Başlığı eleştireceklere saygı gösteririm. Kirli futbolun içinde Arjantin ve onun profesyonelleri ne kadar temiz kalmıştır? Hak vermezlik edilemez böylesi bir yoruma da!
Futboldaki kirliliğin dünya kupası düzenlemesi olarak ete kemiğe büründüğünden sıkça söz edilmişti.
Kupa geride kaldı.
Bu yazıyı okuyan pek çok kişi gibi benim de yüreğim ağzıma geldi. Platini’nin ülkesi kupaya uzanacak diye kaygılandım. Hiç kuşkusuz, Fransızları bütünüyle Platini’yle özdeşleştirmek doğru olmaz. Ama, futbolu çok kirletenlerden birisi olan Platini’nin Fransız olması bilinçaltıma “Fransa kupayı almasın” isteğini benimle birlikte pek çok kişinin çivilemiş olmalıdır.
Bence tüm zamanların en zevkli ve heyecan verici finallerinden birisini izledik. Arjantin’in oynayarak alt etme anlayışına karşılık Fransa’nın inatçılığı saygıdeğerdi.
Dikkat edilirse ne Platini ne de Blatter ortalıklarda görünemedi. İnsan içine çıkamamak onlara en büyük ceza oldu. FİFA ve UEFA’nın şu anki yönetimlerinin de sütten çıkma ak kaşık olmadıklarının altını çizmiş olalım.
Fransa takımının oyuncularının doğum yerleri ve kökenleri göz önüne alındığında Arjantin’in çok daha “yerli ve milli” bir takım olduğuna vurgu yapmak gerekir.
10’ların başarısıdır Arjantin’inki!
1978 : Mario Kempes
1986 : Armando Diego Maradona
2022 : Lionel Messi
Üçü de 10 numaralı formayı taşıdı.
Bu arada, Arjantin’den gelen görüntüler de futbolun Arjantin için futboldan çok daha fazlası anlamına geldiğini doğrular nitelikteydi. Buenos Aires’in dünyanın en geniş bulvarı olarak bilinen 140 metre enli 9 Temmuz’daki iğne atsan yere düşmez görüntüleri de etkileyiciydi.
Kupanın sportif yanına dönersek!
Teknolojinin giderek bu oyunun içine daha fazla girdiğine tanıklık edildi.
VAR odasının bir yandan yaptığı uyarılarla diğer yandan da verdiği onaylarla hakemlik kurumundaki insan hatası kuşkusunu oldukça azalttığı görüldü. Teknolojinin seyir zevkini de olumlu etkilediği kuşku götürmez bir başka gerçekti.
Çok uzak olmayan gelecekte “hakemsiz” futbol söz konusu olabilecek gibi görünüyor. Elbette, ortada hakem giysisiyle koşturan bir insan eksik olmayacaktır. Ama, o hakem giysilinin teknolojinin sağladığı olanaklarla alınan kararların uygulayıcısına dönüşmesi kimseleri şaşırtmayacaktır. Yeni dönem, teknolojinin kararlarını ortama sunan hakemlerle tanıştıracaktır futbolseverleri.
Sportif açıdan ortaya çıkan bir diğer gerçek 32 takımlı kupada neredeyse “kolay lokma” sayılacak takıma rastlanmamasıydı.
Bir maçta yarım düzineden fazla gol yiyen Kosta Rika bile son 16 turunun kapısından döndüğüne göre…
Yakın geçmişin kolay lokmaları Japonya ve Güney Kore’nin önemli takımları geride bırakarak üst tura erişmeleri de önemliydi.
İlk üçün gediklisi Hırvatistan ile bir ilki başaran, kupayı değilse de gönülleri kazanan Fas’ı unutamayız.
Yirmi yıl önceki üçüncülük sonrasında değil başarıya dünya kupasına katılmaya hasret Türkiye’den söz etmek gerekirse söylenecekler hiç de iç açıcı olmayacaktır.
Avrupa’nın en alt liginde bile maç yitiren, beraberliği zor kurtaran Türkiye’nin futboldaki gelişmelerden uzak kaldığını ve hatta gerilediğini de kabul etmek zorundayız.
Tek tek iyi oyuncuları takım olmaya yeğleyen Türkiye’nin epeyce zaman yitirdiği ortadadır.
Kulüpler düzeyindeki “hemen başarı” hastalığının Milli takıma da bulaşmış olması önde gelen sorunumuzdur.
Bugünkü futbol yönetimleri ve yabancı oyuncu kuralları geçerli olduğu sürece “yerli ve milli” takım kurmak, orta ve uzun erimde de olsa başarı sağlamak düşe eşdeğerdir.
