• Anmaların önde gelen eksiği anlamaktır. Güzel ve duygu yüklü sözler, buğulu gözler! Biten anmadan sonra anlama çabası neredeyse akla bile getirilmez. Aşık Veysel, anmanın ötesine geçilerek anlamayı gerektiren bir kişiliktir.

    Cumhuriyetin 100 yaşını kutladığımız 2023, UNESCO tarafından Aşık Veysel yılı olarak da duyuruldu. Bu karar, zaten anlamlı olan 2023’e renk kattı.

    Aşık Veysel 21 Mart 1973’te göçmüştü sonsuzluğa.

    XIX. yüzyılın sonunda, 1894’te yaşama gözlerini açan Aşık Veysel için Cumhuriyete kadar olan çeyrek yüzyıl yokluk ve yoksulluk demektir. Bunlara eklenen çiçek hastalığı Veysel’i ışıksız bırakacak ve dünyayı gözleriyle görme yeteneğini yitirecektir.

    Yedi yaşından sonra dünyayı görmek için tek seçeneği gönül gözüyle görmek olacaktır. Gönül gözüyle görerek Yunus Emre’nin dilini çağrıştırandır Veysel. Karacaoğlan’ın güzele bakışına Veysel’de rastlanmıştır.

    Veysel’in doğum yeri olan Şarkışla’nın Sivrialan köyü Emlek adıyla anılan bir bölgenin içinde yer alır. Bölge XI. yüzyıldan bu yana Türkmen yerleşmidir. Alevi nüfus bölgenin Osmanlı’ya geçtiği yıllarda Yavuz Selim dehşetini yaşamıştır. Safevi yandaşlığıyla suçlanmaları kitlesel yok ediliş için yeterli olmuştur.

    Osmanlı’nın son döneminde eli silah tutan ne kadar erkek varsa cephelere gönderilince köyünde bir başına, kadınlarla, yaşlılarla ve çocuklarla kalmıştır. Bundan kaynaklı yalnızlık zoruna gitmiştir. Görmezliğine eklenen bu yoksunluk yaşamında önemli iz bırakır. Vatan görevinden geri kalmanın gerilimi dizelerine yansır :

    Ne yazık ki bana olmadı kısmet

    Düşmanı denize dökerken millet

    Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet

    Kılıç vurmak için düşman başına.

    İlk eşi Esma’nın, körlüğü nedeniyle kendisini terk etmesi, küçük kızı Elif’i bakımsızlıktan yitirmiş olması yaşamının bir başka kara sayfası olmuştur. Engelinden kaynaklandığını düşündüğü bu duruma ilişkin dizeleri de anlamlıdır:

    Kuş olsan da kurtulamazdın elimden

    Eğer görse idim göz ile seni.

    İlk evliliğini özetleyen dörtlüğü ise şöyledir:

    Bir vefasız zalim yara bağlandım

    Tarih üç yüz otuz beşte evlendim

    Sekiz sene bir arada eğlendim

    Zalim kâfir yetim kodu kuzumu.

    Anasını, babasını da yitirince yalnızlığı derinleşmiştir.

    Nefesinin kesilmeye yüz tuttuğu sırada kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet yaşam soluğu olmuştur Veysel’e.

    Cumhuriyet’le birlikte Veysel’in yanı sıra Emlek bölgesi de soluk almıştır dense yeridir. Yaklaşık 500 yıl süren baskıcı ve karanlık dönem yerini aydınlığa bırakacaktır.

    1925’te tekkelerin ve zaviyelerin kapatılmasından Alevi-Bektaşi toplulukları da etkilenmiş olsa da “halka hizmet hakka hizmet” ilkesini benimseyen Aleviler- Bektaşiler Cumhuriyet aydınlığını toplumun hücrelerine ulaştırma göreviyle donatmışlardır kendilerini.

    Görme yeteneğinden yoksunluğu nedeniyle yalnızlığa tutsak düşen Veysel oyalansın diye babasının verdiği sazla becerilerini Cumhuriyet ortamında toplumla paylaşma olanağı bulmuştur.

    Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni Ahmet Kutsi Tecer, kendi deyişiyle gönlünün yaylası olmuştur. Tecer’in kol kanat germesiyle kimsesiz Veysel’in kimsesi olan Cumhuriyet aşık geleneğinin olduğu topraklardan bir cevherin filizlenmesine ortam yaratmıştır.

    Ahmet Kutsi Tecer (1901-1967)

    Tecer “Orda bir köy var uzakta” dizesiyle bildiğimiz şiirin de yazarıdır.

    Veysel’in yazgısını değiştirenlere Tecer’in yanı sıra Sabahattin Eyüboğlu ve Ümit Yaşar Oğuzcan adları da eklenmelidir. Onu anlatan Karanlık Dünya filminin senaristi Bedri Rahmi Eyüboğlu ve yönetmeni Metin Erksan da bu listeye eklenmelidir.

    Köy enstitüleri Veysel’in gönül gözüyle görme deneyimini Alevi-Bektaşi kültüründen sonra etkileyen ikinci odak olmuştur.

    Pek çok enstitüde saz öğreticiliği yapan Veysel’in görme yetisi geri gelmese de gönül gözüyle görmesi gelişme göstermiştir. Bir bilgiye göre Veysel bu yetisinin gelişmesinden öylesine hoşnuttur ki, gözlerinin cerrahi girişimle görme duyusuna kavuşturulması önerilerine gönül gözüyle görmesini olumsuz etkileyeceği korkusuyla hayır demiştir.

    Veysel köy enstitüleri serüveninden köyüne eli boş dönmez. Oralarda saz ve söz öğretirken karşılığında meyve yetiştiriciliğini öğrenir. Başlarda “kör adamın kör uğraşı” olarak küçümsenen meyve ağacı yetiştiriciliği alınan sonuçlardan sonra yörede hızla yaygınlaşacaktır. Gönül gözüyle görme duyusu öylesine gelişmiştir ki, Veysel’in ağaçları yapraklarına ve dallarına dokunarak tanıma yeteneği kazandığı bile söylenmiştir. Ezici çoğunluğu köylerde yaşayan Anadolu insanının tarım yapmayı bilmediği sonucuna bile varılabilir bu çarpıcı örnekten.

    Tarımdan söz açılınca Veysel’in “sadık yâri toprak”a değinmemek olmaz.

    Toprak, ölümün, yeniden doğumun, kök salmanın, değişim ve dönüşümün simgesidir. Toprağın yaşam, bolluk ve bereket kaynağı olduğunu söyleyen Veysel onu, yâr, dost ve ana olarak kişiselleştirir. Aşık Veysel’in toprak imgesi üzerinden çevreye de değindiği görülür. Yaşadığı dönem göz önüne alındığında bu doğrultuda düşünen ve ürün veren şair sayısının az olduğunu söylemeye bilmem gerek var mıdır?

    Köy enstitüsü deneyimi Veysel’in sözüne de yansır. Orada tanıştığı okul, enstitü, toprak, makine, atom ve fabrika gibi kavramlar şiirinde yer bulmaya başlar.

    XX. yüzyılın ilk 3 çeyreği boyunca süren yaşamı Cumhuriyet’in 50. Yaşını gönül gözüyle görmüştür.

    Gözü arkada kaldıysa tutkuyla bağlı olduğu Atatürk’le görüşememiş olmasındandır. Yakınına kadar gittiği halde peygamberle görüşemeyen Veysel Karani’nin yaşadığına benzetilmiştir Atatürk’le buluşamaması.

    İlkinde Cumhuriyetin 10. Yılı nedeniyle Ankara’ya yürüyerek gitmiş ve türlü engeller nedeniyle her fırsatta saygı ve sevgi duyduğu Atasıyla el sıkışamamıştır.

    İkincisinde İstanbul’da bulunduğu sırada Gazi’nin aratmasına karşın bulduramaması nedeniyle bir kez daha düş kırıklığı yaşamıştır.

