giren yarışta başımı öne eğdiren tek görüntü bitişe yaklaşıldığında bir bisikletçinin dişlisine dolanan market poşeti oldu. Atıklarımızın gelişigüzel toplandığının, kentte yaşayanların atıklar konusunda duyarlı olmadığının görüntülü kanıtı gibiydi kameralara yansıyan poşet.
Bunca güzel sporun varlığında Türkiye’nin kendisini şiddetle özdeşleşen futbol çukurundan kurtarma zamanı geldi de geçiyor diye mırıldandım gün boyunca.
Güzel bir yarış izlerken doğa ve tarih şöleniyle bütünleşmek TUR 2024’ün özeti oldu bence.
Daha ne olsun!
Futbol alanlarında dövüştürülmek yerine doğada güzellikler eşliğinde yarışmak!
Öne sürülen insan yitimlerinin gerektirdiği ödence için parasal olanaklarınız yetmez. Ekonomik olarak diz çökmüş bir ülke için bu durum çok daha belirgin bir sorun demektir.
Paranız yoksa “TOPRAK” alalım sesleri yükselir.
Karaya sıkışmış, Türkiye’ye düşmanlıktan en küçük çıkarı olmayan komşu Ermenistan’ın topraklarımızdaki Ağrı Dağı’na tutkusu işte bu yüzdendir. Emperyalin kanatları altına ilişen bu ülkeciğin tek umarıdır emperyalizm. Bizdeki emperyal sevicilerine ne demeli?
Her şey bir yana!
“Ermeni Soykırımı” savları AİHM’nin Perinçek-İsviçre davasını karara bağlamasıyla sonlanmış olmalıydı bu özlem. Her fırsatta hak, hukuk, adalet diyen batı emperyalizminin bu konuyu her 24 Nisan’da gündeme getirmesi karşısında alınacak tutum açık ve yalındır.
“Ermeni Soykırımı emperyalist bir kurgudur!”
Osmanlı’nın son döneminde namuslu kamu yöneticilerini emperyalizmi hoş tutmak uğruna darağacına göndermiştir o dönemin sözde yöneticileri. Tek dertleri tahtlarını, sarylarını, yoz yaşamlarını korumak ve kollamaktı.
Bu yazıda o namuslu ve vatansever kamu yöneticilerinden üçünün çığlıklarını okuyacaksınız.
Yüce anılarına saygıyla…
Uydurulmuş değil yazıya başlık olan konu! 14 Ekim 1922’de düşman denize henüz dökülmüşken TBMM kararıyla verilmiş Milli Şehit unvanı! Cumhuriyet kurulmamışken bile değerbilirliğini böylelikle koymuş ortaya 104. Yaşını kutlamakta olduğumuz TBMM.
24 Nisan’ın 100. yıldönümünde soykırım tartışmaları hız kazanmış durumda. Kantarın topuzunu kaçıran kimilerine bakılırsa soyunu kuruttuğumuz Ermeni sayısı 2.5 milyon! Orhan Pamuk’a bile rahmet okutur değil mi?
Bu olayı köklerinden kopartıp farklı boyutlarda irdelemek önünde, sonunda hatalı bir sonuca varılması anlamına gelecektir.
Bir yanda sıcak denizlere inme derdindeki Rusya İmparatorluğu diğer yanda da ticaret yollarına egemen olmaya çalışan Britanya İmparatorluğu’nun Ermeni daha doğrusu Doğu Sorunu konusundaki rolleri unutulursa ağlaşma, bağrışma ve suçla(ş)ma kıskacına düşülmesi kaçınılmaz olur.
Hasta Adam Osmanlı’nın yıkılması kararı alınıp da, topraklarının paylaşılması sürecinde Balkan Bozgunu’ndan esinlenip toprak edinme derdine düşen Ermeniler imparatorluğun doğudaki zayıf halkasıydı. Emperyalizm zayıf halkayı saptamada da, yaratmada da olağanüstü hünerlidir. Her zaman, her yerde, her türlü etkinlik emperyalin kendi eliyle yürütülmez! İşbirlikçiye, güncel deyişle taşerona da gereksinim vardır! Ermeniler bu gereksinimi karşılamak için bire bir görüntü çizmiştir.
İki devlet savaşırken taraflardan birisinin içindeki bir topluluk kendi ülkesine yönelik ihanet içinde olursa ne olur? Osmanlı Ermenilerinin başına gelen tam da budur. Ruslarla birleşip Osmanlı’yı vurma eğilimi Osmanlı topraklarındaki Ermenilerin yerlerinin değiştirilerek başka bir yere yerleştirilmelerini zorunlu kılar. Her ne kadar Osmanlı gerekli önlemleri alıp, bu işi bir düzen içinde yapmaya niyetlense de zamana özgü koşullar karşılıklı kırıma engel olamaz.
