• Yıllar önce Barış Manço’nun 2023’ünü dinlediğimde ne kadar da çok var 2023’e demiştim kendi kendime. Cumhuriyet 52 yaşındayken vermiş bu yapıtını Barış Manço.

    Onun 48 yıl kala yazdığı-bestelediği 2023’ü o değil belki ama bizler gördük.

    Milli Mücadele’nin başladığı 1919’un 100. yılından bu yana bir dalya süreci içindeyiz.

    Milli Mücadele’nin utkuya erişmesinin ve İzmir’in kurtuluşunun 100. Yılından aklımızda kalan bir pop konseri kaldı. Ulusal ve küresel ölçekli ses getirici, uyandırıcı ve bilinçlendirici etkinlikler ya yapılmadı ya da cılız kaldı.

    Bunda Cumhuriyet’i sevmeyen ve hatta ondan nefret eden iktidar kadar Cumhuriyet’i ve değerlerini benimsemediğini her fırsatta dışa vuran muhalefetin etkisi tartışılmaz. Toplamda Türk siyasetinin Cumhuriyetle barışık olmadığını üzülerek görüyoruz. İronik olan Cumhuriyet’i ve değerlerini benimseyen, önemsene ve her şeyin üstünde tutan milyonlara karşın bu görünümün ortaya çıkmasıdır.

    Her şeye karşın Cumhuriyet ve Mustafa Kemal tutkunları için 2023 ayrıcalıklı bir yıl olacak.

    Renksiz, kokusuz ve ruhsuz kutlamaların yerini nitelikli olanlara bırakması önde gelen dileğimizdir.

    1923’te neler oldu?

    • İzmir İktisat Kongresi (Şubat-Mart)
    • Lozan Barış Antlaşması (Temmuz)
    • Cumhuriyet’in duyurulması (29 Ekim)

    “Duyurulması” sözcüğünü özellikle seçtim.

    Cumhuriyet en azından kurucunun kafasında kurulmuştu. 29 Ekim’de yapılan duyuruydu.

    Örneğin, Mustafa Kemal’in 1905’te Bulgar Türkolog Manolov’la yaptığı söyleşide Türk ebecesine ilişkin sözleri Cumhuriyet’i tasarladığının önemli belgesi saymak gerekir.

    Yine, 1918’de tedavi için bulunduğu Karlsbad’da yakın çevresine kadın-erkek eşitliğinden söz etmiş olması da düş kurmanın ötesine geçmiş bir kafanın ürünüydü.

    Cumhuriyet’i kurma düşüncesini doğrudan dile getirmesi Erzurum Kongresi sırasındadır. Mazhar Müfit’e yapacaklarını not ettirirken sıra Cumhuriyet’i kurmaya gelince yanı başındaki Mazhar Müfit’in bile “bu kadar da hayalci olunmaz” paşam sözlerini işitmek zorunda kalır.

    Cumhuriyet elbette bir yönetsel biçim.

    Günümüzde bile sözde kalabilen bir kavram.

    Sözde kalmasın özde olsun diyedir Mustafa Kemal’in çabaları.

    1923 yılı başından başlayarak 29 Ekim’e kadar özlü bir Cumhuriyet kurma çabaları dizisinin yaşandığı yıldır. 29 Ekim kadar önemlidir öncesinde yaşananlar.

    Kılıçların kınına sokulmasından sonra sabanın işbaşı yapmasıdır Cumhuriyet.

    Yalnızca sabanın mı?

    Elbette hayır!

    Çarkların dönmesiyle endüstrileşmenin de başlaması gerekir özlü ve ayakta durabilecek bir Cumhuriyet’in kurulması.

    Yakında 100. Yılı kutlanacak İzmir İktisat Kongresi çalışanıyla, üreteniyle, esnafıyla ve köylüsüyle Cumhuriyet’in içini dolduracak, onu ete kemiğe büründürecek kararların alındığı etkinliktir.

    Günümüzde Türk ekonomisini iktidarıyla muhalefetiyle daha iyi koşullarda ve daha bol borç bulmaya indirgeyen sığ anlayışın İzmir İktisat Kongresi’ne ilişkin güzelleyici söylemlerin ötesine geçip geçemeyeceklerini yakında görmüş olacağız.

    Ucuzluk için üretmeyen bir ekonomide kooperatif marketlerine bel bağlayanların, market baskınıyla ederleri denetim altına alacağını sananların geldiği nokta 100. Yılda ibretliktir.

    Mustafa Kemal Paşa İzmir iktisat kongresi yolundadır.

    İzmir’e gidene dek trenle batı Anadolu turu yapmaktadır. Henüz sonsuzluğa göçmüş annesine son görevi bile Salih Bozok’a vermiştir. İzmir’e ulaştığında elbette ziyaret edecektir annesinin gömütünü.

    Bu tur sırasında Eskişehir’deki bir toplantıdaki sözleri belleklere kazınasıdır.

    Yer Eskişehir!

    Ocak, 1923!

    Bir ilgiliye Mustafa Kemal Paşa’nın sorusu : “Kaç damızlık boğanız var?” Soruyu yanıtlaması istenen kişinin “bu adam da deli midir nedir?” diye mırıldandığından kuşku duyamayız. Ama, bu soru bile Mustafa Kemal Paşa’nın “yarının adamı” olduğunun sayısız kanıtından birisi olarak tarihteki yerini aldığı da kesindir.

    Gelelim Lozan’a!

    Savaşta yitiren ama masada kazanacağından kuşku duymayan emperyalizm masada da yenildikten sonra İngiliz heyetinin başındaki Lord Curzon’ın şu sözleri de anımsanmaya değer olmalı :

    “Tüm isteklerimize (kapitülasyonlardan söz ediyor) hayır dediniz! Bütün bunları şu kâğıda yazıp cebime koyuyorum. Günü geldiğinde önünüze koyacağım.”

    Emperyalist İngiliz kendinden emindir. Türklerin savaşı kazanmış olsalar bile kendi ayaklarının üzerinde duramayacağını öngörmektedir. Önünde sonunda kendilerine başvuracağını hesap etmektedir. O zaman geldiğinde katlayıp cebine koyduğu kâğıdı önümüze koymayı tasarlamaktadır.