    1963’te zamanın Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından kabul edilmiştir.

    1965’te ise “ana dilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü” çıkartılan yasa ile yaşam boyu aylık bağlanmasıyla zorluklar ve yokluklarla geçen yaşamının sonuna doğru TBMM’nin bağladığı aylıkla görece soluklanmıştır.

    Çoğunlukla saz ve söz şairi kimliği öne çıkartılan Aşık Veysel’in göz ardı edilmemesi gereken diğer önemli özellikleri gölgede kalmıştır.

    Aşık Veysel’in en az saz ve söz şairliği kadar önemli özellikleri şu şekilde sıralanabilir :

    • Yokluklar içinde yaşam sürmüş bir Türkmendir.
    • Katıksız bir Cumhuriyetçi ve Atatürkçüdür.
    • Köy enstitüsü öğretmenidir.
    • Usta bir tarımcıdır.
    • Elbette, babadır, dededir, eştir.
    • Filozofa eşdeğer bir bilgedir.

    Bir yazının sınırlarını fazlasıyla aşan bir değerdir Aşık Veysel!

    Âşık Veysel ve ailesi

    Aynı toprağa bastığımız, aynı suyu içtiğimiz, aynı ekmekten yediğimiz birisi olmasıyla ne denli övünç duysak az gelir.

    Âşık Veysel’in müzeleştirilmiş evi

    Son sözü memleketlisine, göz hekimi Dr Sait Eğrilmez’e bırakalım! Eğrilmez’in hekim olmasında ve hekimlikte de göz uzmanlığını seçmesinde Veysel’in etkisi olduğunu ekleyelim.

    Sazıyla, sözüyle Veysel’i rehber edinenlerdendir, yaşatanlardandır Dr Eğrilmez.

    Kaynakça

    ÂŞIK VEYSEL, Hazırlayan : Süleyman Şenel, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İstanbul, Mart 2022.

  • Cumhuriyet tarihinin kim ne derse desin en ağır ekonomik krizi yaşanırken ona eklenen deprem yıkımı cüzdanımızın yanı sıra vicdanımızı da yaraladı. 

    Doğal kıranla (afet) başa çıkması için tasarlanan ve oluşturulan kamu oluşumlarının içine düştüğü umarsız durum cabası!

    Kindarlığı tartışmasız iktidarın aklına nereden estiyse hekimler ve hekimlik bir kez daha boy hedefi yapıldı. “Acil durumda camı kırınız!” durumuyla mı karşı karşıyayız?

    Sağlıkta Dönüşüm Programı ile devrim yapıldığı öne sürülürken,, Cumhurbaşkanının “giderlerse gitsinler” sözleri her şeyin üzerine tuz biber ekercesine “hekimler göçü”ne neden olmuştu. 

    Yalnızca 2022’de (TTB verilerine göre) 2685 hekimin yurtdışında hekimlik için belge aldığı anlaşılmıştı. Bu sayının kabaca 20 tıp fakültesinin bir yılda yetiştireceği hekim sayısına denk düştüğü söylenebilir.

    Sınırsız, sorumsuz ve de niteliksiz ama çok (!) nicelikli sağlık hizmeti anlayışının yara alacağını fark eden iktidar Cumhurbaşkanının “giderlerse gitsinler” sözlerini yalanlarcasına “ne olursan ol gel” uygulamasını yürürlüğe sokmuştu. Bunu yaparken de hekimlerin özlük haklarını biraz olsun iyileştirmek zorunda kalmıştı.

    Ana hatları özetlenmiş aşağıdaki düzenlemeyle “giderlerse gitsinler” meydan okuması yinelenmişe benziyor.

    maddeler.jpg

    Tasarıda yer alan bir madde çok çarpıcı! “Personele, hastalara ve hasta yakınlarına saldırıda bulunmak”. Hekime yakıştırılan duruma bakar mısınız? Oysa, hekim saldırıda bulunan değil, saldırıya uğrayandır ülkemiz sağlık ortamında. Hekimin ve sağlık çalışanlarının saldırıya uğramasının önüne geçemeyen iktidar, hekimi saldırgan yerine koyarak cinlik mi yapmış yoksa her zamanki iş bilmezliğini mi sergilemiş diye düşünmekten alamıyor insan kendisini.

    Bildiğim bir şey varsa sağlık ortamındaki şiddetin başka ortamlardakinden 15-16 kat fazla olduğudur. Sağlıkta şiddet ezici çoğunlukla sağlık hizmeti verenlere yöneldiğine göre hekimleri şiddetin öznesi olarak görmek akılla ve gerçeklerle açıklanır olmasa gerektir.

    Torba yasa kötü alışkanlığına giderayak bir başkasını ekleyen iktidarın “hastasını iyileştirmede başarısız olan hekim” nitelemesi de her yöne çekilebilecek denli ucu bucağı belirsiz bir tanımdır. Bu bulanık niteleme üzerinden hekimin mesleğinden yasaklanmasına varacak kararların gelebilecek olması önde gelen kaygıdır. İlk bakışta hekimi ilgilendiren bir durum gibi gözükse de bu düzenlemenin sağlık hizmetini alanı da ilgilendireceği kuşkusuzdur. Başka deyişle, akılla ve bilimsel gerçeklerle açıklanamayan bu düzenlemenin bir toplum sağlığı sorununa yol açması şaşırtıcı olmayacaktır.

    Diğer yandan, yetkinliği belirsiz kişilerden oluşacak kurul, hekimin mesleğini sürdürüp sürdürmeyeceğine ya da en azından ara verip vermeyeceğine karar verecek. Zaten zorlu ve gergin koşullarda görev yapma çabası içindeki hekimlerin yanı başına giyotin koymaktan ve her fırsatta o giyotinin oradaki varlığını anımsatmaktan başka bir işlevi olabilir mi bu düzenlemenin?

    Bu koşullar altında hekimin bağımsız davranabilmesi, mesleğinin bilimsel gereklerini korkusuzca uygulayabilmesi nasıl beklenecektir?

    Tıp gibi iki kere ikinin her zaman dört etmediği, belirsizliklerin eksik olmadığı bir alanda hekimlerin bıçak sırtında olmaya zorlanması kaçınılmaz sonuçlara yol açacaktır.

    Olası sonuçlara göz atalım : 

    • Yurtdışına hekim göçü hızlanacağı gibi hekimlerin yurtta kalanlarının da mesleklerinin gereklerini yerine getirmede korku ve ürkü içinde olacakları kuşkusuzdur. Bu düzenlemenin gündelik yaşama yansıması, hekimlerin başlarını derde sokması olası uzmanlık dallarından uzak durmaları şeklinde olacaktır.
    • Sınırları belirsiz bir “hastasını iyileştiremeyen hekim” nitelemesinin hekimi hastadan uzaklaştırması olası gelişme olacaktır. Yaşadığımız deprem kıranında resmi sayılara göre 50 bini aşkın insanımızı yitirdik. Bunca kitlesel yok oluş sonrasında bile sorumluluk üstlenme belirtisine rastlanmazken sağlık ortamındaki günah keçisi arayışı doğal olarak yılgınlık, bezginlik ve öfke yaratacaktır. 
    • Bu yılgınlık ve bezginliğe eklenmesi şaşırtıcı olmayacak “savunma tıbbı” anlayışı gerek hekimlerin uzmanlık alanı seçimini etkilemesine bağlı yaşamsal dallarda uzman sayısı kıtlığı sonucuna ve gerekse ortamdaki uzmanların kimi hastalıklara ve hastalara yaklaşımda çekingenliğe yol açabilecektir. Bunun doğal sonucu olacaktır hekime değilse bile sağaltıma erişim kısıtlılıkları. 