Bu gibi olayların hesabının sorulması bahanesiyle işgal İstanbul’unda işgalcilerin güdümünde sözde mahkemeler kurulmuş ve günah keçisi olarak belirlenenler yargılama kisvesi ardında darağcına gönderilmiştir. Çok daha ilginç olan darağacına gönderilenlerin daha önce yargılanıp aklanmış olmalarıdır. Hukukun bir kişi aynı gerekçeyle iki kez yargılanamaz temel ilkesine aykırıdır yapılan ikinci yargılama. Buradan da bellidir ki; birileri bu sonucu önceden belirlemiş ve sonuca uygun kılıf oluşturulmuştur.
Tam da bu noktada, düzmece mahkemeler, duyuma dayanan yalan tanıklıklar ve aceleyle alınan idam kararları bugünlerde yaşadığımız benzer mahkeme facialarını anımsatmış olmalıdır. Gizli/yalancı tanıklar, mahkeme sırasında uyuklayan savcılar/yargıçlar, gerçeklere dayanmayan acımasız kararlar ve bütün bunların sonunda onurlu konumlarından edilen askerler7vatanseverler. Ders alınmayınca, 100 yıl önce yapılanlar unutulunca bugün yaşananlara şaşırmak olası mı?
Üç günah keçisi Ermeni Tehciri sürecinin kurbanları olacaktır. Üçünün ortak özelliği vatansever, başı dik, onurlu ve namuslu insanlar olmalarıdır.
Aralarında en tanınmış olanı Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey! Bir şafak vakti ansızın idam edilen Kemal Bey’in yaşadıkları trajediden de ötedir! İdamdan hemen sonra oğlunu ziyaret için oradan geçmekte olan babasının oğlunu darağacında sallanırken görmesini kafanızda canlandırabilir misiniz? Kemal Bey, buna karşın vatan sağolsun diyebilecek, evlatlarını millete emanet ederek veda etme soyluluğunu gösterecek denli onurlu bir insandır!
Adana Ceyhan’daki Kemal Bey Anıtı. Milli Şehit yazısı silinmeden önce!
Kemal Bey (1885-1919)
Kemal Bey’in darağacındaki son sözleri!
“Sevgili vatandaşlarım. Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer buna adalet diyorlarsa hahrolsun böyle adalet. Benim sevgili kardeşlerim. Çocuklarımı asil Türk milletine emanet ediyorum. Bu kahraman millet elbette onlara bakacaktır. Allah vatan ve milletimize zeval vermesin. Amin!… Borcum var, servetim yok! Üç çocuğumu millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın millet!”
Kemal Bey’in cenazesini Tıbbiyeliler öncülüğünde vatanseverler kaldırır. Uğurlanışı büyük bir başkaldırı eylemine sahne olur! Gidişi bile umut tohumlarının ekilmesine vesile olmuştur.
Mezar taşına yazılacağı da vasiyet etmeyi unutmamıştır!
“Millet ve memleket uğruna şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey! Ruhuna El Fatiha!”
Kemal Bey kadar tanınmayan diğer iki kahramanımızdan ilki Bayburt Kaymakamı Nusret Bey’dir. O zamanın özel yetkili Nemrut Mustafa Paşa divanı İngiliz güdümlü bir sözde hukuk kurumu olarak onu da 10 Nisan 1919’da aldı aramızdan.
Nusret Bey (1876-1919)
Eşine mektubu!
“Hayriye, Vazifei resmiyemi şimdiye kadar sadıkane ve müstakimane bir suretle ifa eylediğim gibi şu Ermeni işinde de vazifei insaniyetimi elimden geldiği kadar bihakkın ifa ettim. Binaenalyh bana isnat edilen bütün cürümlerin hepsinden uzaktayım. Fakat ihtiras ve garaz işte beni mahkum eyledi. Beni mahvettiler. Aciz kalan ailem, biçare üç çocuk ve seni de mahvettiler. Allah intikamımı alsın! Masumiyetim bilahare anlaşılacaktır. Fakat heyhat… Mustafa Paşa garazkar, Cemal Paşa ha keza! İşte iki şahıs ki, bir ailenin mahvına sebep oldular. İsnat olunan suçların hiç birinin faili değilim. Şehadet eden zevat içinde yalnızca fırka kumandan vekili doğru söyledi, öbürleri hayır! Çocuklarım sana emanet! Terbiyelerine itina et! Fakir ve açsınız! Allah muininiz olsun! Elveda! Nusret!”
Diyarbakır Valisi Dr Reşit Bey başına gelecekleri sezdiği için çadır mahkemesinde figüran olmamak için kaçak yaşar bir süre. Yakalanacağını anladığı anda vasiyetini bırakarak, kafasına dayadığı tabancanın tetiğini çekmekte bir an bile ikileme düşmeyen bir başka dev adam olarak alır tarihteki yerini.
Dr Reşit Bey (1873-1919)
Dr Reşit Bey’in canına kıymadan önce ailesine yazdığı mektup!