    Hesaba katmadığı ise şu sözlerde kendisini göstermektedir :

    “Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz.”*

    “Zamanımız tamamen bir iktisat çağından başka bir şey değildir.”**

    “Türkiye’mizi layık olduğu seviyeye yükseltebilmek için mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermek mecburiyetindeyiz.”***

    “İstiklalin tamamiyeti ancak istiklal-i mali (ekonomik bağımsızlık) ile mümkündür.”****

    Biçimsel olarak Cumhuriyet’in yıkılması olasılığından söz edilemez.

    Ama, ekonomik bağımsızlık olmadan özlü bir Cumhuriyet’ten de söz edilemez.

    Bir yandan coşkuyla 100. Yılı kutlarken bu önemli eksiklik üzerinde durulmalı, tam BAĞIMSIZ TÜRKİYE öncelikli hedef olmalı…

    *, **,***,**** : https://tr.wikiquote.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atatürk/Ekonomi

  • İzleyicilerimin ve okurların yeni yılını en iyi dileklerle kutlarım. 2023 Cumhuriyetimizin 100. yaşının kutlandığı yıl olarak da anlamlı. Tıpkı Milli Mücadele’nin utkuya erişmesinin ve İzmir’in kurtuluşunun 100. yaşını kutladığımız 2022 gibi.

    Batı merkezci tarih yazıcılığı önemli sorun. Geçenlerde edindiğim bir kitap başımızdan hiç eksik olmayan bir derdi kim bilir kaçıncı kez gözümün içine soktu.

    Batı uygarlığını antik Yunan ve Roma üzerine kurma eğiliminin izlerine bu kitabın kapağında olduğu gibi başka pek çok yerde rastlamak olasıdır.

    Ne sayısız sıçramaya ev sahipliği yapmış Mısır uygarlığı ne de bugün kullandığımız alfabenin öncülünü bulmuş olan Fenikelilerden söz edene rastlayabilene aşk olsun!

    Batılıya göre doğuda uygarlık yoktur, olamaz!

    Doğuya düşen barbarlıktır, ilkelliktir, saldırganlıktır.

    Milli Mücadele’nin utkuya erişmesinin ve İzmir’in kurtuluşunun 100. Yılı üzerine yaptığım araştırmalar sırasında Batı merkezli tarih anlayışının soğuk yüzüyle bire bir karşılaştım.

    Emperyalistlerin Milli Mücadele’yi ve İzmir’in Kurtuluşunu “işgal”le özdeşleştirdiğini de şaşırarak gördüm.

    Bu düşüncedeki kaynaklardan birisinde Attila’ya yöneltilen barbarlık suçlamasına öfkelensem de şaşırmadım.

    İzmir’in kurtuluşunu bir kentin yerle bir edilmesiyle özdeşleştirebilen Marjorie Housepian Dobkin sözü Attila’nın vahşetine getirecek denli pişkindi. Romalıların belalısı Kartacalıları da göz ardı etmiyor Batı merkezli tarih yazıcıları.

    Roma’nın ya da antik Yunan’ın karşısına dikilen her kimlerse barbar oldukları kuşku götürmez gerçektir onlara göre.

    Neyse ki gerçeklerin er geç ortaya çıkma huyu var!

    Her şeye karşın dürüst, namuslu ve yansız bilim insanlarının varlığı umut verici.

    Doğanın karakutusu gibi de işlev gören ağaçlardan meşenin halkalarının dendrolojik olarak incelenmesi Avrupa’daki iklimle ilgili 2000 yıllık bilgi sunmuş.

    Attila ordularının Roma üzerine akınlarının kurak ve dolayısı ile de yiyecek kıtlığına bağlı açlık yıllarında yoğunlaştığı saptanmış.

    Kuraklık ve buna bağlı besin kıtlığı ve açlık yalnızca insanı değil hemen tüm canlıları güdüleyen gerçek. Canlılarda bu bağlamda görülen saldırganlığın yaşamını sürdürme ya da canlılığını koruma güdüsüyle yakın ilişkili olduğu kuşkusuzdur.

    Tarihe bakıldığında Hunların Doğu ve Orta Avrupa bölgesine gelişlerinin MS 4. Yüzyıla rastladığı görülür.

    O dönemde Hunlar binicilikte, silah teknolojisinde ve üstün savaş taktikleri geliştirmede komşularının önündedir. Üstelik bölgenin ve kürenin başat gücü Roma o sıralarda ikiye bölünme yolundadır. Bu gerçek karşısında üstün Hunlara düşen açlıklarını gidermenin yanı sıra Roma’nın yıkımını hızlandırmaktan ve kolaylaştırmaktan öte değildir.

    İklim koşulları Avrasya steplerindeki yerleşimcileri yer değiştirmeye zorlamaktadır. Hunların Batı yönlü güçlü akınlarının yaşandığı MS 447, 451 ve 451 yazların en kurak geçtiği yıllardır. Birilerinin öne sürdüğü gibi Hunlar barbar ya da kana susamış oldukları için değil zorunlu oldukları için Batı yönlü akınlar yapmışlardır. Dolayısı ile, bu akınlar daha önceleri savlandığı gibi altına hücum ve güce kavuşma amaçlı olmaktan çok her canlının doğal güdüsü olan açlığını giderme ve yaşama tutunma amaçlıdır.

    Attila komutasındaki Hun orduları MS 451’de kuzey İtalya’yı ele geçirir. Attila’nın 453’te evlendiği gece beklenmedik ölümü sonun başlangıcı olur.

    Hunlar iç çatışmaların da etkisiyle çıktıkları hızla tarih sahnesinden inerler. Hunların yokluğu Roma’nın yıkılışının önüne geçemez.

    Emperyalizmin kendisini merkeze koyarak yazdığı tarihin doğu toplumlarını ve uygarlıklarını yok sayması uyarıcı olmalı. Attila üzerinden Batı Hunlarına yapılanın benzerinin Moğol imparatorluğu ve Cengiz Han için de yapıldığını sıklıkla gözlemleriz. Pasifik’ten Avrasya’ya uzanan geniş alana egemen olan Moğollar da barbarlıkla suçlanır. Oysa, iyice irdelendiğinde son derece gelişmiş ve yerleşikleşmiş bir devlet düzenine sahip olduklarını anlamak güç değildir. Çok daha kötüsü bu Batı mitine bizler arasından da epeyce ilgi gösteriliyor oluşudur.

    Yazıyı asıl işi tarihçilik olmasa da tarihçilere taş çıkartacak denli bilgili ve birikimli kurucumuz Mustafa Kemal’le bağlayalım.

    “Tarih yazan tarih yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtan bir içeriğe kavuşmuş olur.”

