• Ortada Mustafa Kemal, sağda Lütfi Müfit (Özdeş)

    (https://tr.wikipedia.org/wiki/Lütfi_Müfit_Özdeş#/media/Dosya:(15_July_1906)Beirut,_Mustafa_Kemal_Atatürk_with_Lütfi_MüfitÖzdeş.jpg)

    Yirmi yıllık AKP iktidarının dış politikasını hoyratlık, öngörüsüzlük ve ilkesizlikle betimlemek hiç de haksızlık olmaz.

    On yıldır süregelen Suriye sorununun sonuna geldiğimizi sandığımız sırada iktidardan yana olduğu bilinen, önceki yıllarda kimi etkin görevlerde bulunmuş akademik unvanlı Yasin Aktay’ın şu sözleri umut kırıcı olduğu kadar irkilticidir: “Halep’in denetimi Türkiye’de olmalı!”

    Milli Savunma Bakanı ve MİT Başkanı’nın Suriyeli eşdeğerleriyle görüşmelerinin üzerinden çok geçmemişken bu sözlere anlam vermek, tutarlılık aramak olanaksız elbette.

    Diğer yandan, iktidarın bu türden ikircikli söylemlerine ve yaklaşımlarına da alışığız.

    Örneğin, bir bakan muhalefeti Amerikan seviciliğiyle suçlarken, saraydan birinin NATO ya da Batı güzellemesi yapması hiç de olağandışı bir gelişme sayılmamaktadır artık.

    Acı olan gerçek Türkiye’nin 10 yılı geçkin süredir komşu Suriye’nin topraklarında gözü olduğu izlenimi vermiş olmasıdır. Adam yerine konmayacak unsurlarla bağlaşıklık içinde olmamız yanı başımızda bir çıbanbaşı oluşturmanın yanı sıra devlet olarak da saygınlığımızı yerlere düşüren bir tutum olmuştur.

    Buna benzer yanlışlığın geçen yüzyıl başında da sergilendiğini anımsamamak olanaksız.

    Şam’da konuşlu Osmanlı 5. Ordusunda yaşananlarla bugünküler karşılaştırıldığında tarih yineliyor demek kaçınılmaz.

    Mustafa Kemal ve yakın arkadaşı Lütfi Müfit (Özdeş)’in tanıklığıyla aktarmış olalım.

    Yıl 1905-1906 Şam’daki Osmanlı ordusu geceleri köyleri basmakta ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğu ahaliyi soymaktadır. Ordunun tepeden tırnağa tüm birimleri bu baskınların içindedir. Elde edilen ganimet hiyerarşiye uygun şekilde pay edilmektedir. Böylesi bir düzeneğin dışında kalmak neredeyse olanaksızdır.

    Mustafa Kemal ve arkadaşı Lütfi Müfit bu vicdansız ve ahlâksız kurgunun dışında kalmıştır. Mustafa Kemal’in tüm baskılara karşın bu eylemin dışında kalmış olması kendi deyişiyle yarının adamı olmasıyla açıklanabilir.

    Bu ürpertici gerçeği çözümlemek gerekirse Osmanlı devletinin o yıllarda bile yıkılmış olduğu saptamasını yapmak yanlış olmaz.

    Bu olaydan sonuç çıkartmak gerekirse, biz Türkler Suriye topraklarını Birinci Dünya Savaşı’ndan çok önce yitirmişiz demektir.

    Ahalisinin malında gözü olan bir devlet ve ordu olabilir mi?

    Olursa böyle olur!

    Bu olayın üzerinden bir yüzyılı aşkın süre geçtikten sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin komşu toprağında gözü olduğu izlenimi yaratmış olması da Osmanlıcılık hastalığının ürünü olarak değerlendirilmelidir.

    Mustafa Kemal’in kararlılığı ve aklıyla Hatay’ı ulusal ant topraklarına katan Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriye’de batağa saplanması Cumhuriyet dış politikası çizgisinden sapılmasıyla da bire bir ilintilidir.

    Hatay için yaşamını tehlikeye atan Mustafa Kemal’den Osmanlıcı düşler uğruna askerinin, vatandaşının ve en az onlar kadar önemlisi vatan toprağını tehlikeye atan Suriye serüvenciliğine savrulmak başka nasıl tanımlanabilir?

    Osmanlı ordusu kendi vatandaşını soymaya başladığında imparatorluk çoktan yıkılmıştı.

    Komşu toprağına göz koyabilen serüvencilikten geriye dönüşe direnenleri görmemek, duymamak dileğiyle…

    En küçük eleştiriyi hakaret sayan, farklı düşünceye kolaylıkla hıyanet yaftası asabilen otokratik anlayışın Halep Türkiye’nin denetiminde olmalı sayıklamasına hoşgörüsü(!) anlaşılabilir gibi olmasa gerektir.

    Bundan 100 yıl önce ulusal ant dışındaki topraklardan vazgeçmek akılcılığın gereğiydi. Bugün, ulusal ant sınırları içindeki topraklardan vazgeçmenin akıldışılığın ürünü olacağı akıldan çıkartılmamalıdır.

  • 1919’dan başlayarak günümüze kadar Türkiye’de yaşanan önemli olayları zamandizinsel olarak sıralayan bir kitaba göz atıyorum.

    Cumhuriyetle birlikte Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşama geçirdiği pek çok devrimi ayrıntısıyla değilse de biliriz. En azından işitmişliğimiz ya da tanışıklığımız vardır. Şeytan ayrıntıda gizlidir sözüne uygun olarak başka pek çoğuna bu kitapta rastladım.

    Örneğin otuzlu değil yirmili yıllarda tütüncülük, bağcılık ve yumurtacılık kongreleri toplanmış. On milyonu biraz geçkin ama önemli sayıda yoksul, yoksun ve daha da kötüsü sağlıksız insandan oluşan nüfusu beslemek ve gönençli kılmak öncelikli amaç olmuş.

    Bu bilgilere sayısız fabrikanın kuruluş kararını eklemekte yarar var.

    Turhal şeker fabrikası kurulması kararının üzerinden 1 yıl 13 gün geçtikten sonra baca tüttürmeye başlamış. Ceklerle, caklarla zaman geçirmemiş cumhuriyeti kuranlar.

    Bir başka yasal düzenlemeye daha rastladım ki paylaşılasıydı.

    Yıl 1924!

    TBMM “izinsiz ağaç kesmeyi yaptırıma uğratan” bir yasa çıkartmış.[1]

    Cumhuriyeti ve onu kuranları pek çok şeyle özdeşleştirmişizdir.

