• Bizlerin Beyaz Zambaklar Ülkesi olarak tanıdığı, yetinmeyip sevgi ve saygı duyduğu Finlandiya 75 yıllık “tarafsızlık” tutumuna son verdi. 4 Nisan’da NATO üyeliği geçerlilik kazandı. Bu durum bir ülkenin kafasını giyotine kafasını kendi isteğiyle uzatması olarak da nitelendi.

    Ukrayna’da yaşananlara bağlanan bu durumun öncesiz olmadığı söylenebilir.

    Fin gazeteci Mauno Saari’yle yapılan söyleşi Finlerin değil ama Finlandiya’yı yönetenlerin NATO aşkını anlamamıza yarayabilir.

    Son bir yılın olgusu sandığımız bu aşk yaklaşık 10 yıl önce 2014’te başlamış. İçin için ilerlemiş. 2014’te yapılan bir anlaşmayla Finlandiya topraklarını diğer ülkelere saldırıyı da kapsayacak şekilde NATO’ya açmış. Bu karar sonrasında kimi Finler şaka yollu “İsveç’e mi saldıracağız?” sorusunu seslendirmiş.

    Finlandiya son yıllarda güzel başbakanı Sanna Marin’le dünya kamuoyunun ilgisini daha çok çeker dolu. Türkiye’de kadına yönelik baskılar ve aşağılamalar yoğunlaştıkça bizde de kadın başbakanı üzerinden Finlandiya’ya hayranlık duyanların sayısında artış gözlendi. Elbette, gerçeğe değil ama duyguya dayalı bir yakınlaşmaydı.

    Demokrasi cenneti olarak da kabul edilen Finlandiya’daki 2014 NATO anlaşması parlamentonun dinlencede olduğu döneme rastlatılarak ve böylelikle parlamento ayağı atlanarak çok demokratik(!) bir tutum sergilenmiş. Finlerin NATO aşkında bugünkü Cumhurbaşkanı Niiniste de oldukça etkili olmuş.

    Üyeliğinin kesinleşmesiyle Finlandiya Rusya’yla en uzun NATO sınırı olan (1350 km) ülke olmuş.

    Alımlı başbakan Marin her fırsatta Rusya kaynaklı tehditten söz etmesiyle tanınmış. Mauno Saari’ye göre böyle bir tehditten söz etmek bile yersizmiş.

    Fin yönetiminin şapkadan tavşan çıkartması için Ukrayna çatışması yetip de artmış. O zamana dek NATO’ya yakınlık durmayan Fin kamuoyunda NATO’ya olumlu yaklaşım belki de tarihte ilk kez % 50’leri aşmış.

    Bu arada Fin gazeteci Mauno Saari alımlı başbakanla ilgili tek olumlu yanın gençliği olduğunun altını çizme gereği duymuş.

    İkinci dünya savaşı sırasındaki Fin-Sovyet çatışması bir yana bırakıldığında Finlandiya, son 300 yılda uluslararası çatışma yaşamamış bir ülke. Üstelik, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki 3 çeyrek yüzyıllık dönemdeki “tarafsızlık” tutumu da her türlü övgüyü hak edecek denli doğru ve anlamlıyken NATO aşkı kafa yorulması gereken bir seçim olarak öne çıkmış.

    Saari, Finlandiya’nın adım adım NATO üyeliğine götürüldüğü süreçte bir tür halkla ilişkiler çalışması yapıldığını ve bu bağlamda sansür de içinde olmak üzere çeşitli yöntemlerin kullanıma sokulduğunu ileri sürüyor.

    Saari kendisinin de içinde bulunduğu İyi Komşuluk Birliği’nin “Rusçuluk” suçlamasıyla etiketlendiğini ekliyor sözlerine. Bu bizlerin de alışık olduğu bir suçlamadır. Emperyalizm kapısına bağladıklarını korur, kollar, gözetir. Bağlayamadıklarına da etiket yapıştırarak dolaylı yoldan denetleme çabası içinde olur. Dolayısı ile, antiemperyalist duruşun kolaylıkla bir şeycilikle suçlanması belli ki dünyanın her yerinde söz konusu olabilmektedir.

    Bu arada, Türkiye Finlandiya’nın NATO üyeliğinde kilit rol oynadı. Daha doğrusu oynar gibi yaptı. çoğu zaman olduğu gibi esip, yağıp, gürlemekle yetindi. Sonunda NATO’nun dediğine geldi.

    Çok daha acı verici olanı kurtuluş savaşı vermiş, Cumhuriyet kurmuş, devrimler yapmış TBMM’de NATO’ya hayır eli kaldırana rastlanmadı. Bu ayıp bize yeter.

    Finlandiya’daki parlamento oylamasında ise 8 kişinin hayır diyebildiği öğrenildi. Eğitimiyle, gönenciyle ve başka olumlu özellikleriyle sivrilen Finlandiya’da da sağcısı, solcusu ve orta yolcusu NATO’da birleşti. Tıpkı bizdeki gibi.

    Keşke TBMM bağımsızlıkçı ve antiemperyalist köklerini anımsayabilseydi…

    Keşke Finlandiya 75 yıl sürdürdüğü “tarafsızlık” konumundan caymasaydı…

    Finlandiya ve İsveç’in NATO aşkının köklerini Batı emperyalizminin Rusya-Çin ittifakını Arktik okyanusu üzerinden çevreleme tasarımında aramakta yarar var.

    Kaynakça

    How Finland “Fell in Love” with NATO. Helsinki Sold Its Independence for Money

  • Türkiye’nin toplumsal iklimi herkes ama özellikle de kadınlar için sıkıcı ve boğucu olmayı sürdürüyor. Bu iç karartan ortamda kadınların sportif başarıları kıvanç kaynağımız oluyor.

    Önce kadın voleybol takımlarımız onları izleyerek de kadın basketbol takımlarımız Avrupa’ya damga vurdu.

