Bankaya borcunu ödeyemediği için traktörü elinden alınan çiftçimizin bir görseli dolaşıyor ortalıkta. Bu yıkımı yaşamış bir kişinin iktidar sevgisi ve muhalefet yergisi doğal olarak şaşırtıyor insanları. Kişi oy verme kabinine cep telefonuyla girerek kendince kısa bir belgesel çekmiş anlaşıldığınca. Göstere göstere AKP’ye oy verdiğini kayıt altına almış.
Aklıma takılıveren iki soru :
Bu kişinin akıl ve ruh sağlığı yerinde midir? Aynı soruyu kendim için de sormuş olayım.
Cep telefonuyla oy verme kabinine nasıl girmiştir? Yine oradaki sayıklamaları sandık kurulunun ilgi alanına nasıl olup da girmemiştir.
Bu örnekten yola çıkıp bu olayın kahramanı vatandaşımıza sövüp saymak işin kolayı!
Zora yönelip olayı anlamaya ve tarihten bir örnekle bağlamaya çalışalım!
Otuzlu yıllarda bir gün.
Atatürk İstanbul’dadır. Devletin başındaki yoğun çalışmasını küçük kaçamaklarla kesintiye uğratmaktadır. Kaçamakların birisi soluklanmasını sağlamasının yanı sıra vatandaşın durumunu anlamasını sağlayacaktır.
Korumaları ve diğer ileri gelenleri atlatarak otomobille Çekmece’ye doğru yol alırlar. Temiz hava iyi gelecektir. Kafadaki sorunları dağıtmaya da yarayacaktır bu kısa yolculuk.
Araçla ilerlelerken tarlada sabanına koştuğu tek öküzle zor zahmet çalışan bir köylü ilişir gözüne. Hemen durdurur aracını.
Köylünün yanına varıp söyleşmeye başlar.
Sabana koştıuğu tek öküzden yola çıkarak başlar sorgulamaya.
Köylünün ikinci öküzüne borcu nedeniyle el konulduğunu öğrenince ilgisi artar. Elbette üzüntüsü de…
Olan olmuş deyip geçmez.
İşi büyütmeye karar verir.
Dolmabahçe’deki sofrasına çağırtır köylüyü.
Sofrada başbakan İsmet Paşa da vardır.
Köylü söylediğine söyleyeceğine pişmandır başına geleni.
Ama, diğer yanda da Atatürk vardır.
Başına geleni bir de bu sofrada dile getirmesi isteğini utana sıkıla yerine getirir.
Atatürk bir köylünün başına gelenden yola çıkarak önemli bir sorunu tartışmaya açmak ve elbette çözümlemek amacındadır.
Oysa, çok değil birkaç yıl önce aşar vergisi kaldırılmış. Köylüye rahat bir soluk aldırılmıştır. Yaşanana bakılırsa köylünün boğazına aşarın yerine çöken başka bir sorun vardır.
Traktörüne el konulan çiftçimizi ileri gelenlerden arayıp soran olmuş mudur? Olsaydı, büyük törenlerle basına yansıtılırdı bu ilgi.
Önemli tarım aracını yitiren çiftçimiz buna karşın yönetenlere sevgi duyabiliyorsa, hiç gerek yokken muhalefete tepki verebiliyorsa üzerinde durulmayı gerektiren bir durum var demektir.
Böylesi yıkımlar yaşayan vatandaşların iktidar tutkularını koruyor olmaları hem siyaset kurumuna hem de toplumbilimle uğraşanlara önemli görevler yüklüyor.
O önemli görevleri üstlenmelerini dileyelim.
Kimsezilerin kimsesi Cumhuriyet’le günümüzde başka bir şeye evrilen Cumhuriyet’in tutum ve nitelik farkını da unutmamak üzere belleğimize kazıyalım.
Gençliğe umut bağlamak, en büyük eserinin koruyucusu olarak gençliği belirlemek Atatürk’ün bilinen özelliklerinden birisi.
Ata’nın yurt gezileri de üzerinde durulmaya değerdir.
Adı gezi olsa da bunların her birisi geziden çok daha fazlasını içerir.
Okullar ve sonradan İstanbul Üniversitesi’ne evrilecek olan Darülfünun gezilerinin önemli duraklarından olmuştur.
Kimi zaman haberli çoğu zaman çat kapı gider okullara.
Öğretmenler ya da üniversite hocalarıyla görüşmekten çok öğrencilere, gençlere yöneltir ilgisini. Bu nedenle olmalı, okullara gittiğinde soluğu sınıflarda ya da amfilerde alır.
Öğrenci sıralarında onlarla yan yana ders izlediği gibi, öğretmenin yanı başında ayakta ders dinlediği de yansır görsel karelerine.
Ya da öğretmenleri irdeler, eleştirir ve önerilerde bulunur.
Geleceğimiz olan gençlerin eğitimi ve öğretimi her şeyin üstündedir ona göre.
Bilindiği gibi gençliğe seslenişle bitirdiği Nutuk Samsun’a çıkışıyla başlar.
Yıl 1930.
Ata bir kez daha Samsun’dadır.
Kılıçlı savaş bitmiş, kalemli savaş başlamıştır.
Samsun lisesinde felsefe dersini izler.
26 Kasım 1930 Samsun lisesi (Fotoğraf : Cemal Işıksel)
Öğretmenin metafiziğin derinliklerinde yitip gittiğine tanık olur.
Olumlu bilime daynmayan felsefe dersi canını sıkmıştır.
“Felsefe bunun neresinde?” sözleriyle eleştirir bilime dayanmayan anlatımı.
Samsun lisesinde bir başka sınıfa daha girer Gazi.