    Çağdaşlaşma, ilerlemiş toplumları yakalama, endüstrileşme, kendi kendine yeten bir ülke olma, kadın ve çocuk devrimi… Liste uzatılabilir. Bu uzun listeye çevrecilik eklenmezse eksik kalır.

    Ağacı ve dolayısı ile doğayı koruma güdüsü bir kaçınılmaz göreve dönüşmüştür cumhuriyetçiler için.

    İlk bakışta şaşırtıcı gibi görünen bu yasal düzenlemeye belleğimi yokladıktan sonra şaşırmadım.

    Atatürk’ün bir ağaç için Yalova’daki köşkü raylar üzerinde yürüttüğünü ya da Çankaya köşkünün bahçesinde geçişe engel olan ağaçları kesmek yerine yolun düzeyini düşürttüğünü anımsadığımızda ağacı korumak için yasa çıkartılmış olmasına şaşırmak gereksizleşir.

    Unutmadan eklemek gerek.

    Ankaralılara ya da Ankara’yı bilenlere yabancı gelmeyecektir. Söğütözü’nde çepeçevre gökdelenlerle sarılmış olsa da Atatürk’ün yaptırdığı bir koliba vardır. Atatürk’ten kalan her şey gibi o da yıkılmaya bırakılmış olsa da direnmeyi sürdürmektedir. İşte o kolibanın yapıldığı yerde bulunan ağaçlar bile başka bir yere taşınıp yaşamlarını sürdürmeleri sağlanmıştır.

    Gökdelen vahşetine kurban giden koliba bile başlı başına bir çevrecilik dersidir.

    Elbette almasını bilene!

    Atatürk’ün hemen her gün geçtiği yolda bir iğde ağacı eksilmiştir. Hemen ne olduğunu sorar ağaca. Yol genişletmeye kurban edildiğini öğrenince gözyaşı döktüğünün tanığı vardır.

    Günümüzde öne çıkartılan ve işi türcülüğe vardıran “insancılık” anlayışının tersine Atatürk’te canlılığa saygı ve sevginin derin izlerine rastlanır. Bir hayvan, bir ağaç ya da o ağacın dalı da insan kadar önemlidir ona göre. İnsanın doğayla uyumlu biçimde ve doğaya üstünlük taslamaksızın yaşaması gereğinin altını çizmiştir pek çok doğacı eyleminde.

    Toprak-yaprak-bayrak üçlemesini rehber edinen başka bir önder gelir mi aklınıza?

    Bu önemli ayrıntıları öğrenmekte ve özümsemekte sonsuz yarar var.

    Dünyanın ve Türkiye’nin koşar adım ilerlediği yolun sonu felaket olduğuna göre çevre duyarlılığı ve çevrecilik her geçen gün daha fazla önem kazanmaktadır.

    Uzaklardaki örneklere öykünen, onları rehber edinen çevrecilerimizin yanı sıra tüm Atatürk ve Cumhuriyet tutkunlarının, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların da katıksız birer çevreci olduklarını bilmelerinde yarar olduğu kuşkusuzdur.

    Günümüzde iyice kendisini gösteren bir başka gerçek Türkiye’nin mavisinin, yeşilinin, ağacının, çiçeğinin, böceğinin de başka varlıklarıyla birlikte yağmalanmakta ve yıkıma uğratılmakta olduğudur. Çevreci olmak günümüzde önemli bir vatanseverlik ölçütüne dönüşmüştür.

    Bu bağlamdaki gücün köklerini de cumhuriyette bulabileceğimizi anımsatarak…


    [1] Emre Kongar-Zülal Kalkandelen, Devrimin ve Karşıdevrimin Yüzyılı. Savaş, Devrim ve Tepkiler, Cilt 1, 1919-1971, Remzi Kitabevi, 2022.

  • Önceki Papa XVI. Benediktus 1 milyar Katolikliğin 2005-2013 tarihleri arasındaki ruhani lideriydi. Bundan 10 yıl önce istifa ederek yerini şimdiki Papa’ya bıraktı.

    Papanın ruhani önder olmasının yanı sıra taşınır/taşınmaz nitelikte milyarlarca Avro tutarındaki varlığın da yöneticisi olduğu unutulmamalı.

    Geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren XVI. Benediktus’tan söz edilirken “ortaçağdan bu yana istifayla görevi bırakan tek Papa” olduğu bilgisinin altı çizildi.

    Beş yüz yıla varan zaman aralığı için göz ardı edilemeyecek bir özellik olduğu kuşkusuzdur.

    Görevi bırakma gerekçesi olarak “sağlık durumu” gösterilmişti. Böyle bir gerekçenin üzerine 10 yıl yaşam sürüldüyse sağlık durumunun olumsuzluğu çok da akla yatkın olmasa gerektir.

    Tümcenin ya da bir başka öykünün içinde “istifa” sözcüğünün geçmesi bile bu kuruma hasret kalan biz Türklerde ilgi uyandırmaya yetip de artıyor. Türkiye dışında da alıcısı olduğu anlaşılıyor uluslararası haber kurumlarının bu noktaya odaklanmasından.

    Şeytanın gör dediğine yönelmekten alamıyor kendisini insan.

    XVI. Benediktus’un yaşamına şöyle bir göz atmak yararlı olacaktır. Elbette Papalığa ya da dinselliğe tutkuyla bağlılığımızdan yapmayacağız bunu.

    • Down sendromlu kuzeninin yaşamına Nazilerce öjeni politikası kapsamında son verilmesinin yaşamını etkileyen ilk önemli olay olduğu yazılıyor kaynaklarda.
    • İlahiyat öğrenimine II. Dünya Savaşı nedeniyle ara vermek zorunda kalmış. Kendisini Nazi hava kuvvetlerinde asker olarak bulmuş. Hatta, savaş sonunda kısa süreli savaş tutsaklığı bile olmuş.
    • Yaşamında derin iz bırakan bir başka gelişme 68 olaylarıymış. Bir dersinin bu olaylar sırasında yarım kalması sonrasında din konusunda köktencileşmiş. Dini ve dolayısı ile Katolikliği yaşamın önemli bir öğesine dönüştürme gereğine bu olaydan sonra karar vermiş.
    • XVI. Benediktus, dinsel çevrelerde kendisini gösteren daha özgürlükçü yaklaşımlar ve yorumlar yerine daha katı bir anlayışı yaşama geçirme çabası içinde olmuş. XVI. Benediktus’un bu tutumuyla kendisinden önceki Papa II. Jean Paul’ün izinden gittiği de söylenebilir.
    • Bir Alman olan ve Hıristiyanlıkta reformun da öncüsü sayılan Martin Luther’e yanıt olarak Papa seçildiğinden bile söz edenler olmuş.
    • Katolik köktenciliği kapsamında Müslümanlardan ve Müslümanlıktan da esirgememiş katılığını.
    • Papa II. Jean Paul’ün Polonyalı olması ve bu göreve soğuk savaş sırasındaki dengeleri değiştirmek amacıyla da seçilmiş olması unutulacak gibi değildir. Onun “rotweilleri” olarak da gösterilen XVI. Benediktus çözüme kavuşturulan soğuk savaş sorunundan sonra bu kez Latin Amerika’daki dikta yönetimlerine verdiği ustaca destekle üzerine yüklenen işlevi başarıyla yerine getirmiştir.