    Fenerbahçe-Mersin Yenişehir Belediyesi Basket Eurolig finalinde karşılaştılar. Gerilimsiz, sonunda yitirme korkusu olmadan maç izlemek ne güzel bir duyguymuş.

    Teşekkürler her iki takımımıza da!

    Sevinmekle yetinmek yerine bir şeyleri sorgulamayı deneyelim.

    Fenerbahçe-Mersin Yenişehir Belediyesi Basket maça çıktığında 10 oyuncudan yalnızca birisi Türktü. Maçın erken kopması sonrasında sahadaki Türk sayısı artsa da sorunu sorgulamakta yarar var.

    Kulüp takımlarının milli takımla eşgüdüm içinde davranmaması, milli takıma oyuncu yetiştirme işlevini göz ardı etmesi söz konusudur. Denebilir ki kulüp takımıdır. Parası ve olanağı vardır. Kime ne!

    Hiç de öyle değil.

    Kulüp takımları da olsalar formalarında Türk bayrağı taşımakta oldukları unutulmamalı.

    Yerli-yabancı dengesini gözetmeyen futboldaki durum ortadayken benzer sorunun basketbola da bulaştığı görülüyor.

    Örneğin, geçen günlerdeki Anadolu Efes-Fenerbahçe erkek eurolig maçında her iki takımda Türklerin (belki de Türkün) aldığı toplam süre 5 (beş) saniyeydi. Böyle bir durumda kulüp takımı Avrupa’nın doruğuna çıksa milli takımın bundan olumlu yönde etkilenmesi olası mı?

    Yabancı oyuncu ve teknik adam konusu günümüzün kaçınılmaz gerçeğidir. Geçişkenliğin bu denli yüksek olduğu bugünün dünyasında bu kaçınılmazlığın olabilen en az zararla atlatılması için yapılacaklar bellidir.

    Türkiye Basketbol Federasyonu bu işleri düzene sokmakla, yabancı oyuncu-teknik insan konusunda yönlendirici ve düzenleyici olmalıdır. Her ne kadar kulüpler kendi bütçelerini dilediklerince değerlendirme hakkına sahip olsalar da, izledikleri yolun ülke sporuna yararı-zararı mutlaka göz önünde tutulmalıdır.

    “Yerli ve Milli” sözünün hemen her yerde havada uçuştuğu, olur olmaz şekilde kullanıldığı günümüzde bu söze içerik ve temel kazandırma gereği ortadadır.

    “Bırakınız yapsınlar , bırakınız geçsinler” anlayışı hiç olmazsa bu alanda kendine yer bulamamalıdır.

    Doğru yoldan gidildiğinde kulüp takımları Avrupa kupası kaldıramayabilir. Buna karşılık, milli takımın başarısı belirgin şekilde artacaktır.

    Böylesi bir özverinin milli başarı uğruna kulüplere düşen görev olduğu uygun dille anımsatılmalıdır.

    Olumlu örnek mi?

    Kadın voleybolu!

    Avrupa ve dünya çapında başarı kazanan kadın voleybolunda milli takımda tek devşirme olmadığı gibi kulüplerdeki yerli oyuncu oranı da % 50’yi yakalamış durumdadır.

  • Seçimlere geri sayarken açıklanan milletvekili aday listeleri iyileşmek bilmeyen yaramızı bir kez daha kanattı. FETÖ’cü, azgın dinci, etnikçi, bölücü, liberal ve de ülke düşmanına eşdeğer her ne kadar öğe varsa kendisine yer buldu listelerde. Geçmişte parmakla saydığımız olumlu kişileri bu kez mumla arasak da bulamadık. Bir tek Kemalistlere, Cumhuriyetçilere yer bulunamadı dense abartı olmaz.

    İlkesizlik ve tutarsızlık Türk siyasetinin değişmez özelliği olup çıktı.

    Bu da yetmedi!

    Kimliğe dayalı siyaset anlayışı gündelik dilin bir parçasına dönüştü.

    Bu sorunlu anlayış sayesinde TİP Başkanı Erkan Baş’ın Boşnak kökenli ve Almanya doğumlu olduğunu öğrendik. Jusoviç soyadını da!

    Ne var bunda dememek gerek!

    Bu bilgileri veren ve adını anmanın hiç gerekli olmadığı siyasetçimiz bu özelliklerin bir kişiyi aşağılamaya yeteceğini düşünebildi. Yetinmedi. Aşağılamasını güvence altına almak için “Tito artığı” sıfatını da ekledi.

    Bu arada, siyasetçimiz ülkemizde yaşayanların hatırı sayılır çoğunluğunun göçmen olduğunu da unuttu. Suyun öte yakasından gelenlerin engin hoşgörüsü bu aşağılamayı sorun etmeyecektir kuşkusuz. Ama, yine de böylesi bir etiketlemenin başta o etiketlemeyi yapan olmak üzere pek çok kişinin sicili için sorun olacağını eklemiş olalım.

    Tito artığı olmak utanç gerekçesi olmaktan çok övünç gerekçesi de olabilir.

    Kafa kesicilerin ya da partidaşını öldürenlerin cirit attığı ortamın ürkütücü ikliminden uzaklaşıp Tito’yu irdeleyelim. İrdeleyelim ki, Tito artığı olmanın anlamını kavrayabilelim.

    Josip Bros Tito!

    Tito, Hırvat baba ve Sloven annenin 15 çocuğunun yedincisidir. Dünyaya gözlerini yoksul köylü ailesinde açmıştır.

    Genç Tito yaşama metal işçiliğiyle atılır. Sendikacılıkta sivrilir.

    Birinci Dünya Savaşı’na karşıtlığıyla bilindi. Buna karşın savaştı. Ağır yaralandı. Rus ordusuna tutsak düşünce bu kez Bolşevikler safında savaştı. Yugoslavya’ya dönünce komünist parti kurucuları arasına katıldı.

    Asıl sivrilmesi İkinci paylaşım savaşında oldu. Alman faşizminin ülkeden kovulmasında başat rol oynadı. Savaştan sonra pek çok yer paylaşılırken Yugoslavya’yı birleştirdi.