“Pek sevgili refikam ve çocuklarım, Firarımdan dolayı polis müdürü ve muhafız paşa olanca güçleriyle beni arıyorlar. Ermeni tazıları da bunlara iltihak etmişmiş. Gayretsiz ve hissiz bazı dostlarımın ihmali planlarımı sekteye uğrattı. Utanmadan teslim olmaklığımı istiyorlar. Neticeyi karanlık görüyorum. Yakalanıp hükümetin oyuncağı ve düşmanlarımın eğlencesi olmamak için son dakikada intihar etmek fikrindeyim. Rövolverim bir dakika yanımdan ayrılmıyor ve hazırdır. Hayatımın bence hiç bir kıymeti kalmadı. Bir müsait vakitte milletime son vazifemi yapar ve hayatımın bakiyesini size hasr ve tahsis ederdim ümidiyle yaşamak isterdim. Ne çare, her istenilen olmadı. Sizi milletim için ihmal ettim. İstikbalinizi düşünemedim. Herkes beni Ermeni malıyla zenginleşmiş biliyor. Halbuki sizi temini maişetten aciz bırakıyorum. Bu da talihin bir cilvesi…”
Her üç kahramanımızın da ortak özelliği vatansever olmalarıydı! Bir başka ortak noktaları bu soylu duruşlarının işgalcileri korkutmuş olmasıydı. Onlar var oldukça Osmanlı’yı paylaşamayacaklarını düşünenler için son derece doğru hedeflerdi.
Milli şehitlerin yürek parçalayan öyküsüne değinmeye çalıştım.
(*) Aylık süreli dergi Bütün Dünya’nın Haziran 2015 sayısında yayımlanmıştır.
Benim için televizyon çağı 1974 Dünya Kupası’yla başladı. TV’de izlediğim bir sonraki büyük spor düzenlemesi 1976 Montreal olimpiyatlarıydı.
Sovyetler Birliği kültünün alabildiğine etkili olduğu yıllarda Ukrayna adı şaşırtmıştı. Oysa Ukrayna Sovyetler Birliği’ni Rusya ve Belarus’la birlikte kuran üçlüden biriydi.
Montreal olimpiyatları ırkçı Güney Afrika’yla spor ilişkisi kuran Yeniz Zelanda’nın oyunlara alınmaması isteğinin IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) tarafından göz ardı edilmesi sonrasında Afrika ülkelerinin boykotuna sahne olmuştu.
Kanada’daki Ukrayna kökenlilerin Sovyetler Birliği’ni kınayan eylemleri olimpiyatlarda iz bırakan bir başka gelişmeydi.
Ukraynalıların hem açılış törenlerindeki hem de Sovyetler Birliği-Doğu Almanya futbol maçındaki gösterisi belleklere işlendi.
Ukrayna adıyla böylelikle tanıştım.
Ukrayna sözcük anlamıyla “kenar, uç, kıyı ülke” demek.
Elbette Rusya’ya göre.
Rus devlet geleneği öteden beri Ukrayna’yı anavatan topraklarını saldırılardan koruma amaçlı bir tampon olarak algılamış.
Rusya’nın tamponu Avrupa’nın “ekmek sepeti”ydi. Bereketli ovalarında üretilen ve Ukrayna bayrağına sarı rengini veren tahıl Avrupa’yı beslerken Ukrayna’ya kazandıran değerdi.
Kültürüyle, diliyle, yaşam biçimiyle Rusya’ya eşdeğer bu ülkeyi 2019 yılında görme fırsatım oldu.
O zaman da Dinyeper’in doğusuna geçmek olanaksız değilse de yeterince güvenli sayılmadığı için “Büyük” Ukrayna turumuz Dinyeper’in batısıyla sınırlı kalmıştı.
Dinyeper batısındaki batıyla doğu arasında bile çıplak gözle fark edilebilen farklar gözlemlediğimizi anımsıyorum.
O tarihte çikolata fabrikatörü Poroşenko Ukrayna devlet başkanlığı koltuğunda oturmakta olan kişiydi.
Zelenski adının anıldığını bile anımsamıyorum.
Çok kısa süre içinde kestirilmesi olanaksız oy oranıyla seçilen değil seçtirilen bugünkü başkan Zelenski farkında mıydı bilinmez ama seçtirilen olmanın bedelini elbette ödeyecekti.
İktidarının başında Minsk antlaşmalarının gereğini yapma yönünde eğilim gösteren Zelenski Neo Nazi grupların sert çıkışı sonrasında çark edip emperyal piyon olmanın kaçınılmazlığıyla başbaşa kaldı.
Günümüze gelirsek!
Ukrayna’nın Batı emperyalizmi adına giriştiği serüven ağır yenilgiyle sonuçlanma yolundadır. Bu kişisel görüşüm olmaktan çok Ukrayna’yı bu ateşe atanların ağzından doğrulanabilecek gerçektir.
Ukrayna’yla yarım yüzyıl önce tanıştım.
Çok değil 5 yıl önce bu güzel ülkeyi yakından tanıdım.
