• Hafta sonunu kaplayan politik sarsıntı giderildi. Altılı masa yeniden toparlandı. Toplumsal beklenti karşılanmış oldu. Türkiye’yi ikiliğe tutsak eden politik ortamla ilgili yazılacak ve göz önüne alınacak sayısız ayrıntı var. Bunları bugünlerde dile getirmek ya da yazmak kutuplaşmış Türkiye’de etiketlenmenize yeter de artar.

    Türkiye’ye uzunca süredir egemen olan siyasi ortamda “iç cephe”ye değinmek neredeyse olanaksızlaşmıştır. Birinin ak dediğine diğerinin kara demesi neredeyse zorunludur. Böylesi bir ortamda “iç cephe” ortak paydasında buluşmak da düşe eşdeğer bir beklentiye dönüşmüştür. Bu olumsuzluktan hiç kuşkusuz önemli ölçüde iktidar sorumludur. Ancak, muhalefetin de bundan yararlandığı akıldan çıkartılmamalıdır.

    Olay 1

    ABD Genelkurmay Başkanı, geçtiğimiz günlerde güney sınırlarımızın yanı başındaki ayrılıkçı, etnikçi, bölücü terör unsurlarını ziyaret ederek desteğini bir kez daha üst düzeyde sunmuş oldu. Sözde müttefikimiz ABD Batı sınırlarımıza yaptığı yığınağı epeyce ilerletmişken ve son aşamasına eriştirmişken güneydeki kuşatmayı da ileriye taşıyarak buradaki ereklerinden vazgeçmediğini bir kez daha ortaya koyan bir davranış sergilemiştir.

    İç cephenin biri birine girdiği günümüzde bu önemli olay neredeyse görülmemiştir. Görüldüyse bile hak ettiği değer verilmemiştir. Depremle yerle bir olan bölgemizin yanı başındaki bu önemli gelişmeye dışişlerinin tepkisine eklenen bir başka tepki ya da karşı çıkışın yokluğu düşündürücüdür.

    Olay 2

    Bursa’daki Bursaspor-Amedspor maçında yaşananlar da önemlidir. İlk yarıda oynanan Amedspor-Bursaspor maçı da yaşanan saha içi olaylarıyla anımsanacaktır. Kimi odakların, Bursa’daki maçta yaşananları bu maçın öcünün alınması olarak nitelemesi inanılır gibi değildir.

    Bursa’da yaşananların öç alma kapsamında değerlendiriliyor oluşu ürperticidir.

    Bursa’daki maçta Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’la beyaz toros pankartları kullanılmış olması inanılır gibi görünmese de gerçektir.

    Stadyumlardan yükselen ve son derece demokratik bir istek olan “hükümet istifa” seslerine hoşgörülü olamayan hükümetin Bursa’daki maça söz konusu pankartların yanı sıra patlayıcıların sokulması konusundaki hoşgörüsü anlamlıdır.

    Geçen yılın bugünlerinde İzmir’deki bir futbol maçına gittiğimde beraberimdeki şemsiyenin içeri sokulmadığını yaşamamış olsam Bursa’daki maçta içeri sokulan nesnelerin gözden kaçmış olabileceğini düşünebilirdim.

    Bursa’da sahnelenen ve son derece tehlikeli olan oyuna ilişkin yeterince ses gelmemiş olması, bu önemli olayın Türkiye iç siyasetindeki toz dumanın gölgesinde kalmış olması da bir o kadar önemsenmelidir.

    Türkiye’yi ortadan ikiye bölen politik ortamın son derece yaşamsal önemdeki gelişmelere tepkisizliğe varan bir algı yaratması, üzerinde önemle durulmayı gerektirir.

    Hemen her gelişmeyi dış güçlerle ilişkilendirenlerin kendi görevlerini göz ardı ediyor olmalarının da altı çizilmelidir. Hükümet istifa diye bağıranları anında saptayabilme yeteneğindeki iktidarın Bursa’daki utanç gecesine engel olamamış olması tarihe geçecek denli önemlidir.

    Son depremle birlikte yaldızları iyice dökülen iktidarın kendisi milli güvenlik sorununun bir parçasına dönüşmüştür.

  • Doksan altı saatlik aradan sonra yola devam kararı alındı. Çok açık ki “millet ittifakı”nın 2 ana öğesi masanın dağılmasının sorumluluğunu üstlenmek istemedi. Bu gelişmedeki aslan payı KK ve MA ikilisinden çok Türkiye’de iç karartan, bunaltı yaratan 20 yıllık iktidara aittir. Bu dönemin mutlaka sonlanması gerekliliği toplumun kararlı ve güçlü isteğini doğurmuştur.

    Toplum öylesine bunaldı ki, “bu iktidar sonlansın da, ne olursa olsun” düşüncesi hemen herkesçe benimsendi.

    Özellikle, gündelik yaşama yansıyan baskıcı ve kısıtlamacı yaklaşımlar bardağı taşırdı.

    Yeni dönemde iktidara kim gelirse gelsin işi kolay olmayacaktır. Deyim yerindeyse ateşten gömlek giyecektir. Türkiye, asıl zorluğu seçimden sonra yaşayacaktır. Ekonomik koşulların ağırlığı bu olumsuzluğun habercisidir. Bastırılan yay örneğince daha büyük ekonomik yıkımların yaşanması kaçınılmaz görünmektedir.

    İktidar adayının bu durum karşısındaki çözüm önerisinin “daha fazla borcu, daha iyi koşullarla bulurum” anlayışının ötesine taşıması zorunludur. Elbette bu ve benzeri kuramsal çözümlemeleri çoğaltmak olasıdır.

    Ancak, gündelik yaşama yansıyanlar da yabana atılamaz.

    Türk toplumunu çok etkilediği kuşkusuz olan gündelik yaşam yansımaları önümüzdeki döneme ilişkin umutların yeniden yeşermesiyle bir bayram havası oluşmasına yetti de arttı.