O sınıfta tarih sınavı yapılmaktadır. Burada dikkatinden kaçmayan ayrıntı sınavın görsellikten uzak bir şekilde yapılmasıdır. Öğretmene ve okul yönetimine “ben tarihten anlarım, ama buna karşın soruları anlamakta güçlük çektim” diyerek esaslı eleştiride bulunur.
Atatürk 1919’da Samsun’a ayak bastığında 1892’de öğretime açılmış olan lise işgalci İngilizlerin karargâhı olarak kullanılmıştır. Milli Mücadele’nin başladığı kentin lisesi Türkiye’yle birlikte özgürleşmiştir.
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözünü de bu ziyaretten sonra toplantı yaptığı öğretmenlere söylemiş olduğu anlaşılıyor kaynaklardan.
“Bütün ümidim gençliktedir” diyen kurtarıcı ve kurucu, devrimlerini koruyacak olan gençlerin bilgili, birikimli ve donanımlı olması için de yaşamının sonuna dek çalışıp, çabalayacaktır.
Ata’nın sözlerini önüyle, sonuyla irdelemek her bir sözünü anlama kavuşturmak bakımından önemli.
TBMM, tek kişilik yönetimde gölgede kalmıştı. Başka deyişle TBMM notere dönüşmüştü.
Seçimlerde anlaşılabilecek nedenlerle Cumhurbaşkanlığı öncelendi. TBMM seçimlerinden ya söz edilmedi ya da gereğince önemsenmedi.
Kanımca yeni TBMM bileşimi tüm zamanların en kötüsü olarak anılacaktır.
Muhalefeti terörle ilişkilendiren iktidar partisinin kendisi HÜDAPAR’la işbirliği yaparak kendi söylemlerini boşa çıkarttı.
İktidarın Yeniden Refah Partisi’yle işbirliği de değinilmeyi hak eden bir başka önemli ayrıntıdır. Seçim sürecinde haber olduysa da çok üzerinde durulmadı. YRP’nin Düzce ilinde gösterdiği 3 adaydan birisi kadındı. Seçim aracının üzerinde kadın adayın gölgesinden başka bir şey görünmüyordu. Bu ayrıntı bile son derece önemliydi.
Son 30 yılda TBMM’den hiç eksik olmayan “etnikçi-bölücü” takıma bu seçimlerde “dinci” olanı da eklenmiştir. Her ne kadar yadsınsa da Hizbullah-HÜDAPAR ilişkisi kuşkuya yer bırakmayacak denli kesindir.
Dinci etnikçiliğin ve kadın düşmanlığının yeni TBMM’de sesini daha gür ve özgüvenli duyuracak olması başlı başına olumsuzluktur.
Yeni TBMM ilk birleşimini belirlenecek tarihte en yaşlı üye sanıyla Devlet Bahçeli başkanlığında yapacak. Bahçeli önceki gibi bu görevden kaçınırsa görev Cengiz Çandar’a düşecek.
Bu kişiyle ilgili çok söze gerek yok.
Yeni dönemde TBMM hemen her fırsatta dincisiyle, batıcısıyla etnikçilerin ve kadın düşmanlarının boy göstereceği ortam olacaktır. Her iki öğe de ellerine geçen bu fırsatı tadını çıkarta çıkarta kullanacaktır.
Zaman zaman etnikçilikle bağını yadsıyan, bu bağlamda söylemlerde bulunan ama her seferinde sert tepkiyle karşılaşan TİP yeni dönemde de TBMM’de 4 kişiyle yer alacak. Kendi listesiyle girdiği seçimde baraj engelini etnikçi ittifak sayesinde aşan TİP’in yeni dönemdeki tutumu da ilgiyle izlenecektir.
Yeni TBMM birleşimi hemen her fırsatta dile getirilen “yeni anayasa” sayıklamalarının yinelenmesine fırsat verecek gibi gözükmektedir.
Yeri gelince (haklı olarak) terörle ilişkilendirilenlerin “yeni anayasa” söz konusu olunca bağlaşık olmaları kimseleri şaşırtmayacaktır.
Yeni dönemde 14 partili TBMM Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine yönelmesi olası anayasa değişikliği isteklerine sahne olursa şaşırmayız.
Seçim öncesi karşıtlıklar kısa süre içinde yerini “yeni anayasa” kapsamında ortaklaşmalara bırakabilir.
Yeni TBMM bileşimi sayısız olumsuzluğu barındırmaktadır.
Biraz daha ileri giderek şöyle bir kestirimde bulunmak da olasıdır.
Ant içme töreni olarak da gerçekleşecek olan TBMM’nin ilk birleşimi bile kimi gövde gösterilerine gebedir.
Yeni TBMM’de Cumhuriyetçi dışında herkesin varlığın yürek burkucu…
Hemen her ortama egemen olan şiddetin sağlıkta olağanlaştığı, kanıksandığı ve hatta haber değeri bile taşımamaya başladığı söylenebilir. Geçtiğimiz günlerde, geliştirdiği cerrahi yöntemle tıp yazınına girecek denli değerli ve nitelikli bir hekim özel yaşam ortamında saldırıya uğradı.
Neredeyse aynı gün “arka bahçeden yükselen ses” bu saldırı üzerine bir kez daha düşünmeyi kaçınılmaz kıldı.
Sağlıkta sağlanan olumlu(!) gelişmeleri “doktor dövebiliyoruz” sayıklamasıyla kutsayan (belki de kutlayan) bir kadının sözlerinin adliyenin ilgisini çekip çekmeyeceğini bilemiyoruz.
Bu sayıklamadan çıkarabileceğimiz ilk sonuç toplumun bir kesiminde vicdan, insaf, adalet ve ahlâk duygusunun iyide iyiye aşındığı gerçeğidir.
Sağlıkta şiddetin sağlık ortamının sınırlarını aştığı gerçeğiyle başbaşa olduğumuz ortadadır.
