Dünyanın gözü Türkiye’nin üstünde. İpliğimiz pazara çıkmış durumda. Akıldan ve bilgiden kopukluğumuzu gözler önüne seren son deprem felaketi sözcüğün tam anlamıyla “milli güvenlik” sorunu yaratmıştır.
Dışarıdan bakan ve özellikle de emperyal emelleri olan birileri ne düşünür bu tablo karşısında?
Barınağını bile yapamayan bir ülke demezler mi? Abartarak başka yorumlar da yapmaktan geri dururlar mı? Bu ve benzeri yaklaşımlara fırsat veren kendi sorumluluğumuzu göz ardı edebilir miyiz?
Bugünlerde devlet insanlarımızın da özenli olması gereğine bilmem değinmeye gerek var mı?
MHP önderi Bahçeli, bir gün önce kendi partisinin Hatay milletvekilince övgüye boğulan AHBAP’ı boy hedefi yaptı. Sınıfta kalan AFAD ve Kızılay’a bakıldığında AHBAP başta olmak üzere sivil toplum kaynaklı etkinliklerin değeri daha iyi anlaşılır. Benliğin bu gibi yapıları övmeye engelse susmak çok mu zor?
Yine yabancı gözlerin üzerimizde olduğu şu günlerde yorumlarımıza ve benzetmelerimize özen göstermek durumundayız.
Bahçeli AFAD’ı ve Kızılay’ı koruma güdüsüyle AHBAP ve Babala’yı akbabaya benzetmiş.
Akbaba, dünyanın kimi yerlerinde özellikle de Latin Amerika’nın şaman kökenli inançların yoğun olduğu topluluklarında kutsal bir canlıdır. Bu toplumlardaki üçlü şöyle sıralanır :
“GÖKTE : AKBABA, YERDE : PUMA, YERALTINDA : YILAN”
Çoğumuza ilginç gelebilir bu üçleme. Ama, Latin Amerika’nın yerli kökenli toplumlarının kutsallarıdır.
Bu arada, kartal başta olmak üzere yırtıcı kuşlar da çoğu toplumun gözde kutsallarıdır. Öyle ki, göklerin yırtıcıları azımsanmayacak sayıda ülkenin bayrağında da kendisine yer bulur. Bizim Selçuklu kültürümüzde de kartala rastlanır.
Bir başka kutsal ise ayıdır. Özellikle Rus ve İskandinav kültürlerinin saygın hayvanıdır. Hatta, İskandinavya’da insan adıdır. Bizde ise ayıyla özdeşleştirme cinayete varan adli olgulara kaynaklık edebilir.
Sözün özü, ülkelerin hemen her alanda öne çıkan ve özellikle de siyasetçisi unvanı taşıyanlarının benzetme yaparken evrensel değerleri göz ardı etmemelerinde yarar var.
Akbaba demişken unutulmaz gülmece dergisi Akbaba’yı da anmadan geçemem. Çocukluk yıllarımın haftalık Akbaba dergisinin okumayı sökmemdeki eşsiz katkısını dile getirmezsem akbabaya haksızlık etmiş olurum.
Akbabayla yağmacılığı, talancılığı ya da bir yerlere üşüşmeyi özdeşleştirenlerin yukarıya değil de çevrelerine bakmalarında yarar var.
Sözlük anlamı şöyle verilmiş şehadetin : “Yüksek bir ülkü uğrunda ölme”
Dinsel kökeni de vardır bu nitelemenin. Ama, yaygın anlamı vatanı için savaşan ve ölendir.
Son yıllarda şehit ve şehadet kavramlarının ulu orta kullanılır olduğunu görüyoruz.
Hiç kimselerin anısına saygısızlık etme niyetinde değilim.
Ama, ne Amasra’da göçük altında kalan madencimize ne de depremde yıkıntı altında kalan insanımıza şehit diyebilir miyiz?
Hiç uğruna ölmüşlerdir.
Önlenebilirdi ölümleri.
Depremin toplumsal suçların toplamından kaynaklanan bir yaptırım olduğu açıktır. Kuralsız yerleşim, denetimsiz yapılaşma ve bunlar kadar önemlisi doğaya budalaca meydan okuma kaynaklı değil midir deprem temelinde yaşananlar.
Şehadet unvanını bu denli kolay dile getirme ve dağıtmanın ardındaki neden bu konudaki sorumsuzluğun örtülmesi, karartılması amaçlı olduğu kuşkusuzdur.
Toplumsal suçu özendiren, önüne geçmek şöyle dursun çıkartılan imar barışlarıyla yüreklendirenlerin telaşından kaynaklanmaktadır şehadetin sığınağa dönüştürülmesi.
Yineleme gereği duyuyorum!
Depremde yitirdiklerimizin yüce anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
Şehadet unvanı verilen yurttaşlara şehadetle ilgili her türlü yasal hak da tanınacak mı?
Geride bıraktıkları bu haklardan eksiksiz yararlanacak mı?
Yalın soru budur!
Şehadet kavramı elbette saygıdeğer ve yücedir.
Bu özelliği, şehadetin ulu orta dillendirilmesinin önündeki engel olmalıdır.
Nasıl olsa unutulur!
Biz günümüzü kurtaralım da gerisi kolay anlayışı olanca gücüyle iş başındadır.
Depremde yaşamını yitirenlerin kendilerine geldiklerinde devlete başvurmaları durumunda şehadetle ilgili alacakları yanıt ne olacaktır?
Salgın sırasında yaşamını yitiren sağlık çalışanlarının “iş kazası” kapsamında değerlendirilmesine bile ayak sürüyenlerin bu soruya verecekleri yanıtı kestirmek güç olmasa gerek.