    Birkaç örnek.

    Beştepe sarayının bin küsur odası olduğu yansımıştı basına çok önceleri. Bu sarayın bir aylık giderinin 18 milyon lira olduğu bilgisi bile toplumu öfkelendirmeye yetip artmıştır.

    Büyük törenlerle açılan Çanakkale köprüsünden en yoğun günlerde geçen araç sayısı 10 bini biraz geçebilmektedir. Oysa, işletmecisine günde 45 bin araç geçmiş gibi ödeme yapılmaktadır. Hangi insaf, hangi vicdan ve de ahlâk bu haksızlığı içine sindirebilir? Her felakette vatandaşına İBAN numarası veren iktidarı da unutmadan.

    Cumhurbaşkanının zaman zaman basın toplantısı yaptığına tanıklık ediyoruz. İzleyesim gelmese de salgın ve deprem gibi önemli süreçlerde izlemek durumunda kalıyorum. Basın toplantısında en ön sırada bakanlar kurulu üyeleri oturuyor. Yerli, yersiz cumhurbaşkanını alkışlıyorlar. Salonda basın var mı yok mu belirsiz. Her basın toplantısı şu sözlerle sonlanıyor :

    “Allah yar ve yardımcınız olsun! Kalın sağlıcakla!”

    Nasıl ki bilim yanlışlanabilir bir olguysa siyaset de benzer şekilde sorgulanabilir olmak zorundadır. Sorgulamayı yapacak olan başat kurumlardan birisi basındır. Basın toplantısında basının varlığı ya da yokluğu fark edilmiyorsa, tek bir soru sorulamıyorsa orada sorgulanamazlık var demektir.

    12 Eylül öncesini ve elbette sonrasını yaşamış birisi olarak bu denli edilgenliğe tanık olmadım. Gazetecinin uçağa ve başka yerlere iliştirilmediği, görevini biraz olsun yapabildiği bir dönem beklentisi bile heyecanlandırmaya yeter kitleleri.

    Depremi izleyerek projektör görmüş tavşana dönüşen Kızılay’ın bütçesinin Yeşilay’dan düşük olması kabul edilebilir mi?

    Depreme hazırlıkla görevli ama kendisi depreme hazırlıksız olan AFAD’ı da unutmamak gerekir. Depremden sonraki saatlerde değil, günlerde bile yıkıntı altında kalan insanlardan yükselen yardım çığlıkları unutulabilir mi?

    Her şeyin ötesinde devletsiz kaldığımızı fark ettik depremle birlikte. En kötü zamanda devletin bir güç olduğunu, kötü de olsa varlığının güvence olduğunu fark ettik özellikle tek kişilik iktidar döneminde.

    Derin kuramsal çözümlemeler de elbette gereklidir.

    Ama, ortalama yurttaş için günlük yaşam çok şeydir.

    Oraya yansıyanlar, orada kendisini gösteren gerilimler bir anlam taşır.

    İşin bu yanı göz ardı edilemeyecek denli önemlidir. Türkiye’yi sarsan son birkaç günde yaşananlar ve toplumun güçlü beklentisi de bu önemin kanıtı sayılmalıdır.

  • Depremi izleyerek futbol dünyamız da devinime geçti. Yardımlar toplandı. Toplanan yardımlar başkanından futbolcusuna kadar her katmandan kişi tarafından ayrıştırılarak yardım eli bekleyenlere ulaştırıldı. Bu saygıdeğer davranışlar için olsa olsa şükran sunulur. Unutmadan bunu yapmış olalım.

    Vergi toplama görevini yerine getirmeyen devletimiz nerede bir felaket yaşansa yardımlara sarılıyor. Oysa, eşitlikçi ve hakkaniyetli bir vergilendirme yapılmış olsa, devlet de tutumlu olup birikim yapsa bunlara hiç gerek kalmayacak.

    Yerleşim yerini seçemeyen, kötü yerleşim yerini kötünün kötüsü yapılarla donatanlardan tutumlu olmayı ya da adaletli vergi toplamayı beklemek gerçekçi olmaz.

    Televizyon izlencesi eşliğinde yardım toplama etkinliğine futbol dünyamız da eklendi.

    Dün akşam (01.03.2023) birkaç tv kanalının ortak yayınında TFF başkanına ve ona eşlik eden hemen tüm süper lig takımlarının başkanlarına rastladım. Futbolcular da eksik değildi.

    Yardımı doğasından kopartarak gösteri aracına dönüştürme fırsatı sunan bu türden izlenceler içtenlikten yoksun yanlarıyla rahatsızlık kaynağı bile olmaktalar.

    Başta TFF Başkanı olmak üzere stüdyoda bulunan hemen herkesin neşeli yüz ifadesi gözden kaçacak gibi değildi. Kahkahaları eksikti desem abartmış olmam.

    Katıldıkları etkinliğin anlam ve önemiyle örtüşmeyen bu görüntüyü moda deyişle not ettim.

    Bu arada, geçen hafta sonunda futbol izleyicilerinden yükselen “hükümet istifa” sesleri iktidarca hoş karşılanmadı. Kayıtsız, koşulsuz ve de mutlak bağlılık görmeye alışmış iktidar bu çatlak ses karşısına öfkesine engel olamadı.

    Bu arada, Anadolu kulüpleri kendilerinden beklenen bağlılığa uygun açıklamalarıyla iktidarın yüreğine biraz olsun serin sular serpmeye çalıştı.

    Hatta, hafta sonundaki Kayserispor maçına Fenerbahçeli izleyici alınmaması görülmemiş bir hızla kararlaştırıldı.

    İzleyicilerin tepkisini kulüp yönetimlerinden beklemek safdillik olurdu!

    Neden mi?