Geçtiğimiz aylarda bir başka hekimin özel çalışma ortamına dana dili bırakıldığını anımsıyoruz. Keskin anlak sahibi birilerinin başka yöntemler bulabileceklerini şimdiden kestirebiliriz.
Bu ve benzeri saldırganlıkların devlet ileri gelenlerince özendirildiğinin ve öznelerin yine aynı odaklarca yüreklendirildiğinin altını bir kez daha çizelim.
“Ben bu doktorlara iğne yaptırmam!” ya da “Giderlerse gitsinler!” diyebilen anlayışın bugünlerde kamu spotu aracılığıyla “geri dönün” sözleriyle bir tür özür dileme noktasına gelmiş olması yanılsama yaratmasın. Yeri geldiğinde ve gerek görüldüğünde öncekine benzer dışlayıcı söylemlere başvurmaktan çekinilmeyeceğini sayısız deneyimle kavramış durumdayız.
Başta hekimler olmak üzere sağlık çalışanlarına çalışma ortamında yönelen sözel ve fiziksel saldırılar sonrasında hiç değişmez şekilde “güvenlikçi” ve “yasal” önlemlerin yokluğundan ya da eksikliğinden söz edilir. Bir ölümcül saldırı sonrasında sağlık bakanı sağlık kuruluşlarının girişlerine iks ışını aygıtları yerleştirilmesinden söz etmişti. Acı acı gülümsediğimi anımsıyorum. Bu, uygulanması olanaksız önleme olasılıkla kendisi de inanmıyordu. O günün zorunlu duyarlılığıyla ağzından dökülen sözler olarak geçmişti tarihe.
Arka bahçeden yükselen ses üzerinde durulmayı hak ediyor.
Bu iktidarın 20 yıl boyunca başarı(!) sağladığı bir başlık bulmaya çalıştığımda özgür bireyi kullaştırma becerisi diyebilirim. İktidarın kendisi için “oy güvenceli” olan bu başarının toplumsal yaşam bakımından kaygı ve ürkü kaynağı oluşturduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?
Her fırsatta sağlıkta devrim yaptıklarını ileri sürenlerin yaldızları tel tel dökülürken sorumluluk almak yerine başkalarını sorumlu tutma kötü alışkanlığı burada da kendisini göstermektedir. Vatandaşla, sağlık hizmetinin öznelerini karşı karşıya getirme bağlamındaki üstün başarı da göz ardı edilmemeli.
Yazının sonunda birkaç tümceyle de olsa “diplomasızlığın kutsanması” olgusuna değinmekte yarar var.
Nitelikli iş yapanların yaptıkları işin değerini göz ardı etmekle başlandı işe.
Gelinen noktada bir akademisyen dana diliyle korkutulabiliyorsa, tıp yazınına cerrahi yöntem armağan etmiş bir başkası sokak ortasında saldırıya uğrayabiliyorsa diploma düşmanlığının etkisi göz ardı edilebilir mi?
Arka bahçeden yükselen sesler ortamın şiddete gebe olduğunun sağlam kanıtı olarak da algılanmalıdır.
Seçime geri sayarken gerektiğinde kaba güce başvurulabileceği Erzurum’da görüldü.
2007 yılında bugün de yayımını sürdüren bir günlük gazetede “bir çift dudak” başlıklı yazımda iktidarın anayasayı delme heveslerine değinmişim. O yıllarda anayasayı kurucu ilkelerden arındırma ve Batılıların istekleri doğrultusunda biçimlendirme eğilimleri ağır basmaktaydı. FETÖ kumpas davalarının da eli kulağındaydı.
Demokrasiyi inmek istedikleri durağa gitmek için tramvay olarak görenler inecekleri durağa hızla yaklaşmaktaydılar.
“Bir çift dudak” nitelemesini Türkçenin doğurganlığından da yararlanarak “dudakrasi” olarak nitelemişim o yazıda. Her şey dudakrasiyle başladı denebilir.
Her ne kadar anayasa istenen kıvama getirilemese de her seçimde artırılan ya da en azından tazelenen güçle dudakrasiden otokrasiye giden yola girmek zor olmadı.
Darbe girişimi sonrasında FETÖ’yle yollar ayrılır gibi olsa da otokrasiye giden yolda tökezlemedi AKP iktidarı. Bu da eşsiz bir fırsat olarak kullanıldı. Bir yandan FETÖ’ye karşı savaşım verilir gibi yapılırken diğer yandan da ayağa takılması olası taşlar ortadan kaldırıldı.
Muhalefet aymazlığıyla, YSK yardımıyla ve türlü oyunlarla kotarılan “tek adam” rejimi bundan sonra bizleri kimseler durduramaz diye heveslenenlerin varacağı son noktaydı.
Ordu teslim alındı!
Devleti var eden tüm düzenekler de etkisizleştirildi.
Tek adamın önü alabildiğine açıktı.
Hesapta olmayan ekonomik kriz (ekonomik kriz konuyu bilenler için şaşırtıcı değildi elbette, şaşıranlar ekonomi uzmanı iktidar sahipleriydi) ve ona eklenen salgın ve deprem yıkımı tek adama hiç de ummadığı bir oyun oynadı.
Bir anda yaldızları dökülen tek adamın iktidarını sürdürmesine otokrasi bile yetmez oldu.
“Zamansız” seçim ürküyü ve kaygıyı derinleştirdi.
Seçim eğik düzlemine girildikten hemen sonra kendisini gösteren LGBT abuklamaları, işgalciler-istiklâlciler kurgusu, şampanyalı kutlama ve elbette hiç eksik olmayan PKK sayıklamaları seçimi yitirme korkusunun kirli dili oldu.
Çocukların tecavüze uğramasına, çocuk evliliklerine, ülke topraklarının işgaline sessiz kalabilen iktidarın bu ve benzeri gerçek dışı savlara başvurması elbette şaşırtıcı değildi.