    Yansızlığın ateşten gömlek olduğu “soğuk savaş” döneminde yansız kaldığı gibi ülkesi Yugoslavya’yı Bağlantısız devinimin önde gelen öğesine dönüştürdü.

    En büyük eseri Yugoslavya, o yaşadığı sürece birlik ve dirlik içinde oldu.

    Soğuk savaşın sonlanmasıyla birlikte geçilen tek kutuplu dünya döneminde Yugoslavya gibi iri ve diri ülkelere gerek yoktu. Ardılları kalıtına sahip çık(a)madı.

    Kan gölüne dönen Yugoslavya’da onyıllarca birlikte yaşayan toplumlar birbirlerini kırdılar. İstenen de buydu. Böl-Yönet kartı açılmıştı.

    Kısacası Tito var olduğu sürece Yugoslavya bağımsız kaldı. Herhangi bir güç odağına yamanma seçeneğinden uzak durabildi.

    Şimdi Tito’ya dil uzatan siyasimize dönelim!

    Ustası saydığı siyasi oluşum DP, iktidara gelir gelmez “Bağımsızlık benim karakterimdir!” diyen kurucunun ülkesi Türkiye’yi NATO’ya yamadı. Hem de askerini Kore’de 23 sent karşılığında kullandırarak, kırdırarak.

    Sakallı Celâl’in sözünü anımsarsak : “Bu ülkede bilgililer ilgisiz, ilgililer de bilgisizdir!”

    Siyasetçimiz kendisine karşıt gördüğü, hiç olmazsa saygı duymadığı bir başka siyasetçiyi aşağılamaya çalışırken ilgili bilgisizlerden biri olduğunu kendi sözleriyle doğrulamıştır.

    Kurtuluş Savaşı’nı yürüten, tam bağımsız bir ülke kuran TBMM’de “NATO’ya Hayır!” diyemeyenlerin Tito’yu ve onun üzerinden karşıtlarını sorumsuzca suçlamaya girişmeleri düşündürücü ve ürperticidir.

    Siyaset kurumunun bugünkü yapısıyla ve içeriğiyle Türkiye’ye zerrece yararlı olamayacağı bu çarpıcı örnekle bir kez daha ortaya çıkmıştır.

    Bu arada son bir not!

    Milliyetçilik söz konusu olduğunda mangalda kül bırakmayan siyasetçimiz bilmem farkında mıdır?

    Balkanlarda pek çok toplum yüzyıllar boyunca birlikte yaşamıştır. Eski Yugoslavya topraklarında konuşulmakta olan Sırpça Türkçe’nin en çok verinti yaptığı dildir.

    Derin bilgisizliğe eklenen sınır tanımazlık şaşırtıcı ve korkutucudur…

    Not : Yukarıdaki satırların yazarı bundan 10 yıl kadar önce yolunu Sırbistan’a düşürme fırsatı bulduğunda Nikola Tesla ve Yugoslavya Tarihi Müzesi’ni olmazsa olmaz ziyaret noktaları olarak belirledi. İyi ki de öyle yaptı. Oralarda çok şey öğrendi. Öğrendikleri bu yazıya maya oldu.

  • Hayvanlara yaklaşım, hayvanlara benzetilmeye karşı verilen tepkiler küresel ölçekte akla kara kadar karşıtlık içerebilir.

    Kendisi üzerinden yürütülen tartışmalardan habersiz ayı dostumuz da bu karşıtlık kaynaklarından birisidir. İnsanların kendisiyle ilgili yargılarını ve özdeşleştirmelerini bilse öfke küpüne mi dönerdi? Yoksa katıla katıla güler miydi? Bilmemiz olanaksız!

    Ayı özellikle kuzey toplumlarında ayrıcalıklı varlıktır.

    Türkiye’de birisini ayıyla özdeşleştirdiğinizde başınıza gelecekleri kimseler kestiremez.

    Rusya’da ve İskandinavya’da ise tersidir.

    Ayı insan adı olacak denli saygınlık simgesidir. Ayı, Çin’de de benzer konumdadır. Bilindiği gibi Çin ayısı pandanın soyunun kuruması gibi bir durum da söz konusudur.

    Seçim eğik düzleminde olduğumuz şu günlerde gözümüz ne ayı ne de başka bir dış olguyu görecek durumda değil.

    TBMM tarihine kara sayfa olarak geçen NATO oylamasının üzerinden çok geçmedi. Türk milletinin tersine TBMM’deki tüm oluşumlar iktidarda kalma ya da iktidara gelme kaygılarını dışarıdan güç arama eylemleriyle bütünleştirdiler. Tam da burada, kavgalı görünen Türk siyasetinin önde gelen öğelerinin bu bağlamda birleştikleri görüldü.

    Oysa, dünyada özellikle son birkaç aydır bir çağın kapanışına ve bir başkasının açılışına eşdeğer gelişmeler yaşandı.

    Çin-Rusya ikilisi bundan önce hiç olmadığı şekilde dayanışma ve birliktelik tablosu oluşturdu.

    Çin barışı deyimi doğrulanırcasına İran-Suudi Arabistan, İran-Birleşik Arap Emirlikleri, İran-Bahreyn yakınlaşmalarına tanıklık edildi.

    ABD’nin kapıkulu olarak bilinen Suudi Arabistan, ABD’nin isteğine karşın petrol üretimini artırmaktan kaçındı.

    Şu günlerde yapılması beklenen Suriye-Türkiye görüşmelerini de bu kapsamda değerlendirmek yanlış olmaz.

    Dış gelişmeler, Türk basınının ilgi alanında olmaktan uzak kaldığı için bu önemli dönüşüm ve değişim doğal olarak kamuoyunun gözünden kaçtı.

    Dış politika uzmanı gazetecilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Elbette zahmetli ve masraflıdır bu önemli konuyla ilgili habercilik ve yorumculuk yapmak ve yaptırmak.