    Spor kulüplerimiz ve onların da içinde futbol kulüpleri ülke yönetiminin mikro ölçekli yansıması olarak görülmelidir.

    Her ikisindeki ortak payda “kötü yönetim”dir.

    Ayrıcalıksız tüm kulüplerimizin parasal durumu son derece kötüdür. Hepsi de borç içinde yüzmektedir. Tek başına bu durum bile kötü yönetildiklerinin sağlam kanıtıdır.

    Özellikle tanınmış ve büyük kulüplerimizin başındaki yöneticilerin önemli çoğunluğu iş insanıdır. Büyük ölçekli işlerini kulüpleri yönettikleri gibi mi yönetiyorlar diye sormuş olalım.

    Böylesine kötü yönetilen ve önemli çoğunluğu aynı zamanda anonim şirket olan oluşumlara can simidi atan kimdir.

    Elbette siyasi iktidar ve onun elinin altındaki aygıtlar olan kamu bankaları.

    Salgın oldu dengeler bozuldu. Ver elini kamu bankaları.

    Döviz fırladı bütçeler dikiş tutmadı. Koşun kamu bankalarına.

    Bu duruma düşen başka anonim şirketlere benzer şekilde yardım ediliyor mu?

    Sunulmuyorsa neden?

    Futbol tutkusunun önemli sayıda insanı bir araya getirdiği ülkemizde batık kulüplere yaşam öpücüğü sunmak da popülizmin önemli parçasıdır.

    İktidar bir yandan bu yolla oy devşirmeyi umarken diğer yandan da bu kulüplerin dizginlerini ele geçirmiş oluyor.

    Dizginler ele geçiyor da ne oluyor diye soracak olursanız bakınız günümüze derim.

    Hükümete bağlılık yarışına giren Anadolu kulüplerimizi bu yola iten de, “hükümet istifa” diyen yandaşlarına sahip çıkamayan büyük İstanbul kulüplerini edilgen davranmaya zorlayan da bu bağımlılıktır.

    Futbolun kötü yönetilmesi ve borç batağına sürüklenmesi yapılandırma için kamu bankalarını sahneye çıkartıyor. Bu da iktidarın futbol ortamında mutlak egemenlik kurmasını sağlıyor.

    Olay budur!

    İzleyicilerin duyarlılığını kulüplerden beklemek yersiz ve gereksizdir.

    Borç alan akıl almakla yetinmez para da alır.

    Para alanın dili tutulur…

    Çeki düzen verilecekler listesinde başa yazılan Kızılay ve AFAD’a futbol ortamının kişilerini ve kurumlarını da eklemekte yarar var.

    Esnafın, çiftçinin, iş dünyasının kullanması gereken paraları sınırsızca ve sorumsuzca kullanan kara delik futbol kulüplerinin bu sorumsuzluğuna ivedilikle son verilmeli.

  • Büyük yıkımın yol açtığı üzüntü iç cephedeki gerginliği azaltır diye ummuştum. Yanıldığım gibi, iç cephedeki gerginlik ağıza alınmayacak sözcüklerin de katkısıyla arttı.

    Geçen hafta sonunda oynanan futbol maçlarında önce Kadıköy’de, onu izleyerek de Dolmabahçe’de “hükümet istifa” sesleri yükseldi. 

    İktidarın küçük ortağı bu gelişmeler karşısında üst perdeden tepkisiyle öne çıktı. 

    Bahçeli “hükümet istifa” çağrılarına istifayla karşılık verdi. Doğrusunu isterseniz istifa Türkiye’nin unuttuğu bir davranıştı. Bahçeli bu davranışıyla önemli bir anımsatma yaparak hayırlı bir iş de yapmış oldu. Üyesi olduğunu ifade ettiği BJK’den ayrılmaya vardırdı işi. (Kulüpten yapılan açıklamadan Bahçeli’nin istifasına ilişkin bir dilekçenin kulübe ulaşmadığı anlaşılıyor) 

    Bahçeli, istifayla yetinmeyerek maçların seyircisiz oynanması önerisini dile getirerek tartışmayı alevlendirdi. 

    Anadolu kulüpleri söz birliği etmişcesine “hükümet istifa” diyenleri bozgunculukla suçladı.

    Bu tartışmaları bir yana bırakıp soralım!

    Hükümeti beğenmek ve desteklemek kadar hükümetin yanlışlarını dile getirmek ve son felaketteki eksikleri üzerinden istifaya çağırmak da bir hak değil midir?

    Başka şekilde ifade edersek!

    Ülkedeki her birey ve topluluk hükümetle aynı görüşte olmak zorunda mıdır? Eğer böyle bir zorunluluk yoksa hükümeti istifaya çağırmak demokratik bir hak değil midir? 

    Futbol izleyicisinin elindeki güç nedir ki iktidarı koltuğundan edebilsin! Yaşananlara karşı toplumda biriken tepkinin ve öfkenin böylesi toplumsal ortamlarda dışavurulmasından doğal ne olabilir? 

    Ölçülü ve akıllı bir iktidarın bu davranışları kendi konumuna yönelik bir tehlike olarak değerlendirmesi değil toplumun gerginliğini atması sonucu kendi konumunu da rahatlatma seçeneğini göz ardı etmesi bilmem nasıl açıklanmalıdır?

    Bu gelişmelere tanıklık edince belleğim beni geçmişe götürdü.

    12 Eylül’e yol alınan günlerdeki hükümetlere yönelik tepkileri anımsadım. Basında bunlara eklenenler de bir o kadar sert ve köşeliydi o yıllarda. O zamanlarda yazılan yazıların, çizilen karikatürlerin birazını bile bugün değil yayımlamak akla getirmek bile düşe eşdeğer bir durum. 

    12 Eylül’ü izleyen yıllarda da durum farklı olmamıştı.

    Siyasiler ve özellikle iktidardakiler basında olsun, toplumsal ortamlarda olsun alabildiğine eleştiri oklarıyla karşı karşıya gelmişlerdir. 