    Yazının başında XVI. Benediktus’un istifası için gösterilen sağlık gerekçesinin inandırıcılıktan uzak olduğuna değinmiştik. Görünürdeki sağlık nedenlerinin derininde “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışının olduğundan söz edildiğini anımsıyoruz.

    Bizim de tanışık olduğumuz bir gerekçe 10 yıl önceki istifanın ana nedeni olarak belirleniyor : “Çocuk istismarı” ve “cinsel taciz”

    İstifasıyla yüceltilen önceki Papa en iyi olasılıkla Vatikan’da yaygınlaşmış olan çocuklara yönelik suçların örtbas edicisi olarak geçmiş tarihe. İstifası üzerinden yüceltilmesi yerine neden hesap vermediği sorgulanması gerekenlerden biri olduğu da açıktır.

    Diğer yandan, kapalı kapılar ardındaki gizemi bir türlü açığa çıkartılamayan cinsel içerikli olgulardan akçeli işlere sıra gelmez. Geçmişte cennet pazarlamacılığıyla varsıllaşanların günümüzde dünya malı üzerinden hatırı sayılır kazançlar sağladıklarını eklememiş olmayalım. Vatikan hiçbir şey değilse bile milyarlarca avroluk servete sahip olan, o serveti serbest piyasa kuralları çerçevesinde büyüten yükte hafif pahada ağır bir devletçiktir demek yanıltıcı olmayacaktır.

    XVI. Benediktus’un görece özgürlükçü din anlayışına açtığı savaşın sonrasında genelde Hıristiyan çevrelerde özelde ise Katoliklik ortamında kilisenin serbest düşüşe geçtiğini öne sürenlere sıkça rastlanıyor çeşitli ortamlarda.

    Her nedense bu durum bana bizdeki “deizm yükselişte” kaygılanmalarını çağrıştırdı.

  • Yıllar önce Barış Manço’nun 2023’ünü dinlediğimde ne kadar da çok var 2023’e demiştim kendi kendime. Cumhuriyet 52 yaşındayken vermiş bu yapıtını Barış Manço.

    Onun 48 yıl kala yazdığı-bestelediği 2023’ü o değil belki ama bizler gördük.

    Milli Mücadele’nin başladığı 1919’un 100. yılından bu yana bir dalya süreci içindeyiz.

    Milli Mücadele’nin utkuya erişmesinin ve İzmir’in kurtuluşunun 100. Yılından aklımızda kalan bir pop konseri kaldı. Ulusal ve küresel ölçekli ses getirici, uyandırıcı ve bilinçlendirici etkinlikler ya yapılmadı ya da cılız kaldı.

    Bunda Cumhuriyet’i sevmeyen ve hatta ondan nefret eden iktidar kadar Cumhuriyet’i ve değerlerini benimsemediğini her fırsatta dışa vuran muhalefetin etkisi tartışılmaz. Toplamda Türk siyasetinin Cumhuriyetle barışık olmadığını üzülerek görüyoruz. İronik olan Cumhuriyet’i ve değerlerini benimseyen, önemsene ve her şeyin üstünde tutan milyonlara karşın bu görünümün ortaya çıkmasıdır.

    Her şeye karşın Cumhuriyet ve Mustafa Kemal tutkunları için 2023 ayrıcalıklı bir yıl olacak.

    Renksiz, kokusuz ve ruhsuz kutlamaların yerini nitelikli olanlara bırakması önde gelen dileğimizdir.

    1923’te neler oldu?

    • İzmir İktisat Kongresi (Şubat-Mart)
    • Lozan Barış Antlaşması (Temmuz)
    • Cumhuriyet’in duyurulması (29 Ekim)

    “Duyurulması” sözcüğünü özellikle seçtim.

    Cumhuriyet en azından kurucunun kafasında kurulmuştu. 29 Ekim’de yapılan duyuruydu.

    Örneğin, Mustafa Kemal’in 1905’te Bulgar Türkolog Manolov’la yaptığı söyleşide Türk ebecesine ilişkin sözleri Cumhuriyet’i tasarladığının önemli belgesi saymak gerekir.

    Yine, 1918’de tedavi için bulunduğu Karlsbad’da yakın çevresine kadın-erkek eşitliğinden söz etmiş olması da düş kurmanın ötesine geçmiş bir kafanın ürünüydü.

    Cumhuriyet’i kurma düşüncesini doğrudan dile getirmesi Erzurum Kongresi sırasındadır. Mazhar Müfit’e yapacaklarını not ettirirken sıra Cumhuriyet’i kurmaya gelince yanı başındaki Mazhar Müfit’in bile “bu kadar da hayalci olunmaz” paşam sözlerini işitmek zorunda kalır.

    Cumhuriyet elbette bir yönetsel biçim.

    Günümüzde bile sözde kalabilen bir kavram.

    Sözde kalmasın özde olsun diyedir Mustafa Kemal’in çabaları.

    1923 yılı başından başlayarak 29 Ekim’e kadar özlü bir Cumhuriyet kurma çabaları dizisinin yaşandığı yıldır. 29 Ekim kadar önemlidir öncesinde yaşananlar.

    Kılıçların kınına sokulmasından sonra sabanın işbaşı yapmasıdır Cumhuriyet.

    Yalnızca sabanın mı?

    Elbette hayır!

    Çarkların dönmesiyle endüstrileşmenin de başlaması gerekir özlü ve ayakta durabilecek bir Cumhuriyet’in kurulması.

    Yakında 100. Yılı kutlanacak İzmir İktisat Kongresi çalışanıyla, üreteniyle, esnafıyla ve köylüsüyle Cumhuriyet’in içini dolduracak, onu ete kemiğe büründürecek kararların alındığı etkinliktir.