    Bunun yerine emperyal batının görüşlerini Türkçeye çevirip haber diye sunmak hem kolay, hem masrafsız hem de risksizdir.

    Bu ortamda TBMM’de tek bir NATO’ya Hayır oyunun çıkmamasına şaşırmamak gerekir.

    Bu yazıyı bir görselden esinlenerek yazdım.

    Rus ve Çin ayıları el ele, kol kola kendisini dünya efesi görmeye alışmış ABD’nin egemenliğini çatırdatıyorlar.

    İki ayı dünyayı biçimlendiriyor dense yeridir.

    Seçime gün sayan Türkiye’de bu yalın gerçeğin farkında olan siyasi oluşumu ara ki bulasın.

    Acınası durumumuzun görselidir aynı zamanda…

    Ayıları seviyorum…

  • Deprem canlar, kollar bacaklar aldı her şeyi yerli yerinde olanlarda açtığı psikolojik yara tartışılmaz derinlikte.

    AFAD ve Kızılay’da yaşananların depremden etkilenmeyenlerde açtığı yara ayrı bir dert olarak gündemde yerini aldı.

    Kızılay Manisa şube başkanının genel merkeze sorduğu “huzur hakkı” sorusu vicdanların susturulamadığına örnek olmalı. Elbette olumlu bir durum. Kızılay genel merkezinin paragöz yönetimi soruyu yanıtlamak yerine şube başkanının ışık hızıyla görevden alarak kendinden beklenen davranışı sergilemiş oldu.

    Bu arada, pek çoğumuzun öncelikli seçimi olan Kızılay marka maden sularının sakıncalı içeriğine karşın içime sunulduğu öğrenildi.

    İnsaf, vicdan ve namus ilk akla gelen sözcükler oldu doğallıkla.

    Andığımız iki olumsuzluğun çözümü de belli.

    İktidarın 20 yıllık geçmişine bakıldığında eleştiriye, geri bildirime ve başkaca toplumsal tepkiye kulak asmadığı “dediğim dedikçi” anlayışını değiştirmeye niyeti olmadığı göz önüne alındığında 14 Mayıs’ın önemi anlaşılacaktır. Artık, kötü bir tiyatro oyununa dönüşmüş olan iktidarın varlığına son verme olanağı vardır.

    Türk milletinin aklını kullanma ve doğru seçim yapma yeteneğini koruyan öğelerinin bu konudaki bilgeliğine güvenmek en iyisi.

    Son zamanlarda basına yansıyan bir başka Kızılay olumsuzluğu daha var.

    Kızılay Türkiye Cumhuriyeti’ndeki kan ve kan ürünleri gereksinimini karşılamada tekeldir. Her hangi bir şekilde kan ya da kan ürünü gereksinimi duyduğunuzda doğrudan değilse bile dolaylı yoldan Kızılay’la yolunuz kesişir.

    İyi, doğru ve namuslu yönetilen bir Kızılay’ın bu konuda tekel olma durumuna hemen hiç kimse karşı çıkmaz.

    Habere bakılırsa Kızılay’ın toplum gözünde eriştiği olumsuz konum kan ve kan ürünleri sağlanmasında önemli kaynak olan kan bağışçılarını da olumsuz yönde etkilemiş. Bunun gündelik yaşama yansıması kan ve kan ürünleri darlığıdır.

    Kötü yönetilen bir Kızılay’a verilecek pek çok tepki olabilir.

    Ancak, kan bağışından kaçınmak o tepkiler arasında yer alamaz, yer almamalıdır.

    Nasıl ki “pireye kızıp yorgan yakmak” akılcılıkla ilintiledirilemezse Kızılay’a kızıp kan bağışı döngüsünü baltalamak da akla getirilmemelidir.

    Çare Kızılay’ı düzeltmektedir. Hatta, bu eylem bir seçenek olmanın çok ötesine geçmiş bir zorunluluğa dönüşmüştür.

    Anahtar sözcük : 14 Mayıs’tır.

    Kızılay düzelirse holdingleşmesine son verilebilir.

    Kızılay düzleirse maden suyu içilebilir duruma getirilebilir.

    Kızılay düzelirse kan bağışçılığı iç rahatlığıyla sürdürülür.

    Yine de yaşamsal önemi olan kan ve kan ürünleri konusunun tepki aracına dönüştürülmemesi dilenir.

    Kana ve kan ürününe kimin, ne zaman ve hangi koşullarda gereksinim duyacağını kestirmemiz olanaksıza eşdeğer bir durumdur.

  • Ülkeler ve toplumlar için utanç günleri vardır. Kıvanç ve övünç günleri hiç unutulmaz. Ama, utanç günleri her nedense bellek engeline takılır.

    Hükümetin ya da meclisin aldığı bir karar utanca ya da övünce gerekçe olabilir.

    Benim hiç aklımdan çıkmayan utanç gerekçelerinden birisi, henüz dünyaya gelmemiş olduğum yıllardan birinde Türkiye’nin Cezayir konusunda BM’de kullandığı “çekimser” oyudur. O Cezayirliler ki, koyunlarında Atatürk’ün görseliyle yürümekteydi ölüme. “Ya İstiklâl, Ya Ölüm!” sözünü rehber edinmişlerdi.

    Türkiye’nin bölünmesine yarayan Çekiç Güç oylamaları da TBMM tarihinin utanç sayfalarına eklendi yakın geçmişte.

    1 Mart 2003’teki tezkere oylaması ise yakın tarihimizin övünç gerekçelerinden birisi olarak her geçen yıl belleğimize daha derinden kazınıyor. Her şey hazırken, oldu bitti denirken meclis kendine yakışanı yapmış, işgalciye yardım ve yataklığa hayır diyebilmişti.

    Yakın zamanda Suriye yangınına benzin dökecek kadar ileri gidişimize varan emperyal seviciliğimiz bir başka utanç sayfası olmuştur.

