• Cumhuriyetin 100. Yılında konuya ilişkin yayınlar da ardışık olarak okurla buluşuyor. Yüzüncü yılda Cumhuriyetin geldiği noktaya hemen her gün değiniliyor.

    Henüz okurla buluşan bir kitap 100. Yılda Cumhuriyetin ilk yılını zamandizinsel olarak anlatmış. Bugün yaşadıklarımızla karşılaştırdığımızda canımızı sıksa da kitap pek çok yararlı bilgi içeriyor.

    Geçtiğimiz günlerde Bursa’da bir mahalle muhtarı düğünlerde haremlik-selâmlık uygulamasına övgüler dizdi diye okuduk basında. Yetkisiyle de göreviyle de bağdaşmayan bir durumdu. Türkiye’nin yüzüncü yılda içine düştüğü gericilik sarmalıyla pek uyumlu olduğu da kuşkusuzdu. Birilerine selâm çakma ya da yaranma amaçlı olduğu da…

    Yüzyıl önceye gidelim.

    Aralık, 1923!

    İstanbul emniyet müdürlüğü bir genelgeyle tramvaylardaki haremlik-selâmlık uygulamasını kaldırır. Devrimlerin d’sinin, laikliğin l’sinin akla bile getirilemediği zamanda İstanbul emniyeti bu kararıyla büyük dönüşümün, devrimin işaret fişeğini ateşlemiş demek abartı olmaz.

    Bu uygulamanın kaldırılması için kadınla erkeği ayıran perdenin varlığına son vermek yetmiştir. Tramvaylardaki kaçgöçe eşdeğer bu uygulama kadının özgüvenini yerle bir ederken erkeğe de ırz düşmanı yaftası yapıştırmış olmaktadır.

    Ayrıca, bu perdeler barındırdıkları kir ve mikrop nedeniyle bir toplum sağlığı sorunu oluşturmaktadır. Hava akımıyla uçuştuklarında iki bölümü biribirinden ayırma işlevini de yitirmektedir.

    Cumhuriyetin ilânından yalnızca 2 ay sonra yaşama geçirilen bu devrimsel uygulamayla Türkiye Cumhuriyeti’nin izleyeceği yolla ilgili olarak da önemli bir ipucu verilmiş oluyordu.

    Anayasa yerli yerinde dururken ama buna karşılık anayasa hemen her gün pek çok kez çiğnenirken Bursa’dan yükselen çağdışı sese şaşırmak gereksizleşiyor.

    Bursa muhtarından yükselen sesin uygulamaya geçip geçmemesi çok da önemli sayılmaz.

    “Söylentisi gerçekleşmesinden kötü” olan gelişmelerden birisi olarak okunmalıdır muhtarın sözleri. Böylesi bir ayrımcılığın dile getirilmiş olması bile başlı başına ürperticidir, ürkütücüdür.

    Ülkeyi kurtarıp Cumhuriyeti kuranlar, devrimleri yaşama geçirdikten sonra sonsuzluğa göçmüş olanlar bugün ayağa kalkıp olanı biteni görseler en hafif deyişle kahrolurlardı. Neyse ki böyle bir durumun yaşanması olasılığı yok diyerek kendimizi rahatlatalım.

    Geçtiğimiz günlerde andığımız Madımak kalkışmasının öncülü 1930’da Menemen’de yaşanmıştı. Bu olayı öğrendiğinde, Atatürk’ün “Menemen’i haritadan silin!” diye tepki verdiği söylenir. “Ville maudite” (istenmeyen şehir) olarak da tanımlanan bu durum yaşanmamış olsa da kurtarıcı, kurucu ve devrimcinin duyarlılığını yansıtması bakımından hiç akıldan çıkartılmaması gereken bir tepki olduğu da kuşkusuzdur.

    En büyük eseri Cumhuriyet’i gözbebeği gibi koruyanlara inat gerici Yeni Türkiye’nin düzeysiz, niteliksiz ve densiz ucuz kahramanları köşeli çıkışlarıyla sahneden inmeye niyetleri olmadığını her fırsatta haykırır gibiler.

    Dinci gericilik surda bir kez delik açtığında başa çıkılması zor.

    Yaşadıklarımıza hemen her gün eklenen yeni halkalar bu zorluğu gözümüzün içine sokan cinsten.

    Kaynakça

    Cumhuriyet’in İlk Yılı, 29 Ekim 1923 – 29 Ekim 1924, Yapı Kredi Yayınları, 2023, İstanbul.

  • Dalya yılında 29 Ekim’e erişmezden önceki önemli yıldönümü elbette Lozan.

    Yıla 2 Lozan arası iktisat kongresiyle başlamıştık. Bilindiği gibi Lozan, Cumhuriyet karşıtlarının öncelikli saldırı noktalarından birisi olagelmiştir.

    Doğrudan Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal’e dil uzatmanın güç olduğu yerde, Lozan gericilerin ve emperyal sevicilerin hedefi olmuştur.

    Bunu da doğal olarak bilgisizce, belgesizce ve dolayısı ile de dayanaksızca yapmışlardır.

    Birkaç örnek vermek gerekirse!

    • Lozan’a saldıranların önde gelen savlarından birisi, Lozan’da kandırıldığımızdır. Böylelikle koca imparatorluktan vazgeçmiş olduğumuz öne sürülür bu gibilerce. Nasıl koca imparatorluksa Mondros’ta silah bırakıldığını, bununla da yetinmeyen padişahın Sevr’de tahtı karşılığında neredeyse denize kıyısı olmayan orta Anadolu’ya sıkışıp kalmayı onayladığını anımsamak istemezler. İngiliz gemisine binerek yurdundan ayrılan padişah portresini anımsamak istememelerini doğal karşılamak gerekir.
    • Bu gibiler kendilerince oldukça donanımlı ve hazırlıklıdırlar. Zaten son derece kötü bir antlaşma olan Lozan’ın 100. Yıl sonunda geçersiz kalacağını, buna ilişkin antlaşma maddesinin gizli olduğunu söyleyecek denli kendilerinden geçmişlerdir. Temeldeki sorun Cumhuriyet ve Atatürk karşıtlığıdır. Durum böyle olunca da başvurmayacakları yalanın olmadığını anlamak güç değil.
    • Bu öbektekilerin bir başka savı Lozan’ı ABD’nin imzalamamış olduğu bilgisidir. Emperyal tutkunluğunun ABD üzerinden eriştiği bir başka çılgınlık deyip geçelim.

    Bu yılın gözlerimizin önüne sereceği önemli gerçek Lozan’ın 100. yıl sonunda geçersiz kalacağı yalanının artık sürdürülemeyeceğidir.

    “Keşke Yunan kazansaydı!” diyerek aklı başındalığı kuşkulu ve tarihçi sanlı kişinin, bulduğu elverişli iklimde epeyce ses getirdiğine tanık olduk birkaç yıldır. Böylesi bir çılgınlığı yapan kadar yaptırana da bakmak gerekir.

    İmparatorluk tutkunlarına kısa bir yanıt!