    Torba düzenleme yasalaşıp da yürürlüğe girdiğinde hekimler “giderlerse gitsinler” meydan okumasının ikinci perdesini izlemeye başlayacaklar gibi görünmektedir. Toplumun hoşuna gideceği de varsayılabilecek bu düzenlemenin orta ve uzun erimde en büyük zararı yine topluma vereceği akıldan çıkartılmamalıdır. 

    Seçime 45 gün kaldığı ve dolayısı ile de iktidarın gün saydığı düşünüldüğünde düzenlemenin zamanlaması siyasi etik anlayışına da aykırıdır.

    Yazıyı göndermeden önce gözüme ilişen bir gelişmeyle bitirmiş olayım.

    Tasarının komisyon görüşmeleri aşamasında kimi maddeler Anayasaya aykırılık nedeniyle geri çekilmiş. Tasarının kendisi kadar acıklı bir gelişmedir. Doğruysa geri çekme kararı anayasaya aykırılık gerekçesiyle komisyondan gelmiş. Anayasa gibi bir kavramın varlığını anımsamış olmaları güzel. O anımsatmayı başlarındaki kişiye de yapsalar ne iyi olurdu demekten alamıyor insan kendini.

  • “Türkiye ilerlememeye, geride kalmaya kararlı bir görüntü veriyor!”

    Yazının başındaki tümceye değinmiş olayım. Yazının sonıonda söyleyeceğimi baştan söylemiş oldum bu sözlerle.

    Bugün öğle saatlerinde gözüme ilişti, kulağıma çalındı. Seccade üzerinden yürütülen bir tartışmaydı.

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bir yerde seccade üzerinde görüntü vermiş. Görsele baktığımda ben küçük boy bir halı gördüm üzerine basılan.Ayrıca, bu topraklarda ne bugün ne de geçmişte kutsal değerlere saygısızlık yapılmamıştır. En azından, siyaset katından böyle bir saygısızlık söz konusu olmamıştır.

    Seçim yaklaştıkça ürküye kapılan iktidar kendince bulduğu her olayı fırsata dönüştürmeyi amaçlamaktadır.

    İktidarı anlayışla karşılıyorum.

    Ekonominin dibe vurduğu, depremle kendisini gösteren tabloda kendisine en küçük pay çıkartamayacağı ortamda “seccadeye bastı, dinimize saygısızlık etti” türünden yaygaraya şaşırmamak gerek.

    Bu olayda muhalefetin tutumu da bir o kadar evlere şenlik.

    İktidarın yaygarasını ciddiye almış olmaları, bu saçma sapan suçlamaya yanıt verme gereği duymuş olmaları ürpertici bir durum. Kutsal değerlerin siyasete alet edilmesine muhalefetin katkısı olarak da görülebilir bu durum.

    Seccadeye basma gibi akla zarar suçlamanın dile getirildiği ortamda neler oldu sorusuna yanıt vermeye çalışalım!

    • Atatürkçü, Cumhuriyetçi ilahiyatçı Cemil Kılıç geçtiğimiz günlerde evinin önünde saldırıya uğramıştı. Bu konuya değinene, bu konuyu dert edene rastlayabilene aşk olsun.
    • Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ilgili hükümleri son derece açık ve anlaşılabilirken Yüksek Seçim Kurulu anayasayı ayaklar altına alıp, paspasa dönüştürürken de kimselerin sesinin çıktığını işitmedik. Sesini çıkartanlara haksızlık olmasın! Yeterince karşı çıkış oldu da biz mi fark etmedik?
    • Seçimlere geri sayarken terör seviciliği kesin olan bir parti iktidarla ittifak yapmanın rahatlığı içinde “milliyetçiliği ayaklar altına almış bir oluşum olduklarını” duyduk duymadık dercesine haykırırken de oralı olan pek az insan çıktı.
    • Tüm bunlar olurken TBMM’de yaşanan bir olay gözden kaçırıldı. Finlandiya’nın NATO’ya girişine oylamaya katılanların onayıyla olur verildi. Oysa, çok değil birkaç ay önce yeri göğü titreten bir iktidarımız vardı. Seçim yaklaşırken NATO’nun genişlemesinden yanayız sayıklamaları TBMM’de karşılık bulmuş oldu. 2003’te 1 Mart tezkeresini onaylamayan meclise yakışmayan bir görüntüydü.
    • Sosyalistiyle(!), milliyetçisiyle, Amerikan karşıtıyla söze gelince mangalda kül bırakmayan saygıdeğer vekiller yaklaşan seçimin baskısıyla NATO’culuk limanına sığınmakta sakınca görmediler.

    Her türlü kural, kurum ve değer yerle bir edilebilirken, ülkenin temellerine dinamit koymak suç olmaktan çıkartılabilirken seccade üzerinden yürütülen siyaset ülkenin orta yerindeki pisliğin üzerine tüy dükmekten öteye anlam taşımıyor.

    Kıssadan hisse çıkartmak gerekirse!

    Türkiye’de anayasanın, milliyetçiliğin ve ülkeyi var eden her türlü değerin üzerine basılabilirken küçük boy halıya basılınca “seccadeye basıldı” yaygarası kopartmak ancak yazının başındaki “geri kalma kararlılığıyla” açıklanabilir.

  • Cumhuriyet’le birlikte kurulan Atatürk’ün diyanetinin yerinde yeller esiyor. Din devriminin önemli kurumu dinciliğin kalesine dönüştü.

    Her şeye karşın aydın din insanlarımızın sayısı az değildir. Şu andaki yoklukları sessizliklerine bağlanabilir.

    Turan Dursun’un öldürülmesi sonrası ortamda baskın ad olarak öne çıkan Yaşar Nuri Öztürk’ün sonsuzluğa göçmesiyle Cemil Kılıç aydın din insanı ve dine ilişkin doğruları topluma yansıtan ad olarak öne çıktı. Cumhuriyetçi, Atatürkçü, aydın ve de akılcı olması boy hedefi olmasına yetip arttı. Ülkenin güncel ikliminin etkisi de unutulmamalı.

    Doğrudan yaşamına yönelik tehditlere çalıştığı kurum olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın eziyete varan baskıcı yaklaşımları eklendi. Bir bakıma kaba güç bakanlığın sindirme politikasıyla bütünleştirildi.

    Dinle ve kutsal kavramlarla aldatmayı alışkanlık haline getirmişlerin hoşgöremeyeceği söylemleri ve tutumuyla içinde bulunduğumuz iklimde sivrildi Cemil Kılıç.

    Beklenen oldu!

    Evinin önünde fiziksel saldırıya uğradı.

    Yine de yılmadığını, sinmeyeceğini haykırmaktan geri durmadı.

    Bugün gericiliğin amiral gemisine dönüştürülen, bütçesinin sınırları kestirilemeyen diyanet ve din insanları Milli Mücadele’de ve onu da izleyerek Cumhuriyet’in kuruluşuyla Devrimler sürecinde önemli işlevler gördü.

    Yakın tarihe göz attığımızda saltanatla bir olup emperyalizme göz kırpan din insanlarının yanı sıra gözü pek, vatansever din insanlarına da çokça rastlanır.

    Onların tümünü bir yazıya sığdırmak elbette olanaksız.

    Birkaçından söz etmekle yetinelim.

    Börekçizade Rıfat

    Ankara Müftüsü Börekçizade Rıfat Efendi Milli Mücadele sırasında Heyeti Temsiliye Ankara’ya gelmeden önce Kuvayı Milliye saflarına katılma duyarlılığı göstermiştir. Bununla yetinmeyen Rıfat Efendi Ankara Müdafai Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşuna ön ayak olmuş, başkanlığını üstlenmiştir.

    Börekçizade Rıfat (Börekçi) (1860-1941)

    Günümüzde Merkez Bankası’nda bile yedek akçe bırakmayanların kulaklarını çınlatarak Rıfat Efendi ve eşi Saniye hanımın kefen parası olarak ayırdıkları alçakgönüllü birikimlerini gözlerini kırpmadan milli mücadeleye bağışladıklarını anımsatalım.