Bugün gelinen noktada Ukrayna’nın başkaları adına giriştiği serüvenden yenilgiyle çıkması olasılığı oldukça artmış durumda.
Çok uzak olmayan gelecekte Ukrayna haritasının değişmesi kaçınılmaz gibi.
Kıssadan hisse!
Tarih bilincinden yoksun ve kendilerini seçtirenlerin tutsağı olmuş yöneticilerin bir ulusu ve ülkeyi sürüklediği felakete tanıklık etti tüm dünya.
Bu arada, Cenevre’de Rusya olmaksızın barışın konuşulacağına ilişkin tiyatroya eşdeğer etkinlikten söz ediliyor.
Sonuna yaklaşılan savaşta Ukrayna’nın Kırım konusunda en küçük şansının olmadığı açıktır.
Dinyeper’in doğusundaki Rus konumlanması konusunda öncekine dönüş olasılığı da düşüktür.
Cenevre’deki tiyatronun sonuç vermesi bir yana kurulması olası gerçek masaya Batı’daki hak kargalarının(*) oturması kimseleri şaşırtmamalı.
Polonya’nın tarihin derinliklerinden gelen Batı Ukrayna tutkusu bilinmeyen durum değildir. Kaynaklar tarandığında Polonya’nın yalnız olmadığı Macaristan, Slovakya ve Romanya’nın da Batı Ukrayna’dan parça kopartma istekleri gündeme gelirse şaşırmamak gerekir.
Düşenin dostu olmaz!
Ukrayna, emperyalizmin kullan at türünden ateşe attığı piyon olarak daha kötüsünü yaşayabilir.
Başlığın çoğu okur için yadırgatıcı olduğunun farkındayım. Bunu bilerek adım atıyorum bu mayınlı alana.
Güncel örnekle anlatmaya çalışayım düşüncemi.
Çoğumuzu sevince boğan yerel seçimler geride kaldı. Yeni başkanlar koltuklarına oturdular. Takımlarını oluşturmaya başladılar bile. Zaman zaman sancılı olsa da bu aşamanın da geçileceği kuşkusuzdur.
Yalnızca kişiler ve takımlar değil düşüncelerin de değişmekte olduğunu gözlemliyoruz.
Örneğin, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay koltuğa oturur oturmaz halk ekmek üretimi ekmeğin ederini 5 TL’ye düşürdü. Su faturalarında da % 25 indirim uygulamasının başlatıldığını duyurdu.
Göze ve kulağa hoş gelen bu kararları eleştirmek söz konusu olamaz. Ama, sürdürülebilirliklerini izlemek elbette en doğal haktır.
Bir başka kararla eskiye dönüldüğünü gördük.
Uzun mesafeli otobüs hatlarının canlandırıldığını öğrendik.
Bu uygulama doğru ve gerekli idiyse geçtiğimiz dönem boyunca neden rafa kaldırıldı?
Yanlıştan dönmek için mutlaka bir kişi değişikliği mi gerekirdi diye de sormuş olalım.
Belediye başkanlığı hiç kuşkusuz kişilerin etki bıraktığı, bırakacağı görevlerdir. Bu konuda “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” özdeyişimizi anımsamaktan alamayız kendimizi.
Diğer yandan ise, bir şeyleri sorgulamayı da göz ardı edemeyiz.
Her ne kadar yerel yönetimlere kişilerin katkısı ve etkisi önemliyse de kent dediğimiz olgunun sorunlarına ve gereksinimlerine yaklaşımın akılcı ve bilimsel çerçevede olması gereği de gün gibi ortadadır. Başka deyişle “aklın yolu birdir”. Bilgi çağına adım attığımız şu dönemde en değerli olguların akıl ve bilim olduğunu yadsıyabilir miyiz?
Seçim başarısı ortaya çıkar çıkmaz kendimce dilekte bulunmuştum.
Her ne kadar kentlerimizi, beldelerimizi doğru, dürüst ve bilgili insanlara teslim etmiş olsak da kent sorunlarını belirleyecek, onları öncelik sırasına koyacak ve çözüm yolları konusunda akılcılığı rehber edinmeyi sağlayacak kurullar oluşturulsa iyi olmaz mıydı?
Böylelikle yerel yönetimdeki hata payı en aza indirilirken öncelik ve gereklilik sıralaması bozulmamış olur muydu?
Eski Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen başkanlığında böylesi bir kurulun oluşturulması düşüncesi tam da aklımdan geçenlerin karşılığıydı.
Örneğimize dönersek uzun mesafeli otobüs hatlarının işletilmesine önceki dönemde son verilmesi raylı sistemlerle deniz ulaşımını öne çıkartma ve kitleleri bu taşıtlara yönlendirme yaklaşımının bir parçasıydı. İlk uygulandığında gösterilen tepkiler zamanla sönümlenmişti.