    Lozan’la taçlanan Milli Mücadele hiçbir zaman imparatorluğu diriltmeyi amaçlamamıştır. Son kullanma tarihi dolmuş bu köhne yapıya sahip çıkmak akılsızlık olduğu kadar gerçekçilikten de uzak bir tutum olurdu.

    Son Osmanlı meclisi mebusanının 28 Ocak 1920’de aldığı Misakı Milli kararı Milli Mücadele’nin biricik rehberidir. Akılcıdır, gerçekçidir ve bir o kadar önemlisi erişilebilirdir.

    Zaten elden çıkmış olan Balkanlara yönelmek de, ulus devlet çağının eşiğindeki bir dünyada tek ortak noktamız din olan Arap toplumlarını yeniden egemenliğimiz altına alma isteği de önümüze pahalı bir ödeme koyacak olan serüvenden başkası olamazdı.

    Dış cephe bildiğimiz gibi.

    Özellikle Atatürk sonrasındaki sapmalar karşısında emperyal tutkular bir kez daha güç kazandı. Onlar bile Lozan’ı bu denli hedefe koymadı. Ama, Lozan kazanımlarını elimizden almak için ellerinden gelen ne varsa yapmaktan da geri durmadılar.

    İç cephe her zaman olduğu gibi çok önemli!

    Lozan’ı aşağılamak, Lozan’da olmayan gizli maddeler uydurmasıyla yüzyıllık antlaşmanın geçerlilik süresinin dolmak üzere olduğu izlenimi yaratmak gibi aymazlıklar temelde iç cephe sorunudur.

    Osmanlıcılık ve özellikle de II. Abdülhamit tutkusuyla yanıp tutuşanların bu tutkularını diri tutabilmeleri Türkiye Cumhuriyeti’yle çatışmalarını kaçınılmaz kıldı. Lozan’ın bu çatışmaya konu olmaması olası değildi.

    Emperyal güdümlü iç cephenin Lozan ve Cumhuriyet karşıtlığını giderir mi? Bunu bilmez zor! Ama, yine de Lozan’a yabancı gözüyle bakmak yararlı olabilir.

    Öyle bir göz ki, Lozan’a giden yolun taşlarını döşeyen, bağlaşık devletleri Türkleri geldikleri yere göndermek kaçınılmazdır savıyla çevresinde toplayan İngiltere’nin önde gelen politikacısı : Lloyd George!

    Tutkulu Türk karşıtlığını Lloyd George’un şu sözleriyle de belgelemek olanaklı!

    Eskişehir-Kütahya savaşlarında Yunan ordusu karşısında yenilen BMM ordularının Sakarya doğusuna çekilmesi sonrasında söylemiş bu sözleri.

    “Türkler Mekke’ye doğru kaçıyorlar!”

    Türk karşıtlığı bu denli açık ve tartışılmaz olan o dönemin başemperyali İngiltere’nin önde gelen politikacısına odaklanmayı sürdürelim.

    Leman gölü kıyısındaki Lozan’da eşsiz bir tiyatro oyunu izledik diye başlamış sözlerine Lloyd George. Konferansa ara verilince rahatlayan Batılıların en küçük hareketlerinde zokayı yutmuş balık gibi davrandıklarını ifade ediyor Lozan’a bakışını özetleyen bir yazısında. Türkleri iyi yönetici olmasalar da iyi balıkçılar olarak betimliyor.

    Kuşkusuz unutmamıştır. Ama, sözünü de etmemiş.

    Lozan neden Türklerin başarısıyla sonuçlandı?

    Birinci Dünya Savaşı ya da batılıların adlandırmasıyla Büyük Savaş sonlandığında Paris’teki barış konferansları barışı sağlamaktan çok yeni bir savaşın mayası olmuşlardı.

    Sevr de onlardan birisiydi.

    Türkler dışındakiler bu antlaşmalara boyun eğerken Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu halkı Sevr’i sıcağı sıcağına yırtıp atma kararlılığı ve özgüveni sergiledi.

    Lozan bir bakıma kabul edilemez Sevr’in yerine geçti. Belki de bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti ikinci paylaşım savaşının dışında kalabildi.

    İngilizler Yunanların savaş yenilgisine karşın, yenilenin kendileri olmadığı savıyla yaklaştılar Lozan’a. Vekilimiz yenildi, biz yenilmedik demek emperyal arsızlığın söylemine dönüştü.

    Lozan’daki etkinliğin adını bile kendi ruh hallerine zarar vermeyecek şekilde belirleme isteği içinde oldular.

    Öteden beri yaptıkları gibi “Yakın Şark İşleri Hakkında Lozan Konferansı” adının egemenliklerini sürdürmeye yeteceğini hesap ettiler. Türk heyetinin Lozan Barış Konferansı adlandırması önerisi kabul görmeyince konferans İngilizlerin yeğlediği şekilde başladı.

    Ancak, İngilizler egemenliklerini konferansın adını belirleyerek sürdüremeyeceklerini çok geçmeden anladılar.

    Kapitülasyonlar nedeniyle verilen arada İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresi’nde sergilenen “tam bağımsızlık” kararlılığı ikinci Lozan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan önceki diplomatik utku olarak tarihe geçmesiyle sonuçlandı.

    Lloyd George’un şu sözleri anlamlıdır :

    “Türkiye’nin Lozan’daki başarısı uygarlığın başarısızlığıdır!”

    Her ne kadar Türklerin başarısını saptasa da, emperyali uygarlıkla özdeşleştirme alışkanlığından izler taşıyan bu söz İngilizlerin ve elbette emperyalizmin bu işin peşini bırakmayacağının kanıtı olarak da okunmalıdır. Emperyalin üstünlükçülükten vazgeçmeye niyeti olmadığı da anlaşılabilir bu sözden.

    Lozan’ın 100. Yılını içinde bulunduğumuz koşullarda kutluyoruz demek gelmiyor içimden.

    Birkaç yıldır kaynamakta olan ekonomik kriz kazanının yıkıcı sonuçlarını göz ardı etmek artık olanaksızlaşmıştır.

    Diğer yandan, demografik yöntemle sağlanan karmaşa bozguna eşdeğer bir başka önemli sorun olarak kendisini göstermektedir. Demografi bir yandan iç siyasette seçimlerin belirleyicisi olurken diğer yandan da emperyalizmin arayıp da bulamadığı fırsatlar yaratmıştır yedi düvele kafa tutan, bununla da kalmayıp onu yenilgiye uğratan Türk yurdunda…

    Görünen o ki, ikinci yüzyıl en az birincisi kadar önemli ve karmaşık sorunlarla baş etmenin öne konacağı dönem olacaktır.

    Lozan’ın 100. Yılında Lozan’ın kapanışında Lord Curzon’ın katlayıp cebine koyduğu kâğıdı yeniden önümüze koymasına izin vermemeliydik.

    Kaynakça

    İlk ve Son Barış, 100. Yılında Lozan, Boyut Yayınları, 2021, İstanbul.