    Doğal olarak, Rıfat Börekçi Cumhuriyetin önemli kurumlarından Diyanet İşlerinin kurucu başkanı oldu. Ölümüne dek bu görevi sürdürdü.

    Ahmet Hulûsi Efendi

    Milli Mücadele başladığında Denizli müftüsü olan Ahmet Hulûsi Efendi’nin çok bilinmeyen özelliği İzmir’in işgalinden yalnızca 4 saat 10 dakika sonra Denizli’de işgale direnç örgütlenmesini başlatmış olmasıdır.

    İzmir işgalinin hemen ardından yapılan Denizli mitingindeki şu sözleri rehber alınasıdır :

    Bugün başında bulundukları diyaneti ve ondan da önce Cumhuriyet’i kuranların adını ağızlarına almaktan kaçınanların bu sözlerden alacağı sayısız ders olmalıdır.

    Ahmet Hulûsi Efendi Denizli’deki etkinliğiyle yetinmemiş, Dinar ve Afyonkarahisar’a dek giderek direnişi bölgesel ölçekte de örgütlemiştir.

    Ahmet Hulûsi Efendi (1861-1931)

    Abdurrahman Kâmil Efendi

    Milli Mücadele süreci bugünden bakıldığında ve o günlerin koşulları göz ardı edildiğinde kolaylıkla anlaşılamaz. Abdurrahman Kâmil Efendi Milli Mücadele ateşinin yakıldığı sırada Amasya’da vaizdir. İlk kez gördüğü Mustafa Kemal Paşa’yı topluluğa seslendiği konuşması sırasında tanımıştır.

    Abdurrahman Kâmil Efendi (Yetkin) (1850-1941)

    Bu konuşmadan etkilenen Abdurrahman Kâmil Efendi ile Mustafa Kemal Paşa arasında geçen konuşma bilinesidir :

    Amasya Müftüsü Tevfik Efendi’nin yanı sıra vaiz Abdurrahman Kâmil Efendi’nin cemaate seslenişinin Amasya Genelgesi’nin yayımlanmasına eşsiz katkısı olmuştur.

    Milli Mücadele’deki din adamları katkısına birkaç örnek vermiş olduk.

    Bugün, cumhuriyetçi, Atatürkçü ve aydın din adamı Cemil Kılıç’a uzanan ellerin Milli Mücadele saflarında yer alan çok sayıda din adamına da uzandığını saptamak durumundayız.

    Bundan 100 yıl önce başaramadığını aradan geçen zamandan sonra edindiği güçle başarma kararındadır emperyalizm ve kullanışlı maşaları. Her zaman olduğu gibi dinci gericilik emperyalizmin hazır askeri olarak sahnededir.

    Güç sarhoşluğuyla orantılı şekilde azgınlaşanların bundan böyle bu ve benzeri saldırganlıkları daha fazla sergileyecekleri kuşkusuzdur.

    Kaba gücün daha da öne çıkacağı karanlık günler ne yazık ki uzakta değildir.

    Kaynakça :

    Milli Mücadele Günlerinde Din Adamları, Recep Çelik, Atatürk  Araştırma Merkezi, 12017, Ankara.

  • Sağlık ortamında ya da spor alanında ve aklınıza gelebilecek her yerde şiddet Türkiye’nin önde gelen sorunudur. Hatta, bu sorunun yerleşikleşmiş olduğundan bile söz edilebilir.

    Spor sahaları şiddetin ete kemiğe büründüğü, hemen her an kendini gösterebildiği yerlerin başında geliyor.

    Geçtiğimiz aylarda İzmir’de oynanan Göztepe-Altay maçında yaşananlar ürkütücüydü. Sahaya inen bir yandaşın köşe gönderi direğini silah olarak kullanarak karşıt takım kalecisini hastanelik edebilmesi dehşet vericiydi. Aynı maçta bir yandaş patlayıcı maddeyle yaralanmıştı. Patlayıcı maddenin cankurtaran sürücüsü tarafından içeri sokulmuş olması olayın ayrıca üzerinde durulması gereken olumsuz yanıydı.

    Hemen her maçta futbol sahasına atılan su şişeleri kimi maçlarda sahanın belirli bölümünde kümeler oluşturacak çokluğa erişebilmektedir. Bu şişelerle yaralanan sporcular da eksik olmamaktadır. Bu açık durum karşısında başta hakemler olmak üzere güvenlik güçlerinin umursamazlığı ve edilgenliği bir başka kaygı kaynağıdır.

    Daha ne yaşanmalıdır ki o spor karşılaşması tatil edilsin!

    Geçen hafta Sivas’ta yaşanan Avrupa kupası maçında Fiorentinalı oyuncuya yumruk atabilecek denli yaklaşan bir yandaş bozuntusunun oyuncunun burnunun kırılmasına neden olduğu basında hak ettiği yeri bulmadı.

    Her şeyden önce, başta futbol yönetimleri olmak üzere sporun başındakilerin bu olaylara yeterince duyarlı yaklaşımda bulunmadıkları, yinelenmemesi için gerekli kararlılığı sergilemediklerinin altı çizilmelidir.

    Dıştan bir örnek her takımın kendi evinin önünü temiz tutması gereğine vurgu yapmamızı kolaylaştıracaktır.

    Hollanda’da oynana PSV-Sevilla maçında sahaya girerek Sevilla kalecisine saldıran PSV yandaşı kendi kulübünce yaptırıma uğratılmış. Söz konusu yandaş görünümlü vandalın 40 (kırk) yıl süreyle maçlara girişinin yasaklanması kararı alınmış. Bununla da yetinilmemiş saldırganın yol açtığı zararın karşılanması için ödence yaptırımına uğratılması amacıyla hukuksal sürecin başlatılması da sağlanmış.

    Özellikle spor alanlarındaki şiddetin kökünün kazınması herkesin kendi evini derli toplu tutmasıyla olasıdır.

    PSV kulübü bu bağlamda örnek alınması gereken bir davranış sergilemiştir.

    Bizim kulüplerimizin yöneticilerinin bu türden yaklaşımlara oldukça uzak olduğunu üzülerek de olsa saptamak zorundayız.  Böylesi davranmak şöyle dursun, bizim kulüp yöneticilerimiz karşıt kulüplerin yöneticileriyle her an olumsuz bir söz yarışı içinde olmayı görev bellemiş görünmektedirler. Böylelikle bir yandan kendi yandaşlarını bir arada tuttuklarını düşünürlerken diğer yandan da kendi hataları sonucu ortaya çıkan sportif başarısızlıklara gerekçe üretme konusunda önlem almış olmaktadırlar.

    Hemen hiçbir yönetici sözle yaptıklarının eyleme dönüşebileceğini, şiddeti besleyen bir cansuyu olabileceğini aklına bile getirmemektedir.

    Son sözlerin ilki hakemler için olsun!

    Onları verdikleri hatalı kararlar üzerinden eleştirme yetkim ve bilgim yok. Ancak, yazının başında vurguladığım gibi futbol sahalarında sıradanlaşmış olan şiddet konusunda duyarsız davranarak sporcu ve izleyici sağlığını tehlikeye attıklarını belirtmek zorundayım. Maçın tatil edilmesi için sporcuların ya da izleyicilerin hastanelik olması mı gerekmektedir diye sormuş olayım.

    Diğer yandan, güvenlik güçleri de bu konuda çok duyarlı davranmamaktadır. Polis ve diğer güvenlik öğelerinin izleyicileri sıkı izlem altında tuttukları ve bu izlemin “hükümet istifa” sözü sınırları ötesine geçemediği gözlenmektedir.

    Hem hakemler hem de güvenlik güçleri açısından “görevi ihmal” eyleminin söz konusu olduğu açıktır.

    Hollanda’nın PSV kulübünün kararı bize de örnek olsa ne iyi olur demekten alamıyorum kendimi.