    Günümüzde Türk ekonomisini iktidarıyla muhalefetiyle daha iyi koşullarda ve daha bol borç bulmaya indirgeyen sığ anlayışın İzmir İktisat Kongresi’ne ilişkin güzelleyici söylemlerin ötesine geçip geçemeyeceklerini yakında görmüş olacağız.

    Ucuzluk için üretmeyen bir ekonomide kooperatif marketlerine bel bağlayanların, market baskınıyla ederleri denetim altına alacağını sananların geldiği nokta 100. Yılda ibretliktir.

    Mustafa Kemal Paşa İzmir iktisat kongresi yolundadır.

    İzmir’e gidene dek trenle batı Anadolu turu yapmaktadır. Henüz sonsuzluğa göçmüş annesine son görevi bile Salih Bozok’a vermiştir. İzmir’e ulaştığında elbette ziyaret edecektir annesinin gömütünü.

    Bu tur sırasında Eskişehir’deki bir toplantıdaki sözleri belleklere kazınasıdır.

    Yer Eskişehir!

    Ocak, 1923!

    Bir ilgiliye Mustafa Kemal Paşa’nın sorusu : “Kaç damızlık boğanız var?” Soruyu yanıtlaması istenen kişinin “bu adam da deli midir nedir?” diye mırıldandığından kuşku duyamayız. Ama, bu soru bile Mustafa Kemal Paşa’nın “yarının adamı” olduğunun sayısız kanıtından birisi olarak tarihteki yerini aldığı da kesindir.

    Gelelim Lozan’a!

    Savaşta yitiren ama masada kazanacağından kuşku duymayan emperyalizm masada da yenildikten sonra İngiliz heyetinin başındaki Lord Curzon’ın şu sözleri de anımsanmaya değer olmalı :

    “Tüm isteklerimize (kapitülasyonlardan söz ediyor) hayır dediniz! Bütün bunları şu kâğıda yazıp cebime koyuyorum. Günü geldiğinde önünüze koyacağım.”

    Emperyalist İngiliz kendinden emindir. Türklerin savaşı kazanmış olsalar bile kendi ayaklarının üzerinde duramayacağını öngörmektedir. Önünde sonunda kendilerine başvuracağını hesap etmektedir. O zaman geldiğinde katlayıp cebine koyduğu kâğıdı önümüze koymayı tasarlamaktadır.

    Hesaba katmadığı ise şu sözlerde kendisini göstermektedir :

    “Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz.”*

    “Zamanımız tamamen bir iktisat çağından başka bir şey değildir.”**

    “Türkiye’mizi layık olduğu seviyeye yükseltebilmek için mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermek mecburiyetindeyiz.”***

    “İstiklalin tamamiyeti ancak istiklal-i mali (ekonomik bağımsızlık) ile mümkündür.”****

    Biçimsel olarak Cumhuriyet’in yıkılması olasılığından söz edilemez.

    Ama, ekonomik bağımsızlık olmadan özlü bir Cumhuriyet’ten de söz edilemez.

    Bir yandan coşkuyla 100. Yılı kutlarken bu önemli eksiklik üzerinde durulmalı, tam BAĞIMSIZ TÜRKİYE öncelikli hedef olmalı…

    *, **,***,**** : https://tr.wikiquote.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atatürk/Ekonomi

  • İzleyicilerimin ve okurların yeni yılını en iyi dileklerle kutlarım. 2023 Cumhuriyetimizin 100. yaşının kutlandığı yıl olarak da anlamlı. Tıpkı Milli Mücadele’nin utkuya erişmesinin ve İzmir’in kurtuluşunun 100. yaşını kutladığımız 2022 gibi.

    Batı merkezci tarih yazıcılığı önemli sorun. Geçenlerde edindiğim bir kitap başımızdan hiç eksik olmayan bir derdi kim bilir kaçıncı kez gözümün içine soktu.

    Batı uygarlığını antik Yunan ve Roma üzerine kurma eğiliminin izlerine bu kitabın kapağında olduğu gibi başka pek çok yerde rastlamak olasıdır.

    Ne sayısız sıçramaya ev sahipliği yapmış Mısır uygarlığı ne de bugün kullandığımız alfabenin öncülünü bulmuş olan Fenikelilerden söz edene rastlayabilene aşk olsun!

    Batılıya göre doğuda uygarlık yoktur, olamaz!

    Doğuya düşen barbarlıktır, ilkelliktir, saldırganlıktır.

    Milli Mücadele’nin utkuya erişmesinin ve İzmir’in kurtuluşunun 100. Yılı üzerine yaptığım araştırmalar sırasında Batı merkezli tarih anlayışının soğuk yüzüyle bire bir karşılaştım.

    Emperyalistlerin Milli Mücadele’yi ve İzmir’in Kurtuluşunu “işgal”le özdeşleştirdiğini de şaşırarak gördüm.

    Bu düşüncedeki kaynaklardan birisinde Attila’ya yöneltilen barbarlık suçlamasına öfkelensem de şaşırmadım.

    İzmir’in kurtuluşunu bir kentin yerle bir edilmesiyle özdeşleştirebilen Marjorie Housepian Dobkin sözü Attila’nın vahşetine getirecek denli pişkindi. Romalıların belalısı Kartacalıları da göz ardı etmiyor Batı merkezli tarih yazıcıları.

    Roma’nın ya da antik Yunan’ın karşısına dikilen her kimlerse barbar oldukları kuşku götürmez gerçektir onlara göre.

    Neyse ki gerçeklerin er geç ortaya çıkma huyu var!

    Her şeye karşın dürüst, namuslu ve yansız bilim insanlarının varlığı umut verici.

    Doğanın karakutusu gibi de işlev gören ağaçlardan meşenin halkalarının dendrolojik olarak incelenmesi Avrupa’daki iklimle ilgili 2000 yıllık bilgi sunmuş.

    Attila ordularının Roma üzerine akınlarının kurak ve dolayısı ile de yiyecek kıtlığına bağlı açlık yıllarında yoğunlaştığı saptanmış.

    Kuraklık ve buna bağlı besin kıtlığı ve açlık yalnızca insanı değil hemen tüm canlıları güdüleyen gerçek. Canlılarda bu bağlamda görülen saldırganlığın yaşamını sürdürme ya da canlılığını koruma güdüsüyle yakın ilişkili olduğu kuşkusuzdur.

    Tarihe bakıldığında Hunların Doğu ve Orta Avrupa bölgesine gelişlerinin MS 4. Yüzyıla rastladığı görülür.