    Emperyalizmi ilk yenen ulus olma onurunu taşıyan biz Türklerin savaş alanlarındaki işi bitse de düşün alanlarındaki işi savaş sonlanır sonlanmaz başlamıştır ve en az savaş alanlarındaki kadar zordur. Düşünsel ve algısal savaşın günümüzde de sürdüğünü akılda tutmakta yarar var.

    Savaşta yenemedikleri Türkleri çarpıtılmış tarihle, uydurulmuş ırk kuramlarıyla yenme çabalarına hiç ara vermemiştir emperyalistler.

    Anadolu’da yürütülen arkeolojik kazılar, antropolojik araştırmalar ve Türk Tarih Kurumu’nun çalışmaları emperyalizmle baş etmede önemli işlevler üstlenmişlerdir.

    Bunca zaman sonra birileri Attila’nın barbarlığından söz edebiliyorsa ya da Moğolları aşağılama amacıyla bir kromozom bozukluğunu Mongolizm adıyla tanımlaya kalkışıyorsa bir sorun vardır. Bu eksikliği de kendimizde aramamız, tembelliğimizi ve miskinliğimizi sorgulamamız ilk işimiz olmalıdır.

    Bilimin gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkması görüngüsüne eşsiz katkısına saygıyla…

  • 1940’da doğdu.

    Ülkesi Brezilya’da dünyaya gözlerini açan çoğu insan gibi onun da düşlerini süsledi meşin yuvarlak ve büyülü dünyası.

    1956’da başlayan 1977’de sonlanan etkin spor yaşamında çıktığı 1363 maçta 1279 gol attı. Gol atamadığı maçlar sayıldı.

    Bir yıldız kaydı dense yeridir.

    Oynadığı 3 dünya kupasında (1958-1962-1970) 3 kez kupa kaldırdı. Oynadığı tüm kupalarda kupayı kaldırma onuruna erişti.

    Eşi benzeri olmayan bir başarıdır.

    Neymar’la birlikte ülkesi adına en çok gol atandır. (92 maç 77 gol)

    IOC (uluslar arası Olimpiyat Komitesi’nce 1999’da yüzyılın sporcusu unvanı verildi.

    Futboldaki yeteneği 11 yaşındayken fark edildi. O sırada zamana dek ayakkabı boyamaktaydı.

    Ülkesi Brezilya’da bu durum neredeyse değişmez kuraldı. Tüm ünlü futbolcular varoşlardan, yoksullar arasından çıkmıştı. Bu bakımdan kuralı bozmamıştı.

    De Nascimento’yla yıl içinde yitirdiğimiz büyük usta Halit Kıvanç’ın dostluk ortak paydasında buluştuğunu biliyoruz. Henüz kimselerin tanımadığı, tanımaya gerek de görmediği yıllarda onunla ilk röportajı Halit Kıvanç yapmıştı.

    Bir öngörünün ürünü müydü yoksa o anki kolaylığın mı?

    Bilmek zor!

    O başlangıcın Halit Kıvanç’a yaşam boyu kolaylık sağladığı kuşkusuzdu. De Nascimento ünlendikten sonra da onun yanına güçlük çekmeden yaklaşabilme fırsatı sağladı bu ilk olma onuru. Basınla görüşmenin destekçi kuruma para ödemeyi gerektirdiği dönemlerde bile Kıvanç bu yükümlülükten bağışıktı. Ölümsüz bir dostluk oluşmuştu ikilinin arasında.

    Aynı yıl sonsuzluğa göçerek biribirlerine kavuşmak için çok beklememiş oldular.

    Yazının başlığı ünlü ve her an adı anılan birisi için hiç de uygun sayılmazdı.

    Bu adı söyleyene kadar bir gol daha atardı ünlümüz.

    Kısa, özlü ve söylemesi kolay bir takma ad kaçınılmazdı.

    Bununla ilgili olarak da iki olasılıktan söz edilir.

    Birisi “yaramaz” anlamına geldiği doğrultusundadır bu takma adın.

    Diğerine ise büyük usta Halit Kıvanç’ın Dünya Kupası Tarihi kitabında rastlamıştım.

    Sokak aralarında başlayan futbol yaşamının başında doğru dürüst bir topu bile yoktur De Nascimento’nun. Boş teneke kutularıdır ilk topları. Onlara her vuruşunda çıkan ses “ple, ple” gibi algılanınca aranan takma ad bulunmuş olur.

    Dünya onu Pele olarak tanıdı, bildi.

    Bir büyük efsaneydi.

    Katar’daki dünya kupası sırasında öğrenildi sağlık durumunun iyi olmadığı.

    Yılın sonunda uğurluyoruz Pelé’yi…

    Kuşkusuz efsane bir futbolcuydu.

    Ama, ondan da fazlasıydı yaşamı boyunca yaptıklarıyla ve geride bıraktıklarıyla.

    Oynadığı dönemde futbol bu denli kirli değildi. Belki de bu nedenle ona yönelik yüceltmeyi ve güzellemeyi iç rahatlığıyla yapıyoruz.

    Anısına saygıyla…

  • Ukrayna’da yaşananlar yaşlı anakara Avrupa için acıklı güldürüye eşdeğer oldu. Yanı başındaki ucuz ve bol olduğu kadar temiz enerjiden “insanlık namına” vazgeçen Avrupa uzaktan gelen, 4 kat pahalı ve bir o kadar kısıtlı Amerikan LNG’sine bağlanınca Avrupa’da titreşme ve karanlıkta kalma dönemi geri geldi. 

    Avrupa ortaçağını özlemiş olmalı!

    Beklenen soğuklar gecikerek de olsa bastırınca Avrupa’nın çeşitli yayın organlarında “soğukta evinizi ılık tutmanın yolları” ya da “evinizi sıcak tutmanın 5 yolu” türünden öğütlere sıkça rastlanır oldu. Üstelik, bu yöntemleri ya da öğütleri uygulamak bireyin isteğinde değil. Gelen haberlere bakılırsa kimi Avrupa ülkelerinde aydınlatma ve ısıtma amaçlı enerji kaynaklarının kullanımına günün belirli saatlerinde kısıtlama getiriliyor. 

    Bunun gündelik yaşama yansıması “titreşme” ve “karanlıkta kalma” oluyor. 

    Bir Rus televizyonunda gösterilen kısa filmde Noel armağanı hamsterin çevirdiği çarktan elektrik üretmeye çalışan Avrupalılar dramatize ediliyor. 