Kent yaşamının zahmetsiz ve konforlu olması arzulanan bir hedef olabilir. Ancak, bu ilkeyi her alana uygulamak zaman ve para savurganlığı anlamına da gelebilir. Kentlinin (kötü) alışkanlıklarını değiştirmek pahasına kimi sevimli görünmeyen uygulamalara yönelmekten kaçınmayanlar doğruyu yapmış olurlar.
Bu konuda kente ilişkin bir bilimsel kurulun görüşüne başvurulmuş olsaydı ne yanıt alınırdı diye de sormaktan alamıyorum kendimi.
Yazının sonunda özgüven kazanmış olarak biraz daha ileri giderek “biraz vesayet iyi olmanın ötesinde gereklidir” diyorum.
Aklın, bilginin ve bilimin vesayetinden zarar gelmez.
Artvin Yusufeli’ne bağlı Sacveret köyünde yaşanır bu yaralanmalı olay.
Koşarken düşen çocuğun üst dudağı mısır anızına denk gelir. Boylamasına derin kesi oluşur.
O günün koşullarında en yakın merkeze ulaşmak bile olanaksıza eşdeğerdir.
Köyde askerliğini sıhhiye çavuşu olarak yapmış olan Aziz Çavuş’a düşer sağaltım görevi.
Yaraya dikiş atmak gerekmektedir.
Mandolinin 4 telinden “mi teli” oldukça inceyken, la teli orta kalınlıktadır. Dikiş için gereken gereç bulunmuştur. La telinden oluşturulan dikiş gereci çocuğun yarasını dikmeye yetmiştir. Yara iyileşince teller de kendiliğinden düşer.
Savaşlar yorgunu Anadolu, yorgun olmanın yanı sıra eli ayağı tutan genç kuşağını savaş alanlarında yitirmiştir. Geriye kalanlarsa çocuklar, kadınlar ve yaşlılardır.
Onlar da sağ kalmış olmakla birlikte yoksul, yoksun ve sayrıdır.
Bulaşıcı sayrılıklar kol gezmektedir. Anadolu’da geriye kalanlar savaş araçlarının değil ama mikropların hedefidir.
Özetle, ezici çoğunlukla kırsalda yaşayan Anadolu halkının önde gelen sorunlarından birisidir sağlık.
Yaşgününü kutladığımız Köy Enstitüleri Cumhuriyetin en önemli ve özgün kurumlarından birisidir. Yok edilişlerinin üzerinden yetmiş yıl geçmiş olup da bu denli çok konuşulan, bugüne yansıyan etkiler bırakmış olan başka kurum var mıdır?
Enstitülerin “üretim içinde eğitim, öğretim” ilkesi rehberliğinde sayısız alanda topluma ışık olduğu, paha biçilmez katkılar sunduğu bilinmiyor değildir.
Enstitülerin sağlık konusundaki özlü katkıları en az bilinen yönlerinden birisi olarak göstermişir kendisini.
Sayrılıkların kırıp geçirdiği Cumhuriyetin erken döneminde 1950’ye dek yetiştirilen sağlık memuru sayısı 987, ebe sayısıysa 789’dur.
Buna karşılık, enstitülerin sağlık kollarından 1943-1952 arasında 1600 sağlık memuru yetiştiği bilgisi çok şey anlatır gibidir.
Köy enstitüsü sağlık kolunu bitirenlere göreve başlamazdan önce bir at, bir eyer takımı, bir çift sığır, pulluk ve sağlık çantasıyla geçimlik tarla verilir. Adı anılanlar sağlık memurlarının köyün yolunu tutacağının göstergesidir.
Yazının başında özetlenen olgu köyün yolunu tutmuş sağlık kolu bitirmişlerden birisinin yaratısıdır.
Enstitüler güçlü ders içeriklerinin yanı sıra yaşama hazırlayan kurumlardı.
Yokluğun, yoksunluğun kol gezdiği Anadolu kırsalında toplumun güvenini kazanmanın ancak bu yolla olanaklı olduğu öngörülmüştü. Eldeki olanaklarla ve gereçlerle sorunları çözen becerikli ve yaratıcı bireyler Anadolu kırsalının tam da gereksindiğiydi.
İkinci Dünya Savaşı’nı izleyerek çok partili demokrasi tiyatrosu adı altında devrimleri sulandıran, fırsatını bulunca da sonlandıran kadroların ülkeyi Batı kapısına bağlamasına tanık olundu. Kanla, canla kazanılmış bir bağımsızlığı bozuk para gibi harcayanlar inmemecesine sahneye çıktılar.
“Yeter söz milletin” ikiyüzlülüğünü kalkan yapanların devrimlerle hesaplaşmaya enstitülerden başlamaları elbette şaşırtıcı değildi.
Anadolu’yu yeniden karanlığa boğmak ilk adım olmalıydı ki hedefe erişilebilsin.