    Birkaç gün önce TBMM bir utanç sayfası daha ekledi tarihine. Bu olgudaki acı verici ayrıntı tek bir aykırı sesin işitilmemiş olmasıydı. Bir tek el bile kalkmadı Beyaz Zambaklar Ülkesi’ni kendi isteğiyle de olsa giyotine gönderme karşıtlığı adına.

    Bu suç birlikte işlendi!

    NATO’culuk

    Yalnızca 276 kişinin oylamaya katıldığı bilgisi edinildi basından.

    Dincisi, liberali, iktidarı, muhalifi, kaldıysa Kemalisti ve onlara eklenen sosyalisti arasından birisi bile “hayır” diyemedi.

    Gündelik siyasette mangalda kül bırakmayanlar, biribirlerine insanı utandıracak sözlerle saldıranlar bu tarihsel oylamada istençlerini NATO’culuğa bırakmakta sakınca görmediler.

    Seçime gün sayan Türkiye’de ne kadar ilgi görür, ne kadar konuşulur bilmek zor.

    Ancak, bu oylamada çektiğimiz “sıfır” sayısının alnımızda bir kara leke olarak çoktan yerini aldığını üzülerek söylemek durumundayız.

    Birkaç gündür siyaseti seccadeye saygısızlık açmazına sıkıştıranların NATO’culuk paydasında buluştukları çok açıktır.

    Bir suç örgütü olan NATO’dan çıkılması hiç kuşkusuz önde gelen dilektir. Ama, bu olana dek suç örgütünün genişlemesine eldeki yetki gereğince engel olmak da bir o kadar önemli değil midir?

    Seçime doğru ilerlerken Türk siyasetinin büyük oyuncularının NATO’culuktan yarar umdukları, NATO’culuğa dayanarak güç toplamak istedikleri bir kez daha tüm açıklığıyla ortaya çıkmıştır.

    Belli ki, hemen tüm siyasetçilerin her fırsatta dillerinden düşürmedikleri “vesayet” bu utanç gününde ete kemiğe bürünüp TBMM’de kol gezmiştir. Kol gezmekle kalmamış NATO’cu anlayışı bir kez daha şaha kaldırmıştır.

    Bir, sıfırdan büyüktür

    Son sözüm sayıları az da olsa sosyalist olduklarını ileri süren vekilleredir.

    Elbette sayıları böylesi bir utanç sayfasınını oluşmasını engellemeye yetmezdi. Ama, tarihe not düşmek için fazlasıyla yeterliydi. Bir, sıfırdan büyüktü.

    “Bağımsızlık benim karakterimdir!” sözünü rehber edinecek tek bir kişinin yokluğu acı vericidir.

    TBMM, 117 yıl önceki 31 Mart’a, Cumhuriyetin 100. Yılında bir yenisini ekledi.

    Not : Bu yazı Cumhuriyet gazetesinin 06.04.2023 tarihli sayısında Olaylar ve Görüşler sayfasında yayımlanmıştır.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/tbmmde-utanc-gunu-dr-ceyhun-balci-2068576

  • Son günlerde yaşananlar “İKİ TİP”i gözden geçirmeyi gerekli ve yararlı kıldı.

    İlk TİP (Türkiye İşçi Partisi) 1961 yılında kuruldu. Sınıfsal bilincin oluşmaya başladığı yıllardı. Çoğu zaman “askeri darbe”yle etiketlenen 1960 devriminin ve onun ürünü 1961 anayasasının oluşturduğu ortama borçluydu varlığını.

    Yeri gelmişken yinelemekte sakınca yok!

    Askersel ya da sivil olguları yol açtığı sonuçlara göre irdelemek en sağlıklısıdır. Askersel olsa da 1960 hareketi 1961 anayasasını doğurmuştur. Bugün de mumla aranan, çağdaş ve özgürlükçü bir belgedir. Toplumsal olarak nitelenebilecek her ne varsa ortaya çıkmasına olanak vermiştir.

    Böyle olduğu için de “toplumsal uyanış ekonomik gelişmeyi geride bıraktı” diyen NATO’cu generallerin boy hedefi olmuş ve (1961 anayasası) 12 Mart 1971 muhtırasıyla daraltılmıştır. Bu bağlamda, ikinci perde 1980’de açılmış ve o günden bugüne uzanan 40 yıl boyunca Türkiye karanlığa gömülmüştür. Darbe arayanlar 1971 ve 1980’den hasını bulamaz.

    Sendika önderlerince kurulan ilk TİP Mehmet Ali Aybar önderliğinde % 2.97’lik oy oranıyla 1965 seçimlerinde 15 kişiyle TBMM’ye girdi. Niteliğin niceliği aşabileceğini kanıtlayan bir parlamento deneyimini toplumun önüne koydu. Bugün bile bu niteliğe erişen siyasi oluşumdan söz etmek olanaksızdır.

    Elbette seçim barajları, antidemokratik anayasa vb gerekçelerin de etkisi yadsınamaz. Ama, bu gerekçeleri aşmak yerine o gerekçelerin dayattığı koşullara uymak ne yazık ki ikinci TİP’in ve sosyalist olduklarını öne süren diğer sol partilerin saptığı kolaycı yol olmuştur.

    Yirmi yılı aşan AKP iktidarının yarattığı bunaltı ve soluksuzluk ortamında bugünün TİP’inin de ilgi odağı olmaya başladığı görülüyor.

    Bu sonuca yol açan önde gelen etken farklı görünseler de aynılaşan iktidar-muhalefet bloklarının içine düştüğü çıkmazdır.

    Bundan birkaç gün önce TBMM’de yapılan ve ülkemizin kurucu değerlerini önemseyenleri utanca sürükleyen NATO oylaması aynılaşmanın belgesi olarak tarihteki yerini almıştır.

    Altmışlı yılların sonlarında 15 kişiyle gözüpek ve kararlı duran ilk TİP’i gözlerimiz aramış olmalıdır 31 Mart’ta TBMM’de yapılan Finlandiya’nın NATO’ya girişine onay veren sıfıra karşı oylamada.