    O dönemde Hunlar binicilikte, silah teknolojisinde ve üstün savaş taktikleri geliştirmede komşularının önündedir. Üstelik bölgenin ve kürenin başat gücü Roma o sıralarda ikiye bölünme yolundadır. Bu gerçek karşısında üstün Hunlara düşen açlıklarını gidermenin yanı sıra Roma’nın yıkımını hızlandırmaktan ve kolaylaştırmaktan öte değildir.

    İklim koşulları Avrasya steplerindeki yerleşimcileri yer değiştirmeye zorlamaktadır. Hunların Batı yönlü güçlü akınlarının yaşandığı MS 447, 451 ve 451 yazların en kurak geçtiği yıllardır. Birilerinin öne sürdüğü gibi Hunlar barbar ya da kana susamış oldukları için değil zorunlu oldukları için Batı yönlü akınlar yapmışlardır. Dolayısı ile, bu akınlar daha önceleri savlandığı gibi altına hücum ve güce kavuşma amaçlı olmaktan çok her canlının doğal güdüsü olan açlığını giderme ve yaşama tutunma amaçlıdır.

    Attila komutasındaki Hun orduları MS 451’de kuzey İtalya’yı ele geçirir. Attila’nın 453’te evlendiği gece beklenmedik ölümü sonun başlangıcı olur.

    Hunlar iç çatışmaların da etkisiyle çıktıkları hızla tarih sahnesinden inerler. Hunların yokluğu Roma’nın yıkılışının önüne geçemez.

    Emperyalizmin kendisini merkeze koyarak yazdığı tarihin doğu toplumlarını ve uygarlıklarını yok sayması uyarıcı olmalı. Attila üzerinden Batı Hunlarına yapılanın benzerinin Moğol imparatorluğu ve Cengiz Han için de yapıldığını sıklıkla gözlemleriz. Pasifik’ten Avrasya’ya uzanan geniş alana egemen olan Moğollar da barbarlıkla suçlanır. Oysa, iyice irdelendiğinde son derece gelişmiş ve yerleşikleşmiş bir devlet düzenine sahip olduklarını anlamak güç değildir. Çok daha kötüsü bu Batı mitine bizler arasından da epeyce ilgi gösteriliyor oluşudur.

    Yazıyı asıl işi tarihçilik olmasa da tarihçilere taş çıkartacak denli bilgili ve birikimli kurucumuz Mustafa Kemal’le bağlayalım.

    “Tarih yazan tarih yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtan bir içeriğe kavuşmuş olur.”

    Emperyalizmi ilk yenen ulus olma onurunu taşıyan biz Türklerin savaş alanlarındaki işi bitse de düşün alanlarındaki işi savaş sonlanır sonlanmaz başlamıştır ve en az savaş alanlarındaki kadar zordur. Düşünsel ve algısal savaşın günümüzde de sürdüğünü akılda tutmakta yarar var.

    Savaşta yenemedikleri Türkleri çarpıtılmış tarihle, uydurulmuş ırk kuramlarıyla yenme çabalarına hiç ara vermemiştir emperyalistler.

    Anadolu’da yürütülen arkeolojik kazılar, antropolojik araştırmalar ve Türk Tarih Kurumu’nun çalışmaları emperyalizmle baş etmede önemli işlevler üstlenmişlerdir.

    Bunca zaman sonra birileri Attila’nın barbarlığından söz edebiliyorsa ya da Moğolları aşağılama amacıyla bir kromozom bozukluğunu Mongolizm adıyla tanımlaya kalkışıyorsa bir sorun vardır. Bu eksikliği de kendimizde aramamız, tembelliğimizi ve miskinliğimizi sorgulamamız ilk işimiz olmalıdır.

    Bilimin gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkması görüngüsüne eşsiz katkısına saygıyla…

  • 1940’da doğdu.

    Ülkesi Brezilya’da dünyaya gözlerini açan çoğu insan gibi onun da düşlerini süsledi meşin yuvarlak ve büyülü dünyası.

    1956’da başlayan 1977’de sonlanan etkin spor yaşamında çıktığı 1363 maçta 1279 gol attı. Gol atamadığı maçlar sayıldı.

    Bir yıldız kaydı dense yeridir.

    Oynadığı 3 dünya kupasında (1958-1962-1970) 3 kez kupa kaldırdı. Oynadığı tüm kupalarda kupayı kaldırma onuruna erişti.

    Eşi benzeri olmayan bir başarıdır.

    Neymar’la birlikte ülkesi adına en çok gol atandır. (92 maç 77 gol)

    IOC (uluslar arası Olimpiyat Komitesi’nce 1999’da yüzyılın sporcusu unvanı verildi.

    Futboldaki yeteneği 11 yaşındayken fark edildi. O sırada zamana dek ayakkabı boyamaktaydı.

    Ülkesi Brezilya’da bu durum neredeyse değişmez kuraldı. Tüm ünlü futbolcular varoşlardan, yoksullar arasından çıkmıştı. Bu bakımdan kuralı bozmamıştı.

    De Nascimento’yla yıl içinde yitirdiğimiz büyük usta Halit Kıvanç’ın dostluk ortak paydasında buluştuğunu biliyoruz. Henüz kimselerin tanımadığı, tanımaya gerek de görmediği yıllarda onunla ilk röportajı Halit Kıvanç yapmıştı.

    Bir öngörünün ürünü müydü yoksa o anki kolaylığın mı?

    Bilmek zor!

    O başlangıcın Halit Kıvanç’a yaşam boyu kolaylık sağladığı kuşkusuzdu. De Nascimento ünlendikten sonra da onun yanına güçlük çekmeden yaklaşabilme fırsatı sağladı bu ilk olma onuru. Basınla görüşmenin destekçi kuruma para ödemeyi gerektirdiği dönemlerde bile Kıvanç bu yükümlülükten bağışıktı. Ölümsüz bir dostluk oluşmuştu ikilinin arasında.

    Aynı yıl sonsuzluğa göçerek biribirlerine kavuşmak için çok beklememiş oldular.

    Yazının başlığı ünlü ve her an adı anılan birisi için hiç de uygun sayılmazdı.

    Bu adı söyleyene kadar bir gol daha atardı ünlümüz.

    Kısa, özlü ve söylemesi kolay bir takma ad kaçınılmazdı.

    Bununla ilgili olarak da iki olasılıktan söz edilir.

    Birisi “yaramaz” anlamına geldiği doğrultusundadır bu takma adın.