  • Uzunca süreden beri bilgilenmek istediğim olguydu Yeşil Ordu. Yeşil Ordu’yu okurken Rusya’dan Wagner başkaldırısı haberi geldi. Anlaşıldığınca Wagner özel ordu yapılanmasıydı. Parası karşılığında Afrika’da ve dünyanın başka yerlerinde Rusya için savaşan bu ordu son olarak Ukrayna’da görev almaktaydı. Bir süreden beri düzenli orduyla uyuşmazlıkları olduğu bilgisi alınmaktaydı. Devlet ordusuyla bu gibi ordular arasında yaşanan bu türden anlaşmazlıklara şaşırmamak gerektiğini belirtmekle yetinelim.

    Basında Wagner başkaldırısıyla birlikte bizdeki SADAT yapılanmasına göndermede bulunulduğuna ilişkin haberlere de rastlandı.

    Amacım Yeşil Ordu ile SADAT ya da Wagner arasında bağ kurmak değil.

    Yeşil Ordu Milli Mücadele sırasında ortaya çıkmış. Kurucuları arasında İttihatçılar sayıca ve etkice baskın. Düzenli ordunun olmadığı, direnişlerin yerel ölçekte düzensiz silahlı gruplarca örgütlendiği dönemde silahlı gücün hemen her türü son derece önemli değer taşımış.

    Bolşevik eğilimli Yeşil Ordu Cemiyeti’nin kuruluşundan Milli Mücadele önderi Mustafa Kemal Paşa elbette haberli ve bilgili. Milli Mücadele ilkeleri doğrultusunda olduğu sürece böyle bir yapılanmanın varlığında sakınca görmüyor Paşa. En azından, zorlu koşulların baskın olduğu ortamda bu yapıya açıktan karşı durmayı öncelikli ve akılcı bulmuyor.

    Bolşevik ve dolayısı ile sol eğilimli bu yapının yeşil renkle nitelenmesi o günün koşullarında kaçınılmaz gereklilik olarak görülmüş. Solun kızılı yerine İslâm’ın yeşili halk nezdinde sorun yaşamamanın vazgeçilmezi sayılmış.

    Yeşil nitelemesinin toplumu olumlu etkileme amaçlı olmasına ek olarak kimi Yeşil Ordu ileri gelenlerinin gerçekte de Bolşevizme hayranlıkları ve bu anlayışı tek çıkar yol olarak görmüş olmaları de yadsınmaz gerçektir.

    Büyük Millet Meclisi’nde güç odağı olan Halk Zümresi grubunun Yeşil Ordu’nun siyasetteki izdüşümü olarak işlev gördüğünü eklemekte yarar var.

    Bugünden bakıldığında Milli Mücadele’de bir önderlik sorunu yaşanmadığı yanılsamasından söz edilebilir. Ancak, hiç de öyle değildir. Milli Mücadele başından başlayarak düzenli ordu kurulup da ilk utkular kazanılıncaya dek hemen her aşamada aşılması hiç de kolay olmayan engellerle kaşılaşmıştır. Önderlik sorunsalının bu engellerin önde gelenlerinden olduğu kuşkusuzdur.

    Bir yandan emperyalizm ve işbirlikçisi saltanatın baltalayıcı yaklaşımları boy gösterirken diğer yandan da Milli Mücadele önderliğini ele geçirmeye çalışanlar hiç eksik olmamıştır.

    Başlangıçta Milli Mücadele’ye destek verir görünen ve büyük ölçüde Mustafa Kemal Paşa’nın denetiminde olan Yeşil Ordu önderlik yarışı odaklarından birisine dönüşmüştür.

    Milli Mücadele’nin başağrılarından birisi olan Çerkez Ethem’in Yeşil Ordu’da öne çıkma çabalarıne eklenen başına buyrukluğu bardağı taşıran damla olmuştur denebilir.

    Diğer yandan Demirci Mehmet Efe adına da rastlanmıştır bu öne çıkma çabalarında.

    Hem Çerkez Ethem hem de Demirci Mehmet Efe düzenli ordu altında varlık gösterecek kişiler olmaktan uzaktırlar. Kendi başlarına buyruk olma kararlılığını her şeyin önüne geçirdiklerinde Milli Mücadele’yle olan bağlarını kesmiş olduklarının farkına varmışlar mıdır bilinmez.

    Düzenli orduya katılım çağrısına kulak tıkayanlar başta Çerkez Ethem olmak üzere efe önderleri de düzenli ordu amacı doğrultusunda ortamdan uzaklaştırılmışlardır.  

    Milli Mücadele’nin o zorlu döneminde iki başlılığı her şeyin ötesinde önemli tehlike olarak gören Mustafa Kemal Paşa bu konuda ödünsüz davranma kararlılığı içinde olmuştur.

    Ya düzenli ordu ya da hiç deme özgüveni göstermekten kaçınmayan milli güçler Yeşil Ordu’yu ve o orduyu önderlik savaşımına kalkan yapmaya çalışan Çerkez Ethem’i de Demirci Mehmet Efe’yi de gözden çıkartmakta ikileme düşmemiştir.

    Bugün Rusya’nın yaşadığı, uzak olmayan gelecekte başkalarının da başına gelebilecek olan sorunların kaynağı devletteki ve özellikle de ordudaki ikibaşlılıktan kaynaklanmıştır, kaynaklanacaktır. İkibaşlılığın özellikle ordu gibi silahlı güç düzleminde hiç yeri olmadığı bizim yüz yıl önceki deneyimimizle de doğrulanmıştır.

    Başlangıçtaki zorunluluklar atlatıldıktan sonra Milli Mücadele önderlerimizin ordu yapılanmasında çokbaşlılığı hoş görmemiş olmasının değeri Rusya’da yaşanan Wagner başkaldırısyla bir kez daha kavranmış olmalıdır.

    Yeşil Ordu deneyimi SADAT bağlamında süren tartışmalara ışık tutabilir.

    Her ne kadar Yeşil Ordu ya da Wagner-SADAT arasında bağ kurmayı amaçlamadığımı belirtsem de özel orduların namlularını şu ya da bu şekilde varlığını borçlu oldukları yapılara doğrultabilecekleri akıldan çıkartılmamalı.

    Çoklu ordu yapılanmasının kumara eşdeğer kırılganlıklara kaynaklık edebileceği unutulmamalıdır.

  • Cumhuriyeti birkaç sözcükle tanımlamak gerekirse!

    İmamın yerine öğretmeni koyması derim.

    Bu yalın tanımda egemenliğin gökten yere indirilmesi ve böylelikle somutlaştırılması vardır. Aklın öne koyulması da denebilir.

    Cumhuriyet karşıtları bu değişimi “din düşmanlığı/karşıtlığı” olarak nitelerler. Elbette böyle değildir. Din, Cumhuriyetle birlikte olması gereken yere konmuştur. Bu yapılmadan çağdaş uygarlık başka nasıl yakalanabilirdi ki?

    Cumhuriyet gecikmeli bir Rönesans’tır. 

    Dinde dil devrimi üzerinden değerlendirmek gerekirse 500 yıllık bir gecikmeyle Anadolu aydınlanmasına olanak sağlanmıştır. Avrupa’da aynı işin 500 yıl önce başlamakla birlikte uzun süren din savaşları sonucu başarıldığını eklemekte yarar var.