    Bugünün TİP’i 4 milletvekiliyle parlamentodadır. Vekillerinin belâgat yeteneği de yabana atılmayacak denli yeterlidir. Öyle ki, etkili ve kararlı muhalefet arayışı içinde olan kitleler bu vekillerin konuşmalarını hemen her ortamda paylaşmakta ve yüreklere serin sular serpilmesini dilemektedirler.

    31 Mart bugünün TİP’i için de eşsiz bir fırsat sundu.

    Mehmet Ali Aybar’ın TİP’i gibi bağımsız davranabilse destan yazması işten bile değildi. Üstelik, ilk TİP’in sahnede olduğu sırada dünya 2 kutupluydu. Soğuk Savaş vardı. Dolayısı ile sosyalist olduğunu ileri süren bir partinin dünyadaki sosyalist bloktan bağımsız tutum sergilemesi çok daha güçtü.

    Bugün ise böylesi bir kısıtın yokluğu önde gelen kolaylıktı.

    Bu kolaylığı değerlendirip TBMM’de birkaç tane olsun “HAYIR” oyunu tabelaya yazdırmak bile başlı başına başarı olacaktı.

    Olmadı, olamadı!

    Neden mi?

    İlk TİP o günkü dünya koşullarına meydan okuyarak bağımsız olabilirken, bugünkü TİP bu soylu ve nitelikli duruşu gerçekleştiremedi.

    İlk TİP kendi ayakları üzerinde yükselmişken, bugünkü TİP TBMM’deki varlığını Amerikancı ve etnikçi ana gövdeye bağladığı için mi bu fırsatı değerlendiremedi diye sormaktan kaçınmamalıyız.

    Tam da şu günlerde bu soruyu yanıtlama kolaylığı sağlayabilecek gelişmeler oldu.

    Bugünkü TİP’in genel başkanının kurucu değerler ve Atatürk üzerine olumlu sözleri etnikçi ve sözde kimi sol odaklar tarafından yaylım ateşle karşılık buldu.

    Solcuyum, sosyalistim diyenin Türkiye’nin kurucu kadrosu ve kurucu değerleriyle sağlıklı ilişki kurmasının olmazsa olmaz koşul olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

    “Bağımsızlık yalnızca kurucunun değil hepimizin karakteri olması gerek!”

  • Doğaya ve canlıya saygısızlığın bedeli yine doğa tarafından biz insanlara ödetiliyor. Bu ödeme eninde sonunda önümüze konuyor.

    Bakınız depremin vurduğu 11 ilimize. Öyle bir ödeme ki elde avuçta bir şey bırakmıyor.

    Konak’taki Hükümet Konağı önünden her gün sabah ve akşamüzeri olmak üzere iki kez geçerim. İzmir’in 75 kilometre ötesinde olan ama İzmir’de yıkım yapan Samos depremi Konak’ta da iz bırakmaktan geri durmadı.

    Büyükşehir belediye yapısı ile Hükümet Konağı yerleşkesindeki emniyet müdürlüğü ve Konak Kaymakamlığı yapıları sizlere ömür oldu.

    İnsan eliyle yapılan ucubeler ortadan kalkınca Kemeraltı’nın tarihsel dokusu günyüzü gördü. Ortaya çıkan görünüme bakarak “iyi ki yoklar” demek geldi içimden.

    Konak’taki tarihe ve doğaya saygısızlık Sarı Kışla’nın yıkılmasıyla başladı denebilir. Bununla yetinmeyenler Konak Camisi’nin eklentileri üzerine emniyet ve kaymakamlık yapılarını kondurmakta ikileme düşmediler.

    Ne zaman mı?

    Başka yazıya konu olabilir bu sorunun yanıtı.

    “Yeter söz milletin!” dönemi demekle yetinmiş olayım.

    Yapılaşma üzerinden yürütülen yağma ve talanın kamu-özel ortaklığıyla yürütüldüğünü söyleyebiliriz.

    Ne mimarım ne de kent plancısı!

    Dünyada gördüğüm örnekler üzerinden bir hayal oluşturmuştum kafamda.

    “Eski kent”!

    Tarihini 8000 yıl geriye götürdüğümüz İzmir’de neden bir eski kent kavramı yok diye sormanın tam da sırasıdır.

    Büyükşehirin yanında Cumhurbaşkanlığı İletişim başkanlığı, onun da yanında SGK ve Maliye yapıları. Onların olmadığını düşünsenize! Kentin yanı başındaki denizle ilişkisi kurulurdu onların yokluğunda. Saat Kulesi ve Konak Camisi de meydanı bu ucubelerle paylaşmaktan kurtulurdu.

    Benimkisi tam ve de ham hayalmiş.

    Ola ki, belediye ben buraya yapılaşmayacağım dese Milli Emlâk hemen devreye girer ve bu alanı sen kullanmazsan kullanmak isteyene veririm dermiş. Yapılaşma talanına engel olması beklenen kamunun bu talanı ve yağmayı özendirdiğine küçük bir örnektir.

    Bu ham hayalden sonra, şu sıralarda tıpkısı yapılmakta olan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi yapısının önündeki ucubeler de ortadan kalksa ne iyi olurdu demekten vazgeçtim. Bu kadar da hayalci olmak hastalıklı olmaya eşdeğer olabilir korkusuyla susmanın erdemine sığındım. İktisat Kongresi’nin yapıldığı yapının tıpkısının yapımı sonlanmak üzere. Ama, o ne sıkışmışlık, o ne saklanmışlık! Önündeki ucubelerden görebilene aşk olsun!

    Türkiye İktisat Kongresi’nin yapıldığı Hamparsumyan Han

    Sözün özü!

    İnsan doğaya efelenen, ona egemen olmaya çalışan değil de doğayla ve tarihsel değerlerle uyum içinde olmak zorunda.

    Bu yalın ilkeye yaklaşmadıkça doğal kıranlar başöğretmenimiz olmayı sürdürecek.