    Öğütlere göz atılırsa :

    • Geceleri perdelerin kapalı tutulması. Termal perde kullanımı. Termal giysi bilinirdi de termal perdenin varlığı ilk kez öğrenildi. 
    • Duvarlara tablolar ve aynalar asılması. Böylelikle asılan nesnelerin yalıtıcı özelliğinden yararlanılması.
    • Konutların giriş kapısına perde asılması yoluyla sıcaklık yitiminin önlenmesi.
    • Duvarlara ahşap kaplama ya da lambiri uygulanması
    • Ev eşyalarının duvarlara ve pencerelere yakın konumlandırılarak odanın görece ılık orta bölümünün kullanıma açılması.
    • Kapı ve pencere aralıklarının hava akımını önleyecek şekilde yalıtılması.

    Avrupa’nın içine düştüğü durum acıklı!

    Varlık içinde yokluk bu olmalı!

    Düne kadar enerji tutumunun söz konusu olmadığı yaşlı anakara kendisini iç karartıcı bir ortamda buldu. 

    Atılan adımlar sorunun çözümünden çok derinleşmesine neden oluyor.

    Yakın zamana dek CO2 salınımını dert eden, temiz enerji öncülüğü yapmaya çalışan Avrupa’da kömüre dönüşten söz edilir oluşu sorunun derinliğini gösteren önemli belirti sayılmalı.

    Avrupa’da enerji yoksa bizde çok.

    Bizdeki sorun pahalılık.

    Sokakta yürüyenlere mikrofon uzatıldığında enerji faturalarının kabarıklığına ilişkin geri bildirimler almanız olası. 

    Karadeniz’de bulunan gazın evlerimize, işyerlerimize ve fabrikalarımıza bağlanacak oluşu da ilginç rastlantı. Ne zaman başımız sıkışsa gaz çıkartır olduk.

    Umarım böylelikle rahatlarız.

    Can sıkıcı olsa da tarihte bir anda petrol ve gaz varsılı olup sorun yaşayan ülkeler eksik değil. “Hollanda Hastalığı” demekle yetiniyorum. İlgilisi araştırıp, gaz ve petrole ulaşanların başına gelebilecekler konusunda bilgilenebilir.

    Küresel ısınma, sera etkisi ve iklim değişikliği başlıkları altında son yıllarda sürdürülen tartışmalara da değinmekte yarar var. Aklını kullanmaktan vazgeçen Avrupa bu önemli kavramlar konusunda da U dönüşü yaptı. Nükleere ve kömüre sıcak bakılır oldu. Titreşme ve karanlıkta kalma korkusunun doğal sonucudur bu U dönüşü. Aynı zamanda da bir düzenbazlık ve ikiyüzlülük göstergesidir.

    Hem Avrupa’ya hem Türkiye’ye enerji kadar akıl ve kişilik gerek…

  • Dünya kupası geride kalsa da geride bıraktığı lekeler silinecek gibi değil. Kupayla eş zamanlı olarak sahne alan bir skandal futbolun gölgesinde kalmıştı.

    Katar’ın dünya kupası düzenlemesiyle ilgili olarak verilen rüşvetlerle kendisini gösteren kirlenmeden çokça söz edildi. Bu konuyla ilgili olarak kupaya hazırlık amaçlı yapılaşma sırasında yaşanan insan hakları sorunları da az yer bulmadı gündemde kendisine.

    Avrupa Parlamentosu’nun da gündemine giren bu konudaki eleştirilerin göz ardı edilmesi ya da göz ardı edilmesi için tanışık olduğumuz yöntemler kullanılmış.

    Her renkten Avro, eskisiyle, yenisiyle Avrupa Parlamentosu’nun kararını etkileme gücü olduğu düşünülen üyelerine dağıtılmış.

    Bu haliyle yazı Katargate kadar Avrupa Solunun Ölümü başlığını da fazlasıyla hak ederdi.

    Eva Kaili parlamentonun Yunan vekili. Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı unvanına da sahip.

    Francesco Giorgi ise Kaili’nin hem sekreteri hem de sevgilisi. Künyesi oldukça kalabalık. Avrupa Parlamentosu dış ilişkiler ve insan hakları danışmanı. Bir diğer önemli unvanı ise “cezasızlıkla savaşım vakfı” kuruculuğu. İnsan haklarını çiğneyenlerin ve insanlığa karşı işlenen suçların yaptırımsız kalmaması amaçlı bir vakıfmış.

    Kaili ve babasının konutlarında yapılan aramada 750.000 Avro bulunmuş. Bizdekiler ayakkabı kutusu kullanırken onlar ayakkabıları para kasasına dönüştürmüş. Konutun tuvaleti de kasa işlevi gören bir başka bölüm olmuş.

    Bu üçlünün yalnız olmadığı anlaşılmış.

    Avrupa Parlamentosu’nun önceki dönem vekili İtalyan Antonio Panzeri de Katarseverlik hareketinde yer almış. Panzeri, Kaili’nin sevgilisi de olan Giorgi’nin kurucusu olduğu vakfın başındaki kişi olma özelliği de taşıyor.

    Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) genel sekreteri Luca Visentini de katılmış bu hayırlı işe. ETUC bizlere yabancı değildir. Bizim sendikalarımız da üyedir oraya. Her yıl yapılan ETUC-ITUC genel kurullarına tek sözcük yabancı dil bilmeyen bizim anlı şanlı sendikacılarımız da abonedir diyerek bir ara bilgi vermiş olalım. Visentini tam da bu skandalın patladığı günlerde, uzaklarda Avustralya’da bu kez ITUC (Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu) genel sekreterliğine seçilmiş.

    Beşli çetenin payına 1.5 milyon Avro kadar para düştüğü anlaşılmış.

    Hepsi de tutuklanmış. Kimileri şartlı salıverilmiş.

    Suçlama mı?

    Suç örgütü kurma, kara para aklama ve yolsuzluk!

    Katar yemeğinin daha epeyce su kaldıracağı anlaşılıyor.

    Bu olayda odaklanılması gereken bir başka önemli nokta Avrupa solunun içine düştüğü durumdur.

    Başroldeki Eva Kaili PASOK üyesidir. Solculuğu tartışılsa da sol olarak görülür siyaset ortamında.

    Önceki vekil Panzieri İtalyan Demokratik Parti üyesidir.

    Diğer İtalyan ortak Visentini ise sendikacıdır. Başka deyişle, emeğin ve emekçinin temsilcisidir.

    Bu skandala eşdeğer olayda Avrupa solunun cansız bedenini görmek zor olmasa gerek.