Başta Hasan Âli Yücel ve enstitülerin Tonguç babası olmak üzere bugün bile az bilinen yönlerini yazıya döktüğümüz bu eşsiz kurumları ortaya koyanların yüce anısı önünde saygıyla eğilerek…
(*) Sağlık Ekseniyle Köy Enstitüleri, Hilmi Uysal, Mualla Aksu, Pakize Türkoğlu, YKKED Yayınları, 2023, İzmir
Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nden geriye kalanlar… (2015, Ceyhun Balcı Belgeliği)
Felçli hastanın beynine yonga (Neuralink) yerleştirildi. Düşünceyi eylemselleştirmeyi amaçlayan bu girişimin ilk sonuçlarının başarılı olduğu bilgisi alındı.
Geçen ay genetiği değiştirilmiş domuz böbreği bir insana takıldı. Hasta evine çıktı. İyileşmesi sürüyor.
İki örnekle başladım yazıya!
Sayısız örnek verilebilir teknolojik gelişmelerin gündelik yaşama girmesine ilişkin.
Belki de hekim olduğum için sağlıkla ilgili örnekler öncelikle ilgimi çekti.
Dünya ve insanlık bilgi çağına girdi.
Süper akıllı toplum olma yolunda hızla ilerliyor.
Şu anda yeryüzünde 20 milyarı aşkın nesne internete bağlı durumda.
Bilgi, içinde bulunduğumuz çağın en değerli varlığı.
Yükte hiç, pahada ağır mı ağır!
Gazze dramı
Yanı başımızda altıncı ayını dolduran Gazze dramı yaşanıyor.
İnsanlığın önemli çoğunluğunun kınadığı, “kahrolsun” çığlıklarıyla kötülediği olumsuzluk hız kesmeden ilerliyor.
Türkiye’nin İsrail’le ticareti son günlerin önde gelen ilgi konusu!
“Neden İsrail’e dikenli tel satıyoruz” ya da “gemilerimiz neden vızır vızır İsrail limanlarına gidip geliyor” soruları uçuşuyor havada?
Elbette gerekli sorgulamalar!
Ama, bir o kadar da eksik!
Çok eski çağlardan bu yana olduğu gibi günümüzde de insanlığın yazgısını belirleyen bilgi ve teknoloji oldu.
Her ne kadar gözlerimizin önüne serilen savaşlar ve dolayısı ile “kaba güç” de olsa da tüm bunların ardında yatan olgu bilgi ve teknoloji.
Tarihin belirleyicisi olarak bilgi ve teknoloji
Fatih’in İstanbul’u ele geçirmesine baktığımızda da görürüz bu gerçeği!
Üstün toplara eklenen gemileri karadan yürütme aklının utkuyu getirmesi kuşkusuz şaşırtıcı değildi.
Ya Milli Mücadele?
Karşısında kendisinden kat kat üstün askersel güçler varken utkuya ulaşmak?
Tam da burada insan aklının değeri gösterir kendisini.
Önce düşman eksiltmek!
İtalya ve Fransa’yı savaş dışı bırakıp, onların silahlarını edinmek!
Sonrasında ince savaş stratejisine eklenen toplumsal birlik!
Gazze’de yaşananlara kahrolanların göz önüne almadığı da budur.
Bilgi ve teknoloji!
Örneğin, İsrail’in dünyanın önde gelen yarı iletken (yonga) üreticilerinden birisi olduğu gerçeği!
İsrail’e dikenli tel satsan ne olur satmasan ne olur?
Kürecik’i ve İncirlik’i devre dışı bırakmadıktan, Ceyhan’daki akaryakıt vanasını kapat(a)madıktan sonra!
Bunları yapamamanın ardındaki neden de bilgiye ve teknolojiye sahip olamamaktır.
Ekonomik bakımdan diz çökme noktasına gerileyen Türkiye’nin derlenip, toparlanmak yeniden güçlenmek gibi bir amacı varsa bu yoldaki önceliği bilgi toplumunun gereklerine uymaktan geçiyor.
Her yıl rekorlar kıran dışsatımımızın nasıl olup da bir türlü ekonomik esenlikle sonuçlanmadığı üzerine uzunca düşünmekte yarar var.
Herkesin yaptığını yaparak kazanç sağlamak olanaksız değilse de zor. Sonuçta sağlanan boğaz tokluğunun ötesine geçmiyor.
Oysa, bugünün dünyasında yonga üretmek, o yongaların bileşiminde yer aldığı buluşları yaşama geçirmek olmazsa olmaz gereklilik.
İnsanlığın nereye doğru yol aldığını özetlediğimize göre soruya bir soru daha eklemek kaçınılmaz!
Türkiye nereye?
Her ne kadar bilgi toplumu treni kalkalı epeyce zaman olduysa da hiç bir şey için olmadığı gibi bu konuda da geç kalınmış sayılmaz.
Ağzımızın tadını kaçırmak olarak algılanmasın ama çocuklarımızın, torunlarımızın esenliği için bu yazıya esin kaynağı olan soru üzerinde düşünmek öncelikli görev olmalı.