Karartma ve sorumluluktan sıyrılma için şehadetin bile kullanışlı bir aygıta dönüştürüldüğünü üzülerek gördük.
Başka olaylar için her fırsatta yapılan “kader planı” nitelemesi doğallıkla deprem için de yapıldı. Kader planı, olsa olsa kendini bilmeyenleri, canlılığın, doğanın ve yaşamın ne olduğundan habersizleri etkileyebilirdi. Depremin yol açtığı yıkıntılar kadar utanç verici sayfadır tarihe eklenen.
Ne yazık ki, “kader planı” nitelemesi depremzedelerin önemli bölümünü etkilemiş olmalıdır.
Her şeyden önce eğitim ve öğretim yetersizliği olduğu saptanmalı Türkiye’de. Geçmişte liselerde jeoloji dersi okutulduğunu biliyoruz. Yakın zamana dek coğrafya dersi de vardı. Her ikisinin de yerinde yeller esiyor.
Biyoloji dersi her şeye karşın varlığını sürdürüyor olsa da etkinliği tartışmalıdır. Canlılık nedir, nasıl evrimleşmiştir gibi soruların yanıtları ülkemizde ayağı yere basan herkese anlayabileceği şekilde öğretilmelidir. Bu öğretimin değerli bir hayat bilgisi anlamına da geleceğini unutmamak gerekir. Ancak, bu yolla canlıya ve canlılığa saygı duygusu oluşturulabilir. Evrimi bilen, başka canlılarla aynı kökten geldiğini bilen insan doğaya ve kendisi dışında kalanların yaşamına saygılı olabilir.
Her ne kadar cansız olsalar da su ve toprak da canlılık ortamının olmazsa olmazlarıdır. Toprak da canlılar gibi evrimleşmiştir, evrimleşmektedir. Dünya üzerindeki hiçbir kara parçası olduğu gibi, değişmeden kalmamaktadır. Kahramanmaraş depremi sonrasında yapılan incelemelerde ve görüntülemelerde deprem geçiren bölgenin de değişim geçirdiği konuyla ilgili eğitimi olmayan gözler tarafından bile fark edilebilmektedir.
Depremden bu yana, özellikle görevini göz ardı ederek gereğini yapmayan hükümeti korumaya çalışan kimi çevrelerin yaşanan felaketin benzersiz olduğu ve dolayısı ile de hiç bir yapının bu sarsıntıda ayakta kalamayacağı yönünde algı yaratmaya çalıştığı gözden kaçmıyor. Koca bir yalandır bu. Hasar görse bile insana mezar olmayacak yapılaşma günümüz koşullarında kesinlikle olanaklıdır.
Kahramanmaraş İnşaat Mühendisleri Odası yapısını dimdik ayakta gösteren görsele rastlamayan kalmamıştır. Keza Antakya’da kent merkezini yerle bir eden depremin Asi ırmağı kıyı-kenar çizgisi dışındaki yapılarda hasara yol açmamış olmasının bilim insanları dışındakilerin ilgisini çekmediğini üzülerek görüyoruz.
Yeryüzündeki canlıların yalnızca % 0.01’ini oluşturan insanın hem küresel hem de ulusal ölçekte bilisizliğin pençesinde olduğunu saptayalım.
Alüvyon zemine gökdelen diken, birinci sınıf tarım alanına yerleşen, otlakları yerleşime açan insanlığın ciddi bir uyarıya gereksinim olduğu açıktı. Uyaranın insan olduğu senaryoların etkileyici olmadığı özellikle Türkiye ortamında bilinmeyen durum değildir. İmara açma söz konusu olunca biribirleriyle kıyasıya çatışan tarafların belediye meclislerindeki inanılmaz birlikteliği ülkemizdeki imar ve yapılaşma hastalığının ibretlik göstergesidir.
Doğa sabırlıdır. Yüzyıllarca bekleyebilir sesini duyurmak için.
Türkiye’de hemen her yıl yaşanan hatırı sayılır depremler bile uyarı yaratmada başarılı olamayınca Cumhuriyet tarihinin en büyük 2. ve 3. büyük depremleri aynı günde sahne alarak insana haddini bildiriverdi bilinçsiz ve bilisiz insana.
İnsan, doğada sahip olduğu niceliksel büyüklüğün çok ötesinde yer kaplamaktadır. Sorun da burada düğümlenmektedir.
Oysa, evrimi bilen insanın canlıya ve canlılığa saygıdan yoksun olması, kendisini diğer canlıların üstünde bir yere koyması düşünülebilir mi? İnsanın bir bakıma “türcülük” hastalığına yakalanmış olduğunu da eklemek gerek.
“İnsan her şeyin en iyisine lâyıktır.” sözünü işitmeyenimiz olmasa gerektir. Pek çok insanı gururlandıran, büyüklenmeye yönelten bu söz kadar tehlikeli bir başka söz daha var mıdır bilmem.
Her şeyin en iyisine lâyık insanın doğayı hiçe saymasına, başka canlıları yok etme hakkını kendisinde bulmasına şaşırılabilir mi?
Oysa, evrimi bilen insan için kendisi dışında kalanlar da değerlidir. Çünkü onların da her birisi insanın soy ortağıdır. Başka deyişle kardeşidir.
Biyoloji, yerbilim ve coğrafya öğretimi yoksunluğuna Türkiye’de eklenen bir başka önemli sorun doğa yağması üzerinden kazanç sağlama hastalığıdır. Daha büyük, daha rahat, daha görkemli yapılardaki konutlardan, işyerlerinden edinmek günümüz Türk insanının önde gelen sorunlarından birisi olup çıkmıştır.
İmar aflarının birinin diğerini izlediği Türkiye’de bu duruma eğilimin devlet eliyle de beslendiği ve özendirildiği açıktır.