    Anadolu’da gerçekleştirilen din ve dil devriminde neredeyse kimsenin burnu kanamamıştır. 

    Öğretim birliği yasasıyla medreseler kapatılırken, binlerce Anadolu köyünde 2 göz de olsa okullar açılmış ve oralara gönderilen öğretmenler imamın yerini almıştır. Yüzyıllarca süren karanlığın yırtılmasında önemli ve eşsiz bir aydınlanma kalkışmasıdır.

    Köy enstitüleriyle birlikte kendisini gösteren aydınlanma devrimi karşısında din-tarım toplumu egemenlerinin hoşnutsuzluğu olağandı.

    Kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet’in bu amaca erişmesinde öğretmenin rolü tartışmasızdı. Böyle olduğu için de emin adımlarla ilerledi Cumhuriyetin eğitim-öğretim kolu.

    1932’de yaşama geçen Türkçe ezan bir biçimin egemen kılınmasının yanı sıra Türk toplumunun dinle ve dille aldatılmasına son vermede önemli aşama oldu. 

    Belki de bu nedenle 1950’de iktidara gelen DP’nin ilk işi oldu Türkçesine son verip, Arapça ezana geri dönmek. 

    İskilipli Atıf, Şeyh Sait, Saidi Nursi ve Seyit Rıza tutkunlarının bayram günü de saymak gerekir Arapça ezana dönüldüğü 16 Haziran 1950 gününü. 

    Öğretmen-imam karşıtlaşmasının başlangıcı olarak da okunmalıdır 16 Haziran 1950!

    O zaman başlayan ve günümüze uzanan bu karşıtlaşmada son 20 yılda elde edilen verimin hasadına tanık olduk.

    ÇEDES (Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum) uygulamasıyla okullara din adamı atanması öğretmenin imamca kovulmasında önemli adım olmuştur. Yeni bir olgu olmamakla birlikte bu gelişme simgesel bakımdan anlamlıdır, önemlidir. 

    Ne çevresi, ne duyarlılığı?

    Afili adıyla ÇEDES Cumhuriyeti yıkma, Cumhuriyet değerlerini hiçe saymada yıkıma eklenen yeni bir gereçten başkası değildir. 

    Keşke bir anayasamız olsaydı dememek elde değil. 

    Anayasamız yok mu?

    Yerli yerinde değil mi diyecekler çıkabilir.

    Uygulanmadıktan sonra anayasa neye yarar?

    Anayasaya uymama durumunda harekete geçecek tüm düzenekler felç olmuştur. 

    Bu ortamda kovabilmiştir imam öğretmeni!

  • Üçüncü binyılın birinci yüzyılının ilk çeyreği sona eriyor. Dünyada konuşulanların başında yapay zekâ (YZ) ve ona eşlik eden diğer bilişim teknolojileri geliyor. Teknoloji cebimize, evimize ve otomobilimize girdiği gibi giyilebilir bir nesneye dönüşmüş durumda.

    Gazetelere yansıyan bir habere göre İstanbul’da bir bebek kızamık nedeniyle yaşamını yitirdi.

    Cumhuriyetin 100. Yaşını kutladığımız bu yılın ilk 2 ayında Türkiye’de 343 kızamık olgusu bildirildi.

    Oysa, Türkiye bundan 30 yıl kadar önce kitlesel aşılama başarılarıyla anılan bir ülkeydi. Bu başarıya bağlı olarak kimi bulaşıcı hastalıkların değil ölüme neden olması görülmesi bile gündemden düşmüştü.

    İki gelişme neredeyse unutulan bulaşıcı hastalıkların dirilmesine neden oldu.

    İlk olarak, geçtiğimiz yıllarda Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bir bireysel başvuru sonunda verilen karar “aşı reddi”nin önünü açtı. Yüksek mahkeme bu kararını yasal düzenlemedeki eksikliğe bağlamıştı. Yürütmeye düşen bu eksikliği gidermek ve toplum sağlığı açısından yaşamsal öneme sahip bu konuda kırılmanın önüne geçmekti.

    Sağlıkta devrim yaptığını öne süren iktidar bu önemli konuda sessiz kalarak bugüne uzanan yolun taşlarını döşemeye başladı. 2018’de aşı reddi olgularının sayıca 23.000’i bulduğu geçti kayıtlara. Küresel salgınla birlikte bu sayının daha da kabarmış olması beklenir.

    İkinci olarak ise, sokakta yürüyen her 10 kişiden birisinin yabancı olmasına yol açan ve 10 yılı aşkın süredir uygulanan “açık kapı” uygulamasına değinmemek olmaz. Kimilerince “sessiz istila” olarak da nitelenen bu durumun birkaç yıldır “sessiz” sıfatıyla geçiştirilemeyeceğini de eklemekte yarar var. Sığınmacı olarak adlandırılsalar da gerçekte sığınmacılıkla ilgisi olmayan milyonlarca kişi Türkiye’nin ardına kadar açtığı kapılardan sel olup aktılar. Bu hatalı politikaya eklenen alabildiğine denetimsizlik ülkemizde unutulmaya yüz tutan hastalıkların dirilmesi sonucuna yol açtı.

    İstanbul’da kızamık nedeniyle yaşamını yitiren bebeğin de Uygur Türkü olduğu bilgisi yansıdı ortama.

    Bu haber karşısında önce utanmakla sonra da düşünmekle yükümlüyüz.

    İktidarın sağlıkta devrim şöyle dursun koruyucu sağlık anlayışını da rafa kaldırdığı anlaşılıyor geçmiş yüzyılda kalmış bulaşıcı hastalıkların hortlamasıyla.

    Etiketinde sığınmacı krizi yazılı sorunun ülke güvenliğini ve toprak bütünlüğünü tehlikeye düşüren boyuta eriştiği açıktır.

    Diğer yandan, bu sorunun Türkiye’ye çıkarttığı parasal fatura da azımsanacak düzeyde olmasa gerektir.

    İstanbul’da bir bebeğin kızamıktan yaşamını yitirmesi bu sorunun toplum sağlığı boyutunu gözümüzün içine sokmuştur.

    Yazıyı çocuk hekimi de  olan şair Ceyhun Atuf Kansu’nun “Kızamuk Ağıdı” şiiriyle sonlandırarak, İstanbul’da yaşamını yitiren bebeye son görevimizi yapmış olalım.

    Kızamuk Ağıdı yaklaşık yarım yüzyıl önce yazılmış. O tarihte kızamık aşısı henüz kitlesel uygulama aşamasına erişmemiş. Dolayısı ile kızamık gibi sıradan gibi algılanan hastalık can alıyor. Özellikle de Anadolu’nun hekimden ve sağlık hizmetinden uzak köylerinde. Kızamığın bugün can aldığı yerin ülke nüfusunun 1/5’inden fazlasını barındıran İstanbul olması ayrıca üzerinde durulmaya değer olsa gerektir.

    En küçük eleştirinin hakaretle, farklı düşüncenin hıyanetle özdeşleştirildiği Yeni Türkiye’de başka pek çoğu gibi bu konudaki seslerin de boşlukta yankılanıp yiteceğini bile bile yazıyoruz bunları.