    Elbette bu ölüm yeni değildir.

    Ayrıca, bu olayı yalnızca İtalyan soluyla sınırlamak da yanıltıcı olacaktır.

    İngiliz İşçi Partisi 30 yıldır canlı cenazedir.

    Fransız sosyalist partisini gören olursa haber versin. Onlar da ortalıklarda yoktur.

    Bugün Almanya’yı yöneten Alman sosyal demokrat partisinde de geleneksel sol kanat davranışı, barış ve sosyal adalet izi görmek neredeyse olanaksızdır. Yeşillerle birlikte Ukrayna’daki vekalet savaşının önde gelen destekçisi olmaya vardırmıştır işi.

    Kirlilik, yozlaşma ve yolsuzluk Avrupa solunu teslim almıştır demek yetmez.

    Öldürmüştür…

    Bizim sözde solumuz ise etnikçilikle ve bölücülükle engellidir.

    Bizimkilerin de bir bölümü doğrudan değilse de dolaylı yoldan rüşvete kaptırmıştır kendilerini. Avrupa vakıflarından proje, bilimsel çalışma ve makale-kitap yazımı karşılığı milyonlarca Avro akar ceplerine. Solculuğa gelince mangalda kül bırakmazlar. Avroya gelince yüreklerinin yağı erir. Avroyla karşılıklandırılan yaratılarının çoğu çöpe eşdeğerdir.

    Avrupa kaynaklı insan haklarıcı görünümlü çürümeden küçük bir kesit sunmuş oldum.

    Uzak durulmalı…

  • Her geçen karanlığa gömülen Türkiye’de ışık saçan gelişmelerin ömrü kelebeğinki kadar bile olamıyor. Bu kez de kural bozulmadı.

    Montrö ve sarıklı amiral üzerine görüşlerini kamuoyu ile paylaşan amiralleri FETÖ’ye taş çıkartırcasına yargı önüne çıkartan, bununla da kalmayıp bu tiyatroyu aylarca sürdürenler AKLAMA deyince kararan içimiz biraz olsun aydınlığa kavuştu.

    Yargı konusundaki karamsarlığın da günden güne derinleştiği şu günlerde acaba öyle değil mi demeye kalmadı.

    Amiraller aklanırken, general öldürüldü.

    Adı ölümüyle öğrenilen Vural Akar’ın başına gelenlerin hemen her biri irkiltici ve ürpertici!

    İddianameyi hazırlayanından delilleri sağlayanına dek 28 Şubat davasına eklenmiş sayısız sözde hukukçu ya kaçak ya da kamu görevinden çıkartılmış durumda. Tutuklu ve hükümlü olanlar da eksik değil.

    Suçluların ve terör örgütü üyelerinin düzenlediği, tamam erdirdiği yargı süreci bir suçsuzun ölümüyle sonlandı. Her ne kadar tarihe böyle geçecek olsa da kişinin ölümü böylelikle zamanından önceye çekilmiş oldu.

    Bu durumda olup cezaevinde çile çekenlerin sayısı 10’a düşmüş.

    Oranın çilesini çeken bilir kuşkusuz.

    Ama, bu insanların yaşadıklarının bir an önce sona erdirilmesi için yaşlarının ve sağlık durumlarının sıkça gündeme getirildiğine tanıklık ediyoruz. Bunda bir yanlışlık olmasa da eksiklik var.

    Suçsuzluklarının yeterince vurgulanmaması, suçumuz suç ama bu suçun cezasını çekecek durumda değiliz algısına yol açıyor.

    Tüm olayları aynı sepetin içine koyarak karalama ya da tersine aklama yapma alışkanlığı yerleşikleşmiş durumda.

    Oysa, bir olayın, bir tarihsel gelişmenin olumluluğuna ya da olumsuzluğuna yol açtığı sonuçlara göre karar vermek gerekmez mi?

    Bu hesapça, Portekiz’deki faşist Salazar dönemine son veren Karanfil Devrimi de askerlerin eylemi olduğu gerekçesiyle  karalar sepetine konsa doğru olur mu?

    28 Şubat da böyle değerlendirilerek karalanıyor. O dönemden yaşamda kalan az sayıda insana “günah keçisi” etiketi yapıştırılıyor.

    Aradan çeyrek yüzyıl geçince içerik ve amaç bellek engeline takılıyor.

    Sahi neydi bu 28 Şubat? Bu can alıcı soruyu ara ki bulasın!

    Darbe etiketi yapıştırılmış olsa da gerçeğin farklı olduğu unutkanlık bir yana bırakıldığında devletin kayıtlarında ve belgelerinde tüm açıklığıyla yer alıyor.

    Şimdi irdeleyelim!

    Yukarıda sıralanan ve sivil-asker devletin tüm bileşenlerince üzerinde uzlaşılmış olan 28 Şubat kararları uygulansaydı nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk?

    Güncelden yola çıkarak birkaç örnek sıralayalım!

    • Devletimizin varlığının ve birliğinin önde gelen dayanağı olan LAİKLİK ilkesi bu denli silikleştirilemezdi.
    • Eğitim-öğretim tarikat kıskacında can çekişmezdi.
    • Eğitim-öğretim dinselleştirilemezdi.
    • Devletin din kurumu diyanet devlete ve varlığına karşıt bir kuruma dönüşmezdi.
    • Evlatlarımız çocuk yaşta evlendirme kisvesi ardında tecavüze uğramazdı.
    • Ordu ve yargı dış destekli emperyal projenin piyonuna dönüştürülemezdi.
    • Mezhepsel, dinsel ve etnik ayrışmada yol alınamazdı.
    • Toplumsal silahlanma tehlikeli boyutlara erişemezdi.
    • Kurban ibadetinin yan ürünü deri tarikatların cansuyu olmazdı.
    • Türkiye, Suriye’nin kundaklanmasına yer almazdı.
    • Ülkemiz ne oldukları belirsiz “sığınmacı” kılıklıların işgaline uğramazdı…
    • En önemlisi

    Çok daha önemlisi Türk ordusunun onurlu varlığı Vural AVAR adını karşılaştığı ölümcül haksızlık sonucu öğrenmezdik.

  • Her an kullandığımız akıllı telefonlar ve tabletler kendi isteğimizle atadığımız casuslarımız. Yerimizi belirleyen, özel yaşam alanlarımızdan görseller paylaşan, düşünce yapımızı ve dünya görüşümüzü yansıtan el casuslarımızın etkinliğini belirleyen bizleriz. Bilerek ya da bilmeyerek yapıyoruz bunu.