    Yana yana, yıkıla yıkıla, sele kapıla kapıla öğreneceğiz.

    Az bedel sayılmaz…

    Ne yapalım ki seçimimiz bu yönde…

    Ayıbı ortadan kaldırma işini doğaya bırakmamak dileğiyle…

  • 31 Mart’ta yaşanan “ikinci” 31 Mart olgusu üzerinde biraz düşünmekte, çözümleme yapmakta yarar var.

    31 Mart 2023’te TBMM’de Finlandiya’nın NATO üyeliğine onay veren oylama yapıldı.

    Vekillerin yarıdan azı bu yaşamsal oylamaya katılma zahmetine girdi.

    Bir vekil olsun “HAYIR” demedi. Diyemedi de demek olası. Oylamaya katılmamak evet dememiş olmakla da özdeşleştirilebilir kimilerince.

    Görünürde karşıt olan iki ittifak, “Millet” ve “Cumhur” NATO ortak paydasında buluşuverdi.

    Türk siyasetinin önde gelen öğelerinin dış kaynaklı dayanakları önemsediği bir kez daha anlaşılmış oldu.

    “Seccadeye bastın” suçlamasına “farkına varmadan bastım, özür dilerim” karşılığının verilebildiği Türk siyaset ortamında, yapılan kamuoyu yoklamalarında NATO karşıtlığının yüzde doksanlara tırmandığının ileri sürülmesine karşın, TBMM’deki “sıfıra karşı NATO onayına” ilişkin en küçük sorgulama olmayışı anlamlıdır.

    TBMM’de tarihe ikinci 31 Mart olgusu olarak da geçecek olan bu oylamanın alnımıza sürülmüş kara leke olduğu, uzun zaman boyunca utanç kaynağımız olacağına ilişkin tek saptamaya rastlayabilene aşkolsun!

    İktidarla muhalefetin böylesi bir noktada buluşmuş olması çok da şaşırtıcı görünmedi çoğu kimseye.

    Muhalefetin Rusya-Ukrayna çatışmasında Batıcı söylemler kullanmış olması, buna karşılık saray sözcüsünün her fırsatta NATO’yu güzelleyen sözler söyleme alışkanlığı her iki ittifakın dış destek gereksinimini ortaya koyması bakımından anlamlıdır. En azından Batı kaynaklı köstekten korktuklarının göstergesidir bu önemli konudaki Batıcı duruşları.

    Böyle bir durumda sosyalist olduğunu ileri sürülen solun tutumuna biraz daha yakından bakmakta yarar var.

    Bilindiği gibi Türkiye’deki sosyalist partiler son yıllarda TBMM’ye HDP ya da eşdeğeri partilerin kanatları altına sığınarak girebilmektedirler. HDP’nin bir şekilde yakalamış olduğu baraj üstü oranda sosyalist partilerin payı çok bilinemese de dişe dokunur düzeyde olmasa gerektir.

    Olağan koşullarda NATO’ya hayır demekte ikileme düşmeyeceği öngörülebilecek örneğin TİP (Türkiye İşçi Partisi)’in 31 Mart oylamasındaki yokluğunu anlamak için olayın bu yanına odaklanmakta yarar olduğu kuşkusuzdur.

    Her ne kadar, Türk siyaseti iki ittifak arasındaki çekişmeye odaklı olsa da bir üçüncü ittifak daha vardır. O da HDP öncülüğünde kurulmuş olana ve sosyalist olduğunu ileri süren partilerin oluşturduğu ittifaktır. Bu ittifakın lokomotif gücü HDP olduğuna göre, bu ittifaktaki diğer partilerin buradaki varlıklarını sürdürmesi dolayısı ile de TBMM’de yeniden yer bulabilmeleri HDP’ye uyarlı olmalarıyla olasıdır.

    HDP de Amerikan emperyalizminin bölgemizdeki silahlı gücü PKK-YPG yapılanmasının siyasi uzantısı olduğuna göre NATO’cu bir partidir. Hiç bir yapının, partinin ya da oluşumun kendisini var eden güce karşıt olması düşünülemeyeceğine göre HDP sözüm ona sol görünümlü ama özde NATO’cu, Batıcı partidir.

    Seçim sisteminin dayatması olarak görülse de Türkiye’deki bir kısım sol partinin HDP’nin kanatları altında başlattığı ve sürdürdüğü kolaycı yaklaşımın ödettiği bedeller de eksik değildir. 31 Mart’ta TBMM’de kendisini gösteren ve tarihimize kara birsayfa olarak geçen “NATO sessizliği” de bu bağlamda değerlendirilmelidir. NATO’cu, Batıcı HDP’nin kanatları altında TBMM’ye girmek, ortamda var olmak önemli bir kazanım olarak görülebilir. Ancak, hiç bir kazanım gibi bu kazanım da bedelsiz değildir.

    Bedeli NATO’ya dolaylı olarak da olsa “onay verilmesi” ile (ya da karşı çıkılmamasıyla) ödenmiştir.

    Bu olumsuzluktan bir olumluluk çıkartmak gerekirse HDP uyarlı solun bir özeleştiri borcu olduğu kuşkusuzdur. Baraja karşı varlık mücadelesi ile TBMM’ye girmek gibi amaçlar ilkelerin ve ülkenin kalımının önüne geçirildiğinde başa gelen görülmüştür.

    Ders alınmalıdır…

  • “İnsan doğasız yapamaz, ama doğa insansız da varlığını sürdürebilir!”

    Paul Ehrlich

    “Doğaya karşı savaş halindeyiz. Kazanırsak yitireceğiz!”

    Hubert Reeves

    “Ağacın kesilmesi bir ulusun, talihsizliğe, mutsuzluğa, bereketsizliğe gark olmasıdır!”

    Dede Korkut

    On yılı aşkın süren savaşlardan sonra yaşam bulan Cumhuriyet’in ilk yıllarını “yokluk, yoksulluk ve yoksunluk” üçlemesiyle tanımlamak abartı olmaz.