Kamuoyu yoklamalarını herkesten çok ve yakından izleyen iktidar sahipleri “acil durumda camı kırınız” uyarısına denk düşecek şekilde kaba güce başvurdu.
Erzurum’daki taş yağmuru bu kaçınılmazlığın ürünüydğü. İktidarın, kendisine taş atmasına eşdeğer bu çılgın davranış “dudakrasi” ve “otokrasi” evrelerini geride bırakan demokrasimizin “taşokrasi” aşamasına geldiğinin göstergesi oldu.
Kazanacağı seçimi “demokrasi”, yitireceğini “darbe” olarak gören iktidarın bu süreci kaba güçle, korkutmayla ve ürkütmeyle yöneteceği anlaşıldı.
Erzurum’la yetinilmedi. Konya’da vatandaşlar “şeytan taşlama”ya çağırıldı. Sakarya’da bir çocuk kullanıldı taşlama için.
Demokrasiyle ilintisi sözden öteye geçmeyecek iktidarın bu hamlesi sonrasındaki tepkilere ya da tepkisizliklere de bir çift söz söylemek kaçınılmazdır. Bu bağlamdaki bölünmüşlüğün de toplumun bütününe yayılmış olan yarılmışlıkla uyumlu olduğu görüldü.
Erzurum’dan sonra seçimler üzerine üretilen pek çok söylemin artık anlamını yitirdiği, havada kaldığı açıktır.
Kendisinden olmayanları insafa, vicdana ve ahlâka sığmayacak şekilde terörsitlikle suçlayabilen ama kendisi HÜDAPAR’la ittifak kurmakta sakınca görmeyenlerin taş yağmuru karşısındaki tepkisizliği ibretliktir.
Seçimi şiddetle sarmalama, gerekirse mızıkçılık yapma işareti verme ve eldeki tüm olanaklarla seçimi kazanma çabası içindeki bir iktidarın varlığı sandığa gideceklerin akıldan çıkartmamaları gereken gerçektir.
“Taşokrasi” herşeyden önce “değişmesi gereken bir iktidarımız olduğu” gerçeğini bir kez daha belletti.
Bu seçime derinlikli kuramsal nitelemelerden çok taşokrasinin kaygı verici yüzü yön verecektir, vermelidir.
Toplumsal şiddet sıradanlaştı. Hatta, o kadar kanıksandı ki sorun olmaktan değil ama sorun olarak algılanmaktan bile çıktı.
Seçkin bir hekime yönelen şiddet aynı gün sosyal ortamlara düşen bir kadının açıklamalarıyla rastlaşınca gündemde yer buldu kendisine.
Kalp Damar Cerrahisi uzmanı ve akademisyen de olan hekimin uyguladığı bir cerrahi yöntemle tıp yazınına girecek denli önemli bir buluşun altına imza atmış olması olayı daha da ilgi çekici kıldı.
Tayyip Erdoğan’a desteğini “doktor dövebiliyouz, daha ne isteriz” söylemiyle süsleyerek ünlenen kadının sözleri ürperticiydi.
Aylar önceydi. Veryansıntv’de Amasra maden cinayeti sonrasında yayımlanan bir yazıda Cumhurbaşkanı’nın Amasra ziyareti öncesindeki güvenlik önlemlerinden söz edilmişti. Devlet ileri gelenlerinin ayrıcalıklı korunması elbette kabul edilebilir bir durum. Ancak, Cumhurbaşkanı ya da bir başka devlet ileri geleninin çevresinde birkaç yüz kişi olmadan sokağa adım atmaması sorgulanmayı gerektirir.
Ne hekimlerin ne de sağlık çalışanlarının bu denli abartılı korunma istekleri yok ve olamaz da!
Ancak, kamu hizmeti verenlerin korunması ve kollanması söz konusu olduğunda yalnızca güvenlikçi uygulamalara odaklanılırsa hataya düşülmüş olur.
Devletin başındakilerin ağızlarından çıkan sözler de kimi zaman sağlık çalışanları başta olmak üzere kamu çalışanları için bir kurşuna dönüşebilir.
“Giderlerse gitsinler!”
“Ben bu doktorlara iğne bile yaptırmam!”
İki örneği paylaşılan söylemler Cumhurbaşkanına aittir. Her ne kadar şu günlerde “giderlerse gitsinler” çıkışının onarımı için kamu spotu yayımı başlamış olsa da olan olmuştur.
Devlet ileri gelenlerinin ve özellikle de Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkan bir çift söz şiddet eğiliminin kabardığı toplumda farklı algılara yol açması kaçınılmazdır. Başka deyişle, hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelen şiddet özendirilmiş ve yüreklendirilmiş olur.
Doktor dövme hakkı üzerine sözleriyle sosyal ortamların yıldızı oluveren kadının ağzından çıkanı kulağı duymuyor ya da ar damarı çatlamış olabilir. Bu çılgın sözlerin yargı katından alacağı (ya da çoğu zaman olduğu gibi almayacağı) karşılık caydırıcılık ya da özendiricilik bağlamında anlamlı olacaktır.
Yinelemek gerekirse!
Hemen her ortamdaki şiddeti önlemede güvenlikçi önlemler kadar kamuoyunu etkileyen kişiliklerin ağızlarından çıkanı kulaklarının duyması gereği göz ardı edilemeyecek denli önemlidir.
Diplomasızlığın kutsandığı, yüceltildiği günümüz Türkiyesinde diploma sahiplerinin aşağılanmasına, itilip kakılmasına şaşırmamak gerekir.
İş dönüp dolaşıp ülkeye egemen olan iklimde düğümleniyor.
Bu düğüm çözülmedikçe bu yazıya konu olan şiddet olaylarını yazmayı ya da konuşmayı sürdüreceğimiz kuşkusuzdur.