    Bilişim geliştikçe, yaşamımızda daha fazla yer alır oldukça yanı başımızdaki casusların sayısı artıyor.

    Bir zamanlar televizyonlarda izlenen “biri bizi gözetliyor”unun öznesini “birileri” olarak değiştirmek kaçınılmazlaşıyor.

    Birkaç yıl önce erişilmez uzaklıkta gibi görünen ama günümüzde hemen herkesin erişebileceği konuma gelen akıllı süpürgeler evimize giren son casuslar.

    Burada da kendi istencimiz ön planda hiç kuşkusuz. Böylesi bir aygıtı alıp evinize getirdiğinizde kullanmamanız olasılık dışı.

    Aygıtın en iyi verim ve başarımla çalışması eviniz gibi çok özel alanınızı tanımasıyla olanaklı. Doğal olarak tanıtıyorsunuz aygıta evinizi ve kendinizi. Böylelikle sizi gözetleyenlere birisini eklemiş olduğunuzu çok da dikkate alasınız gelmiyor.

    Bilişimci oğlum bundan birkaç yıl önce bu aygıtların casusluk yanından söz ettiğinde “hadi canım sen de, o kadar da değil” demek gelmişti içimden. Bir bildiği olduğundan kuşku duymadığım için yutkunmakla yetinmiştim.

    Yokluğumuzda ya da evimizdeyken de ortalığı silip, süpüren yapay zekâyla donatılmış temizlikçimizin görüntü alma yeteneğinin hiç de zararsız olmayabileceğini aklımızdan çıkartmamamız gerekiyor.

    Evimizin içinden görüntüler alışkanlıklarımızı, eğilimlerimizi yansıtacağı gibi evdeyken bizleri de kapsayan görüntüler son derece özel olması gereken karelerin paylaşımına olanak sağlayabilir.

    Başta temizlik amaçlı olmak üzere evimizde kullandığımız ya da yakın gelecekte kullanmaya başlayacağımız pek çok yapay zekâlı aygıtın yaşam alanımızla ve kendimizle, ailemizle ilgili son derece özel olması gereken bilgileri ve görselleri bir yerde biriktirmekte oluşu korkutucu ve ürkütücüdür. Söz konusu verilerin bir yerde toplanması kaygı kaynağı olmayabilir. Ancak, bir yerlerde toplanan verilerin bir şekilde sızması olasılığı her zaman için olasıdır.

    Nasıl ki birden fazla kişinin bildiği şey sır olmaktan çıkarsa bir yerlerde biriktirilen bilginin de başkalarının bilgisine sunulması uzak olasılık değildir.

    Bağlantıdaki yazıya bakılırsa sızıntı bir geçici çalışandan kaynaklanmıştır. Bugün için böyle bir gerekçeden söz edilebilir. Yarın bambaşka bir gerekçenin karşımıza konmasına şaşırmamak gerekecektir.

    Sözün özü!

    Son yıllarda bilişimin gelişmesiyle ve yaşamımıza daha çok girmesiyle insanın toplumsal yaşamdan yalıtıldığı, bireyselliğe itildiğinden sıkça söz edilmektedir.

    Özde doğrudur bu saptama.

    Ancak, türdeşlerimizden uzaklaşırken yapay zekâyla donatılmış nesnelerle olan ilişkimizin de her geçen gün arttığı bir gerçektir.

    Türdeşlerimizden uzakta olmamıza karşılık nesnelerle olan içli dışlılığımız hiç de yalnız olmadığımızı düşündürmeli.

    Dirensek de uzak durmaya çalışsak da bir şekilde teknolojiyle iç içe olacağımıza göre bize düşen özenli olmaktır.

    Sosyal medyadaki hoyratlığa çeki düzen vermekle başlanabilir işe. Yanlış anlatmış olmamak için vurgulama gereği duyuyorum. Özdenetimden söz ediyorum. Otoritenin işi ele almasından değil. Başka deyişle kendimizi ele verme kötü alışkanlığından vazgeçmek bile az şey sayılmaz.

  • Başlığı eleştireceklere saygı gösteririm. Kirli futbolun içinde Arjantin ve onun profesyonelleri ne kadar temiz kalmıştır? Hak vermezlik edilemez böylesi bir yoruma da!

    Futboldaki kirliliğin dünya kupası düzenlemesi olarak ete kemiğe büründüğünden sıkça söz edilmişti.

    Kupa geride kaldı.

    Bu yazıyı okuyan pek çok kişi gibi benim de yüreğim ağzıma geldi. Platini’nin ülkesi kupaya uzanacak diye kaygılandım. Hiç kuşkusuz, Fransızları bütünüyle Platini’yle özdeşleştirmek doğru olmaz. Ama, futbolu çok kirletenlerden birisi olan Platini’nin Fransız olması bilinçaltıma “Fransa kupayı almasın” isteğini benimle birlikte pek çok kişinin çivilemiş olmalıdır.

    Bence tüm zamanların en zevkli ve heyecan verici finallerinden birisini izledik. Arjantin’in oynayarak alt etme anlayışına karşılık Fransa’nın inatçılığı saygıdeğerdi.

    Dikkat edilirse ne Platini ne de Blatter ortalıklarda görünemedi. İnsan içine çıkamamak onlara en büyük ceza oldu. FİFA ve UEFA’nın şu anki yönetimlerinin de sütten çıkma ak kaşık olmadıklarının altını çizmiş olalım.

    Fransa takımının oyuncularının doğum yerleri ve kökenleri göz önüne alındığında Arjantin’in çok daha “yerli ve milli” bir takım olduğuna vurgu yapmak gerekir.

    10’ların başarısıdır Arjantin’inki!

    1978 : Mario Kempes

    1986 : Armando Diego Maradona

    2022 : Lionel Messi

    Üçü de 10 numaralı formayı taşıdı.

    Bu arada, Arjantin’den gelen görüntüler de futbolun Arjantin için futboldan çok daha fazlası anlamına geldiğini doğrular nitelikteydi. Buenos Aires’in dünyanın en geniş bulvarı olarak bilinen 140 metre enli 9 Temmuz’daki iğne atsan yere düşmez görüntüleri de etkileyiciydi.

    Kupanın sportif yanına dönersek!

    Teknolojinin giderek bu oyunun içine daha fazla girdiğine tanıklık edildi.