    Diğerine ise büyük usta Halit Kıvanç’ın Dünya Kupası Tarihi kitabında rastlamıştım.

    Sokak aralarında başlayan futbol yaşamının başında doğru dürüst bir topu bile yoktur De Nascimento’nun. Boş teneke kutularıdır ilk topları. Onlara her vuruşunda çıkan ses “ple, ple” gibi algılanınca aranan takma ad bulunmuş olur.

    Dünya onu Pele olarak tanıdı, bildi.

    Bir büyük efsaneydi.

    Katar’daki dünya kupası sırasında öğrenildi sağlık durumunun iyi olmadığı.

    Yılın sonunda uğurluyoruz Pelé’yi…

    Kuşkusuz efsane bir futbolcuydu.

    Ama, ondan da fazlasıydı yaşamı boyunca yaptıklarıyla ve geride bıraktıklarıyla.

    Oynadığı dönemde futbol bu denli kirli değildi. Belki de bu nedenle ona yönelik yüceltmeyi ve güzellemeyi iç rahatlığıyla yapıyoruz.

    Anısına saygıyla…

  • Ukrayna’da yaşananlar yaşlı anakara Avrupa için acıklı güldürüye eşdeğer oldu. Yanı başındaki ucuz ve bol olduğu kadar temiz enerjiden “insanlık namına” vazgeçen Avrupa uzaktan gelen, 4 kat pahalı ve bir o kadar kısıtlı Amerikan LNG’sine bağlanınca Avrupa’da titreşme ve karanlıkta kalma dönemi geri geldi. 

    Avrupa ortaçağını özlemiş olmalı!

    Beklenen soğuklar gecikerek de olsa bastırınca Avrupa’nın çeşitli yayın organlarında “soğukta evinizi ılık tutmanın yolları” ya da “evinizi sıcak tutmanın 5 yolu” türünden öğütlere sıkça rastlanır oldu. Üstelik, bu yöntemleri ya da öğütleri uygulamak bireyin isteğinde değil. Gelen haberlere bakılırsa kimi Avrupa ülkelerinde aydınlatma ve ısıtma amaçlı enerji kaynaklarının kullanımına günün belirli saatlerinde kısıtlama getiriliyor. 

    Bunun gündelik yaşama yansıması “titreşme” ve “karanlıkta kalma” oluyor. 

    Bir Rus televizyonunda gösterilen kısa filmde Noel armağanı hamsterin çevirdiği çarktan elektrik üretmeye çalışan Avrupalılar dramatize ediliyor. 

    Öğütlere göz atılırsa :

    • Geceleri perdelerin kapalı tutulması. Termal perde kullanımı. Termal giysi bilinirdi de termal perdenin varlığı ilk kez öğrenildi. 
    • Duvarlara tablolar ve aynalar asılması. Böylelikle asılan nesnelerin yalıtıcı özelliğinden yararlanılması.
    • Konutların giriş kapısına perde asılması yoluyla sıcaklık yitiminin önlenmesi.
    • Duvarlara ahşap kaplama ya da lambiri uygulanması
    • Ev eşyalarının duvarlara ve pencerelere yakın konumlandırılarak odanın görece ılık orta bölümünün kullanıma açılması.
    • Kapı ve pencere aralıklarının hava akımını önleyecek şekilde yalıtılması.

    Avrupa’nın içine düştüğü durum acıklı!

    Varlık içinde yokluk bu olmalı!

    Düne kadar enerji tutumunun söz konusu olmadığı yaşlı anakara kendisini iç karartıcı bir ortamda buldu. 

    Atılan adımlar sorunun çözümünden çok derinleşmesine neden oluyor.

    Yakın zamana dek CO2 salınımını dert eden, temiz enerji öncülüğü yapmaya çalışan Avrupa’da kömüre dönüşten söz edilir oluşu sorunun derinliğini gösteren önemli belirti sayılmalı.

    Avrupa’da enerji yoksa bizde çok.

    Bizdeki sorun pahalılık.

    Sokakta yürüyenlere mikrofon uzatıldığında enerji faturalarının kabarıklığına ilişkin geri bildirimler almanız olası. 

    Karadeniz’de bulunan gazın evlerimize, işyerlerimize ve fabrikalarımıza bağlanacak oluşu da ilginç rastlantı. Ne zaman başımız sıkışsa gaz çıkartır olduk.

    Umarım böylelikle rahatlarız.

    Can sıkıcı olsa da tarihte bir anda petrol ve gaz varsılı olup sorun yaşayan ülkeler eksik değil. “Hollanda Hastalığı” demekle yetiniyorum. İlgilisi araştırıp, gaz ve petrole ulaşanların başına gelebilecekler konusunda bilgilenebilir.

    Küresel ısınma, sera etkisi ve iklim değişikliği başlıkları altında son yıllarda sürdürülen tartışmalara da değinmekte yarar var. Aklını kullanmaktan vazgeçen Avrupa bu önemli kavramlar konusunda da U dönüşü yaptı. Nükleere ve kömüre sıcak bakılır oldu. Titreşme ve karanlıkta kalma korkusunun doğal sonucudur bu U dönüşü. Aynı zamanda da bir düzenbazlık ve ikiyüzlülük göstergesidir.

    Hem Avrupa’ya hem Türkiye’ye enerji kadar akıl ve kişilik gerek…

  • Dünya kupası geride kalsa da geride bıraktığı lekeler silinecek gibi değil. Kupayla eş zamanlı olarak sahne alan bir skandal futbolun gölgesinde kalmıştı.

    Katar’ın dünya kupası düzenlemesiyle ilgili olarak verilen rüşvetlerle kendisini gösteren kirlenmeden çokça söz edildi. Bu konuyla ilgili olarak kupaya hazırlık amaçlı yapılaşma sırasında yaşanan insan hakları sorunları da az yer bulmadı gündemde kendisine.

    Avrupa Parlamentosu’nun da gündemine giren bu konudaki eleştirilerin göz ardı edilmesi ya da göz ardı edilmesi için tanışık olduğumuz yöntemler kullanılmış.

    Her renkten Avro, eskisiyle, yenisiyle Avrupa Parlamentosu’nun kararını etkileme gücü olduğu düşünülen üyelerine dağıtılmış.

    Bu haliyle yazı Katargate kadar Avrupa Solunun Ölümü başlığını da fazlasıyla hak ederdi.

    Eva Kaili parlamentonun Yunan vekili. Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı unvanına da sahip.