    “Hükümet istifa” çağrıları her iki dönemde de dışavurulan tepkilerin en hafifi olarak da tanımlanmalıdır. Böylesine sıradan ve kimi zaman da yersiz bile sayılabilecek çağrının iktidar kanadından aldığı karşılık aklın alabileceği gibi değildir. 

    “Hükümet istifa” çağrısının kişiler ya da gruplar için soruşturma-kovuşturma konusu olması akıldışı olduğu kadar her birimiz için utanç gerekçesi olması abartılı bir yorum sayılmamalıdır. 

    “Hükümet istifa” diyebilmek ne değerli özgürlükmüş…

  • Bugün açık olan bir şey varsa o da Yeni Türkiye’nin fermanlarla ve fetvalarla yönetilir olduğudur.

    Deprem bekleniyor. Olduğunda ne yapacağız? Ya da nasıl bir planımız var sorusunu akla bile getirmeyenlerin fermanlara ve fetvalara dört elle sarıldıkları görülüyor.

    İstanbul havaalanının yer seçimiyle ilgili tartışmaların olduğu günlerden birindeydi. Havaalanının göç eden kuşların yolu üzerinde olduğu söylenmişti. Bunun uçuş güvenliği açısından sorun yaratacağı da.

    Buna karşılık, şimdiki Cumhurbaşkanı aynen şöyle demişti :

    “O kuşlar oradan uçmamayı öğrenecek!”

    Bir tür fermandı. Kuşlar ne de olsa canlı oldukları için söz dinlemiş olmalı ki uçuşlarla ilgili bir sorun yaşanmadı.

    Ya faylar?

    Laf anlamaz, söz dinlemez! Fermanın da geçerliliği yoktur onların gözünde.

    Bu arada, Kurtuluş Savaşı sırasında öğretmenler kurultayı toplamış ülkemizde eğitim-öğretim yükselemeyen balondan atılan nesne yerine kondu. Çadırsız devlet barınak sorununu yurtları yerleşime açarak çözmeye çalıştı. Olan eğitime, öğretime oldu.

    Fay ferman dinlemiyorsa biz fayı dinleyeceğiz.

    Farklı deyişle, insan dediğimiz varlık doğaya egemen olma tutkusundan vazgeçmek zorundadır. Aya çıkan, Mars’a araç gönderen insanlığın fayla başa çıkamayacağı gerçeği kavranmalı.

    Türkiye’nin hayat bilgisi dersine iyi çalışmadığı anlaşıldı son depremde yaşananlarla.

    Oysa, hayat bilgisi yaşamın en temel dersi. Her şeyden önce insana sınırını gösteren ve öğreten derstir. Doğayla başa çıkmak yerine, doğayla uyum içinde olunabileceği ancak hayat bilgisi dersinin kavranmasıyla olasıdır.

    Günümüzde okullarımızdan coğrafya dersi kaldırılırken Cumhuriyet’i kuranların okullarda Jeoloji dersi okuttukları bilinirse durumu anlamak kolaylaşacaktır.

    Depremin üzerinden 3 hafta geçmişken, acılar henüz tazeyken iktidar sahiplerinin etekleri zil çalarcasına yapılaşma hevesiyle yanıp tutuşması en iyi olasılıkla bilgisizlikle ve elbette iktidara mutlaka tutunma, oradan aşağı düşmeme saplantısıyla açıklanabilir.

    Çok değil birkaç ay önce Kahramanmaraş ve Hatay’da halka seslenen Cumhurbaşkanı imar barışını güzellemek için yüzbinlerce vatandaşın sorununa çözüm bulduk demişti. Oysa bulunanın çözüm değil herkesin evini gömüte dönüştürmek olduğunu anlamak için birkaç ay yetti. Deprem yıkımı her şeyi tüm açıklığıyla ve elbette acı verici şekilde yüzümüze vurdu.

    Büyük yıkımdan ders çıkarılmadığı bir kez daha anlaşılmıştır.

    Önümüzdeki iki ay içinde yapılaşmaya başlamak ve 1 yıl içinde de jet hızıyla bitirmek gibi bir hedef akla uygun olamaz. Her karmaşayı fırsata dönüştürme ve düştüğü yerden avucunda toprakla kalkma ustası hükümetimiz bu ivedi yapılaşmayla ilgili olarak her türlü karşı çıkış yolunu kapatmayı da unutmamış. Yapılan planlara karşı çıkmak yok. Ferman böyle. Fay ferman dinlemez ama yurttaşlar kuzu kuzu dinler diye mi düşündüler acaba?

    Bir ağaç için köşk yürüten bilge Gazi’den otlakları ve ormanları yapılaşma için yürüten işbilmezliğe…

    Alınan haberlere bakılırsa yıkılan kentlerin yerleri değiştirilecektir. Böylelikle, ormanlar ve otlaklar da feda edilecektir. Yıkım üstüne yıkım bu değilse nedir?

    Eğitim ve öğretimin ilk gözden çıkarılacaklar arasında olabildiği ülkemizde gelişmeler şaşırtıcı değildir.

    Oysa, kavranması gereken o kadar çok şey var ki!

    Onlardan ilk akla gelen ikisiyle yazıyı bağlamış olayım.

    “Basit yaşa başkaları da yaşayabilsin!”  (Mahatma Gandi)

    Yerleşmenin ve yapılaşmanın bir uçta çürüklük ve kokuşmuşluk içermesine karşılık bir diğer uçta lüks ötesiyle kendini göstermesi bir an önce yaşamımızdan çıkartılması gereken yanlıştır.

    “İnsanlar doğasız yaşayamaz ama doğa insansız yaşayabilir.” (Paul Ehrlich)

    Kendi sonunu getirmeye koşar adım giden insan doğayı sırtındaki önemli bir yükten kurtarmaya kararlı görünüyor.