Türkiye Cumhuriyeti 100. Yaşını jeolojik, ekonomik, demografik ve toplumsal ahlâk bozgunuyla karşıladı. Kanla, canla kurulmuş bir ülkenin 100. Yaş gibi özel bir zamanı böyle karşılaması köklerine bağlı milyonları üzmekle kalmadı. Moral yıkıma da neden oldu. Geçen yılki Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimi’nde alınan sonuçlar karamsarlığın derinleşmesine yol açmanın yanı sıra Türkiye’de iktidarın değiştirilemeyeceği düşüncesinin belirginleşmesine de neden oldu. 31 Mart yerel seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablo umut vericidir. Cumhuriyet döneminin beşte birine denk düşen zaman aralığında iktidarda olan AKP ve bağlaşıklarının cumhuriyete verdikleri zarar kitaplara sığacak çokluktadır. Güç sarhoşluğuyla her geçen gün Cumhuriyet’e ve onun çağdaş yaşam düzenine, laikliğe ve aydınlık yüzüne farklı cephelerden savaş açan iktidara dur deme bilgeliği gösterdi Türk milleti. Afyonkarahisar, Kütahya, Kastamonu, Manisa, Adıyaman… Adları anılan kentlerimizde iktidar bloku dışındaki bir partinin değil başkanlık kazanmak varlık göstermesi bile sevindirici bulunurdu. Cumhuriyet hiçbir şey değilse bile “kadın devrimi”dir saptamasına uyan bir tablo var karşımızda. Pırıl pırıl, gülen aydınlık yüzler Cumhuriyetin ikinci yüzyılında kadın devrimini olanca varlığıyla önümüze koymuştur. Yirmi iki yaşında bir genç kızımızın yaşadığı yerde belediye başkanı olmayı aklına getirmesi, yetinmeyip aday olması ve seçilmesi Cumhuriyetin kadın devriminin ete kemiğe bürünmüş hali sayılmalıdır. 31 Mart başarısını belediyecilikle taçlandırmak önde gelen görev olarak duruyor karşımızda. Bir şekilde uykuya yatsa da yeniden güçlenmeye hazır bir sağ-sığ cevher olduğu hiç unutulmamalı.
Belediye seçimlerinde sağlanan utkunun belediye yönetimlerinde gösterilecek başarıyla sağlama alınmasında yarar var. Bunu yapmak çok da zor sayılmaz. Bilindiği gibi savurganlıkla, göz boyamayla ve elbette yolsuzlukla bütünleşmiş AKP belediyeciliğini aşmak bu olumsuzluklardan uzak durmakla bile başarılabilecek hedeftir. İçinde bulunduğumuz ekonomik bozgun ortamında toplumcu belediyecilik uygulamalarının sürmesinin yanı sıra büyükşehir belediyelerinin kırsaldaki tarım ve hayvancılık uygulamalarını desteklemeyi sürdürmesi iktidarın yıkıma uğrattığı bu alanı ayağa kaldırma bakımından önem taşıyacaktır. Sınır tanımaz Cumhuriyet yıkıcısı iktidara sandıkta verilen ders son derece önemlidir. Sınav şimdi başlamaktadır. Bu sınavda başarısızlığa yer olmamalıdır. Altılı masanın kırık bacaklarıyla uğraşmanın gereği olmadığı da anlaşılmıştır. Altılı masanın kırık bacaklarının hak ettiği yer bundan böyle siyaset mezarlığı olmalıdır. Çok değil 1 yıl önce Cumhurbaşkanlığına yaraştırdıklarının karşısına aday çıkartma ilkesizliği de sorgulanmayı hak etmiştir. Seçim sonuçlarının ekonomiden siyasete yargıdan güvenliğe sağlıktan yerleşime kültür ve sanattan spora bir dizi alanda derlenip toparlanma yolunu açması beklentisiyle. Oylarımız artmıyor düşüncesiyle etnikçilikten dinciliğe geniş yelpazede yer alan olumsuz odaklara mavi boncuk dağıtma hevesinin de sonlanmış olması gerekir. Herkes kendisi olmalı! Kurtuluş kuruluştadır.
“Bilgiyi ve onun ürünü olan teknolojiyi üretmeyen toplumlar, bağımsızlıklarını ve dolayısıyla mutluluklarını yitirirler.”
Ord Prof Dr Cahit Arf
Geçtiğimiz haftalarda İstanbul Üniversitesi’nin halka açıldığı yansıdı basına. İstanbul’un orta yerindeki bir kamusal alanın halka kapalı olması elbette doğru bir uygulama değildi.
Son kararla birlikte gözler önüne serilenler de bir o kadar yanlıştı. Üniversiteyi halka açmanın yerleşkenin turistik bir alan gibi gezilmesine indirgenmesi yanlış olmanın ötesinde acıklı güldürüye eşdeğerdi.
Halka açılan İstanbul Üniversitesi’nde ortaya çıkan görüntüler hiç de hoş değildi.