    VAR odasının bir yandan yaptığı uyarılarla diğer yandan da verdiği onaylarla hakemlik kurumundaki insan hatası kuşkusunu oldukça azalttığı görüldü. Teknolojinin seyir zevkini de olumlu etkilediği kuşku götürmez bir başka gerçekti.

    Çok uzak olmayan gelecekte “hakemsiz” futbol söz konusu olabilecek gibi görünüyor. Elbette, ortada hakem giysisiyle koşturan bir insan eksik olmayacaktır. Ama, o hakem giysilinin teknolojinin sağladığı olanaklarla alınan kararların uygulayıcısına dönüşmesi kimseleri şaşırtmayacaktır. Yeni dönem, teknolojinin kararlarını ortama sunan hakemlerle tanıştıracaktır futbolseverleri.

    Sportif açıdan ortaya çıkan bir diğer gerçek 32 takımlı kupada neredeyse “kolay lokma” sayılacak takıma rastlanmamasıydı.

    Bir maçta yarım düzineden fazla gol yiyen Kosta Rika bile son 16 turunun kapısından döndüğüne göre…

    Yakın geçmişin kolay lokmaları Japonya ve Güney Kore’nin önemli takımları geride bırakarak üst tura erişmeleri de önemliydi.

    İlk üçün gediklisi Hırvatistan ile bir ilki başaran, kupayı değilse de gönülleri kazanan Fas’ı unutamayız.

    Yirmi yıl önceki üçüncülük sonrasında değil başarıya dünya kupasına katılmaya hasret Türkiye’den söz etmek gerekirse söylenecekler hiç de iç açıcı olmayacaktır.

    Avrupa’nın en alt liginde bile maç yitiren, beraberliği zor kurtaran Türkiye’nin futboldaki gelişmelerden uzak kaldığını ve hatta gerilediğini de kabul etmek zorundayız.

    Tek tek iyi oyuncuları takım olmaya yeğleyen Türkiye’nin epeyce zaman yitirdiği ortadadır.

    Kulüpler düzeyindeki “hemen başarı” hastalığının Milli takıma da bulaşmış olması önde gelen sorunumuzdur.

    Bugünkü futbol yönetimleri ve yabancı oyuncu kuralları geçerli olduğu sürece “yerli ve milli” takım kurmak, orta ve uzun erimde de olsa başarı sağlamak düşe eşdeğerdir.

    Dünyada ve Türkiye’de futbol içine düştüğü dipsiz kuyudan kurtulabilir mi? Futbol en sevilen ve izlenen spor dalı olmanın ötesinde dünyayı ve Türkiye’yi kirletenlerin öncelikli ilgi alanında yer almaktadır. Futbolun şanssızlığı da burada başlamaktadır diyebiliriz.

    Türkiye uzayan kötü yönetimden kurtulursa Türk futbolunun kurtuluşundan söz edilebilecektir.

    Uzun ince bir yoldur kuşkusuz…

    Arjantin takımını ve Arjantin halkını en içten dileklerle kutlayarak…

  • “Bağımsız” Türk yargısının İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkındaki özgürlüğü ve siyaseti bağlayıcı kararı kestirilemez değildi. Yeni Türkiye’nin yeni yargısı bağımsız görünse de belirli duyarlılıkları okşamaya alışmıştı. Bir dönem birisinden buyruk almış olsa da içinde bulunduğumuz son dönemde buna bile gerek kalmadığını sayısız örnekle doğrulayabiliyoruz.

    Bir yerde rastladığım saptama : “Altılı masa Cumhurbaşkanı adayını belirlemekte gecikince mahkeme belirledi.” İlkeden ve tasarımdan yoksun Türk siyasetine uygun bir saptama olduğu kuşkusuz.

    Komplo kuramcılarına da gün doğdu diyebiliriz.

    Her türden komplo kuramcısına yer var bu bileşimde.

    Birisi dese ki, verilen bu karar seçimde şimdiki Cumhurbaşkanını zorlayacak olan Ekrem İmamoğlu’nun önünü açmıştır. Dolayısı ile bu karar yargıdaki FETÖ kalıntılarının kurgusu olabilir.

    Bir başkası çıkıp dese ki, yeni yargı bu süreci hızla tamamlayıp, Yargıtay aşamasını da bitirecektir. Dolayısı ile, Erdoğan zorlu bir karşıtını ayağına takılacak taş olmaktan çıkartmıştır.

    Bu ve benzeri yorumları komploculara bırakarak olaya başka yanından bakalım!

    İstanbul ya da güncellenen adıyla Azmanbul!

    Türkiye’deki her 5 kişiden birisinin yaşadığı mega-hiper kent : Azmanbul.

    Hemen her gelişmeye hazırlıklı olan kıdemli iktidarımızın İstanbul’daki iktidar değişikliğine hiç de hazır olmadığı 2019 seçimlerinden sonra anlaşıldı.

    Azmanbul, ülkemizin her konuda olduğu gibi yağmalanmasında ve talan edilmesinde örnek kent. Kuzey kuşağına sokulan hançerle yeşilinin son kalıntıları da haklandı. Bu haliyle Azmanbul  doğal ve kültürel yıkıma uğratılmış olsa da ülke siyasetinin gözbebeği konumunu koruduğu gibi her geçen gün güçlendirmektedir. Taşını, toprağını altın gibi değerlendiren siyaset cansuyuna ya da İstanbul’a gereksinim duymaktadır. Her ne kadar, son 20 yılda siyasi iktidar yaptığı değişikliklerle yerel yönetimi temizlik ve park bahçe hizmetleri vermekle sınırlamış olsa da İmamoğlu’nun seçilmesiyle kendisini gösteren kısıtlamalar iktidarı öfkelendirmişe benzemektedir.

    Bu haliyle Azmanbul bir an önce yeniden fethedilesi bir kaledir.

    Varlığını ve sürdürülebilirliğini olmazsa olmaz gereklilik sayan ve iktidara mecbur olan iktidarın İstanbul manevrasını bu yanıyla da görmek olanaklıdır. Ve belki de gereklidir.

    Azmanbulsuz iktidarın tatsız tuzsuz olduğu birkaç yıl içinde de olsa ortaya çıkmıştır.

    Her ne kadar İstanbul’un yeni yönetimi Azmanbul’dan geri dönüş şöyle dursun Azmanbul’u denetim altına almaktan bile kaçınsa da iktidarın yolunun Azmanbul’dan geçtiğinin fazlasıyla farkında olan iktidar Azmanbul için her şeyi yapmaya hazırdır.