Eğitimli, öğretimli ve de nitelikli bireylerin bilgi ve beceri gerektiren işlerden uzaklaşmasının bedelini kimlerin ödeyeceğini düşünmemizi dileyerek…
Madalya anı değeri taşıyan, ödüllendirme amaçlı ve bunların da ötesinde güdülemeyi (motivasyon) hedefleyen bir nesne olarak tanımlanabilir. Parasal değerinden çok tinsel değeriyle öne çıkar.
İlk askersel madalyalar XVIII. Yüzyılda önemli başarılar kazananlara ya da kazanılmasına katkıda bulunanlara verilmiş.
Avrupa’da kendisini gösteren bu uygulama Osmanlı’da ilk kez I. Mahmut döneminde (Ferahi madalyası) 1730’da yaşama geçirilmiş. Avrupa’daki örneklerine benzer şekilde hükümdara bağlılık ölçüt alınarak dağıtılmış.
Osmanlı’da bugünküne eşdeğer ilk savaş madalyası 1799’da III. Selim döneminde İngiliz Amiral Nelson’a verilmiş. Bu eğilimin II. Mahmut döneminde hız kazandığı görülmüş.
II. Abdülhamit dönemindeki madalya dağıtım anlayışının temelinde bağlılık ve sadakat öne çıkmış. Bu yolla çok sayıda insanı ve devlet adamını kendisine bağlı tutabildiği bilinir. Durum böyle olunca, II. Abdülhamit döneminin madalya enflasyonu başka pek çok uygulaması gibi eleştiri konusu edilmiştir. Madalya, verilen nesne olmanın ötesine geçerek istenen (alınması istenen) bir varlığa dönüşmüştür. Özellikle o dönemde yaygınlaşan jurnalciliğin bu eğilimi güçlendirdiğine rastlanır kaynaklarda.
Madalya dağıtımı Birinci Dünya Savaşı döneminde giderek artmıştır. Dört yıllık büyük savaşın sayısız cephede askersel etkinliklere sahne olması hiç kuşkusuz bu artıştaki önde gelen etkendir.
Cumhuriyet’e giden yolda madalyanın önemini koruduğu görülecektir.
Büyük Millet Meclisi açıldıktan birkaç ay sonra verilen önergeyle İstiklâl Madalyası dağıtımına ilişkin uygulama başlatılmıştır. Bu önergede Mustafa Necati adına rastlanır. Hatta, madalya yerine hediye adlandırmasının yeğlendiği görülür.Yalnızca savaşanların değil cephe gerisindeki yararlılıkların da bu hediyeden yararlandırılmaları uygulaması dikkati çekicidir. Bu önergenin ilk başta kabul görmemesi üzerine Mustafa Kemal Paşa devreye girmek durumunda kalır. Tunalı Hilmi Bey’in de üstün çabalarıyla canlandırılan önerge Kasım 1920’de BMM’de kabul edilir. Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesi için Nisan 1921’i beklemek gerekecektir.
İlk madalyanın 70. Piyade Alayı Komutanı Yarbay Hafız Halit Bey’in 12 yaşındaki kızı Nezahat’a verilmesi önerilse de bu gerçekleşmemiştir. Nezahat’ın, babası Halit Bey’le birlikte Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak cephede bulunmuş olması önde gelen ödüllendirme gerekçesidir.
İstiklâl Madalyası üç öbek insana verilmiştir.
Birinci öbekte savaşanlar vardır. Onlara verilen madalyanın kurdelesi kırmızı olarak belirlenmiştir. Hem milletvekilliği yapıp hem de savaşa katılanlara yeşil-kırmızı, yalnızca milletvekilliği yapanlarda yeşil ve cephe gerisindeki yararlılık nedeniyle verilenlere beyaz kurdele takılmıştır.
Çoğu kimsenin sandığı gibi ilk madalya Mustafa Kemal Paşa’ya verilmemiştir.
Bir numaralı İstiklâl Madalyası hem milletvekili hem de savaşan asker sanıyla Yusuf İzzet (Met) Paşa’ya yeşil-kırmızı kurdeleyle sunulmuştur.
Madalyanın özellikle cephedeki askerler için özendirici ve güdüleyici olduğu gözlenmiştir. Başka deyişle, madalyayla amaçlanana erişilmiştir.
Kurtuluş Savaşı boyunca dağıtılan madalya sayısı 1570’tir. Önemli nicelikteki madalya Büyük Taarruz ve sonrasındaki yararlılıklar için dağıtılmıştır.
Buna benzer her ödüllendirmede olasılıkla rastlanabileceği gibi bu ödüllendirmede de tartışmalar ve hak ettiği halde madalya alamadığını ileri sürenler eksik olmamıştır. Kuvayı Milliye dönemindeki yararlılıkların da olabildiğince madalya ile karşılıklandırılmasına çabalanmıştır.
Madalya hakedişlerine ilişkin isteklerin günümüzde de sürdüğünü ve yapılan incelemeler sonrasında hakedişlerin belgelenmesi koşuluyla madalyaların yasal kalıtçılara günümüzde de sunulduğunu eklemiş olalım.
İlk tasarımda madalya yuvarlak, kurdelesi ise İngiliz biçemli dikdörtgendir. Tasarımcısının A. Safvet olduğu anlaşılan ilk sürümde ön yüzde “Yardım Allahtandır ve Fetih Yakındır” yazısı yer almıştır. Arka yüzde üstte “Büyük Millet Meclisi” ve altta da “İstiklâl ve istihlâsı vatan uğrunda ibrazı ……. edenlere mahsustur” yazısına rastlanır.