Olmayacak yerlere kadar girenlerin hiç olmayacak işler yaptıkları görüldü. Özgürlükle serbestlik birbirine karıştı.
Türkiye’de üniversite yerleşkelerinin kentlerin uzağında konuşlandırılmış olması da bir başka yanlıştır.
Üniversite toplumun gözünden uzak tutulacak bir ortam mıdır da böyle yapılmıştır sorusunu sormuş olmakta yarar var.
Üniversite ile halkın etkileşimi hiç kuşkusuz kaçınılmaz olduğu gibi gereklidir de.
Özellikle kimi kentlerde üniversitenin toplumla iç içe olması istenmemiş olabilir mi sorusunu akla getirmemek olası mı? Üniversitenin ışığının birilerinin gözlerini kamaştırmasından korkulmuş olabilir mi?
Yurtdışından örneklerle sürdürelim.
Örneğin, ABD’de üniversitelerin kentlerin göbeğinde değilse de ulaşılabilir noktalarında yer aldığını biliyorum. Yerleşkeler de eksik değildir orada ama kent merkezindeki üniversite öğelerine de özellikle ilişilmemiştir.
Çok tanınmış Harvard ve MIT gibi kurumların bir yerleşke yapısına sahip olmakla birlikte duvarlarla ve güvenlik çemberiyle çevrelenmemiş olduğunu söyleyebiliriz.
Kent içinde yürürken kendinizi bir üniversite yerleşkesi içinde bulmanız hiç de sıradışı bir durum değildir.
Ancak, bu açık yapılanma dersliklere ve başkaca eğitsel alanlara kolaylıkla erişilmesi anlamına da gelmez. Üniversite yerleşkesi yaşamın orta yerinde olsa da kimi gizlilikleri korunmuştur.
Buna karşılık, üniversite yerleşkesi içinde yer alan müze ya da benzeri ortamlara halkın erişmesi olası olmanın ötesinde yararlıdır ve istenendir. Bu türden yerler üniversite çevresine olduğu kadar topluma da yöneliktir.
Harvard Sağlık Müzesi
Üniversiteler halkındır saptamasını biraz değiştirerek yinelemekte yarar var.
Üniversiteler ürettikleri ışıkla halkı aydınlatmalıdır. Ancak böylelikle üniversiteler gerçekten halkın, kamunun (yararına) olacaktır.
Başka deyişle, toplumun bireyleri de bir bakıma üniversitelerin öğrencileridir.
Kendimizden örneklerle anlatmaya çalışalım.
Darülfünun, Cumhuriyet 10 yaşına ermesine karşın üniversiteleşme eğilimi göstermemiştir. Durum böyle olunca üniversite devrimi kaçınılmaz olmuştur.
Dr Reşit Galip’in milli eğitim bakanlığı sırasında yaşama geçirilen üniversite devriminin hemen ertesinde başlatılan halk dersleri üniversitenin halka açılması demektir aynı zamanda. Üniversite yalnızca öğrencilere değil halka da ders verilebilecek kurumdur bu örnekte somutlaştığı gibi.
Günümüzde de benzer örnekler bulunabilir.
Bir başkası 65 yıl önceden!
Ünlü matematikçimiz Cahit Arf’ın Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde verdiği günümüzün de gözde konusu olan “Makine Düşünebilir mi ve Nasıl Düşünebilir?” halk konferansına değinmemek olmaz.
Bir üniversitenin öğrencilerinin yanı sıra topluma da ışık tutmasına bundan daha iyi örnek bulunabilir mi?
Üstelik Prof Dr Arf bu tekil örnekle yetinmemiştir. Erzurum’daki halk konferanslarına farklı tarihlerde 2 kez daha konuşmacı olarak konuk olmuştur. Diğerlerinde matematik öğretimi ve matematik ilkelerin tarıma uygulanması üzerine konuşmuştur.
Başka birçok kurum gibi üniversitenin de toplumdan yalıtılması onaylanamaz.
Üniversite-halk birlikteliğinin nasıl sağlanacağı sorusu önemlidir.
İstanbul Üniversitesi örneğinde olduğu gibi üniversite-halk birlikteliği halkın üniversite ortamını sirke ve o ortamın öznelerini sirk öğesi yerine koymasıyla mı yaşama geçirilecektir?
Yoksa geçmişteki örneklerde olduğu gibi üniversite halka ışık olarak mı görülecektir?
Bu can alıcı soruya verilecek yanıt bu konunun yazgısını belirleyecektir.
Halk dalkavukluğunun bir yana bırakılması ilk koşuldur.
Avamlığın ve düzeysizliğin her şeyin önüne geçirilmesinden vazgeçilerek başlanabilir işe.
Kaynakça
“Anlamak” Tutkunu bir Matematikçi Cahit Arf, TÜBA Yayınları, 2005.
Cahit Arf ve Atatürk Üniversitesi’ndeki Halk Konferansları (1958-1960), Tarık Tuna Gözütok, Atatürk Üniversitesi Yayınları, 2021, Erzurum.