    Tarihe not düşme görevimiz gereği…

    KIZAMUK AĞIDI

    Ben, gamlı, donuk kış güneşi,

    Çıplak dallarda, sessiz dinleniyordum.

    Köyleri, yolları, dağı taşı

    Isıtıyor, avutuyordum.

    Bir köy gördüm tâ uzaktan,

    Dağlar ardında kalmış, bilmezsiniz,

    Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan,

    Yalnızlıkta üşür üşür de çaresiz,

    Ben gördüm bu köyü, damlarının altında,

    Çocukları kızamuk döküyor,

    Gözleri, göğüsleri, yüzleri, ah bırakılmış tarla,

    Gelincikler arasından öyle masum bakıyor.

    Habersiz hepsi, kızamuktan ve ölümden,

    Kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz,

    Ve, düşmüş bir gül oluyorlar birden,

    Bebekler ölüyor, ölümden habersiz.

    Ali’lerin kızı Emine’yi gördüm,

    Öldü… Yusufların Kadir öldü, emmisinin Durdu öldü,

    İkindiye doğru, evlerine vardım,

    Gördüm, Döne öldü, Ali öldü, Dudu öldü.

    Bir bir saydım, yirmi üç çocuk,

    Ah, güllü Gülizar öldü,

    Gördü kış güneşi, gamlı ve donuk,

    Daldı oğlanlar, çiçekti kızlar, öldü.

    Gamlı türkümle tepeden aşağı bıraktım,

    Bıraktım kendimi düşesiye, ölesiye,

    Bu acıdan sonra nasıl doğacaktım,

    Nasıl dönecektim aynı köye?

    İniyor ve karaltında örtüyordum,

    Bu çocukları, bu habersiz çocukları,

    Görmediniz, anlatamam, ürperiyorum.

    Bir şey demek için açılmıştı dudakları.

    Ah, ben bir gün tepelerden, tepelerden

    Varıp önünüze, önünüze dikilip duracağım,

    Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden,

    Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım.

    O çaresiz, o yalnız, o karanlık günde,

    Siz neredeydiniz diyeceğim, neredeydiniz?

    Ben perişan, utanmış…bu köyün üstünde,

    Kahrolurken, siz beyciğim neredeydiniz?

    Ben, bir günde yirmi üç küçük ölünün,

    Gömüldüğünü gördüm bu köyde kızamuktan,

    Ya siz ne gördünüz, söyleyin, söyleyin,

    Bir şey söyleyin, bir şey söyleyin uzaktan.

    Ah, ben gamlı kış güneşi, aydınlığın

    Bütün suçlarını kalbimde taşırım,

    Görerek ah, görerek, bilerek bir yığın

    Karanlık gündüzün üstünde yaşarım.

    Her mevsim dolanıp geldiğinde bu köye

    Gücük ayda, kar örtülü bu ovada,

    Utancımdan, hıncımdan yaş dökerek böyle,

    Gamlı ve perişan asılı duracağım havada.

    İkindiye doğru bırakıp kendimi

    Bu küçük mezarların üstüne.

    Bilmeyeceksiniz, perişan, çaresiz halimi,

    Gül diyeceğim, gül dereceğim gül üstüne.

    Yol kıyısında yirmi üç çocuğun mezarı,

    Ah diyeceğim, ah dökeceğim yol üstüne

    Ceyhun Atuf KANSU

  • Cumhuriyet kurulduğunda Ankara yakınlarında bir yerdi Ahlatlıbel. Günümüzde Ankara metropolü içinde eriyip gitmiş dense yeridir.

    Ahlatlıbel adını Cumhuriyetin ilk yıllarında burada yapılan arkeolojik kazılar nedeniyle öğrenmiştim. Kaynaklar Atatürk ve Dr Reşit Galip’in sık sık Ahlatlıbel kazı alanına geldiklerini, kazıya eşlik ederek bilgilendiklerini yazıyor.

    Cumhuriyet’e dek arkeolojiyi çanak, çömlek etkinliği olarak gören Osmanlı padişahları kasalarına koyacak değerdeki buluntular dışında ne varsa ülke dışına çıkartılmasında sakınca görmediler. Berlin’deki Bergama Müzesi bu anlayışın Avrupalılara armağanı sayılmalıdır. Dünyanın pek çok köşesindeki müzelerde sergilenen Anadolu kökenli sayısız arkeolojik buluntu onlarca müzeyi dolduracak oylumdadır.

    Cumhuriyet bir yandan monarşiye son verme diğer yandan da bağımsız bir ülke kurma projesiydi. Hiç göz ardı edilmemesi gereken önemli özelliklerinden bir başkası da sanat ve kültüre verdiği önemdi.

    Güzel sanatların uygarlaşmaya katkılarının yanı sıra dile, tarihe ve coğrafyaya yöneliş ümmetten millete giden yolun vazgeçilmez basamaklarıydı.

    Bundan 90 yıl önce ortaçağ karanlığından yakınçağ aydınlığına çıkmada önemli yol gösterici olarak işlev gördü arkeolojik kazılar.

    Cumhuriyetin bu akıllara durgunluk veren etkinliği 1933’te Şeref Akdik’in bir tablosuna konu oldu.

    Akdik, sanat yapıtında Ahlatlıbel kazısına gelen Atatürk’ü, kazı başkanı Hamit Zübeyir Koşay’ı, o zamanın eğitim bakanı, üniversite devrimini de yapan Dr Reşit Galip’i, Yusuf Akçura’yı, Nuri Conker’i, Afet İnan’ı ve elbette kazı işgörenlerini betimlemişti.

     Atatürk Ahlatlıbel’de Kazıda (Şeref Akdik)

    Bugün gazetede rastladığım ve içinde Ahlatlıbel geçen habere ilgisiz kalamazdım.

    Diyanet İşleri Başkanı Ali erbaş Ahlatlıbel Atatürk Parkı’nda düzenlenen 4-6 yaş Kuran Kursları 10. Yıl şenliğine katılmış. Bu şenlikler 10 yıldır yapılmaktaymış. Verilen sayı doğruysa bu şenliklere vesile olan eğitimlere 1 milyonu aşkın çocuk katılmış.

    Cumhuriyet, 09.06.2023

    Yanlış okumadınız!

    4-6 yaş grubu çocuklardan söz ediliyor. Bu yaşta dinsel eğitim verilen çocukların büyüdüklerinde milletin bir bireyi olmaları beklenemeyeceği açıktır.

    Bundan 90 yıl önce Ahlatlıbel, Cumhuriyete beşiklik etmişti.

    Günümüzde milletten ümmete dönüşe yataklık ediyor.

    Bilindiği gibi seçim geride kalır kalmaz yeni anayasacılar da işbaşı yaptı. Yazıya konu olan ve sayısız örneği kolaylıkla bulunabilecek gelişme, temel ilkeleri yerli yerinde olan anayasanın varlığında kendisini göstermekte.

    Yeni anayasa ile nelerin yaşanabileceğini kestirmek hiç güç olmasa gerek.