  • İktisat kongresi de depremzede oldu. On bir ilimizi yıkan deprem yüzüncü yılını dolduran iktisat kongresi anmalarını da erteletmiş oldu.

    Hemen belirtmekte yarar var.

    Ülkemizin ortadan ikiye bölünmüşlüğü ne yazık ki bu önemli tarihsel olayın anmasına da yansıdı.

    Oysa, altı üstü bir anmaydı. Birkaç saat bilemediniz birkaç gün bir araya gelmek bu kadar mı zordu diye sormaktan alamıyorum kendimi.

    Bu ayrılığın nedeninin neredeyse kesin olarak merkezi hükümet kaynaklı olduğunu saptamış olalım.

    Yazıya başlık olan ad konusuna gelince!

    Doğrusunun “Türkiye İktisat Kongresi” olduğunu konuya ilişkin değerli yazarların yapıtlarından öğrenmiş oldum. Yaşamının önemli bölümünü İzmir’de geçirmiş olan birisi olarak bu önemli kongrenin adının önündeki İzmir nitelemesinin yerini Türkiye’ye bırakmış olmasından en küçük rahatsızlık duymadım. Doğru ve gerçek neyse ona bağlılık her şeyin önünde gelir.

    Aslına bakılırsa ekonomi de tıpkı yerkabuğu gibi bir deprem odağıdır ülkemizde. Neredeyse döngüselleşmiş ekonomik krizlerin her birisi depreme eşdeğer sonuçlar yaratır. Rehber edinilen ekonomik modelin doğal sonucudur yaşanan. Mutlu azınlık bu krizlerden güçlenerek ve varsıllaşarak çıkarken geniş halk yığınları krizin bedelini işini, aşını ve hatta eşini yitirerek öder. İşin siyasi faturası o andaki iktidara kesilir (bu kez de aynısı olacak mı sorusunun yanıtını yakındaki seçimden sonra anlayacağız).

    Faiz artırılsaydı, bu kadar düşürülmeseydi ve benzeri söz yarışlarından ekonominin temel sorunlarını konuşmaya sıra gelmez. Durum böyle olunca da her krizden sonra alevlenen tartışmalar bir şekilde sonlanır. İş bir sonraki krize gün saymaya kalır.

    Türkiye İktisat Kongresi’ne ilişkin toplantıların anma içerikli olduğu savıma gelince!

    Merkezi hükümetin yaklaşımı da anma odaklıydı. Hatta, yapma ve yıkma işlerini pek sevdikleri için olmalı ilk İzmir İktisat Kongresi’nin yapıldığı, artık yerinde yeller esen yapının (Hamparsumyan Han) canlandırılması, yeniden yapılması merkezdekilerin önemsediği konu olarak öne çıkartıldı. Söz konusu yapının 17 Şubat’a yetiştirilmesi planlanmıştı. Ancak, her gün önünden 2 kez geçtiğim yapının değil 17 Şubat’a bugüne bile yetişmediğini gözlerimle görmekteyim.

    Yapının canlandırılması, özgün tasarımına uygun şekilde yeniden yapılması rant amaçlı bir yapılaşmaya elbette yeğlenir.

    Ama, Türkiye İktisat Kongresi özgün yapısının yanı sıra bir kez daha özümsenmesi gereken yanıyla da önemli bir etkinliktir.

    Ne merkezi ne de yerel yönetimin bu konuda ilkeli ve kararlı olmadığı açıktır.

    İktidarın güçlü adayı Altılı Masa’nın olası iktidarında ekonomiyi Ali Babacan’a teslim edeceği bilgilendirmesi ekonomi cephesinde çok da değişen bir şey olmayacağını göstermesi bakımından önemlidir. “Daha fazla borcu, daha iyi koşullarla bulurum” anlayışı geçici rahatlama yaratsa da kriz döngüselliğine umar olmayacaktır.

    Bu arada, Türkiye’nin mutlaka değişmesi gereken bir iktidarı olduğunun da altını çizmeliyim. İsyanım iktidar adaylarının Türkiye İktisat Kongresi ruhuna ve ilkelerine uzaklığınadır.

    İBB’nin şu günlerde sürmekte olan iktisat kongresi programına göz attığımda Serdar Şahinkaya, Yıldırım Koç ve Şaduman Halıcı dışında o ruhla ilintilendirebileceğim ada rastlayamadığımı çok da şaşırmaksızın ama epeyce üzülerek gördüm.

    Güncel olduğu için deprem uzmanları Naci Görür, Övgün Ahmet Ercan ve Okan Tüysüz gibi alanlarının tartışmasız yetkinleri olan adları eleştiriden bağışık tutmakta yarar görüyorum.

    Ancak, Francis Fukuyama, Sir Bob Geldof ve Michio Kaku gibi uluslararası tanınmışlığı olanların Türkiye’nin ekonomideki çözüm arayışlarına nasıl esin kaynağı olabileceklerini de anlayabilmiş değilim.

    Birinci İktisat Kongresi’ni düşününce konuşmacı listesinde “ortaya karışık” ötesi bir tasarım olamaz mıydı diye düşünmekten alamadım kendimi.

    Elbette olabilirdi.

    Dünyanın dört bir yanından ünlüleri bir araya getiren anlayış hiç kuşkusuz bunu da düşünebilirdi. Ama, Türkiye İktisat Kongresi ruhuna ve kurucu ilkelere bağlılık içindeki adların söyleyecekleri zamanın ruhuna uymazdı.

    Seçime geri saydığımız şu sıralarda Altılı Masa’ya ayrıca yer verilmiş olmasını elbette anlayışla karşılıyorum. Umarım ben ve benim gibileri yanıltırlar da, bir parçası oldukları Türkiye İktisat Kongresi ruhuna uygun yaklaşımlarda bulunurlar.

    Varsıl içeriğiyle ve sosyal izlencesiyle iz bırakacak bir anma toplantısıdır İBB’ninki. Bu yanına vurgu yapılmazsa haksızlık olur. Güzel bir anma etkinliği olduğu kuşkusuzdur.

    “Anma” işi tamam olduğuna göre darısı “anlamaya” diyerek sonlandırmış olalım!

  • Vatan savunması, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet’in Kuruluşu, Devrimler ve Toplumcu Sağlık anlayışına canlarıyla, kanlarıyla ve alın terleriyle katkıda bulunan tün Tıbbiyelilerin yüce anısına saygıyla…

    “Mülkiye-Harbiye-Tıbbiye” 

    Etkileri bugün de fark edilmekte olan yakın tarihimizin yapılmasında rol almış üçlü! İlk bakışta Mülkiye ve Harbiye tamam ama Tıbbiye’nin burada işi ne diye soracaklar çıkacaktır.

    Bu soruyu bir çırpıda yanıtlamak hiç de kolay değildir. Doyurucu bir yanıt için yakın tarihimizi gözden geçirmemiz gerekir.

    “Tıbbiyeli” sözcük anlamı olarak tıp fakültesini bitirmiş, hekimlik diplomasını almış kişiyi tanımlasa da; “hekim olmak” ile “Tıbbiyeli olmak” kavramlarının biri birinden ayrılması gerekir.

    Yakın tarihte yapacağımız kısa gezinti bu ayrımı sağlıklı şekilde yapabilmemizi sağlayacaktır.

    14 Mart Tıp Bayramı yalnızca ülkemizde kutlanan ve coğrafyamıza özgü bir özel gündür. Hekimlikle ilgili küresel ölçekli sayısız gün ve kutlama bulunmakla birlikte 14 Mart bize özgü ve benzersizdir.

    14 Mart Tıp Bayramı’nın kökünün 1827’de II. Mahmut zamanında Hekimbaşı Mustafa Behçet’in önerisiyle Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla kurulduğu 14 Mart gününe dayandığı klasik bilgisiylesıkça karşılaşılır. Yanlış değildir belki ama yalnızca böyle bir tanımla yetinmek hem önemli bir eksiklik hem de Tıbbiyelilik kavramını açıklamada yetersizlik anlamına gelecektir.