Soyadı uçan mıydı, kaçan mıydı? Bir çizer-oyuncu var. Önceki imar barışını güzelleyen kamu spotunda oynamıştı. Kaçak yapılaşmayı, kuralsız yerleşmeyi başarıyla kutsadığını izlemiştik o kısa filmde. Utanç kaynağı olmasının yanı sıra suç olarak da etiketlenmesi gereken bu durumun film oyuncusuna olasılıkla kazanç kaynağı da sağlamış olması kimseleri şaşırtmaz Türkiye’de.
Turizm-İnşaat-Tekstil üçlüsüyle kalkınması değil ama ancak doyması olası olan ülkemiz insanı son depremde inşaatın çökmesiyle barınaksız kalmış oldu. İnşaat aracılığıyla üretilen yolsuzluk ürünlerini tüm toplum eşit ve hakça paylaşmasa da bu alanda ortaya çıkan değer birikiminden toplumun önemli kesiminin bir şekilde yararlandığı kuşkusuzdur. Farklı şekilde söylemek gerekirse deprem sonrasında tüm açıklığıyla ortaya çıkan yerleşme yolsuzluğu/kuralsızlığı suçları toplumsal nitelik taşımaktadır.
İnşaat yüklenicilerinin peşine düşerek tipik “günah keçisi” arayışına girilmesi yanıltmasın. Her türlü yaptırımı hak eden yükleniciler bu bağlamda yalnız değildir. Hemen sormak gerekmez mi? Asrın felaketini yaşadıysak, yıkım kaçınılmaz idiyse yüklenicilerin suçu ne? Bu duruma yol veren, görmezden gelmenin yanı sıra özendiren devletin başındakiler hatasız, kusursuz ve suçsuz başkaları tek suçlu öyle mi?
Hükümet, yıkılan kentlerin jet hızıyla yeniden yapılacağının muştusunu verdi kendince. Devletin oluşan yıkımı giderme doğrultusunda attığı bu adım yanıltıcı olmasın.
Yıkılanların yeniden yapımı toplumca sınanmamızı sağlayacak.
Kentler yıkıma yol açan koşulların olduğu aynı yerde mi yapılacak?
Yoksa, antik dönemlerdeki gibi dağlarda mı kurulacak?
Kafa değişikliğinin olmazsa olmaz koşul olduğu bu konuda yaşananlardan ders alıp almadığımızı daha ilk adımda verilecek kararla ortaya koymuş olacağız.
Salgın sırasında aklı ve bilimi epeyce örseledik, saygınlığını aşındırdık. Bu tehlikeli yaklaşımdan sakınmak için çığlık atmaktan sesimiz kısıldı. Doğa sesini duyurabilmek için bu kez çok daha sarsıcı ve yıkıcı davranmak zorunda kaldı.
Aklı ve bilimin sesi oldu.
Bu sese kulak verilmesinin yaşamsallığını iki anahtar sözcükle dile getirip sonlandırmış olayım!
Deprem yüreğimizi burktu. Bundan da kötüsü, bu olumsuzluğun akıl ve bilim yolundan ayrılışımızla ilintili olmasıydı.
Cumhuriyetle birlikte Türkiye’deki yer adları da anlam kazandı.
İzmir’deki Hatay onlardan birisidir. Tıpkı biraz ötedeki Lozan, Montrö, Cumhuriyet meydanları gibi.
İzmir’i bilenler için yinleme olacak. Ama, bilmeyenler için tanımlamak zorundayız.
Konak’tan, Bahri Baba parkı yanından kıvrılan varyanttan yukarıya doğru tırmandığınızda Eşrefpaşa’ya varılır. Sağa dönünce İnönü caddesine çıkarsınız. İnönü birkaç kilometre sonra İzmir’in süvari kurtarıcısı Fahrettin Altay’a kavuşur.
İnönü caddesinin Göztepe’ye kadar olan bölümü Hatay olarak bilinir.
İzmir’de Hatay’ın ne işi var diye soracakları yanıtlamış olalım.
Büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk durmak bilmeyendir.
Düşmanı denize dökmekle yetinmez.
Cumhuriyeti kurar, devrimleri yapar.
Bu arada, Lozan’da eksik kalan boğazları Montrö’yle çözüme kavuşturup, bu önemli su yolları üzerindeki Türk egemenliğini pekiştirirken Ulusal Ant’ın eksiği Hatay’ı bir an olsun aklından çıkartmaz.
Gerçekçi Atatürk, Hatay’a odaklanır. Eski Osmanlı topraklarıyla ilgili en küçük amacı ve emeli yoktur. Gereksiz serüvenleri aklının ucundan bile geçirmez.
Sağlığı bozulan Atatürk tüm uyarıları göz ardı ederek Güney Anadolu gezisine çıkar. Elbette, böylelikle Hatay’ı fethetmeyecektir. Ama, bir ileti vermeyi amaçlamaktadır.
“Hatay bizim hakkımızdır. Hakkımızdan vazgeçmeyiz!” demiştir bu gezisiyle.
İzmir’deki Hatay’ın varlığını da bu tutkuya borçluyuz.
Hatay’a yönelen Türkiye, ülkenin batı uundaki İzmir’den Hatay’a selâm durmuştur. İzmir’in Cumhuriyet dönemindeki gözde yerleşimi olan bu bölgeye 1937 yılında Hatay adı verilmiş olmasının anlamı büyüktür.
Bir hekim olarak Ata’nın şu sözü onur ve gurur gerekçemdir.
“Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz!”
Hiç kuşkusuz, Türk hekimlerine güvenmiştir Atatürk. Ancak, bu sözün ardında yatan bir başka neden Hatay tutkusudur dersek yanılmış olmayız.