    Anlaşıldığınca yeni anayasa Türkiye Cumhuriyeti’yle vedalaşma belgesi olarak da işlev görecek.

  • Yakın zamanda iki kitap okudum. Her ikisinden de yararlandığımı söyleyebilirim.

    Biri yabancı diğeri yerli yazardandı.

    “Utanç İmparatorluğu”nu Shashi Thraaor yazmış. Yazar, Hintli bir diplomat. Pek çok uluslararası ortamda ülkesinin yüzü olmuş. Kitabında Hindistan tarihinin önemli kesitini oluşturan İngiliz emperyalizmini anlatmış. Kitabın sayfalarını çevirdikçe insaf, vicdan ve ahlâk kavramları belleğinize hiç silinmemecesine çivileniyor. Birkaç yüzyıl boyunca yaşananların derin iz bırakmış olduğu anlaşılıyor.

    Kitabı özetleyecek değilim. Bunu yapmak için ne zaman ne de zemin uygun değil.

    Bir örnek katlanma sınırlarını zorlasa da paylaşılmasa olmaz.

    İngilizler, Hindistan’ı sömürgeleştirdikten hemen sonra bir yandan ülkenin her türlü varlığını yağmalarken diğer yandan da ekonomisini çökertmek için ne gerekirse yapmaktan çekinmemişler.

    Baskı, korkutma, kan, gözyaşı gibi olumsuzluklarla özetlenebilecek bu dönemde Hindistan’da oldukça gelişmiş olan dokuma üretiminin önünü kesmek için bu işi yapan kadınların başparmakları kesilmiş. Yanlış okumadınız. Bunu yapmakta bir an olsun ikileme düşmemiş azgın İngiliz emperyalizmi.

    Gelelim kitapta ilgimi çeken dil olgusuna!

    “Hindistanlı” nitelemesini ilk okuduğumda imlemiştim. Bir kezlik hata olabilir diyerek. Sayfalar ilerledikçe koyduğum imlerin sayısını unuttum.

    Emperyalizmi çarpıcı örneklerle anlatan bir kitabın Türkçe çevirisine “Hindistanlı” nitelemesinin damga vurması karşısında şaşırdım doğallıkla. Hint ya da Hintli ne güne duruyordu?

    Hemen vurgulamakta yarar var. Kitabın çevirisinde İngilize İngiltereli denmediğini de önemle saptadım. Hatta, kimi tümcelerde Hindistanlı ile İngiliz’in buluşmasına tanık oldum.

    Çeviri konusundaki yanlışlara ve kavram hatalarına değinen yayınlara rastladığımı ve kimilerine göz attığımı anımsıyorum. Yabancı bir dilden çeviride yabancı dil bilgisi kadar kendi ana dilinizle ilgili bilgi de son derece önemli. Her ikisini bir kuşun iki kanadına benzetmek abartı olmaz.

    Bu kitapta bilinçsizce seçilmediği anlaşılan “Hindistanlı” nitelemesine bakınca çeviride dil bilmek kadar niyetin de önemli olduğunu bir kez daha anlamış oldum. Emperyalizmin ürpertici yanını anlatan kitabın çevirmeninin zihninin işgal altında olduğunu düşündüren bu örneğin hiç de tekil olmadığını gazetelerin kitap eklerine göz atarak da anlamak olası.

    İşte ikisi : “Türkçe edebiyat” ve “Türkiye edebiyatı”.

    İkinci kitap Deniz Gezmiş’i anlatıyor. Bol görselli ve az yazılı kitap yalnızca Gezmiş’i anlatmıyor. Onun yaşam akışı boyunca yurtta ve dünyada yaşananları zamandizinsel olarak sunuyor okura. Dünyada ve Türkiye’de yaşananlar koşut tarih anlayışıyla işleniyor. Yer yer yoruma başvurulsa da bir şekilde yaşananlara değiniliyor.A picture containing text

Description automatically generated

    Bu kitaptaki “Türkiyeli” nitelemesi de yazarın bilinçli tercihi gibi duruyor.

    Antiemperyalist yanıyla bilinen ve belki de en önemli özelliği olarak öne çıkan Deniz Gezmiş’i anlatan kitapta emperyalist güdülemenin ürünü olduğu tartışmasız olan “Türkiyeli” nitelemesine rastlamak düş kırıklığı nedenim oluyor.

    Bu kitapta Türke Türkiyeli demeyi seçen yazarın İngilize İngiltereli, Fransıza Fransalı, Almana Almanyalı dememe özeni gösterdiği gözden kaçmıyor.

    Her şeye karşın iki kitapta rastladıklarımın el/dil sürçmesi olmasını dilerdim. Her iki kitapta neredeyse aynı tümcede ya da sayfada rastladıklarım bu dileğimin karşılıksız kalmasına neden oldu. Bu eleştiri yazısının emeğe ve o emeği verenlere saygısızlığı amaçlamadığının altını çizmeyi de gerekli görüyorum.

    Ancak, dilin duygu ve düşünceyi yansıtma aracı olmasının yanı sıra bu yazıya konu olduğu gibi niyeti açığa vurma, bilinçaltına ileti gönderme gibi çok da öne çıkmayabilen amaçları olabileceğini akıldan çıkartmamak gerektiği kanısındayım.

    Nesneleri ve canlıları tanımada önemli ölçütler vardır.

    Dil kişinin vermek istediği iletiyle ilgili yanılgı payı çok olmayan önemli ölçüttür.

    Üzücü olan, emperyalizme karşı ilk başarılı savaşı vermiş olan bir milletin, Türk milletinin dilini konuşan yazarlarının, çevirmenlerinin emperyalizmin dilini seçmiş olmalarıdır.

    Dalgınlıklarına son verip, bu dilden vazgeçmelerini dileyerek…

  • Seçimler geride kaldı. Özellikle muhalefetin başarısızlığı üzerine sayısız yorum ve çözümlemeye hemen her ortamda rastlamak olası. Okuduğunuzda her birinde pek çok doğru saptama görüyorsunuz.

    İlkesizleşen, düzeysizleşen ve gündelikleşen siyaset anlayışının eriştiği yozlaşma ve çürüme seçimlere damga vurdu denebilir.

    İktidarın öncülüğünü yaptığı bu eğilim muhalefet tarafından da benimsenince sonuç şaşırtıcı oldu diyemeyiz.

    Bunları bir yana bırakıp YSK’ye dönelim!

    Seçimden önce ve seçim sırasında muhalefetten sıklıkla şu tümceyi işittik :

    “YSK’ye güvenmiyoruz!”

    Seçimden sonra da benzer tümce yinelendi muhalefetçe.

    Kuşkusuz doğru bir saptamaydı. Önceki seçimlerdeki sicili YSK’yi güvenilmez kılmaya yetecek ipuçları içermekteydi. Özellikle son 15 yılda ele geçirilen yüksek yargıyla birlikte YSK de teslim alınanlar listesine eklendi. Kararları ve uygulamaları eleştirilebilen ama tartışılmaz olan, düzeltilemeyen bu kurum seçim sonuçlarının bu şekilde oluşmasına önemli etkide bulundu.