    Tam da o sırada Anadolu’da yaşamakta olanların en az yarısının anasından ya da babasından ve kimilerinin de her ikisinden yoksun olduğunu bilirsek “Cumhuriyet kimsezilerin kimsesidir” sözüne anlam biçebiliriz.

    Nisan 1924! Cumhuriyet henüz altı aylık.

    Bunca karanlık tablonun egemen olduğu yeni doğmuş Türkiye Cumhuriyeti’nde TBMM gereksiz ve nedensiz yere ağaç kesenleri yaptırıma uğratmayı öngören bir yasa çıkartıyor. Böyle bir durumda ağacın sözü mü olur, tek eksiğimiz ağaç mıydı diye soranlar çıkmış olmalıdır.

    Cumhuriyet’in akıl, bilim, kültür, sanat ve doğa sevgisi üzerinde yükseldiğini anımsadığımızda ağaç yasasına şaşırmak gereksizleşir.

    Kimsesizlerin çok olduğu Cumhuriyet’te doğa bir bakıma kimsesizlerin kimsesi olacaktır.

    Çınar ağacının bir dalından vazgeçmek kolaycılığı yerine Yalova’da köşkü yürütendir Cumhuriyet. Böylelikle, bir yandan doğaya saygı ve sevgi dışa vurulurken diğer yandan da Cumhuriyet’in yapabileceklerine ilişkin bir meydan okumayla dünyaya ileti verilmiştir.

    Bugün Ankara Söğütözü’nde gökdelenler arasında kaybolmaya yüz tutmuş Kolibanın yapıldığı yerdeki söğüt ağaçları bir başka yerde yaşam bulmadan kulübe bile yapılmamalı diyen bir Cumhuriyet vardır o günlerde.

    Çankaya köşkünde araç geçişine izin vermeyen ağaç dalları budanacak yerde yolun düzeyi düşürülerek sergilenir doğaya saygı.

    Her gün önünden geçtiği iğde ağacının kesilmiş olmasına gözyaşı dökmüştür Gazi. Doğa sevgisini bu denli iyi yansıtan başkaca davranış gösterilebilir mi?

    Doğaya saygı ve sevginin yanı sıra ona inancın ve güvencin de eksik olmadığının altı çizilmelidir. Ankara bozkırında çiftlik yapılacak başka uygun yerler varken en kıraç yeri seçmiş olmak bu duygunun önemli bir başka yansıması olarak not edilebilir.

    Doğaya saygı ve sevgi hiç kuşkusuz aklını kullananların, bilimi rehber edinenlerin davranışıdır.

    Charles Darwin’in biyoloji devrimine denk düşen evrim kuramı (günümüzde evrim gerçeği olarak okunmalıdır) kutsal kitap buyruğu olan “üstün varlık : insan” anlayışını yerle bir etmiştir. Böylelikle, insan doğanın efendisi konumundan doğanın bir parçası konumuna indirgenmiştir. Bu indirgemeye direnmek akla ve bilime başkaldırmaktan farksızdır.

    Cumhuriyet’in 100. Yılına eriştiğimiz bugünlerde çok sözü edilmese de, yeterince vurgulanmamış olsa da “canlıya ve canlılığa saygı” kavramına odaklanmak zorundayız.

    “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir” sözünün boş yere söylenmediğini, bir söylemin ötesine geçerek eyleme ve gündelik yaşam gerçeğine dönüştüğünü anımsamak durumundayız.

    Böyle olduğu için Cumhuriyet Sırrı Erinç gibi bir coğrafyacı yetiştirmiştir. Cumhuriyet’in verimli ortamında kendisini gösteren İhsan Ketin Kuzey Anadolu Fayı’nı tanımlayabilmiştir. Onun izinden gidenler Anadolu’nun fay haritasını çıkarmışlardır.

    Sırrı Erinç

    Aynı zamanda bir hayat bilgisi dersi olarak görülebilecek Jeoloji dersi otuzlu yıllardan başlayarak liselerde okutulmuştur. Bugün bırakınız jeoloji dersini, coğrafyayı gereksiz gören bir anlayışın pençesindedir yüz yaşındaki Cumhuriyet.

    1938 basımı lise jeoloji ders kitabı

    Ülkemizin İhsan Ketin’le başlayan ve bugüne erişen yerbilim topluluğu tüm bilim dalları içinde en gelişmiş ve üretken olanlarından birisiyken son depremle yaşanan yıkım aklımızı kullanmaktan vazgeçtiğimizin, bilimin yolundan ayrıldığımızın açık kanıtı olarak tarihteki yerini almıştır.

    Aklımızı kullanmış ve bilimin sesine kulak vermiş olsak İzmir’in Bornova-Bayraklı ovasına, Meles çayının alüvyonlarıyla oluşmuş bereketli tarlalarına yerleşir miydik? Bu yerleşim olmasa 75 kilometre uzaktaki Sisam depremi hepimizi üzüntüye sürükleyen yıkımlara yol açar mıydı? Üzüntünün yanı sıra utançla da donattı hepimizi bu ve benzeri yıkımlar.

    Kentleşmeyi dar alanlara yığışma, dikine yapılaşma ve bu anlamsız davranışın doğal sonucu olarak batan, çıkan, uçan ve kaçan yollarla, geçitlerle bezeme olarak algılayınca depremin vurduğu Şanlıurfa’da bir de sel yıkımı yaşamak kaçınılmazdı.

    Cumhuriyet’in yüzüncü yılını doğa karşısında büyüklenen ve ona egemen olduğunu zanneden insanın bozgunuyla karşıladık.

    Elbette, Cumhuriyet’in ve onun üzerine oturduğu sağlam temellerin bozgunu ve yıkımı değildir yaşanan. Tersine, Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerinden kopmanın, onlardan vazgeçmenin doğal sonucudur.

    Çözüm mü?

    Cumhuriyet ilkelerine ve ayarlarına dönüşten başkasında değildir.

    Böyle biline, umar buluna…