    Bilindiği gibi üç anakaraya yayılan, Akdeniz’i Osmanlı Gölü’ne dönüştüren İmparatorluk çağa ve aydınlanmaya ayak uyduramadığı için önce duraklamaya, sonra gerilemeye ve sonunda da kaçınılmaz olarak çöküşe girmiştir. Ne Tanzimat, ne Islahat fermanları ve ne de Meşrutiyet bu kaçınılmaz sonun önüne geçememiştir.

    Çöküşün son noktasında kendisini gösteren işgal her kesimden insanı “vatanseverlik” ortak paydasında buluşturmuştur. Osmanlı’nın çöküşünün de önde gelen nedeni olan Aydınlanma değerlerinden uzak kalış doğallıkla “aydın” kıtlığına da yol açmıştır.

    Belki de bu kıtlıktır Tıbbiye’nin Mülkiye ve Harbiye ile yarışırcasına aydın kaynağına dönüşmesi.

    Tıbbiyeli algısının oluşmasına acıklı, destansı ve çok önemli katkı koyan tarihsel olaylardan birisi Çanakkale Savaşları sırasında yaşamını yitiren Tıbbiyelilerdir. Sırf bu nedenle dönemin tıp fakültesi 1921’de mezun verememiştir. Çünkü, mezun olması gerekenler çoktan toprağa düşmüş ve şehadete erişmişlerdir.

    Batı Cephesindeki Çanakkale Savaşları konusunda biraz olsun bilgili ve bilinçli olduğumuz söylenebilir. Buna karşılık, Doğu cephesindeki Sarıkamış faciasıyla ilgili olarak son yıllara değin yeterince bilgili olduğumuzu söylemek zordu.

    Örneğin, “Andımız”ın yazarı da olan bir başka Tıbbiyeli Dr Reşit Galip’in Sarıkamış’ta hekim olarak katkı koyduğu pek de bilinen bir ayrıntı değildir. Atatürk’ün her anlamda güvendiği ve bu nedenle “Atatürk’ün Fikir Fedaisi” olarak da tanınan Reşit Galip Cumhuriyet’e daha çok verecekleri varken genç yaşta yitirdiklerimiz arasına katılmıştır.

    Dr Reşit Galip (1893-1934)

    Geçen hafta ölüm yıldönümünde andığımız Dr Reşit Galip son nefesini kitapları arasında vermiştir. Öldüğünde cebinde yalnızca 5 lira vardı.

    Dr Mehmet Esat Paşa (1865-1936) Göz Hekimliği ve bu alandaki yenilikçi ve buluşçu çalışmalarının yanı sıra vatan ve millet sevgisi ile de tanınmakta; bunca uğraşının yanında gazetelerde köşe yazıları da yazmaktadır. İşgal İstanbul’unda Malta Sürgünü olması bu bakımdan hiç şaşırtıcı değildir. İşgalcinin kendisi için zararlı görerek Esat Paşa’yla birlikte 140’ı aşkın vatanseveri Malta Sürgünü yapması hiç kuşku yoktur ki, sürgünlerin boyunlarına asılmış bir şeref madalyasıdır. Tıbbiyeli ruhunun ete, kemiğe büründüğü ilk kişiliklerden birisidir Dr Mehmet Esat (Işık) Paşa.

    Dr. Mehmet Esat (Işık) Paşa (1865-1936)

    Esat Paşa ile birlikte Malta Sürgünü olan bir başka Tıbbiyeli de Süleyman Numan Paşa’dır (1868-1925).

    Dr Süleyman Numan Paşa (1868-1925)

    Dr Esat Paşa Malta sürgünlüğüyle onurlanırken, Dr Besim Ömer’in (1862-1940) İzmir’in işgali üzerine 17 Mayıs 1919’da protesto mitingi örgütlediğinden de pek azımız haberdardır.

    Dr. Besim Ömer AKALIN (1862-1940)

    Vatanseverlerin bir bölümü Malta Sürgünü olurken bir diğer bölümü Anadolu’ya geçmiş ve bu geçiş yine bilindiği gibi Mustafa Kemal’le birlikte Bandırma Gemisi ile olmuştur.

    Bandırma’da da Mustafa Kemal’e eşlik eden üç Tıbbiyeli vardır. Dr Albay İbrahim Tali (Öngören) (1875-1952), Dr Behçet Adil (Feyzioğlu) (1887-1975)  ve Dr Binbaşı Refik Saydam (1881-1942). Dr Refik (Saydam) Tıbbiyeli ruhuna can veren Milli Mücadele yıllarından sonra 14 yıl süreyle Sağlık Bakanı olarak da hizmet verecektir Cumhuriyet’e. Osmanlı’dan miras sağlık sorunlarının çözümüne önemli katkılar sunmasıyla bilinir.

    Dr Behçet Adil Feyzioğlu (1887-1975)

    Dr İbrahim Tali Öngören (1875-1952)

    Dr. Refik Saydam (1881-1942)

    Tıbbiyeli Hikmet (Boran) (1901-1945) da “Tıbbiyeli Olmak” kavramının önde gelen idollerinden bir başkasıdır. Milli Mücadele’nin önemli köşe taşı olan Sivas Kongresi’ne arkadaşlarının topladığı yol parası ile katılan Tıbbiyeli Hikmet bu kongreye katılmakla yetinmemiştir. Manda karşıtlığı ve bağımsızlıkçı yaklaşımıyla Mustafa Kemal’in yanı başında yer almıştır.

    Tıbbiyeli Hikmet (Boran) 1901-1945

    Orhan Boran babası Tıbbiyeli Hikmet Boran’la birlikte. Torunu da Tıbbiyelidir. Bugün ülkesine hizmeti dedesinin yolundan giderek sürdürmektedir.

    Tıbbiyeli Hikmet yeri geldiğinde Milli Mücadele’ye omuz verirken; diğer yandan da arkadaşı Dr Yusuf Balkan ile birlikte Dr İbrahim Tali Öngören ve Türkiye’nin ilk Sağlık Bakanı Dr Adnan Adıvar önderliğinde Tifüs aşısı çalışmalarında yer almıştır.

    Dr Adnan Adıvar (1881-1955)

    Cumhuriyet’i kurmak için önce Milli Mücadele’de yer alan Tıbbiyeliler, daha sonra hem Devrimler’e hem de Osmanlı’dan miras kalan sağlık sorunlarının üstesinden gelinmesine katkı vereceklerdir.

    İlerleyen yıllarda bu sorunlarla baş edilmesinde yol alındığında bu kez toplumcu ve koruyucu sağlık anlayışının yaşama geçmesinde rol alacaklardır. Bu bağlamda bizlerin hiç aklından çıkmayan bir başka Tıbbiyeli Dr Nusret Fişek’tir.

    Prof Dr Nusret Fişek (1914-1990)

    Adını anmadan geçemeyeceğimiz bir başka Tıbbiyeli ise hepinizin yakından tanıdığı ve yakın zamanda yitirdiğimiz Prof Dr Türkan Saylan’dır. Bir yandan hekimliğiyle, diğer yandan da insancıllığı ve Cumhuriyet’e kanat gerişiyle dört dörtlük Tıbbiyeli duruşu gösteren Saylan hoca yalnızca biz Tıbbiyelilerin değil aynı zamanda yaşamını adadığı genç kızlarımızın gönüllerinde yerini çoktan alanlardandır.

    Prof Dr Türkan Saylan (1935-2009)

    Başlangıçta kısaca sözünü ettiğimiz gibi 14 Mart Tıp Bayramının kökeni Osmanlı’da çağdaş tıp eğitiminin başlamasından çok 14 Mart 1919’da Tıbbiyelilerin işgal İstanbul’unda 14 Mart’ı işgalcilere başkaldırı aracına dönüştürmelerine dayanmaktadır.