Hatay’ı ülke sınırları içine katmak için ince siyaset güden Atatürk, bozulan sağlığının emperyalist devletlerce bilinmesini istememiştir. Bu nedenle, uzunca süre yabancı hekim istememiştir.
Bugün acının kenti olan Hatay’ın İzmir’de yaşam bulmasının öyküsü böyledir.
Cumhuriyet ilkelerinden sapmanın, o ilkeleri hiçe saymanın bedeli Hatay’da tüm etkileyiciliğiyle gözler önüne serilmiştir.
İzmir’deki Hatay da dertlidir kanımca bu bakımdan.
Çarpık, kuralsız ve de estetikten yoksun yapılaşma Hatay’ı haritadan sildi.
Canlılıkla ve doğayla barışık yaşam biçimi dpremden sele, kasırgadan kuraklığa varıncaya dek sayısız doğal afette var olmanın olmazsa olmazı.
Hatay yeniden kurulurken bu duyarlılık gösterilsin isteriz..
Yüzyılın depremiyle sarsıldık. Depremde saymayı bitiremediğimiz kadar çok insanımızı yitirdik.
Yaşamımızdaki en zor sayım sürüyor.
Nerede duracağıysa belirsiz.
El Salvador’dan Meksika’ya, ABD’den Yunanistan’a ve elbette tek milletin ikinci devleti Azerbaycan’dan yardım toplulukları ülkemize ulaşıyor.
Fransa hükümetinin yardımının hakkını teslim ederek Fransız (sözde gülmece) dergisi Charlie Hebdo bir kez daha sahneye çıkma fırsatını kendince kullandığını görüyoruz.
Dergi “Türkiye Depremi”“Tank Göndermeye Bile Gerek Yok” sözleriyle kendisinden bekleneni yapıyor.
Yıllar önce bu dergiye yönelen silahlı saldırıyı anımsayanlar olacaktır.
Geçtiğimiz günlerde Danimarkalı insan kılıklının “Kur’an yakma” eylemini bu dergi yıllar önce çizgiye dökmüştü. Yaptıklarını karikatüre sığdıramayan Charlie Hebdocular vicdansızlıklarını “özgürlük” çuvalına koymaya kalkışmışlardı.
Bir süre sonra düşen Rus uçağında yaşamını yitiren Rus Kızılordu korosuna yönelik vicdansız yayınıyla da ortaya çıkmakta sakınca görmemişti bu dergi.
O sıralarda Charlie Hebdo konusunda bizim kamuoyumuzun bile bölündüğü anımsanacaktır. Bunca kabalığa karşılık “Hepimiz Çarliyiz” diyenler eksik olmamıştı.
Bu ve benzerlerini ikna etmekte zorlandığımızı dün gibi anımsıyorum.
Charlie Hebdo adıyla yayımlanan paçavranın ne mal olduğunu anlamak için yüzyılın afetine eşdeğer Kahramanmaraş depremini yaşamak gerekiyormuş besbelli.
Acımız büyük!
Yastayız!
Dayanışmayla acımızın biraz olsun hafifleyeceğini umarken Charlie Hebdo’nun emperyal şımarıklığı yaramıza tuz basıyor.
Gülmeceniz de, özgürlüğünüz de, uygarlığınız da sizin olsun diyesi geliyor insanın…
Künyelerinde eksik kalmış olan depremle alay etme hanesini de doldurmuş oldular böylelikle.
Her kesimden, her uğraştan insanın yurt dışı tutkusuna yabancı sayılmayız. Ülkemizdeki iş olanaklarının sınırlılığının yanı sıra var olan işlerin doyuruculuktan uzak kalmış olması önde gelen göç nedenlerindendir.
Son yıllarda bu göçlere hekimlerin de yoğun şekilde eklendiğini gördük.
Yakın geçmişe dek hekimlerin bu göçteki payı akademik konumla sınırlıydı. Son yıllarda her kesimden hekim özellikle Avrupa ülkelerine yöneldi. Hekim kıtlığı yaşayan Avrupa ülkeleri de hekim yetiştirmenin alacağı zamanı ve gerektireceği harcamayı göz önüne alarak yabancı dil bilmeyi kabul için yeterli saydılar. Şu anda yaşanan budur. Türkiye’de mutsuz olan hekimlerin göç isteği Avrupa ülkelerinin tek kuruş harcamadan, emeksiz, zahmetsiz hazıra konmasını kolaylaştırdı.
Yurt dışına hekim göçünü izlemede Türk Tabipleri Birliği’nden alınan bu amaçlı belge oldukça güvenilir bir ölçüttür.
Örneğin geçen yıl toplam 2685 hekim TTB’den belge almış. Bu yılın ilk ayını henüz geride bıraktığımızda ise 251 hekimin daha bu belgeden aldığı yansımış kayıtlara. (Cumhuriyet, 02.02.2023)
Hemen her şeyi yadsıyan, olumsuzlukları görmeme konusunda üstün beceriye sahip hükümetimiz geçen yıl bu durum karşısında, göçten söz etmeksizin hekimlere yönelik “beyaz reform” adı altında iyileştirici düzenlemeler yapmıştı. Düzenleme özlük haklarının bir ölçüde ve göreceli olarak iyileştirilmesini sağlamıştı. Buna bağlı olarak da kamuya hekim geri dönüşünde gözle görülür bir devinim saptanmıştı.
Son sayılar ve sınır ötesi hekim göçünün hız kesmeden sürüyor oluşu sorunun yalnızca parasal iyileştirmeyle çözülemeyeceğini düşündürüyor.
Çok açıktır ki, gönül bağı sorunu vardır ortada.
Parasal durum iyileşse bile Türkiye’de mutlu olamayacağını öngörme duygusu önde gelen göç nedeni olarak varlığını sürdürmektedir.