Dünyada ve Türkiye’de futbol içine düştüğü dipsiz kuyudan kurtulabilir mi? Futbol en sevilen ve izlenen spor dalı olmanın ötesinde dünyayı ve Türkiye’yi kirletenlerin öncelikli ilgi alanında yer almaktadır. Futbolun şanssızlığı da burada başlamaktadır diyebiliriz.
Türkiye uzayan kötü yönetimden kurtulursa Türk futbolunun kurtuluşundan söz edilebilecektir.
Uzun ince bir yoldur kuşkusuz…
Arjantin takımını ve Arjantin halkını en içten dileklerle kutlayarak…
“Bağımsız” Türk yargısının İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkındaki özgürlüğü ve siyaseti bağlayıcı kararı kestirilemez değildi. Yeni Türkiye’nin yeni yargısı bağımsız görünse de belirli duyarlılıkları okşamaya alışmıştı. Bir dönem birisinden buyruk almış olsa da içinde bulunduğumuz son dönemde buna bile gerek kalmadığını sayısız örnekle doğrulayabiliyoruz.
Bir yerde rastladığım saptama : “Altılı masa Cumhurbaşkanı adayını belirlemekte gecikince mahkeme belirledi.” İlkeden ve tasarımdan yoksun Türk siyasetine uygun bir saptama olduğu kuşkusuz.
Komplo kuramcılarına da gün doğdu diyebiliriz.
Her türden komplo kuramcısına yer var bu bileşimde.
Birisi dese ki, verilen bu karar seçimde şimdiki Cumhurbaşkanını zorlayacak olan Ekrem İmamoğlu’nun önünü açmıştır. Dolayısı ile bu karar yargıdaki FETÖ kalıntılarının kurgusu olabilir.
Bir başkası çıkıp dese ki, yeni yargı bu süreci hızla tamamlayıp, Yargıtay aşamasını da bitirecektir. Dolayısı ile, Erdoğan zorlu bir karşıtını ayağına takılacak taş olmaktan çıkartmıştır.
Bu ve benzeri yorumları komploculara bırakarak olaya başka yanından bakalım!
İstanbul ya da güncellenen adıyla Azmanbul!
Türkiye’deki her 5 kişiden birisinin yaşadığı mega-hiper kent : Azmanbul.
Hemen her gelişmeye hazırlıklı olan kıdemli iktidarımızın İstanbul’daki iktidar değişikliğine hiç de hazır olmadığı 2019 seçimlerinden sonra anlaşıldı.
Azmanbul, ülkemizin her konuda olduğu gibi yağmalanmasında ve talan edilmesinde örnek kent. Kuzey kuşağına sokulan hançerle yeşilinin son kalıntıları da haklandı. Bu haliyle Azmanbul doğal ve kültürel yıkıma uğratılmış olsa da ülke siyasetinin gözbebeği konumunu koruduğu gibi her geçen gün güçlendirmektedir. Taşını, toprağını altın gibi değerlendiren siyaset cansuyuna ya da İstanbul’a gereksinim duymaktadır. Her ne kadar, son 20 yılda siyasi iktidar yaptığı değişikliklerle yerel yönetimi temizlik ve park bahçe hizmetleri vermekle sınırlamış olsa da İmamoğlu’nun seçilmesiyle kendisini gösteren kısıtlamalar iktidarı öfkelendirmişe benzemektedir.
Bu haliyle Azmanbul bir an önce yeniden fethedilesi bir kaledir.
Varlığını ve sürdürülebilirliğini olmazsa olmaz gereklilik sayan ve iktidara mecbur olan iktidarın İstanbul manevrasını bu yanıyla da görmek olanaklıdır. Ve belki de gereklidir.
Azmanbulsuz iktidarın tatsız tuzsuz olduğu birkaç yıl içinde de olsa ortaya çıkmıştır.
Her ne kadar İstanbul’un yeni yönetimi Azmanbul’dan geri dönüş şöyle dursun Azmanbul’u denetim altına almaktan bile kaçınsa da iktidarın yolunun Azmanbul’dan geçtiğinin fazlasıyla farkında olan iktidar Azmanbul için her şeyi yapmaya hazırdır.
Açıktır ki, Azmanbul giderse iktidar da gider. İktidar gitmese bile yağmanın ve talanın eksikli olacağı, tasız tuzsuz olacağı kuşkusuzdur.
Son söz, 1921 anayasası heveslilerine söylenmiş olsun. Bölücü ve etnikçi tayfanın aradığı kanı içeren bu anayasanın “taş yerinde ağırdır” sözü gereğince o zaman anlamlı ve önemli olmakla kalmadığı gerekli olduğu açıktır. 1921 anayasasının ruhunu “kuvvetler birliği” oluşturur. Varlık savaşı veren bir millet adına bu savaşı BMM vermektedir.