    Açıktır ki, Azmanbul giderse iktidar da gider. İktidar gitmese bile yağmanın ve talanın eksikli olacağı, tasız tuzsuz olacağı kuşkusuzdur.

    Son söz, 1921 anayasası heveslilerine söylenmiş olsun. Bölücü ve etnikçi tayfanın aradığı kanı içeren bu anayasanın “taş yerinde ağırdır” sözü gereğince o zaman anlamlı ve önemli olmakla kalmadığı gerekli olduğu açıktır. 1921 anayasasının ruhunu “kuvvetler birliği” oluşturur. Varlık savaşı veren bir millet adına bu savaşı BMM vermektedir.

    Yüz yıl sonra bugün böyle bir ilkenin gereksizliği tartışılmazdır.

    1921 anayasasını mal bulmuş Magripli gibi sahiplenenlerin bugün yaşananlar konusundaki görüşleri de merak konusudur.

  • Türkiye 20 yıldır derinden sarsılıyor. Bu sarsıntılar son yıllarda yıkıcı etki gösterir oldu. Yaşamın her alanına egemen kılınan dinci-gerici baskı çocuklarımız üzerinde çok daha derin izler bırakıyor.

    • Kuran kurslarında tecavüze uğrayan çocuklarımız.
    • Cin çıkartacağım diyerek tecavüz eden sözde hocaların saldırısına uğrayan çocuklarımız.
    • Son olarak 6 yaşında hem de babasının onayıyla müridine sunulan çocuğumuz. Bunun adı açıkça tecavüzdür. Büyüklerinin rızası bu olaydaki “alçaklık” katsayısını artırmanın ötesinde anlam taşımamaktadır.

    Cumhuriyeti kuranların yolundan ayrılmak çocuklarımızı da tecavüz nesnesine indirgemek anlamına gelmiştir. Çocukların yaşadığı ve geri dönüşü olanaksız incinmeyi çok daha fazla önemsemek ve öncelemek zorunluluğu açıktır.

    Mustafa Kemal Paşa Doğu cephesinde savaşmayı (1916-1917) sürdürmektedir.

    Muş yakınlarında tanık olduğu bir olay yürek parçalayıcıdır.

    “Bir çocuk önde giden bir kadınla erkeğin peşindedir. Bir yandan onlara yetişmeye çalışırken diğer yandan gözyaşı dökmektedir.”

    Mustafa Kemal Paşa erişkinlere seslenir.

    “Neden çocuğunuzu geride bırakıyorsunuz?”

    Aldığı yanıt :

    “O bizim çocuğumuz değil ki!”

    Belli ki çocuk anasını babasını yitirmiştir. Umarsızlıkla anası babası yerine koyduklarına sığınmaya çabalamaktadır.

    Kurtarıcı ve kurucu olarak tüm Türk çocuklarının babasıdır hiç kuşkusuz Atatürk.

    Her ne kadar biyolojik olarak evlat sahibi olmasa da iki elin parmaklarına varan sayıda evlat edinmiştir.

    Cumhuriyeti kurmadan önce Çocuk Esirgeme Kurumu kurucusu Dr Mehmet Fuat Umay’ın ABD yollarına düşerek çocukları sahiplenmedeki çabalarını daha önceki bir yazımda konu etmiştim.

    https://www.veryansintv.com/cocuk-bayraminda-mehmet-fuat-umayin-anisina/

    Atatürk’ün otuzlu yıllarda Yalova yakınlarında rastlaştığı Sığırtmaç Mustafa’nın elinden tutuşu ve içinde bulunduğu durumdan kurtararak Türk ordusunun bir subayı olmasındaki eşsiz katkısı da bilinmeyi hak eden bir öyküdür.

    Sığırtmaç Mustafa yokluk yıllarında babası tarafından Yalova’da bir çiftlik sahibine 3 TL aylıkla yanaşma olarak verilir. Böylece sofradan bir tabak eksilirken aile bütçesine biraz olsun katkı da sağlanmış olacaktır.

    Yıl 1929!

    Atatürk beraberindekilerle birlikte Yalova’daki çiftliğe giderken yolda sığırtmaç Mustafa’ya rastlar.

    Tanışırlar!

    İki Mustafa bir araya gelmiştir. Sığırtmaç Mustafa karşısındakinin kim olduğunu anlayınca şaşırsa da söyleşmeyi sürdürür.

    Atatürk’ün, bir yıllık kazancı olan 36 TL vermek istemesi karşısında rahatsız olur sığırtmaç Mustafa. Almak istemez! Yanındaki bir avuç ceviz karşılığında kabul eder 36 TL’yi.

    Biyolojik evladı olmayan Atatürk’ün çok sayıda evlatlığı olduğundan söz etmiştik. Yurdun hemen her köşesinden evlatlar edinmiştir. Sığırtmaç Mustafa onlara eklenmiştir.

    Kısa süre sonra sığırtmaç Mustafa Yalova’dan alınır ve İstanbul’a getirilir. Önce hastaneye yatırılarak derlenip toparlanması sağlanır.

    Ardından ver elini okul!

    Kurtarıcı, kurucu ve devrimci önder, insanının yazgısını değiştirmeyi sürdürmektedir.

    Yalova’da yokluk ve yoksunluk içinde kıvranan Sığırtmaç Mustafa’nın yaşadığı “Cumhuriyet Kimsesizlerin Kimsesidir” gerçeğiyle tanışmaktır.

    Kuleli askeri lisesini bitirdikten sonra şanlı Türk ordusuna subay olarak katılmıştır.

    Tarikatların ve onların arkasına saklanan alçakların kadınlara ve çocuklara bakışı iktidarın da gözetimi ve koruması altında sınır tanımaz bir noktaya erişmiştir.

    Bu duruma son vermek Türk Milleti’nin elindedir.

    Altı yaşında evlendirilen, 10 yaşında tecavüze uğrayan çocuğun yaşamında açılan derin yarayı iyileştirecek bir sağaltım ne yazık ki yoktur. Çocuklar geleceğimiz olduğuna göre bu çocuklar, dolayısı ile de geleceğimiz yitirilmektedir.

    Cumhuriyeti kuranlara saygısı ve sevgisi olmadığı artık açık şekilde ortaya çıkan ve iktidarda kalmaktan başka amacı kalmamış olan bu iktidardan arka bahçesi de olan tarikatlara çıkışmasını ummak gerçekçilikle bağdaşmaz.

    Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da Cumhuriyet ayarlarına dönmek olmazsa olmaz gerekliliktir.