    Dünyada da ama özellikle de Türkiye’de yerleşme ve yapılaşma, insanın doğaya karşı savaşına denk düşen bir eyleme dönüşmüş durumdadır.

    Ormanları yok edip yerleşime açmak ve oralardaki canlıları yersiz, yurtsuz bırakmak insanlığa küresel salgın olarak geri döndü.

    Tarım alanlarına yerleşmenin Türkiye’de yol açtığı sonuç yıkım, can kaybı ve gözyaşı oldu.

    Seçim elimizde.

    Ya önceki yoldan yürüyüp sonraki felakete geri sayacağız.

    Ya da aklımızı başımıza toplayıp sınırımızı bilerek doğayla uyum içinde olacağız.

    Üçüncü yol yok…

    Fay ferman dinlemez.

  • Geçtiğimiz günlerde deprem bölgesine başka illerden eşgüdüm amaçlı atanan iki valinin çıkışına tanık olduk. İz bırakan sözler söylediler.

    İlki yaşanan yıkımın ve yitimlerin kestirilenin 4-5 katı büyüklüğünde olduğunu ileri sürdü. Hiç de akla yatkın olmayan bir saptama değildi. Bir bakıma gözden uzak tutulan gerçeğin devletin valisince ifadesiydi. 

    Bir başka vali beyin önerisine ise gözlerimle görmesem, kulaklarımla işitmesem inanmakta zorluk çekerdim.

    Yine yıkımın ve gereken parasal kaynağın büyüklüğüne vurgu yaptı. 

    İmeceye çağırdı halkı.

    Her çalışan bir aylığını bu havuza bağışlasa kimse aç kalmaz demekten alamadı kendini. Bu sözler sayın valinin ağzından çıkmış olsa da, Türkiye’de son derece yaygın olan, tepki görebilecek sözleri başkasına söyletme alışkanlığı göz önüne alındığında “acaba” demekten alamadım kendimi. 

    Her neyse!

    Sayın valinin çalışanların aylığına göz dikildiği izlenimi veren sözleri söylemezden önce başka kaynaklar bulunabileceği gerçeğinden haberdar olduğunu sanırım.

    Örneğin!

    Otoyol, köprü, tünel, batan, çıkan, uçan ve de kaçan yol yüklenicileri.

    Ya da kazanç güvenceli şehir hastaneleri işletmecileri.

    Biraz daha geriye gidelim.

    Bugün depremin yarattığı yıkım ön planda olsa da 3 yılı aşkın süredir, başka deyişle salgından bu yana yaşamımızdaki ekonomik zorluklar belirginleşmiştir. 

    Salgının tavan yaptığı sırada da aklıma gelmişti bu durum.

    Salgınla birlikte işini, aşını ve hatta eşini yitiren sayısız yurttaşımızın olduğu biliniyor.

    Devletin hemen her şeyini yitiren vatandaşlara bir şeyler verebilmesini İBAN numaralarına aktarılacak niceliklere bağlaması elbette kabul edilir gibi değildi. 

    Salgın akılcı ve kabul edilir bir gerekçe oluşturmuşken az önce adını andığım ve kazançları devlet güvencesinde olan yükleniciler ve işletmeciler özveride bulunamaz mıydı? Diyelim ki bunu onlar akıl edemediler. Devletin başındakiler onları bir masa çevresinde toplayıp bu durumu anlatsalar ve isteği dile getirseler söz konusu kişiler ellerini ceplerine atmazlar mıydı?

    Benzer isteği sayın valinin aylıklara göz diken konuşması sonrasında yeniden aklıma getirdim. 

    Hemen eklemekte yarar var!

    Türkiye Cumhuriyeti’nin baştan bu yana Merkez Bankası’nda biriktirdiği yedek akçe bile olur olmaz yerlere harcanırken bu günleri öngöremeyen bir yönetimimiz olduğu belliydi. 

    Toplamda yönetsel yeteneksizlik kaynaklı parasal darlığın çalışanların aylıklarıyla çözüme kavuşturulması önerisini ilk kez işittim. 

    Sınır tanımazlığın, halden anlamazlığın vardığı noktayı anlamamız bakımından yararlı oldu sayın valinin bu sözleri. 

    Plan, program ve hazırlık olmadığında içine düşülen umarsızlığı da çok iyi yansıtıyor valinin bu çıkışı.

    Elbette anlayana…

  • Bir zamanlar birkaç ayda bir adını duyardık “çekiç güç”ün. O da TBMM’de görev süresi uzatıldı diye haber olarak. Kendi topraklarımıza, birliğimize ve bütünlüğümüze yönelik odakları kendi elimizle beslemek ya da beslenmesine olanak tanımak gibi bir şeydi yapılan.

    Emperyalist güdülemeden kurtulamayışın sonucuydu.

    Dönemin başbakanlarından birinin dili sürçmüştü. Çekiç güç diyecek yerde “çekici güç” sözü dökülmüştü ağzından. Yanılmıyorsam kır ata beyaz at diyendi.

    Günümüzde çekiç güce gerek kalmadı. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde yuvalanan ve devletleşme heveslerini bir an olsun yitirmeyen bölücülere Amerikan yardımı doğrudan yapılabilir durumda. Bu sonuçta çekiç güce izin verenlerimizin payı olduğu kuşkusuzdur.

    Çekiç güç dün Malatya sokaklarında görüldü.

    Sokakta haber yapan bir haberci elinde çekiç bulunan bir vahşi tarafından sözel saldırıya uğradı. Söylem eyleme dönüşmese de yeterince ürperticiydi. Saldırıya uğrayan gazetecinin aktardığına göre polis yaşanana ilişkin işlem yapmaktan kaçınmış. Gerekçeyse bu saldırının fiziksele dönüşmemesiymiş. Çekiçle kafan, gözün yarılmalı ki işlem yapalım türünden bir yaklaşımı andırmıyor mu polisin davranışı?