Yüz yıl sonra bugün böyle bir ilkenin gereksizliği tartışılmazdır.
1921 anayasasını mal bulmuş Magripli gibi sahiplenenlerin bugün yaşananlar konusundaki görüşleri de merak konusudur.
Türkiye 20 yıldır derinden sarsılıyor. Bu sarsıntılar son yıllarda yıkıcı etki gösterir oldu. Yaşamın her alanına egemen kılınan dinci-gerici baskı çocuklarımız üzerinde çok daha derin izler bırakıyor.
Kuran kurslarında tecavüze uğrayan çocuklarımız.
Cin çıkartacağım diyerek tecavüz eden sözde hocaların saldırısına uğrayan çocuklarımız.
Son olarak 6 yaşında hem de babasının onayıyla müridine sunulan çocuğumuz. Bunun adı açıkça tecavüzdür. Büyüklerinin rızası bu olaydaki “alçaklık” katsayısını artırmanın ötesinde anlam taşımamaktadır.
Cumhuriyeti kuranların yolundan ayrılmak çocuklarımızı da tecavüz nesnesine indirgemek anlamına gelmiştir. Çocukların yaşadığı ve geri dönüşü olanaksız incinmeyi çok daha fazla önemsemek ve öncelemek zorunluluğu açıktır.
Mustafa Kemal Paşa Doğu cephesinde savaşmayı (1916-1917) sürdürmektedir.
Muş yakınlarında tanık olduğu bir olay yürek parçalayıcıdır.
“Bir çocuk önde giden bir kadınla erkeğin peşindedir. Bir yandan onlara yetişmeye çalışırken diğer yandan gözyaşı dökmektedir.”
Mustafa Kemal Paşa erişkinlere seslenir.
“Neden çocuğunuzu geride bırakıyorsunuz?”
Aldığı yanıt :
“O bizim çocuğumuz değil ki!”
Belli ki çocuk anasını babasını yitirmiştir. Umarsızlıkla anası babası yerine koyduklarına sığınmaya çabalamaktadır.
Kurtarıcı ve kurucu olarak tüm Türk çocuklarının babasıdır hiç kuşkusuz Atatürk.
Her ne kadar biyolojik olarak evlat sahibi olmasa da iki elin parmaklarına varan sayıda evlat edinmiştir.
Cumhuriyeti kurmadan önce Çocuk Esirgeme Kurumu kurucusu Dr Mehmet Fuat Umay’ın ABD yollarına düşerek çocukları sahiplenmedeki çabalarını daha önceki bir yazımda konu etmiştim.
Atatürk’ün otuzlu yıllarda Yalova yakınlarında rastlaştığı Sığırtmaç Mustafa’nın elinden tutuşu ve içinde bulunduğu durumdan kurtararak Türk ordusunun bir subayı olmasındaki eşsiz katkısı da bilinmeyi hak eden bir öyküdür.
Sığırtmaç Mustafa yokluk yıllarında babası tarafından Yalova’da bir çiftlik sahibine 3 TL aylıkla yanaşma olarak verilir. Böylece sofradan bir tabak eksilirken aile bütçesine biraz olsun katkı da sağlanmış olacaktır.
Yıl 1929!
Atatürk beraberindekilerle birlikte Yalova’daki çiftliğe giderken yolda sığırtmaç Mustafa’ya rastlar.
Tanışırlar!
İki Mustafa bir araya gelmiştir. Sığırtmaç Mustafa karşısındakinin kim olduğunu anlayınca şaşırsa da söyleşmeyi sürdürür.
Atatürk’ün, bir yıllık kazancı olan 36 TL vermek istemesi karşısında rahatsız olur sığırtmaç Mustafa. Almak istemez! Yanındaki bir avuç ceviz karşılığında kabul eder 36 TL’yi.
Biyolojik evladı olmayan Atatürk’ün çok sayıda evlatlığı olduğundan söz etmiştik. Yurdun hemen her köşesinden evlatlar edinmiştir. Sığırtmaç Mustafa onlara eklenmiştir.
Kısa süre sonra sığırtmaç Mustafa Yalova’dan alınır ve İstanbul’a getirilir. Önce hastaneye yatırılarak derlenip toparlanması sağlanır.
Ardından ver elini okul!
Kurtarıcı, kurucu ve devrimci önder, insanının yazgısını değiştirmeyi sürdürmektedir.
Yalova’da yokluk ve yoksunluk içinde kıvranan Sığırtmaç Mustafa’nın yaşadığı “Cumhuriyet Kimsesizlerin Kimsesidir” gerçeğiyle tanışmaktır.