Saygınlığın aşındırılması, çözüme kavuşturulmak şöyle dursun her geçen gün tırmanan şiddet ve tüm bunlara eklenen aşağılayıcı yaklaşımlar da bir o kadar önemli göç etkenleri olarak boy gösteriyor.
Diğer yandan, hekimlerin ülke dışına göçü mutluluk ve esenlik güvencesi sağlar mı? Yanıtını kestirmesi zor olan bu soruya da olumlu karşılık vermek kolay değildir. Kesin olan bir şey varsa gidenlerin buradan daha kötü olacak değil ya düşüncesi içinde olduklarıdır.
Hekim göçü söz konusu olunca belleğimde canlanan bir olayı paylaşmakta yarar görüyorum.
Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ülkede hekim başta olmak üzere hemen her alanda yetkin insan yetiştirmek neredeyse olanaksızdı. Bu nedenle, Cumhuriyeti kuranların ilk yaptığı işlerden birisi Avrupa’ya öğrenci göndermek oldu. Orada yetişen hekimler, mühendisler, hukukçular ve başka birçok alandan uzmanlar ülkenin kuruluş sürecine etkin katkı verdi.
Onlardan birisi olan Prof Dr Mahmut Sadi Irmak adını kimi okurlar anımsayacaktır. Öncelikle hekimdir. Ama, Türkiye’ye kısa süreli de olsa başbakan olarak da hizmet vermiştir. Almanya’ya gönderilmiştir.
Sirkeci garında treninin kalkmasını beklerken derin düşüncelere dalmıştır.
Yabancı bir ülkede nasıl yaşayacaktır?
Oraya uyum sağlayabilecek midir?
Parası yetecek midir?
Devlet tüm bu gereklilikleri karşılayacak mıdır?
Kaygıyla sarmalanmış beklerken posta dağıtıcısının tiz sesiyle irkilir.
“Mahmut Sadiii, Mahmut Sadiii…”
Mustafa Kemal’in telgrafını getirmiştir.
Bir solukta okur telgrafı.
“Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum. Birer ateş topu olarak döneceksiniz.”
Bu iki tümcelik telgraftan sonra Mahmut Sadi kaygılarının yersizliğini fark eder. Hatta, biraz da utanır kendinden.
O dönemde devletin en üstündeki kişinin yetişmiş insana bakışı ve onlarla kurduğu gönül bağını bu telgraftaki iki tümceden daha iyi tanımlayabilmek olası mıdır?
Bir yanda “giderlerse gitsinler” diyen devlet doruğu diğer yanda gönül alan, özendiren, itici güç oluşturan kurucu önder.
Mahmut Sadi gibi gidenlerden, gelmişken burada kalalım diyen çıkmadı. Yeni bir ülke, önemli hedefler ve elbette kendilerine değer veren bir ülke yönetimi vardı o yıllarda. Gidip de dönmemek olmazdı. Dönüp de var gücüyle çalışmamak da.
İnsanların ülkeleriyle olan gönül bağı yenilenmedikçe, önlenemeyen hekim göçünü konuşmayı, yazmayı sürdüreceğiz. Elbette sorun hekimlerle sınırlı değil. Ama, güncel olduğu için hekimlerin öne çıktığını söyleyebiliriz.
Tıpta, teknolojide ve akla gelebilecek başka alanlarda atılım yapacaksak, sıçramaya niyetliysek işe insan varlığımızı korumakla başlamamız olmazsa olmaz gerekliliktir.
Dalya yılındayız. Yakın tarihimizin pek çok önemli olayını 100. Yılında kutlamak, anmak ve daha da önemlisi değerini anımsamak zamanı da diyebiliriz.
Yakında İzmir İktisat Kongresi’nin 100. Yılı kutlanacak.
Sonra Lozan ve yılın sonuna doğru Cumhuriyet 100. Yaşını dolduracak.
Bir de “mübadele” var.
Anadolu’da yaşanan ve tümüyle emperyalist kurgu ürünü olan boğazlaşma sonrası yapılan antlaşmayla nüfus değiş tokuşu.
Hiç kuşkusuz insani yanı var bu değiş tokuşun. İnsanların ata yurtlarını bırakıp uzaklara göçmek zorunda kalması doğal olarak sayısız acıklı yaşam öyküsünün yazılmasına yol açmıştır.
Şu sıralarda bu olaya ilişkin sergi ve yazılar da sıklaştı.
İzmir’de geçen yılın sonunda açılan “Gâvur Mahallesi” sergisi sanatsal bir etkinlik. Sergideki yapıtlar da etkileyici. Ancak, mübadele nedeniyle yaşanan olumsuzluklar üzerinden bu zorunluluğun hedefe konması, dolayısı ile de Cumhuriyet’e inceden de olsa saldırı fırsatı kaçırılmamış belli ki. Bu saldırının sergiyi gezenlerin çoğunluğunca fark edilmemiş olması ayrıca ilginç.
İzmir ölçeğinde tanınan, sevilen, sayılan ve düşünceleri ilgi gören bir yazarın “mübadele gerekli miydi?” sorusu üzerine bir şeyler yazmamak olmazdı.
Ege’nin iki yakası arasında milyonu aşkın insan yer değiştirdi mübadeleyle.
Bugünden bakıldığında, o günün koşulları göz ardı edildiğinde alabildiğine eleştirilecek bir antlaşma olarak görülebilir. Bu yapılırken de çoğu zaman olduğu gibi tarihselliğin o günün koşullarına ve zorunluluklarına göre değil de bugünün koşullarına göre değerlendirilmesi hatasına düşülüyor.