    Durum bu kadar açık ve ortadayken, muhalefetin dile getirmesine ama gereğini yapmaktan da kaçınmasına değinmek gerekir.

    Son birkaç ayda hemen her ortamda sıkça karşılaştığımız YSK amblemini gözlerinizin önüne getiriniz.

    Amblemdeki 1950 YSK’nin kuruluş yılıdır.

    Türkiye’de Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ölü doğan çok partili demokrasi girişimlerini bir yana bırakırsak bugüne uzanan süreçte 1946’yı başlangıç sayabiliriz. Demokrat Parti’nin girdiği ilk seçim 1946’da yapılandı.

    “Açık oylama, kapalı sayım” yöntemiyle yapılan seçimden muhalefetin yengiyle çıkması olanaksızdı. Sandığa giren oylar tutanaklara ve dökümlere yansımadıktan sonra muhalefetin iktidara gelmesi düşten öte değildi.

    Durumu kavrayan Demokrat Parti, seçimi eşitlikle, adaletle ve güvenle yönetecek bir kurum oluşturulmasını kaçınılmaz gördü.

    YSK’yi bu zorunluluğa borçlu olduğumuz söylenebilir.

    Seçim sandığını iktidarın etkisinden ve yönetiminden kurtaran YSK, muhalefetin seçim kazanmasında başat etken olmuştur. Sandığa giren oylar tutanaklara yanısıyınca CHP’nin yenilgisi kaçınılmazlaşmıştır.

    Özetle aktardığım bu bilgiyi ortalama vatandaş bilmeyebilir. Çok da önemli değil bu bilgisizlik. Ancak, bu durumun Türk siyasetinin önde gelen oyuncularını barındıran muhalefetin bilmemesi “tehlikeli cehalet”le açıklanabilir ancak. Bildiği halde gereğini yapmamanın adı ise olsa olsa aymazlıktır.

    Anayasal bir kurum olarak anayasayı uygulamaktan kaçınan YSK daha ilk adımda seçimi eşitlikle ve adaletle yönetmeyeceğini dışavurmuştur.

    Cumhurbaşkanının diploma sorununu bir yana bırakalım.

    Anayasada açıkça yazılı olduğu ve hiç bir yoruma yer bırakmayacak denli anlaşılır olan “bir kişinin 3. Kez Cumhurbaşkanı seçilemeyeceği” hükmü şaşkın bakışlar arasında görmezden gelinmiştir. Türkiye böylelikle yazılı anayasası olan ama uygulanmayan bir ülke durumuna kimbilir kaçıncı kez düşmüştür.

    Bunca anayasdışılıktan sonra seçim sürecinde görevi bağımsız kişilere bırakması gereken bakanlar konusu ise neredeyse konuşulmamıştır.

    Bir dizi yaşamsal yanlışın olduğu yerde sağlıklı ve adaletli bir seçimden söz edilemezdi.

    Ancak, yine de “kendi düşen ağlamaz” özdeyişini çağrıştıran bir olguyla karşı karşıya olduğumuz da kuşkusuzdur.

    Her fırsatta “YSK’ye güvenmiyoruz!” diyen muhalefetin, YSK’nin seçim sürecindeki anayasadışı tutumuna karşı yapabilecekleri yok muydu?

    YSK’nin ortaya çıkış tarihini bilselerdi ya da sessiz kalmasalardı bugün bunları yazıyor olmazdık.

    Tek parti anlayışının ve eğiliminin tartışmasız şekilde baskın olduğu 1950 yılında bile seçimin adaletli ve eşitlikçi bir şekilde yapılmasını sağlayabilen YSK’nin son 20 yıl boyunca ve özellikle de son 10 yılda iktidar güdümünde bir oluşuma dönüştüğü hemen herkesin tanıklığında yaşanan bir gelişme olduğuna göre muhalefetin bu bağlamdaki edilgenliği ve duyarsızlığı kuşkusuzdur.

    YSK, anayasaya uymama ve iktidarın güdümünde olma kararlılığı içindeyken neler yapılabilirdi?

    Muhalefet bu konuyu her başlığın önüne geçirerek iktidarla görüşmeli ve YSK’yi yeniden seçimleri yönetmeye yetkin ve güvenilir bir kuruma dönüştürme doğrultusunda çaba göstermeliydi.

    Pek çok yöntem önerisi çıkabilirdi ortaya!

    En üst perdeden ve en keskin olanını  dile getirmek gerekirse YSK’yi yansızlaştırma dolayısı ile de seçimi hiç olmazsa biçimsel olarak eşitlikçi ve adaletli bir ortamda gerçekleştirmek uğruna seçimlere katılmama seçeneği bile tartışılabilirdi.

    İktidarın karşıtsız bir seçimi kazanacağı kesin olsa da böyle bir seçim sonunda yaşanacak “meşruiyet sorunu” çok da baş edebileceği bir görüntü koymazdı ortaya.

    Aman mağdur edip koz vermeyelim budalalığı anayasanın çiğnenmesini kolaylaştırdı.

    Öte yandan, anketçilerin yanlışlarıyla “kesin kazanıyoruz” havasına giren muhalefet YSK’nin düzeltilmesini göz ardı etmiş oldu.

    Sonuç : “Yitirilen seçim”

    Kendi düşen ağlamaz deyip geçebiliriz.

    Ama, Türkiye artık taşıyamadığı bir oluşumla bir 5 yıl daha başbaşa kaldı.

    Muhalefet için değilse bile toplumun yarısı için önemli bir sorun sayılmaz mı?

  • Gelişmişliği yüzeysel ölçütlerle değerlendirenlere bakılırsa Türkiye hiç de kötü sayılmaz.

    Cep telefonu, otomobil ya da lüks ötesi konutlar…

    Listeye eklenebilecek sayısız başlık bulmak hiç zor değil.

    Kent yaşamı ve ortak yaşama kültürüne baktığımızda iyimserliğimizin yerini  kötümserlik alıverir.

    İzmir metropolünde hemen her ilçede çöp toplama işinin hiç de uygar ölçütlerde yapılmadığını anlamak için çok çabalamak gereksizdir.

    Örneğin, sokakta (gelişigüzel) konuşlu çöp kutularının her birinde birer kapak olduğu görülür. Görülür görülmesine de, kapakların hemen tümü ardına kadar açıktır. Havaların ısınmaya başladığı bugünlerde sinek başta olmak üzere diğer sokak canlıları kapakların işlevsizliğinden alabildiğine yararlanır.

    Çöp kültürünün olmadığı yerde çöp güvenliği mi?

    Hak getire!

    Çöplerin konutlarda ve işyerlerinde biriktirilme biçimi, çöp kutularına ulaştırılması ve benzeri ayrıntılar da kent kültürüne uymayan tersliklerle doludur.

    Geçtiğimiz yıllarda New York belediyesinin çöp kutularına kapak eklenmesi amacıyla 30 milyon USD harcamayı göze aldığını okumuştum bir yerde. New York metropolünde ortalık yerde çöp kutusuna rastlamak olanaksızdır.

    Seçim döneminde basına yansıyan bir haber çok daha ürkütücü ve ürperticiydi.