    12 Eylül’e yol alınan günlerdeki sokak gerginliklerini yaşamış birisi olarak geçmişi anımsamadan edemedim.

    Şimdilik ölümcül kan dökülmese de sokakta haber yapmaktan başka amacı olmayan gazeteciye yönelen “çekiç güç” kaygılanmama yetti. Kolluk gücünün ilgisizliği de bir o kadar irkiltici geldi bana. Bu ilgisizliğin depreme bağlı şaşkınlıktan kaynaklanmış olmasını dilerim.

    Son zamanlarda katlanarak artan parti devleti kaygılarını doğrulayan bir gelişme olmadığını ummak isterim. Ama, elinde çekiç bulunan kaba gücün yüzüne yansıyan özgüveni ve sınır tanımazlığı görünce korkumun yersiz olmadığını düşünmek zorunda kaldım.

    Seçim sonuçlarına göre ortama sürülmesi olası kalabalıkların varlığını doğrulayan bir gelişme olarak da görülebilir Malatya’da yaşanan. Deprem yıkımı yaşamış bir kentte böylesi milis ruhluların varlığı ve devinime geçme yeteneği içinde olması dikkate değer bir durum olsa gerektir.

    Şiddet kimden gelirse gelsin, kime yönelirse yönelsin hoş görülemez.

    Fiziksel saldırıya dönüşmemiş olsa da elinde çekiç bulunan bir gözü dönmüşün varlığı yeterince korkunç bir durumdur.

    Bu eylemin kolluk güçlerince karşılıksız bırakılmış olması da bir o kadar irkilticidir.

    Siyasilerin ve devletin doruğundaki kişinin diline yansıyan şiddetin sokaktaki vatandaşın elindeki çekiçle yakından ilintili olduğunu unutmayarak…

  • Yazıya başlık olan ürpertici sözler geçtiğimiz günlerde kim bilir kaç kez çıktı ağızlardan. Bir canlılık belirtisi arayan özverili insanların ağzından çıkan bu sözlere alınan her karşılık umutları diri tutmaya katkıda bulunmuştur kuşkusuz.

    “Sesimi duyan var mı?” sorusu öncekilerden farklı olarak bu kez yıkıntı altında kalanların sözü oldu. Hazırlıksızlığın ve dolayısı ile de yardımın gecikmesinin sonucuydu bu ironik durum.

    Kahramanmaraş merkezli büyük yıkımı ülkemizdeki arama-kurtarma etkinliklerinin öncüsü Nasuh Mahruki şöyle niteliyor :

    “1999 Gölcük depremi afetse, 2023 Kahramanmaraş depremi felakettir.”

    Üstelik, bu felaket aynı gün içinde yinelemiştir.

    Özellikle iktidarı koruma, kollama tutkusuyla yanıp tutuşanların bu duruma dört elle sarıldıkları görülüyor. Böylesi büyük iki depreme dayanacak yapı da yapılacak bir şey de yoktur algısı yaratılmaya çalışılıyor.

    Depremler büyük olsa da, yüzyılın depremleri olacak denli yıkıma yol açmış olsalar da ayakta kalacak yapı üretmek olanaksız değil. En kötü olasılıkla insanları öldürmeyen yapı düşe eşdeğer bir olgu değildir.

    Diğer yandan, 11 ilde yıkıma yol açan felaketin doğurduğu görüntülerin vatandaş-devlet ortaklığında sahnelendiğini belirleme görevini göz ardı etmememiz gerekiyor.

    Bir konut ya da işyeri sahibi olmak kişisel gereksinimin ötesinde yatırım aracıdır Türkiye’de. Birle yetinmez gücü olanlar. Birden fazla konutu ya da işyeri olanlar da az değildir. Başka deyişle rant aracıdır yapılaşma. Yapılaşmanın bir istem yaratması doğal olarak bunu karşılayanların türemesi sonucunu doğurmuştur. Arsa spekülatörleri, yükleniciler ve onlara eklenen kimi kamu görevlileri bu tatsız oyunun akla ilk gelen oyuncularıdır.

    Ucuza maliyet, pahalıya satış bu alanın anahtar sözcükleridir.

    Diğer yandan, ülkemizin depremselliğinin fazlasıyla farkında olan bilim insanları aralıksız çalışır. Bu insanlar hiçbir kişisel çıkar beklentisi olmaksızın elde ettikleri sonuçları hem kamuoyuyla hem de yetkililerle paylaşırlar.

    Onlar arasında doğruları söyleyenler göz ardı edilir. Kamuoyunun kulağına hoş gelen şeyler söyleyenler öne çıkartılır. Bilimin sesine kulak vermek hem vatandaşın hem de devletin başındakilerin hoşuna gitmez. İstenir ki, yapsatçılık üzerine kurulu yapılaşma anlayışı varlığını sürdürsün. Bu düzen bir yandan vatandaşa taşınmaz sahibi olma fırsatı verirken diğer yandan siyasetçiye cansuyu kaynağı olur.

    Her birimiz için utanç kaynağı olmalıdır yaşananlar.

    Son olay özelinde ordunun alana yeterince hızlı sürülmemesi, afete hazırlık kapsamında yapılması gerekenlerin (zamanında) yapılmamış olması, ulaştırma ve eriştirme işlerinin başarılamaması hiç kuşkusuz iktidarın sorumluluk alanındadır. Depremin üzerinden 2 hafta geçmesine karşın çadır kıtlığı söz konusuysa yönetenler bu durumdan sorumlu değilse nedir?

    İktidarın sorumluluğunu saptadıktan sonra yapılaşma temelinde kurulmuş olan bozuk düzenin ülkemizdeki geçmişi 70 yıl geriye götürülmelidir. Yetmiş yıl önceye dayanan bu kuralsızlık döngüsü bugünün iktidarınca sınırlar zorlanarak olağanlaştırıldı.