    Özetle, “Tıbbiyeli Olmak” hekim olmanın ötesinde bir onurlu sıfattır. Hekim olmanın yanı sıra anti emperyalist, bağımsızlıkçı, her türlü işgale karşı ve vatansever olmak gibi önemli özellikler gerektirmektedir.

    Son yıllarda “Sağlıkta Dönüşüm” ile kendini gösteren önce biz hekimleri cendereye sokan; artık toplumu da bu anlamda olumsuz etkileme potansiyeli gösteren uygulamalar nedeniyle bunalan bazı meslektaşlarımızın “14 Mart’ta kutlayacak ne var?” yollu serzenişleri yankılanıyor kulaklarımızda.

    Hemen anımsayalım! 14 Mart 1919’da da kutlayacak bir şey yoktu. Ama, Tıbbiyeli bilinci ve kararlılığı o 14 Mart’ı bir silkiniş ve uyanış aygıtına dönüştürme becerisi gösterdi.

    Yetmedi bayrama dönüştürdü…

    Bugün de karşımızda böyle bir görev durmuyor mu?

    14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun!

    Not  : Bu yazı 01.03.2012 tarihli Dağarcık Türkiye gazetesinde yayımlanan aynı başlıklı yazıdan derlenmiştir.

  • İzmir kitap fuarı kısa aralıklarla ikinci kez kapılarını açtı. Salgında yapılamayanların acısını çıkartırcasına bir sıklık diyelim. Bugün (12.03.2023) kitap fuarında rastladığım kalabalığa bakınca  İzmir kitabı özlemiş demek yanlış olmaz.

    Salgın arasından sonraki kitap fuarlarındaki en önemli değişiklik yeriyle ilgili oldu.

    Önceleri Kültürpark’ta olmasına alıştığımız kitap şöleni ikidir FUAR İZMİR’de sahne alır oldu.

    Kitap fuarını hemen her gün ziyaret etme alışkanlığı olan bir kitapsever olarak bu alışkanlığımdan vazgeçmek zorunda kaldım. Yeni yerindeki kitap fuarına toplu taşımayla ve yaya gitme olanağı bulunmadığı için çokça zaman ayırmak gerekiyor. Gündelik yaşamından özel aracı çıkartmış birisi olarak kitap fuarına gitmek için yeniden direksiyon başına geçmek zoruma gitmedi desem yalan olur.

    Yeni fuar alanının önündeki alabildiğine geniş açık otopark alanında yaşadıklarım da canımı sıkmadı değil.

    Kitap fuarına gelenlerin kültürel düzeyleri tartışılamaz kuşkusuz.

    Buna karşılık, otoparkta sergilenen ve kuralları zorlayan kimi zaman da çiğneyen davranışları kitapseverlere yakıştırmak da bir o kadar zor.

    Birkaç adım daha az atmak uğruna yasak yerlere park etmek, çıkışları kapatıp park alanından çıkmak isteyenlerin işini zorlaştırmak ve bunlara eklenebilecek pek çoğu toplumsal ahlâkın ve kültürün aşınmışlığına örnek oluşturması bakımından ürperticidir.

    Ülkemizin dağları aşan sorunlarının bir iktidar değişikliğiyle çözülemeyecek denli devleştiğini de gösterir bu türden gündelik yaşam ayrıntıları.

    Son 20 yılda yaşananların toplumsal yaşam ortamını da epeyce örselediği, bir zamanların her şeyin üzerinde tutulan değerlerini aşındırdığını görmek karamsarlık yaratsa da çözümsüzlüğe tutsak olduğumuz anlamı yaratmasın.

    Yüz yıl önce ateş çemberinden geçerek Milli Mücadele verebilen, Cumhuriyet kurabilen ve Devrimler yapabilen bizler için bu türden sorunları çözmek de olanaksız olmasa gerektir.

    Diğer yandan, kitap fuarı adı fuarla anılsa da diğerlerinden farklılık gösteren bir etkinliktir.

    Kentin orta yerine dolmuşların girebildiğini düşünürsek kitap fuarının bu ayrıcalıktan yoksun bırakılması anlaşılır gibi değildir.

    Kültürparktaki alıştığımız mekânı artık belediye olsa da kentin sıfır noktalarından birinde kitap fuarı için bir alan yaratmak, üzerinde düşünülmesi gereken önemli gereklilik olarak görülmelidir.

    Toplu taşımayla ya da yürüyerek, çalışıyorsanız iş çıkışında erişilebilir bir kitap fuarı isteminin yetkililerce dikkate alınması önde gelen dileğimdir.

    Pazar günü olması nedeniyle kitap fuarı oldukça kalabalıktı.

    İçeride iğne atsanız yere düşmeyecek bir insan çokluğu vardı. Yerilecek değil sevinilecek bir durumdu bu.

    Buna karşılık, yaşanan ekonomik krizin de etkisiyle alıp başını giden kitap ederlerinin de erişilir olmaktan uzak kaldığını belirtmeden geçemem.

    Kamunun kâğıt ve selüloz üretiminden çekilmesi sonrasında bu konuda kendine yeter olmaktan çıkan Türkiye bu tarihsel hatanın bedelini ödüyor diyebiliriz.

    Kitabı sıradan bir ilgi alanı olarak görenlerin önemsemeyeceği bu durum kimilerine “okumasalar da olur” (hatta okumasalar daha da iyi olur bile diyebilirler içlerinden) dedirtebilir.

    Görselliğin izlem kolaylığı oluşturduğu sosyal ortamlarda zaman geçirmeye alışan toplumun okuma alışkanlığının bir de kitap ederlerinin baltalaması kaçınılmaz olmaktadır. Eğitim-öğretimdeki kâğıt ve ürünleri tüketimi göz önüne alınırsa kâğıt üretmemenin yol açacağı acınası durum daha iyi anlaşılacaktır.

    Tüm bu nedenlerle kitap fuarının alıcılardan çok bakıcıları ağırladığı söylenebilir.

    Hemen eklemekte yarar var!

    Yüksekleri zorlayan ederlere karşın Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Atatürk Araştırmaları Merkezi’ndeki ederlerin oldukça gülünç düzeylerde kaldığını gözlemlemek biraz olsun iç açıcı oldu diyebilirim.

    Depremde yerle bir olan kentlerimizde aksayan her türlü hizmetin baş sorumlusuydu kanımca hesapsızca, kitapsızca ve sınırsızca yapılan özelleştirmeler. Kâğıt üretimindeki özelleştirmelerin günümüzde bu yazıya konu yakınmanın temel nedeni olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?

    Kitapta da hamamın namusunu Atatürk’ün adını taşıyan ve Atatürk’ün yadigârı olan kurumlar kurtardı dersek ynılmış olmayız.

    Sözünü ettiğim üçlünün oldukça uygun ederlerini görünce ne var ne yoksa edinesim geldi dersem abartmış olmam.

  • Geçen yılın bugünlerinde İzmir’de bir futbol maçına gitmiştim. Stadyumda son izlediğim maç 2005 İzmir Universiade’ındaki Türkiye-Fas maçıydı.

    Göztepe-Kasımpaşa maçından önce yaşadıklarım bu ortama oldukça yabancı kaldığımı düşündürmüştü.

    Yağış beklendiği için olduğu için yanıma şemsiye almıştım.

    Girişte şemsiyem alıkonuldu. Bir şemsiye sahaya atılabilecek bir nesne olduğu gibi sopa niyetine de kullanılabilirdi. Her şeye karşın kolluk güçlerinin özenine ve güvenlik anlayışına saygı duydum.

    Bu maçtan birkaç hafta sonra İzmit’te oynanan Kocaelispor-Altınordu maçında sahada oluşan pet bardak yığınlarını görünce doğal olarak şaşırdım. Belli ki pet bardakta su sokulabiliyordu içeriye.