Bundan 100 yılı aşkın süre önce özellikle Batı Anadolu’da ve Anadolu’nun diğer birçok yerinde emperyalist güdümlü bir işgal yaşandı. Bu işgaller içinde Yunanlarınki farklı niteliktedir. Yunanlarınki Rum nüfusu devindiren bir özelliğe de sahip oldu. Bu tuzağa düşülmemesi dilenirdi. Ama, ne yazık ki düşüldü. Anadolu’nun Rum nüfusu Yunan işgalini sevinçle ve coşkuyla karşıladı. Elbette, onyıllar boyunca komşuluk ettikleri Türklere sevgiyle yaklaşanlar da eksik değildi. Ama, onların bu bilgece yaklaşımı boğazlaşmanın önüne geçemedi. Olanlar oldu.
Bir yandan saldırgan Yunan ordusu diğer yanda onları aratmayan Anadolulu Rumlar. “Mübadele olmak zorunda mıydı” sorusunu soranların aklına her nedense Anadolu Rumlarının Yunan ordusuna asker vermeleri gelmez. Yunan vahşetine Yunan tarafından tek karşı duruş komünist kaynaklıdır. Onlar da tüm çabalarına karşın engelleyememişlerdir bu olumsuzluğu.
Şimdi sormak gerek!
Bu denli boğazlaşmış iki toplum hiçbir şey olmamış gibi komşuluk etmeyi, yan yana yaşamayı sürdürebilir miydi?
Bir başka soru da şu olabilir.
Varsayalım ki mübadele olmadı.
Anadolu’da kalan Rum nüfus zamanla Yunanistan’ın irredantist (toprakları dışındaki soydaşlarını koruma, kollama, kurtarma) emellerine konu olabilir miydi? Aradan geçen yüzyıldan sonra bir kez daha emperyalizmin özendirmelerine tutkuyla sarılan günümüz Yunanistan’ının böyle bir hevesten kendisini kurtaramayabileceğini saptamak abartı sayılır mı?
Bu iki soru yanıtlanmadan mübadeleye 100 yıl sonra yönelen eleştirileri sağlıklı değerlendirmek olası değildir kanısındayım.
Son olarak!
Mübadelenin hiç mi kusuru yoktu diye soracaklara yanıt vermiş olalım.
Anadolu’da yaşayan, Türkçeyi Yunan harfleriyle yazan, Ortodokslar mübadele dışında bırakılsalar iyi olmaz mıydı?
Ben de bu soruyu soruyorum.
Her şeye karşın, o günün zorlu ve olumsuz koşulları altında mübadele olabildiğince sorunsuz gerçekleştirilmiştir demekten alamıyorum kendimi.
Bir yanda barış ve esenlik içinde yaşam koşulları oluşturma isteği diğer yanda onyıllarca süren komşuluğun boğazlaşmaya varan acıklı sonu!
Hangisini seçmeliydi Cumhuriyeti kurma hazırlığındaki kadrolar?
Mübadeleyi boy hedefi yapmazdan önce bakınız emperyalizme derim…
“Yeter söz milletin!” 14 Mayıs 1950 seçimlerine damga vuran savsöz olarak bilinir. Her ne kadar milletin gururunu okşasa da gerçekte “karşıdevrim”in oy gücüyle yönetsel yetkiye kavuşmuş olmasını simgelemektedir.
14 Mayıs 1950 görünürde çok partili demokrasiye geçişin iktidar değişikliği günü olsa da, devrimler kökleşmeden ve özümsenmeden girişilen denemenin yarattığı sonuçlar 1950-1960 arasındaki acı deneyimlerle çarpıcı şekilde yaşanmıştır.
14 Mayıs’ta başlayan 27 Mayıs’ta sonlanan döneme ilişkin okuyabildiğim kaynaklardan birisindeki şu bilgi belleklere çivilenesidir.
“1932’de başlatılan Türkçe ezan ve yakarışa 16 Haziran 1950’de son verilmiştir.”“Yeter söz milletin” savsözünün arkasına saklananların ilk uygulamayla birlikte verdiği işaretle çağdaşlık yolundan dönerek yeniden din-tarım toplumuna yöneldiklerini ve gerçek amaçlarını dışavurduklarını anlamak için daha fazla kanıt aramaya gerek olmadığı açıktır.
Aradan geçen üç çeyrek yüzyıla yakın zamandan sonra 14 Mayıs’ın bir kez daha tutunacak dal olarak görülmesi ilginçtir.
İki 14 Mayıs arasında kısa bir karşılaştırma yapmakta yarar var.
Yeterince hazırlık yapılmadan, devrimler tamamlanmadan, kökleşmeleri sağlanmadan ve yeterince güvenceye kavuşmaları beklenmeden gidilen çok partili 14 Mayıs 1950 seçimleri sonrasında her şeye karşın kavgasız gürültüsüz bir görev değişimi yapılmıştır. Bu önemli ayrıntı bile Cumhuriyeti kuran kadroların olgunluğunu, bilgeliğini ve sağduyusunu yansıtması bakımından anlamlıdır.
Geldiğimiz noktada 14 Mayıs 2023 seçimlerinden sonra bu olgunluğun ve sağduyunun yinelenmesi öncelikli beklentidir. Bu beklentinin oluşmuş olması bile yeterince ürkü ve kaygı kaynağı olarak tarihteki yerini almıştır.
1950 14 Mayıs’ında tek partiden çok partiye geçiş söz konusudur. Tek parti olanağını her şeye karşın elinde tutabilecek bir istenç görevi karşıtına bırakma doğrultusunda ikileme düşmeyerek olumsuz beklentileri boşa çıkartmıştır.