    Francesco Giorgi ise Kaili’nin hem sekreteri hem de sevgilisi. Künyesi oldukça kalabalık. Avrupa Parlamentosu dış ilişkiler ve insan hakları danışmanı. Bir diğer önemli unvanı ise “cezasızlıkla savaşım vakfı” kuruculuğu. İnsan haklarını çiğneyenlerin ve insanlığa karşı işlenen suçların yaptırımsız kalmaması amaçlı bir vakıfmış.

    Kaili ve babasının konutlarında yapılan aramada 750.000 Avro bulunmuş. Bizdekiler ayakkabı kutusu kullanırken onlar ayakkabıları para kasasına dönüştürmüş. Konutun tuvaleti de kasa işlevi gören bir başka bölüm olmuş.

    Bu üçlünün yalnız olmadığı anlaşılmış.

    Avrupa Parlamentosu’nun önceki dönem vekili İtalyan Antonio Panzeri de Katarseverlik hareketinde yer almış. Panzeri, Kaili’nin sevgilisi de olan Giorgi’nin kurucusu olduğu vakfın başındaki kişi olma özelliği de taşıyor.

    Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) genel sekreteri Luca Visentini de katılmış bu hayırlı işe. ETUC bizlere yabancı değildir. Bizim sendikalarımız da üyedir oraya. Her yıl yapılan ETUC-ITUC genel kurullarına tek sözcük yabancı dil bilmeyen bizim anlı şanlı sendikacılarımız da abonedir diyerek bir ara bilgi vermiş olalım. Visentini tam da bu skandalın patladığı günlerde, uzaklarda Avustralya’da bu kez ITUC (Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu) genel sekreterliğine seçilmiş.

    Beşli çetenin payına 1.5 milyon Avro kadar para düştüğü anlaşılmış.

    Hepsi de tutuklanmış. Kimileri şartlı salıverilmiş.

    Suçlama mı?

    Suç örgütü kurma, kara para aklama ve yolsuzluk!

    Katar yemeğinin daha epeyce su kaldıracağı anlaşılıyor.

    Bu olayda odaklanılması gereken bir başka önemli nokta Avrupa solunun içine düştüğü durumdur.

    Başroldeki Eva Kaili PASOK üyesidir. Solculuğu tartışılsa da sol olarak görülür siyaset ortamında.

    Önceki vekil Panzieri İtalyan Demokratik Parti üyesidir.

    Diğer İtalyan ortak Visentini ise sendikacıdır. Başka deyişle, emeğin ve emekçinin temsilcisidir.

    Bu skandala eşdeğer olayda Avrupa solunun cansız bedenini görmek zor olmasa gerek.

    Elbette bu ölüm yeni değildir.

    Ayrıca, bu olayı yalnızca İtalyan soluyla sınırlamak da yanıltıcı olacaktır.

    İngiliz İşçi Partisi 30 yıldır canlı cenazedir.

    Fransız sosyalist partisini gören olursa haber versin. Onlar da ortalıklarda yoktur.

    Bugün Almanya’yı yöneten Alman sosyal demokrat partisinde de geleneksel sol kanat davranışı, barış ve sosyal adalet izi görmek neredeyse olanaksızdır. Yeşillerle birlikte Ukrayna’daki vekalet savaşının önde gelen destekçisi olmaya vardırmıştır işi.

    Kirlilik, yozlaşma ve yolsuzluk Avrupa solunu teslim almıştır demek yetmez.

    Öldürmüştür…

    Bizim sözde solumuz ise etnikçilikle ve bölücülükle engellidir.

    Bizimkilerin de bir bölümü doğrudan değilse de dolaylı yoldan rüşvete kaptırmıştır kendilerini. Avrupa vakıflarından proje, bilimsel çalışma ve makale-kitap yazımı karşılığı milyonlarca Avro akar ceplerine. Solculuğa gelince mangalda kül bırakmazlar. Avroya gelince yüreklerinin yağı erir. Avroyla karşılıklandırılan yaratılarının çoğu çöpe eşdeğerdir.

    Avrupa kaynaklı insan haklarıcı görünümlü çürümeden küçük bir kesit sunmuş oldum.

    Uzak durulmalı…

  • Her geçen karanlığa gömülen Türkiye’de ışık saçan gelişmelerin ömrü kelebeğinki kadar bile olamıyor. Bu kez de kural bozulmadı.

    Montrö ve sarıklı amiral üzerine görüşlerini kamuoyu ile paylaşan amiralleri FETÖ’ye taş çıkartırcasına yargı önüne çıkartan, bununla da kalmayıp bu tiyatroyu aylarca sürdürenler AKLAMA deyince kararan içimiz biraz olsun aydınlığa kavuştu.

    Yargı konusundaki karamsarlığın da günden güne derinleştiği şu günlerde acaba öyle değil mi demeye kalmadı.

    Amiraller aklanırken, general öldürüldü.

    Adı ölümüyle öğrenilen Vural Akar’ın başına gelenlerin hemen her biri irkiltici ve ürpertici!

    İddianameyi hazırlayanından delilleri sağlayanına dek 28 Şubat davasına eklenmiş sayısız sözde hukukçu ya kaçak ya da kamu görevinden çıkartılmış durumda. Tutuklu ve hükümlü olanlar da eksik değil.

    Suçluların ve terör örgütü üyelerinin düzenlediği, tamam erdirdiği yargı süreci bir suçsuzun ölümüyle sonlandı. Her ne kadar tarihe böyle geçecek olsa da kişinin ölümü böylelikle zamanından önceye çekilmiş oldu.

    Bu durumda olup cezaevinde çile çekenlerin sayısı 10’a düşmüş.

    Oranın çilesini çeken bilir kuşkusuz.

    Ama, bu insanların yaşadıklarının bir an önce sona erdirilmesi için yaşlarının ve sağlık durumlarının sıkça gündeme getirildiğine tanıklık ediyoruz. Bunda bir yanlışlık olmasa da eksiklik var.

    Suçsuzluklarının yeterince vurgulanmaması, suçumuz suç ama bu suçun cezasını çekecek durumda değiliz algısına yol açıyor.

    Tüm olayları aynı sepetin içine koyarak karalama ya da tersine aklama yapma alışkanlığı yerleşikleşmiş durumda.

    Oysa, bir olayın, bir tarihsel gelişmenin olumluluğuna ya da olumsuzluğuna yol açtığı sonuçlara göre karar vermek gerekmez mi?

    Bu hesapça, Portekiz’deki faşist Salazar dönemine son veren Karanfil Devrimi de askerlerin eylemi olduğu gerekçesiyle  karalar sepetine konsa doğru olur mu?