Cumhuriyet kurulmazdan hemen önce 1923’ün başında tasarım değişikliği için yarışma düzenlenmiştir. Kurtuluş Savaşı’nda yararlılık gösterenlere dağıtılacak bu önemli anı ve onur nesnesinde savaşa ilişkin en küçük simgeye yer verilmemiş olması son derece önemli bir ayrıntı olarak çıkar karşımıza.
Yarışmaya katılan yapıtlar Rauf Bey (Orbay) başkanlığındaki kurulca değerlendirilir. Mesrur İzzet (Durum) Bey’in yapıtı birinciliğe değer bulunur.
Yeni madalya boyutları 40×35 mm olan elips biçimlidir. Ön yüzünü bir kadının çektiği kağnı süslerken Ulusal Egemenlik tarihi olarak 1 Kasım 1922 yer alır. Dikdörtgen biçimli kurdele yerini üçgen biçimliye bırakmıştır.
Yeni sürüm madalyaların dağıtımı 1925’te başlatılmıştır.
İstiklâl Madalyası arka yüzü
İstiklâl Madalyası ön yüzü
1926’da yapılan değişiklikle cephe gerisindeki yararlılıklar için verilen beyaz kurdeleye son verilerek bu durumdakilere de kırmızı kurdeleli madalya sunulmuştur.
Saptanabildiğince 7 kadın İstiklâl Madalyası almaya hak kazanmıştır
1934’te yapılan bir yasal düzenlemeyle Osmanlı madalyalarının ve nişanlarının taşınması kısıtlanmıştır. Böylelikle İstiklâl Madalyası hak sahiplerince ya da kalıtçılarınca taşınabilecek biricik madalya olmuştur. İlerleyen yıllarda bu madalyanın çok daha isteklice taşındığı görülecektir.
Gazilerin tümünün yaşam sahnesinden çekilmesi sonrasında madalyalar evlatlara ve günümüzde artık torunlara emanettir.
Mesrur İzzet Bey (Ahmet Mesrur Durum 1873-1953)
Adını andığımız ve İstiklâl Madalyası’nın bugünkü sürümünün tasarımcısı da olan Ahmet Mesrur Bey’den biraz olsun söz edilmezse haksızlık olur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin biricik şeref madalyasını tasarlayan Mesrur İzzet (Durum) Bey pek çok eşdeğeri gibi neredeyse çok da iz bırakmadan çekilmiştir sahneden. 1889’da Tıbbiye’ye başlamakla birlikte buradaki öğrenimini yarıda bırakarak Sanayii Nefise Mektebi’nin heykeltraşlık bölümüne girmiştir. Burayı bitirdikten sonra Paris’e gönderilecekler listesinde yer almıştır. Annesinin hastalığı nedeniyle Paris’e gidememiştir.
Yıldız Çini Fabrikası’nda görevlendirilmiştir. Sonraki görev yeri Darphane olmuştur. Bu arada antika alım satımıyla da uğraşmıştır. Pul, para ve madalya tasarımcılığı da yapmıştır. Diğer işlere ilgisi olasılıkla sanatkârlıktan parasal kazanç elde edememesi kaynaklı zorunluluktandır.
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra dolaşıma sokulan metal paraların tasarımı da onun elinden çıkmıştır.
Neyse ki, mezar taşına İstiklâl Madalyası’nın tasarımcısı olduğu yazılmıştır.
Mesrur İzzet Bey iyi bir ressam olarak da sivrilmiştir.
1 Mayıs ilk kez 1 Mayıs marşının bestecisi Sarper Özsansız kutlandı. Yetim kaldı dense yeridir. Tıpkı marşı gibi afişi de külttür 1 Mayıs’ın. Tasarımcısı Orhan Taylan neyse ki aramızdadır. Marşın unutulmaz yorumcuları Cem Karaca ve Timur Selçuk da sonsuzluğa uğurlanalı epeyce oldu. 1 Mayıs’a can verenlerin yüce anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
1 Mayıs bir kez daha Taksim’le anıldı. Bulabildikleri yoldan Taksim’e ulaşmaya çalışanlar. İşi gücü bırakıp onlara ters kelepçe takan güvenlik güçleri. Sorulabilse ve özgür bir ortamda yanıt alınabilse güvenlik güçleri de yaptıklarından hoşnut olmadıklarını söylerlerdi.
Hükümete sormak gerek!
1 Mayıs Taksim’de kutlansa kim ne yitirirdi?
Bu arada, hükümet de 1 Mayıs’ı kutladı. Önümüz seçim olduğu için kutlar göründüler demek daha doğru olur. Yandaş sendika Memur Sen kapalı salondaki toplantının sözde emek tarafı olarak yer almış. Kendinden umulanı yapmış deyip geçelim. Bu kutlamanın ciddiye alınacak yanı olmadığnın altını önemle çizelim.
Hekimliğim gereği öğrendiğim emek dünyasına ilişkin iki örnek sunayım bilginize:
Geçen hafta başvuran yirmili yaşlarındaki bir emekçi hastamın çalıştığım yere gelmek için verecek dolmuş parası yoktu cebinde. İstediğim röntgeni de çektiremedi haliyle. Acısını biraz olsun dindirmemin yeteceğini söyleyecek denli de yüce gönüllüydü.
Her bayramda yaşadığım sorundur. Özellikle uzun bayram dinlencelerinde ödüm kopar. TOGG projesinde de yer alan anlı şanlı kurumlarımızdan birisidir. Uzun dinlencelerde fabrikasını bakıma alır. Çalışanların da uzunca bir dinlenceye çıkacaklarını düşünenler fena halde yanılır. “ÜCRETSİZ İZİN”e çıkartılır çalışanlar. Çalışma saatlerinin uzunluğu ve belirsizliğiyle de ünlenmiştir bu yüce kurumumuz. Zaten geçim sıkıntısı içinde olan çalışanlarımızın boynu kıldan incedir. İşverenin dediği olacaktır. Tek seçenek istirahat almaktır. Bu durumda çalışanın hak edişinin 2/3’ünü SGK ödeyecektir. İşveren mutludur. Onun cüzdanı incelmeyecektir. Olan kamu kaynağına olacaktır. Bu durumda yerden göğe haklı olan çalışanın seçtiği yol uygunsuzdur. Geçerli bir gerekçe yoksa istirahat düzenlemek akla bile getirilemez. Uzun dinlence çalışan için ücretsizlik demektir. Böylece kimileri için coşku ve sevinç kaynağı olan uzun dinlence zehir olur bu emekçilere.