    Kent içi çöp kutularını karıştıran, altını üstüne getiren ve elbette çöp kutularının kapaklarının açık olmasından da büyük ölçüde sorumlu olan, çekçek türü arabalarla trafiği de aksatan kimselerin yerel yönetim yetkilileriyle ve siyasilerle birlikte aynı fotoğraf karesine girdiğine tanık olduk. Elbette amaç birkaç oy devşirmekten öte değildi.

    Bu kimselerin çöp karıştırıcılığıyla yaşamlarını kazandıklarını biliyoruz. Bu kişilerden yakınmanın onları yok saymak anlamına gelmediğini belirtmekte yarar var.

    Bu kimselerin kent içindeki çöp kutularını karıştırmalarının önüne geçmek yerine yaptıkları işi kabullenmek kent kültürüne, çevre ve toplum sağlığına yönelik olumsuzluk olduğunu belirtmekle yetinelim.

    Çöp ayrıştırmadaki uzmanlıkları tartışılmaz olan bu insanlardan çöplerin toplandığı kentdışı yerlerde yararlanmak akılcı olan seçenek değil midir?

    Bu arada, kent içindeki ayrıştırılmış çöp toplama kutularının da olması gereken etkinlikte kullanılmadığının da altını çizelim. Yaşadığım yerdeki ayrıştırılmış çöp kutularının hemen her zaman ağzına kadar dolu olduğunu gördükçe çöp ayrıştırma alışkanlığım bir türlü oluşmadı.

    Dev köylere çevirdiğimiz metropollerimizde çözüm bekleyen sayısız sorun arasında her nedense çöp güvenliğinden söz bile edilmediğini üzülerek gözlemliyoruz.

    Çöp üretenlerin sorumsuzluğuna ve özensizliğine eklenen çöp karıştırıcılığı işi yaşadığımız çağa yakışmayan bir olgu olarak gözümüzün içine girse de hem kentlilerin hem de kenti yönetenlerin bu bağlamdaki duyarsızlığı ve kayıtsızlığı çok daha yürek burkucudur.

    Gelişmişlik ve kalkınma yalnızca İHA, SİHA, otomobil yapmakla başarılabilecek bir iş değil ne yazık ki.

    Kentli olabilmekle, ortak yaşam kültürünü yaşama egemen kılabilmekle başlanmalı işe.

    Böyle biline, çözüm buluna…


  • Brezilya Komünist Partiİ, Erdoğan’ın seçim başarısını kutlayan sosyal medya
    paylaşımı yapmış. Başka pek çok ülke ve oluşum da benzer paylaşımlarda
    bulunuyor. Hiç sakıncası yok. Bir yanıyla nezaketin gereğidir bu türden
    paylaşımlar. Diğer yanıyla da aynı safta bulunmayı sürdürme dileğidir.
    Türkiye, 2015’ten bu yana uluslararası ilişkiler bağlamında farklı bir duruş ve
    tutum sergilemeye başladı. Elbette olumluydu bu değişiklik. Rus uçağı
    düşürmekle başlayan süreçte Rusya’yla dostça ilişkiler kurmak Türkiye ve bölge
    adına doğru ve akılcı bir yörünge değişikliğiydi. AKP iktidarı açısından da
    iktidara tutunmanın kaçınılmaz gereğiydi. İktidar bu duruşuyla doğru ve akılcı
    olanı seçmenin yanı sıra iktidarını sürdürmenin gereğini yerine getirdi. Bunda da
    şaşırılacak bir durum yok. İktidarın çıkarıyla ülkenin çıkarı örtüştüğü sürece ne
    denebilir ki?
    Brezilya Komünist Partisi’nin paylaşımındaki sorunlu ifade Erdoğan’ın seçim
    başarısını “emperyalizmi yendi” şeklinde nitelemesidir. Tam da burada durmak
    ve sorgulamak gerek.
    AKP iktidarının bir bakanı TBMM’de karşıtlarını Amerikancılıkla suçladığı gün
    sarayın sözcüsünün NATO güzellemesi yaptığına tanık olduk. Dolayısı ile,
    iktidarın seçimde emperyalizmi yendiğine ilişkin sav üzerinde durup düşünmek
    gerekir.
    Muhalefetimizin seçim başarısına Batı’ya dayanarak erişme isteği içinde olduğu
    görüldü. İş, Rusya’yı suçlamaya bile vardırıldı. Hiç gerekli olmadığı gibi günün
    gerçeklerine ve akla da uygun değildi bu tutum.
    Emperyalden medet uman muhalefet karşısında başarılı olan iktidara
    “emperyalizmi yendi” saptaması en azından ölçüsüz ve yeterince dayanağı
    olmayan bir saptamadır.
    Uzaklardaki bir dost ülkenin komünist partisinin bu saptaması olasılıkla bilgi
    eksikliğine bağlıdır. Oradan öyle görüyor olabilirler. Her neyse. Böylesi iddialı
    bir saptamada bulunmaları hatadır.
    Hatalarını düzeltebilirler.
    Onları beklemeden biz düzeltelim bu önemli hatayı.
    Emperyalizmi yenmek hiç kuşkusuz çoğu kimseyi heyecanlandıran bir eylemdir.

    Ancak, bu eylemin boş sözlerden çok içi dolu bir arka plan gerektirdiği her
    nedense göz ardı edilir.
    Soğan, patates, havuç yetiştiremeyen, halkına et yediremeyen süt içiremeyen bir
    ülkenin ekonomik bağımsızlığından söz edilebilir mi? Ekonomik bağımsızlığı
    olmayan bir ülkenin emperyalizmi yenmesi söz konusu olabilir mi?
    İşte tam da bu nedenle, kurtarıcı Mustafa Kemal Cumhuriyet’i kurmadan önce
    “misakı iktisadi”yi oluşturdu. Böylelikle hem bir yandan kapitülasyonlarda
    direten emperyalizme gözdağı verirken diğer yandan da kuracağı Cumhuriyet
    için sağlam bir temel atmış oldu.
    Yazının başlığına dönersem…
    Konfüçyüs’e ait bir sözdür :
    “Karanlık bir odada kara kedi aramak. Bir de odada kedi yoksa.”
    Ülkenin bağımsızlığını 20 yıllık iktidarı boyunca adım adım ortadan kaldıran,
    Merkez Bankası döviz birikimlerini eksiyle ifade edilir duruma getiren, altın
    rezervlerini bile hatırı sayılır nicelikte eksilten, etnikçi-dinci ve adı kadın
    düşmanlığıyla anılan dinci gericilik heveslisi partileri TBMM’ye taşıyarak
    tarihin en olumsuz meclis bileşiminin oluşmasına yol veren Erdoğan’ı
    “emperyalizmi yenme”kle onurlandırmak karanlık bir odada olmayan kediyi
    aramak değilse nedir?
    Yazıyı sonlandırırken eklemekte yarar var!
    Türkiye’deki muhalefet Amerikancılıkta karar kılıp da bir de seçime günler kala
    Rusya karşıtı tutum alınca Brezilyalı komünistler için fazla seçenek kalmamış
    oldu.