    Geçtiğimiz haftalarda oynanan Göztepe-Altay maçına görevlilerin aracılığıyla sokulan silaha eşdeğer nesneleri düşününce pet bardakta su solda sıfır kaldı.

    Dün akşam Adapazarı’nda oynanan Sakaryaspor-Samsunspor maçında pet bardak sularının nasıl silaha dönüşebildiğini bir kez daha üzülerek ve dehşet içinde izledim.

    Bu kez saha içinde pet kümelerine ek olarak Samsunsporlu bir oyuncunun yüzünün al kan içinde kaldığını da gördüm. Aynı oyuncu oyundan çıktıktan sonra kırmızı kart görünce çıkış tüneline ilerlediğinde orada da şiddetle karşılaştı. Ayrıntısını bilemiyoruz.

    Saha içinde en küçük sakatlık durumunda “sporcu sağlığı” haklı gerekçesiyle duran oyun nedeniyle devre ve maç sonlarına 15 dakikayı bulan süreler eklenmesine de alıştık.

    Pet bardakta su sporcu sağlığını tehlikeye sokmuyor olmalı ki tüm olumsuz deneyimlere karşın içeri girebiliyor. İçilmek yerine sahaya yağdırılabiliyor.

    Sporcu sağlığından ve elbette maçın güvenliğinden birinci derecede sorumlu “hakem denen varlık” tüm bu olanları soğukkanlılıkla izleyebiliyor.

    Çok açık ki yukarıdan verilmiş buyruk var!

    Sakın maçı tatil etmeyin, kulüplerimizi üzmeyin deniyor belli ki.

    Bizlere düşense bir sonraki maçta aynılarını izlemek için gün saymak oluyor.

    Sağlıkta, sporda, aile içinde ve aklınıza gelebilecek her yerde şiddetin tırmanmasına şaşırmak artık gereksizleşiyor.

    Şiddet dediğimiz olguya çağrı çıkartmak, özendirmek değilse, bu yaşananlar nasıl açıklanmalı?

    Şiddeti içselleştirmemiz mi isteniyor?

  • Yaşı uygun olanlar anımsayacaktır Çarşaf gülmece dergisini. Belleğim yanıltmıyorsa o zamanların önde gelen gülmece dergisi Gırgır’a seçenek olsun diye Hürriyet gazetesi tarafından önce Nehar Tüblek onu izleyerek de Semih Balcıoğlu yönetiminde 1975-1992 yılları arasında okurla buluşturulmuştu.

    “ErDemir EceKeş” Çarşaf dergisince yaratılmış bileşik bir kişilikti.

    Çarşaf 4 EKİM 1978

    12 Eylül’e yol alan Türkiye’de bir yanda Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan ve Alpaslan Türkeş diğer yanda da Bülent Ecevit başat politikacılardı.

    Bugünküne benzer bir kutuplaşma ve karşıtlaşma sokaklara da şiddet olarak yansımaktaydı. Doğal olarak toplum gergin ve kaygılıydı.

    Bu ortamda ülkenin kamplaşma ve kutuplaşma sorununa umar olacak bir kişilik yaratmak çıkış yolu olarak görülmüş olmalı ki o yılların etkili dörtlüsünü bir araya getiren tipleme yapılmıştı.

    Güncel deyişle : Dördü bir arada!

    Böylesi bir kişiliğin Türk toplumunun isteklerine karşılık verebileceği, gerginlikleri azaltabileceği mi öngörülmüştü?

    Bugüne bağlamak gerekirse!

    Günümüzdeki kutuplaşmanın o zamankinden eksiği sokaklarda kanın gövdeyi götürmeyişidir. İyi ki de böyledir. Bir başka fark da bugün Türk siyasetinde öne çıkanların hiç bir şekilde bir araya getirilemiyor oluşudur. Özellikle gülmecenin neredeyse tümüyle bitirilmesi böylesi bir yinelemenin önündeki önemli engellerden birisi ve belki de önemlisidir.

    Hafta sonunda devrildi devrilecek denilen ve hafta başında yeniden kurulan altılı masa bana ErDemir EceKeş’i anımsattı.

    Altı yapı/kişi üzerinden toplumu kucaklama isteğinin ürünü sayabilir miyiz bu birlikteliği bilemiyorum. Ama, salt iktidar değişikliği amaçlanıyorsa en azından hedefe varmak için işe yarar bir aygıta benzediği de kuşkusuzdur altılı masanın. Bugünkü koşullarda başka seçenek olmadığı (acı) gerçektir.

    Altılı masa çözümlemesi yapmaya hiç hevesli değilim.

    Ancak, iktidar değişimi için farklı görünen eğilimleri bir araya getiren oluşumun ortaya çıkması için gerekli koşulların oluştuğunun altını çizmekten de kaçınamam.

    Yirmi yılı aşan ve farklı dönemlerde farklı kimliklerle kendisini gösteren iktidarın Türkiye’yi taşıyamadığını görmek için çok bilmiş olmaya gerek yok. Türk milletinin bu iktidarın yükü altında ezildiğini görmemek de olası değil.

    Gelinen noktada, bir stadyumda gladyo simgeleri olarak bilinen “Yeşil” ve “beyaz toros” pankartları açılabilirken başka stadyumlarda son derece demokratik bir istem olan “hükümet istifa” diyememe cenderesine sokulmuştur Türk toplumu.

    Hemen her gün başta Cumhurbaşkanı olmak üzere etkili ve yetkili konumda olanlar kendilerinden saymadıklarını kaba sözlerle baskı altına tutmayı sıradan bir eyleme dönüştürmüşlerdir. Bu ve benzeri davranışlarla kıskaca alınan ülkemiz insanının tutunacak dal arayışına şaşırmamak gerekiyor.

    Biri diğerine benzemez görünen yapıların bir araya gelmesiyle oluşturulan altılı masaya soluksuz bırakılan yığınların gözünden bakmakta yarar olduğu kuşkusuzdur.

    Bir yanda Türkiye’yi taşıyamayan, milletin de sırtında taşımaktan usandığı iktidar diğer yanda bu olumsuzluğa son vereceğim diyenler!

    Umutsuzluk ve bıkkınlık kıskacındaki yığınların böylesi bir seçeneğe ilgisiz kalması düşünülebilir mi?

    Başka pek çok konuda çözümün değil sorunun parçası olma olasılığı taşısa da bugünkü iktidara son verme gizil gücü yüksek olan altılı masa kitlelerin ilgisini çekebilmiştir.

    Olası olumsuzluklar akla getirilse de pek çok kişi bu sorunları tartışmayı “şimdi sırası değil” diyerek ötelemeyi yeğlemektedir.

    Hatta, kimileri altılı masa ne kadar kötü bir yönetim sergileyebilir sorusuna “bugünkünden kötü olamaz” karşılığını verebiliyor.

    Anlaşıldığı kadarıyla seçimde iktidar değişikliği olursa “tek adam”ın yerini “çok insan” alacak.

    Altılı masayla ilgili yazacak, söyleyecek çok şey var!

    En iyisi anahtar sözcüklerle yetinmek!

    • Ekonomik yıkım
    • Demografik bozgun
    • Madımak
    • Nurculuk
    • Zevzeklik
    • Dersim

    Bugün Türkiye’yi taşıyamayan ve Türk milletinin altında ezildiği hükümetten kurtulmak biricik amaçsa başka seçenek yok!

    Bu seçimi, birilerini iktidara getirmek kadar 20 yıllık iktidara son verme fırsatı olarak görmek yanlış olmayacaktır.

    Türkiye, kuruluş ilkelerini göz önünde tutan, onları rehber edinen siyasi odak eksikliğinin bedelini ödüyor.

    Bugüne umar olması öngörülen ErDemir EceKeş (6+2) bulundu.