Örneklerden sonra Taksim konusunu sürdürelim.
Fetihçi hükümet için Taksim kendince bir kalenin korunması anlamını taşımaktadır. Her 1 Mayıs’ta Taksim’de kuş uçurtmamak başka nedenlerle morali bozulmuş hükümet için teselli kaynağıdır olsa olsa.
Bir soru da emekçi örgütlerine!
Taksim üstelemesinin ardında yatan birkaç örneğini verdiğim derin sorunlara çözüm getiremiyor oluş mudur? Taksim kahramanlığıyla başka önemli konulardaki yetersizliğin üstünü örtme fırsatı mı yaratılmaktadır?
Kişisel görüşümü de paylaşmadan geçemem!
Taksim’de 1 Mayıs kutlaması hiç kimseye zarar vermez.
Olsa olsa gladyocuların, kurgucuların ve başka kumpasçıların belleklerini tazeler. Böylelikle üzülmeleri kaçınılmazdır.
Taksim tartışmaları hem hükümetin kendisinin hem de ya hükümet güdümüne girerek ya da etnikçilik şemsiyesi altında yer alarak dipsiz kuyuya düşmüş emek örgütlerinin işine yarıyor olabilir mi diye sormaktan alamıyorum kendimi.
Taksim’de 1 Mayıs kutlanabilir.
Taksim tartışmaları konusunda hükümetin tutumuna şaşırmamak gerekir. Baskıcı, özgürlükleri kısıtlayıcı, hemen her konuyu dinselliğe indirgeyen bir oluşum bu konuyu da bilek güreşi alanı olarak görüyor. Görmekle kalmıyor bilek güreşi yapmaktan zevk alıyor.
Emek örgütlerinin bir bölümü emeğin hakkıyla ilgilenecek yerde hükümetin güdümüne giriyor. Bu güdümün dışında kalanların önemli bölümününse etnikçiliği seçtikleri görülüyor. Gerçek işini bir yana bırakanların 1 Mayıs’ları Taksim çekişmesine sıkıştırması da bir o kadar çözüm bekleyen önemli sorundur.
SEÇİME DOĞRU : TÜRKİYE NEREYE?
Seçime gün sayarken Türkiye’nin iktidar sorununu hemen her sorunun önüne koymak gerekir. Hem de ivedilikle çözüme kavuş(turul)ması gereken.
Önemi yadsınamaz bu sorunun ülkenin tekil sorunu olmadığının altı çizilmeli.
İktidar değişikliği bir şekilde erişilecek hedeftir.
Buna karşılık, Türkiye Cumhuriyet tarihinin en yıkıcı ekonomik krizini yaşamaktadır.
Her 7-10 yılda bir yaşanan bu krizlerin bir daha yaşanmaması için yapılacaklardan söz eden var mı?
Son krizde rolü olmadığı rolü yapmayı yeğleyen iktidar Cumhuriyet’in 100. yılına damga vuracak yapıt olarak yeni İstanbul Havaalanını öne çıkartarak çapını ortaya koymuştu.
Seçime doğru ise ederi göklere çıkan soğana karşı TOGG’u koyabildiği görüldü.
Bir de Karadeniz gazı…
İktidarın bir şekilde ortaya koydukları doymaya ya da doyurmaya yetebilir! Karnı guruldamayan kalabalıklar iktidarın biricik isteğidir. Sormayan, sorgulamayan hatta her söylenene tamam diyen yığınlar iktidarın tutunacağı sağlam daldır.
Ya kalkınma?
Bu bakımdan muhalefetin de farklı olmadığını anlamak zor değil.
300 milyar dolar dış kaynaktan söz ediliyor etkileyici proje olarak.
Neyin karşılığında sorusu havada kalıyor.
Dış kaynak bul, harca ve geri ödeme zamanı gelince krize gir!
Gazetede rastladığım bir haber can alıcı soruyu ve elbette çözümü gözler önüne serecek türdendi.
Neyse ki kendisine yer bulmuştu bu haber, kıyıya köşeye sıkışsa da!
Tonu 384 dolara dışarıya satılan bor cevherinin Türkiye’ye dönüşü muhteşem olmakta haberden anlaşıldığınca. Türkiye’nin bor madeniyle olan serüveni sözcüğün tam anlamıyla bir edilgenlik ve miskinlik hikâyesidir.
İşlenip, uç ürüne dönüşen bora binlerce dolar ödemek siyasetimizin ilgisini çekmiyor mu sorusu geliyor akla doğal olarak.
Cumhuriyet, 26.04.2023
Mutlaka ilgilerini çekiyordur.
Ama, ne söylemlerinde ne de eylemlerinde buna ilişkin ipucuna rastlayabilene aşk olsun!
Bir kaynakta rastlamıştım!
Her yıl rekorlar kıran Türkiye dışsatımının kilogramı 2 USD bile etmiyor.
Oysa, dışsatımının kilogramı binlerce dolar eden ülkeler var dünyada.
Nicelik-nitelik ikiliği bu denli çarpıcı olabilir mi?
Sözün özü!
Üretiminiz ve dolayısı ile de dışsatımınız “yükte hafif, pahada ağır” olacak! Başka deyişle AR-GE’ye ve teknolojiye dayanacak.