    “Sesimi duyan var mı?” seslenişi yalnızca arama-kurtarmacılar ve yıkıntı altında kalanlardan gelmedi. Doğa da bu çığlığı seyrek sayılmayacak aralıklarla yineledi. Seller, fırtınalar ve elbette depremler doğanın bu bağlamdaki sesi oldu.

    Doğayı dize getirdim, yeryüzünün efendisi benim diyerek büyüklenen insan duymazdan geldi doğayı.

    Sonuç 11 ili kapsayan yıkımla kendisini gösterdi.

    Oysa, Türkiye Cumhuriyeti akıl, bilim, kültür ve sanat üzerinde kurulmuştu.

    “Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir” ve “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”diyebilen kurucuyu bir kez daha anımsama zamanıdır.

    Türkiye bir kez daha yol ayrımında!

    Yetmiş yıldır girdiğimiz ve ilerlediğimiz (daha doğrusu geriye gittiğimiz) kader yolunda kalmayı mı sürdüreceğiz?

    Yoksa, kuruluş ilkelerine dönüp akıl ve bilim yoluna mı döneceğiz?

    Can alıcı soru budur…

    Son bir ayrıntı!

    AFAD’ıyla, Kızılayı ile sınıfta kalan devlet var karşımızda.

    Türk milletinin yüce gönüllülüğüyle, özverisiyle uyuşmayan bir görüntü veren siyasi yıkıntının da bir an önce kaldırılması dileğiyle.

    Bunu toplumumuzun istemesi olmazsa olmaz koşuldur.

    Hiç olmazsa bu kez…

  • Depremi izleyen saatlerde Ankara’nın buyruğunu bekleyecek denli hantallaşan, işlevsizleşen devletimizin sunduğu görüntü karşısında kahrolmanın ötesine geçilemedi.

    Devletin devinime geçmedeki yavaşlığı dışında sorgulanması gereken bir başka başlık kamu hizmetlerinin ortadan kaldırılmasına bağlı acıklı sorunlar olmalı.

    Birkaçına göz atmakta yarar var.

    Depremi izleyen saatlerde yardım, kurtarma ve beslenmeyle ilgili eksikliklere ilk eklenen kıtlık akaryakıta ilişkindi. Tümüyle özel girişim elindeki akaryakıt dağıtımı hem çalışanların depremzede olması hem de kazanç olanağının ortadan kalkması nedeniyle işletmecilerince hizmet dışı bırakıldı. Böyle bir durumda Petrol Ofisi’ni anımsadık doğallıkla. Petrol Ofisi bugün de varlığını sürdürmekle birlikte kamu kurumu niteliğini yitireli çok oldu.

    Akaryakıt darlığı demeyelim ama dağıtımıyla ilgili kısıtlılık sırasında kamunun elindeki Petrol Ofisi önemli işlev  görebilirdi. Serbest piyasa ve özelleştirme tutkunlarının bu durumla ilgili bir açıklaması olacak mıdır?

    Sorun yaşanan bir başka alan iletişimle ilgiliydi.

    Özellikle depremi izleyen ilk günlerde habercilerin bile internet kısıtı yaşadıklarına tanıklık edildi. Bu durum karşısında Türk Telekom’u birkaç yıllık cirosu karşılığında özelleştirenlerin kulaklarını çınlatmayalım mı?

    Türk Telekom gibi son derece stratejik ve  bir o kadar da milli güvenlik sorununa yol açabilecek bir kurumun öngörüden yoksun şekilde özelleştirilmiş olması, özelleştirilmiş olsa bile hiç olmazsa ivedi durum kullanımı amacıyla bir bölümünün kamu kullanımına açık olacak şekilde düzenleme yapılmamış olması birilerini düşündürüyor mudur diye sormakla yetinelim.

    Yalnızca Türk Telekom değil diğer mobil telefon operatörlerinin çalışma yönergelerine doğal afet vb durumlar öngörülerek kamu kullanımı olanağı eklenmeliydi. Hiç olmazsa bundan sonrası için böyle bir düzenleme yapılamaz mı?

    Bir başka sorun hayvan dostlarımızla ilgili.

    Besi hayvanlarının depremde telef olmasının yanı sıra deprem sonrasında sahiplerince beslenememesi sorunu başgösterdi. Bu fırsatı değerlendiren kimilerinin bakılamayan hayvanları ucuza edindikleri yansıdı haberlere.

    Devlet kasaplık, manavlık, bakkallık, celeplik mi yapar diyen ünlü büyüğümüzü anmış olalım.

    Elde bir SEK, Et Balık Kurumu ya da devlete ait tarım işletmeleri olsa bu sorunu çözmek çok da kolay olmaz mıydı?

    Örnekler çoğaltılabilir kuşkusuz.

    Aklıma geliveren ve sıralamaya çalıştığım bu örnekler bile kamuculuğun önemini anımsatmış olmalıdır.

    Özetle,

    • Özel girişim kazanca odaklanır. Dolayısı ile, büyük bir felaket durumunda da bu güdüsü varlığını sürdürür.
    • Bu arada, iyi niyetli olsa bile bu ve benzeri felaketler sonrasında özel sektörün kamu gibi hazırlıklı, uyanık ve devinime hazır olması beklenemez.

    Olmayan üretim nedeniyle fırlayan besin ederlerini tarım kredi kooperatifleri mağazaları aracılığıyla denetim altına almak nasıl olanaksızsa, kamu tarım işletmelerinin yokluğunda hemen her koşulda yaşanan sorunları aşmak olanaksızdır.