2023 14 Mayıs’ında ise tersine bir dönüşümden kaygı duyulmaktadır. Beş yıl önce girilmiş olan tekli yönetsel anlayışın yarattığı sayısız sorun görmezden gelinirken, bu olumsuzluğun pekiştirilmesi olasılığı bile başlı başına bir sorun olarak kendisini göstermektedir.
Yakındaki 14 Mayıs’ın öne çıkan bir başka özelliği anayasadışılıkla özdeşleşmiş olmasıdır. Olağan zamanındaki seçimde adaylığı olanaksız olan şimdiki Cumhurbaşkanının öne alınan seçim yoluyla kendisine meşruiyet sağlama çabası içinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu meşruiyet gereksiniminin TBMM kararı koşulu gerektiren erken seçim yerine tek kişinin kararıyla giderilmesi yoluna gidilmiş olmasının da ayrıca irdelemeyi ve karşı çıkmayı gerektirdiği açıktır.
Önceki 14 Mayıs’ı izleyen 10 yılın her geçen gün sıklaşan anayasadışılıkla anıldığı düşünülürse, bu 14 Mayıs’a giden yolun da anayasaya aykırı bir kararla açılmış olması bir rastlantı mıdır sorusunu sormak gerekli olmanın ötesinde kaçınılmaz görevdir.
Her koşulda iktidar olmayı önemseyen iktidarın başka pek çok seçenek gibi 14 Mayıs metaforuna sığınma gereksinimi duymasını umarsızlığının göstergesi olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.
Emekli korgeneral Hasan Kundakçı yalın bir vatandaş olarak aramızdan ayrıldı. Süreli sağlık denetimi için gittiği sağlık kuruluşunda yaşamını yitirdiği haberleri yer aldı basında. Önemli kişilik olmakla birlikte medyada pek de yer almayan biriydi. Ölümüy medyada yer buldu doğallıkla.
Bölücü teröre göz açtırmayandı. Silahını yanından ayırmadığı için “tamburacı paşa” olarak da bilindi.
Kamuoyundaki tanınırlığı 1996’da Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri komutanlığı sırasında yaşanan bir olaya dayanır.
Kıbrıs Rum kesiminde toplanan motosikletlilerin amacı kışkırtmadır. Motorlarıyla sınırı geçip Girne’ye gidip döneceklerdir. Bu eylemlerine de Türk bayrağını gönderden indirerek başlayacaklardır. Böylelikle küresel ölçekte ses getirmeleri, tanınmaları sağlanacaktır.
Sınırdaki bayrak direğine tırmanan ve Türk bayrağını indireceğini sanan bir maskara Kundakçı paşanın buyruğuyla vurulur. Bayrak değil ama bayrağı indirmeye çalışan indirilir. Şımartılmış eylemcilerin beklemediği bir karşılıktır.
Oysa, Kundakçı paşa girişilen eylemin anlamını ve önemini kavramış bir askerdir. Bayrağın indirilmesine seyirci kalmak vatan toprağına sahip çıkmamakla eşdeğer bir eylemdir. Herhangi bir yurttaş için önemli olan bu gelişme bir asker ve özellikle de bir komutan için çok daha önemlidir ve onur kırıklığı kaynağı olacaktır.
Böylesi bir onur kırıklığına yol açmamanın yolu bayrağı indirmeye çalışanı indirmektir. Kundakçı paşa gözünü kırpmadan gereğini yapmıştır.
Bu eylemi sonucunda adı İnterpolün arananlar listesine eklenmiştir. O olaydan sonra 27 yıl boyunca Türkiye sınırları dışına adım atmamıştır. Böyle bir kısıtlılıktan ötürü hoşnutsuz olduğuna ilişkin tek serzenişte bulunmamıştır.
Kundakçı paşanın ölümü, onun ve onun gibiler için olağan olan duyarlılığını anımsatmış oldu.
Ölümünden önceki günlerde yaşananları da kısaca gözden geçirelim :
Altılı masaya paraşütle indirilen ve bugün yaşananlardan sorumlu olmak şöyle dursun yakınan ve üst perdeden emperyal seviciliği yapan bir siyasi önder Türklüğü tartışmakta sakınca görmedi. Diyelim ki o bu çılgınlığı sergileme özgüveni gösterdi. Onun bu çılgınlığına sessizle karşılanması çok daha önemliydi.
Yine altılı masanın AKP artığı bir başka üyesi altılı imza incisine, “gün gelecek her Türk Kürtçe öğrenecek” sözleriyle bir başkasını ekledi. Hak ettiği tepkiyi gördü mü? Ne gezer!
Kundakçı paşanın kemiklerini sızlatan bir başka olay altılı masanın başoyuncusundan kaynaklandı. Bölücülük senaryolarına kapılarını ardına dek açan kurucu partinin genel merkezindeki bir görüşmede Türk bayrağı indirildi. Etnikçileri incitmemek, küstürmemek amaçlı olduğu anlaşılan bu eylemde kimsenin de burnu kanamadı. Kimselerden dişe dokunur tepki gelmedi.
Türkiye’de öteden beri olan bir alışkanlığın yerleşikleştiğini görüyoruz. Ne zaman aşılması güç bir sorun olsa, toplumda gerginliğe yol açan bir gelişme yaşansa ülkenin bir yerlerinde ya petrol, ya gaz ya da değerli maden bulunduğu haberleri paylaşılır.
Gün kurtarılmıştır. Amaca erişilmiştir.
Geçtiğimiz aylarda gelenek bozulmadı. Bu kez Karadeniz’de gaz kaynaklarına ulaşıldığı haberi doğrudan cumhurbaşkanı tarafından verildi. Birkaç gün önce de bulunan gazın kullanıma sunulacağı her iyi haber gibi cumhurbaşkanınca paylaşıldı.