İşin ucu dönüp dolaşıp bilimsel üretime uzanacak!
Daha bir yıl önce ülkenin en eğitimli, öğretimli tabakasına “giderlerse gitsinler” diye efelenen iktidar sözünden dönecekmiş. Bir kamu spotuyla da somutlaştırılacakmış “geri dönün” yakarışı. Yakarış hiç yoktan iyidir. Elbette, içi doldurulmak koşuluyla.
Bu arada, iktidarın akademiyle bilek güreşi alanına dönüşen Boğaziçi Üniversitesi’nde geri adım atması öncelikli beklenti olacaktır. Böyle bir geri adımın gerçekleşme olasılığı nedir sorusunu sormuş olalım.
“Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir!” diyen kurtarıcı, kurucu ve devrimcinin bırakın ilkelerini rehber edineni adını anana rastlamanın olanaksız olduğu bir seçimden olumlu beklenti olası olabilir mi?
Son söz olarak dünyada gündem olan iki başlığı aktarmış olalım.
Yapaz Zekâ küresel ölçekli yenilik. Kimi bilimciler yapay zekâlı aygıtların fişlerini çekme olasılığı olan insanlara yönelik kimi iyilikler (!) düşünebileceğini tartışıyorlar. Başka deyişle, biz onların fişini çekemeden onların gazabına uğrayabilirizden kaygılı kimileri.
Bir başka olası gelişme çok daha ilginç!
Transhumanist devrim kapımızda. Ayrıntısına girmek bu yazının sınırlarını aşacağı için bir tümceyle anlatmak gerekirse!
Transhumanist devrimle insanın niteliklerinin yapay seçilimden doğal seçilime evrilmesi amaçlanıyor!
“1921 Türkiyesini tanıyanlar, kurtuluş harbi cephesinin saflarını dolduran aç, kimsesiz ve bakımsız harp çocuklarını hatırlayanlar, 337 senesinde (1921) Himayei Etfal Cemiyeti’nin Ankara’da ne ağır ve aynı derecede ne büyük milli bir vazife hissiyle, teşkil edildiğini takdir ederler.”
Dr Mehmet Fuat (Umay)
Biyolojik baba olmasa da Mustafa Kemal’in çocuklara olan ilgisi sayısız kaynakça doğrulanan bir gerçektir. “Çocuklar geleceğimizdir” anlayışıyla da uyumlu olan bu yaklaşımı çok sayıda çocuğu evlat edindirmiştir ona. Edindiği evlatlarına sevgi ve ilgi göstermekle yetinmemiş, onların eğitim ve öğretim görmesini vazgeçilmez gereklilik saymıştır. Bu duyarlılığı gereği gözetimine ve korumasına aldığı tüm çocuklar bir uğraş sahibi olmuş, bağımsız Türkiye’nin özgür bireyleri olmuşlardır.
Türk çocuklarına olan ilgi ve sevgisini yabancılardan da esirgememiştir.
ABD’den kendisine mektup yazan Curtis La France onlardan iyi bilinenidir. Onun mektubuna verdiği yanıt ölümsüz bir dostluğun mayası olmuştur. Bir mektupla başlayan insancıl ilişki Anıt Kabir’e uzanan bir bağlılık doğurmuştur.
Çok bilinmeyen bir başkası İstanbul Florya’da yaşanmıştır.
Sıcak bir yaz gününde ABD’nin ticaret ataşesi, eşi ve 4 yaşındaki kızıyla Florya plajındadır. Bebeğiyle oynamakta olan küçük birden ağlamaya başlar. O sırada plaja kurtarıcı ve kurucu Atatürk de gelmiştir. Alkışlarla karşılanmıştır her zaman olduğu gibi. O karmaşada küçük kızın ağlamasına kulak kabartır. İkilemsiz, ağlayan küçüğe yönelir. Bir çocuğun ağlaması onun ilgisini çekmeye yetip de artmıştır.
Şaşkın bakışlar eşliğinde küçüğün önünde çömelen Atatürk neden ağladığını sorar. Küçük, oyuncak bebeğinin yerinden çıkan kolunu gösterir. Ata, bebeğin kolunu yerine takarak çocuğun ağlamasının yerini gülümsemenin almasını sağlar. Sevginin diliyle iletişim kurmuşlardır.
Gazi paşa çocuğun evine oyuncaklar gönderir.
Kolu onarılmış bebeğin adı “Paşa Bebek” olmuştur.
Ataşe ailesiyle birlikte ülkesine döner. Florya’da Gazi Paşa’yla tanışan küçüğümüz büyümüştür. Evlendikten sonra gerçek bebeğini kucağına almıştır.
Bebeğe bir ad gerektir. Sevimli erkek bebeğin adı “Paşa” olmuştur. Paşa adı yıllar önce İstanbul’da konmuştur.
Paşa da büyür. Adının babasını öğrenir. Onu artık göremeyecek olsa da ülkesine gidebilir ve Anıt Kabir’de manevi huzuruna çıkabilirdi.
Paşa Türkiye’ye gelince önce Florya’ya gitti. Oradan da Anıt Kabir’e…
Yıllar önce annesine gösterilen sevgi ve ilgi Paşa’yı Ata’ya sarsılmaz bir sevgiyle bağlamıştır.
Ata’nın ülkesinde bugün çocuklar kötüye kullanılıyor.
Hatta, Ata’nın koltuğunda oturan kişi milyonların tanıklığında çocukların kafasına vurmakta sakınca görmüyor.
Geleceğimiz çocukları yeniden değerli kılmak umuduyla…
Çok geç kalmadan…
23 Nisan kutlu olsun!
Kaynakça
Atatürk’te Çocuk Sevgisi, Cemil Sönmez, Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, 2020, Ankara.