    Ağır bedeller ödeterek çok şey öğreten son deprem felaketinin kamuculuğun yaşamsal önemini öğretmiş olması dileğiyle…

  • Yıkıntı altındaki kadınımız kendi derdini unutmuş, bir yakınına olan 2.500 TL’lik borcunu açıklıyor. Bana bir şey olursa bilinsin istedim diyor.

    Bir hemşire depremde bulunduğu yerden çıkıp canını kurtaracak yerde kendisine emanet yeni doğanın kuvözünü kucaklayarak koruma çabası içinde olabiliyor.

    Bir başkası, yine ürküyle dışarıya koşturmak yerine çocuk hastasını kucaklayıp uzaklaşmaya çalışıyor içinde bulunduğu yapıdan.

    Arama ve kurtarma ekipleri yerlisiyle, yabancısıyla sözcüğün tam anlamıyla tarih yazıyor. Yıkıntı beni de altına alır mı kaygısı duymadan sesini, soluğunu duyduğu kişiyi yaşama bağlamaya çalışıyor.

    Birkaç örneğini sıraladığım gerçeklerin nicesini buraya yazmaya kalksam yerim dar gelir.

    Bunca iyiliğin üzerine “biz ne güzel milletiz” diyenlere söylenecek söz var mı?

    Şeytanın savunmanlığını yapmak gerekirse ne yazık ki milletimize söyleyeceğimiz söz(ler) var.

    Türkiye, yaşadığı felakette çokça günü geride bıraktı.

    İlk yardım aşamasında sınıfı geçemeyen yönetim çoğu zaman yaptığı gibi suçu ve sorumluluğu kendisi dışındakilere yansıtma yoluna girdi bile.

    Yüklenici avı başladı. Onlarcası yakalandı, tutuklandı. Bu doğrultudaki soruşturmaların, kovuşturmaların süreceği anlaşılıyor. Hemen belirtmekte yarar var. Elbette hesabı sorulmalıdır yaşananların.

    Ancak, yüzyılın felaketi olarak karşımıza çıkan yaptırımın toplumsal suçun karşılığı olduğu unutulmamalı.

    Bu yıkımların sorumluluğu yalnızca yüklenicilerin üzerine yıkılırsa ve diğer sorumlular göz ardı edilirse bir sonraki felaket için geri saymaya başlamaktan başka yapacak iş kalmaz bizlere.

    • Mimarı, mühendisi, yer bilimcisi ve akla gelebilecek diğer teknik kişiler.
    • Her türlü görüş ayrılığına karşın imar söz konusu olduğunda “oybirliği” ile karar alabilen belediye meclisleri.
    • Son 20 yılda neredeyse 2 yılda bir imar barışı yasaları çıkartan TBMM üyeleri (yasama dokunulmazlığı zırhı giymiş bu kişilere ilişme olasılığı bile yok adaletin)
    • Bozacının tanığı şıracı örneğine uygun şekilde yapı yolsuzluğunu onayan yapı denetim düzeneği.

    Bir çırpıda akla geliveren birkaç başlığa onlarcası eklenebilir.

    Sözün özü şudur!

    Yapı yolsuzluğu kapsamında yaşananlar tekil bir istencin hatasıyla açıklanacak gibi değildir.

    Betonu dökmeden önce su kattılar, kurumakta olan betonu sulamadılar, nitelikli yapı gereci kullanmadılar gibi önemli başlıkların eksikliğiyle açıklanabilecek gibi değildir yaşanan yıkım.

    1999 depreminden bu yana açılan yeni perdede bilimin sesi çok daha gür işitildi. Her depremden sonra söz İstanbul depremine getirilse de bilimciler hiç bıkıp usanmadan Türkiye’nin toplamda bir deprem ülkesi olduğunun altını kararlılıkla çizmekten geri durmadılar. Sözlerini yine de dinletememiş olmalarının altında yatan önemli neden Türkiye’deki yapı yolsuzluğunun geniş tabanlı bir katılımla gerçekleştirilmesiydi. Kahramanmaraş depremi sonucu ortaya çıkan yıkım geniş tabanlı yolsuzlukla doğru orantılıdır.

    “Biz ne güzel milletiz” sözü bir gerçeği yansıtır kuşkusuz.

    Ama, bu gerçeği saptarken aşırılıktan da uzak durulmalıdır. Şovenizme vardırılmamalıdır iş.

    Bu felaket karşısında Türkiye’ye yardıma koşan ülkelerin sayısının 100’den fazla olduğunu bildiğimizde güzel millet olma konusunda yalnız olmadığımızı anlamamız güç olmayacaktır.

    Ayrıca, güzel millet olmanın felaketlerden uzak kalma güvencesi sağlamadığını da akıldan çıkartmamak gerekiyor.

    Her felakette sınanan güzel millet olma özelliğimizi bir sonraki felakete değin unutmayı yeğliyoruz.

    Deprem felaketlerinde yaşadıklarımızdan güzel millet olduğumuz kadar yolsuzluğa eğilimli bir millet olduğumuz sonucu da çıkıyor.

    Felaketin büyüklüğüne vurguda sakınca yok. Ama, bu boyuttaki bir felakette bile yıkılmayan yapılar gördüğümüze göre kurallara uymadığımız, aklın sesine kulak vermediğimiz ve üzerinde yaşadığımız ülkenin temellerinin bilim üzerinde yükseldiğini umursamadığımız kesindir.

    Şu günlerde sıkça yinelenen “yüce yaradan bir daha böyle felaketler yaşatmasın” sözünü gerçeğe dönüştürmek için yapmamız gereken bir şey var.

    Biraz zahmetli olsa da çok zor değil bunu yapmak!

    Aklımızı kullanmak!

    Güzel millet oluşumuza vurguyla eşlemek gerekirse “biz ne akıllı milletiz” diyebildiğimizde barınaklarımız mezarlarımız olmaktan çıkacaktır.

    Böylesi bir felaket bile aklımızı başımıza getirmeyecekse söz bitmiş demektir…