Kısa yoldan varsıllaşmak, gönence erişmek yalnız Türkiye’de değil küresel ölçekte ilgi gören bir çekiciliğe sahip.
Bir tür define avcılığıdır yapılan.
Bir günde yaşamın değişmesi, varsıllığa erişilmesi kuşkusuz insanı içine çeker.
Emeğe, çabaya ve başka zorluklara katlanmaya gerek kalmaması az şey mi?
Tıpkı kurtarıcı aramak gibi bir şeydir bu yolla sıçrama yapma beklentisi.
Bugünlerde yaklaşan seçimler nedeniyle “aday kim olmalı” tartışmaları da aynı anlayışın ürünüdür. Nasıl bir program ya da nasıl bir yönetim sorusu yerine “kurtarıcı” aramak. Elbette çok daha kolay bir yol. Ama, o kurtarıcının birkaç yüzyılda bir kendisini göstermesi göz ardı edilmek koşuluyla.
Gelinen aşamada çabaya ve emeğe değil de anlık kolaylıklara bel bağlayan güzel insanımız kandırılmaya açık olduğunu haykırırcasına tatlı düşlere dalıp gidiyor. Karadeniz gazıyla birlikte paramızı buharlaştıran enerji giderlerinin yerine çok basamaklı faturaları buharlaştıran dönem açılacak. Biraz daha yazarsam bu satırların yazarı olarak ben de kendimi bu çekiciliğe kaptırabilirim. Bu nedenle burada bırakmak en iyisi.
Birden bire bulunan ya da kavuşulan bir yeraltı ya da yerüstü varsıllığının toplumların yaşamında yol açtığı acıklı gerçekler tarihte yerini almış olsa da, insanın serüvenci ve düşlere dalmaya eğilimli yapısı olumsuzlukları fark etmeye engel olabiliyor.
Hazıra dağ dayanmaz deyişi pek çok kez yaşanmıştır tarihte.
Dünyanın ilk fatihleri sayılan İspanyolların karşılarında uzun süre önemli güç olmamasına karşın yaşadıkları düş kırıklığı her an anımsanmaya değer bir tarihsel gerçektir. Orta ve Güney Amerika’nın tonlarca altını ve gümüşü İspanyol savurganlığı ve akıldışılığıyla dipsiz kuyuda yok olup gitmiştir.
Herhangi bir arama motoruna Hollanda Hastalığı yazdığınızda karşınıza çıkacak olan milyonu aşkın sonucun birkaçına göz atmak bile gaz ya da petrole kavuşan bir toplumun başına gelebilecekleri anla(t)maya yetip de artar.
İleri teknoloji ürünlerinde kullanılan bor madenine bakalım. Dünyadaki borun % 70’ini elinde bulunduran Türkiye boru katma değeri yüksek ürüne dönüştüremeyince yaşananlar ortadadır. Bugün için bordan yapabildiklerimiz el dezenfektanı ve deterjanla sınırlanmış durumda. Durum böyle olunca kazma kürekle yapılan bor madenciliğinde tonu 200 doları bile bulmayan bir varlık elde ederek kalkınmak olanaksızlaşıyor. Borun tonunu 200 dolardan alanların tonu yüzbinlerce dolara ürünlere dönüştürdüklerini belirtmekle yetinelim.
Hemen her yıl rekor kıran dışsatımımızın kilo başına 1 USD’nin biraz üzerinde gelir getirmesine karşılık bir kiloluk dışsatımından onbinlerce dolar gelir elde eden ülkeler olduğunu bilmek yararlı olacaktır.
Bir başka örnekle sürdürelim.
Devlet olma geçmişi 100 yıl olan Finlandiya’ya bakalım. Varlığı çok daha eskilere dayanan Finler 100 öncesine dek başka ülkelerin egemenliği altında dolayısı ile bağımlı olarak yaşamışlar.
Yüz yıl önceki bağımsızlıkla birlikte eşine benzerine zor rastlanır bir sıçrama yapmışlar.
Hemen belirtelim ki, Finlandiya topraklarının altında para edecek bir varsıllığa kavuşmamış. Topraklarının üstündeki biricik varsıllığı ise su ve ağaçtan öteye geçmemiş.
Bugün kişi başına 50.000 USD’yi aşan ulusal geliriyle göz kamaştıran Finlandiya’nın bu sonuca erişirken attığı en önemli adım insana yaptığı yatırım olmuş. Başka deyişle, “ne yapacaksa insan yapacak, en değerli varlık odur” diye düşünmeyi yeğlemiş. Elbette, kısa zamanda erişilmemiş başarıya. Ama, sabırla ve kendişne güven duygusunu besleyerek ulaşılmış bugünkü düzeye.
Finlandiya’nın bu başarısı Cumhuriyet’i kuranların da ilgisinden yoksun kalmamış. Atatürk’ün askeri okullarda okutulmasını istediği “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabı da bu ilginin kanıtıdır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılanlara göz atıldığında toplumun yarısı demek olan kadının toplumsal yaşama sokulduğu, tüm olumlulukları yaratacak olan insanın eğitimine önem verildiği, bağımsız bir ülke olmanın olmazsa olmazı olan üretici ve kendi kendine yeten bir ekonomi anlayışının rehber alındığı görülür.
Sözün özü!
Karadeniz’de ya da bir başka yerde bulunmuş/bulunacak gaz ya da petrolün, Anadolu’nun herhangi bir yerinde belirlenecek varsıl değerli maden yataklarının gönenç getirmesi güvencesi yoktur.
Aklını kullanmak, doğru yol ve yöntemleri yerleştirmek, çağdaş yaşam anlayışından sapmamak olmazsa olmazların önemli bir kaçıdır.
Dilemem ama Karadeniz gazı Türkiye’nin yıkımına neden olmasın!