    28 Şubat da böyle değerlendirilerek karalanıyor. O dönemden yaşamda kalan az sayıda insana “günah keçisi” etiketi yapıştırılıyor.

    Aradan çeyrek yüzyıl geçince içerik ve amaç bellek engeline takılıyor.

    Sahi neydi bu 28 Şubat? Bu can alıcı soruyu ara ki bulasın!

    Darbe etiketi yapıştırılmış olsa da gerçeğin farklı olduğu unutkanlık bir yana bırakıldığında devletin kayıtlarında ve belgelerinde tüm açıklığıyla yer alıyor.

    Şimdi irdeleyelim!

    Yukarıda sıralanan ve sivil-asker devletin tüm bileşenlerince üzerinde uzlaşılmış olan 28 Şubat kararları uygulansaydı nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk?

    Güncelden yola çıkarak birkaç örnek sıralayalım!

    • Devletimizin varlığının ve birliğinin önde gelen dayanağı olan LAİKLİK ilkesi bu denli silikleştirilemezdi.
    • Eğitim-öğretim tarikat kıskacında can çekişmezdi.
    • Eğitim-öğretim dinselleştirilemezdi.
    • Devletin din kurumu diyanet devlete ve varlığına karşıt bir kuruma dönüşmezdi.
    • Evlatlarımız çocuk yaşta evlendirme kisvesi ardında tecavüze uğramazdı.
    • Ordu ve yargı dış destekli emperyal projenin piyonuna dönüştürülemezdi.
    • Mezhepsel, dinsel ve etnik ayrışmada yol alınamazdı.
    • Toplumsal silahlanma tehlikeli boyutlara erişemezdi.
    • Kurban ibadetinin yan ürünü deri tarikatların cansuyu olmazdı.
    • Türkiye, Suriye’nin kundaklanmasına yer almazdı.
    • Ülkemiz ne oldukları belirsiz “sığınmacı” kılıklıların işgaline uğramazdı…
    • En önemlisi

    Çok daha önemlisi Türk ordusunun onurlu varlığı Vural AVAR adını karşılaştığı ölümcül haksızlık sonucu öğrenmezdik.

  • Her an kullandığımız akıllı telefonlar ve tabletler kendi isteğimizle atadığımız casuslarımız. Yerimizi belirleyen, özel yaşam alanlarımızdan görseller paylaşan, düşünce yapımızı ve dünya görüşümüzü yansıtan el casuslarımızın etkinliğini belirleyen bizleriz. Bilerek ya da bilmeyerek yapıyoruz bunu.

    Bilişim geliştikçe, yaşamımızda daha fazla yer alır oldukça yanı başımızdaki casusların sayısı artıyor.

    Bir zamanlar televizyonlarda izlenen “biri bizi gözetliyor”unun öznesini “birileri” olarak değiştirmek kaçınılmazlaşıyor.

    Birkaç yıl önce erişilmez uzaklıkta gibi görünen ama günümüzde hemen herkesin erişebileceği konuma gelen akıllı süpürgeler evimize giren son casuslar.

    Burada da kendi istencimiz ön planda hiç kuşkusuz. Böylesi bir aygıtı alıp evinize getirdiğinizde kullanmamanız olasılık dışı.

    Aygıtın en iyi verim ve başarımla çalışması eviniz gibi çok özel alanınızı tanımasıyla olanaklı. Doğal olarak tanıtıyorsunuz aygıta evinizi ve kendinizi. Böylelikle sizi gözetleyenlere birisini eklemiş olduğunuzu çok da dikkate alasınız gelmiyor.

    Bilişimci oğlum bundan birkaç yıl önce bu aygıtların casusluk yanından söz ettiğinde “hadi canım sen de, o kadar da değil” demek gelmişti içimden. Bir bildiği olduğundan kuşku duymadığım için yutkunmakla yetinmiştim.

    Yokluğumuzda ya da evimizdeyken de ortalığı silip, süpüren yapay zekâyla donatılmış temizlikçimizin görüntü alma yeteneğinin hiç de zararsız olmayabileceğini aklımızdan çıkartmamamız gerekiyor.

    Evimizin içinden görüntüler alışkanlıklarımızı, eğilimlerimizi yansıtacağı gibi evdeyken bizleri de kapsayan görüntüler son derece özel olması gereken karelerin paylaşımına olanak sağlayabilir.

    Başta temizlik amaçlı olmak üzere evimizde kullandığımız ya da yakın gelecekte kullanmaya başlayacağımız pek çok yapay zekâlı aygıtın yaşam alanımızla ve kendimizle, ailemizle ilgili son derece özel olması gereken bilgileri ve görselleri bir yerde biriktirmekte oluşu korkutucu ve ürkütücüdür. Söz konusu verilerin bir yerde toplanması kaygı kaynağı olmayabilir. Ancak, bir yerlerde toplanan verilerin bir şekilde sızması olasılığı her zaman için olasıdır.

    Nasıl ki birden fazla kişinin bildiği şey sır olmaktan çıkarsa bir yerlerde biriktirilen bilginin de başkalarının bilgisine sunulması uzak olasılık değildir.

    Bağlantıdaki yazıya bakılırsa sızıntı bir geçici çalışandan kaynaklanmıştır. Bugün için böyle bir gerekçeden söz edilebilir. Yarın bambaşka bir gerekçenin karşımıza konmasına şaşırmamak gerekecektir.

    Sözün özü!

    Son yıllarda bilişimin gelişmesiyle ve yaşamımıza daha çok girmesiyle insanın toplumsal yaşamdan yalıtıldığı, bireyselliğe itildiğinden sıkça söz edilmektedir.

    Özde doğrudur bu saptama.

    Ancak, türdeşlerimizden uzaklaşırken yapay zekâyla donatılmış nesnelerle olan ilişkimizin de her geçen gün arttığı bir gerçektir.

    Türdeşlerimizden uzakta olmamıza karşılık nesnelerle olan içli dışlılığımız hiç de yalnız olmadığımızı düşündürmeli.

    Dirensek de uzak durmaya çalışsak da bir şekilde teknolojiyle iç içe olacağımıza göre bize düşen özenli olmaktır.

    Sosyal medyadaki hoyratlığa çeki düzen vermekle başlanabilir işe. Yanlış anlatmış olmamak için vurgulama gereği duyuyorum. Özdenetimden söz ediyorum. Otoritenin işi ele almasından değil. Başka deyişle kendimizi ele verme kötü alışkanlığından vazgeçmek bile az şey sayılmaz.