Kuleli askeri lisesini bitirdikten sonra şanlı Türk ordusuna subay olarak katılmıştır.
Tarikatların ve onların arkasına saklanan alçakların kadınlara ve çocuklara bakışı iktidarın da gözetimi ve koruması altında sınır tanımaz bir noktaya erişmiştir.
Bu duruma son vermek Türk Milleti’nin elindedir.
Altı yaşında evlendirilen, 10 yaşında tecavüze uğrayan çocuğun yaşamında açılan derin yarayı iyileştirecek bir sağaltım ne yazık ki yoktur. Çocuklar geleceğimiz olduğuna göre bu çocuklar, dolayısı ile de geleceğimiz yitirilmektedir.
Cumhuriyeti kuranlara saygısı ve sevgisi olmadığı artık açık şekilde ortaya çıkan ve iktidarda kalmaktan başka amacı kalmamış olan bu iktidardan arka bahçesi de olan tarikatlara çıkışmasını ummak gerçekçilikle bağdaşmaz.
Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da Cumhuriyet ayarlarına dönmek olmazsa olmaz gerekliliktir.
Yokluğunda da hakkında kitaplar yazılan, hemen her gün bilinmeyen bir yanı gün yüzü gören Atatürk’ün üzerinde görece az durulan yanlarından birisi de doğaseverliği ve dolayısı ile de çevreciliğidir.
İlköğretim kitaplarında hemen herkesin okuyarak belleğine işlediği bilgilerden birisidir çocukluğunda tarlalarda karga kovaladığı. Küçük yaşlarda doğayla, tarımla iç içe olduğunu anlatır bize kalıplaşmış bu bilgi. İlerleyen yıllarda tutkuya dönüşecek olan kitap sevgisinin yanı sıra onun doğa sevgisinin temelleri de çocukluk yaşlarında atılmış olmalıdır.
Savaşı, savaşmayı çok iyi bilen Atatürk zamanı gelince kılıcı bir yana bırakıp, sabanın başına geçebilendir.Sabanı da kılıç kadar etkili bir gereç olarak tanımlaması da bundandır.
Atatürk’ün doğa sevgisine değinmeyi örneklerle sürdürelim.
Ağaç ve Atatürk
Atatürk’ün gözyaşı döktüğüne ilişkin bilgiler oldukça sınırlı.
Onu ağlatan olaylardan birisi Çanakkale Savaşları sırasında yaşadıklarıdır kaynaklara göre.
Bir diğeri ise Ankara’daki bir ağaç içindir. Köşkten meclise giden yol üzerindeki bir iğde ağacını neredeyse her gelip geçişinde selâmlarmış. Bir seferinde ağacın yerinde olmadığını görünce sormuş, soruşturmuş. Ağacın yol genişletmeye kurban gittiğini öğrenmiş. Bir yandan gözyaşı dökerken diğer yandan keşke bilseydim, onu kesmemenin bir yolunu bulurdum diyerek ağlamış.
1930’da Yalova’daki köşkün yanı başındaki bir ağacı kurtarmak için koca köşkü raylar üstünde yürüttüğünü öğrenmeyen kalmamış olsa gerektir. Böylesi karmaşık bir işin 3 günde tamamlanmış olması şaşırtımızı artıracaktır kuşkusuz. Bu yapılanla bir ağacın kurtarılmasının yanı sıra hem yönetenlere hem de topluma “önce doğa” diyen etkili bir ileti verilmiştir.
Günümüzde para başta olmak üzere pahada ağır ne varsa yürütenlere inat, Atatürk bir ağaç için yapıyı yürütmüştü.
Bir başka örnek Çankaya köşkünde yaşanır. Atatürk’ün geçiş yolunu kapatan ağacı kesmek isteyen görevlilere çıkışır. Ağaç kesilmez. Yolun düzeyi düşürülerek sorun giderilir. Canlının ve canlılığın kutsallığına, dokunulmazlığına bundan daha iyi bir gönderme olabilir mi?
Ankara ve Atatürk
“Kılıç kullanan kol yorulur, nihayet kılıcını kınına koyar ve belki o kılıç küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Fakat saban kullanan kol gün geçtikçe daha ziyade kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur.”
(Mustafa Kemal Atatürk)
Ankara ülkenin kalbindeki kasabadan başkente dönüşebildiyse, çağdaş ve yaşanabilir bir kent olabildiyse bunun gizini Atatürk’ün kılıçlı savaşı yerinde bırakıp sabanlı savaşa girişmesinde aramak gerekir.
Sabanlı savaşını Ankara’yı başkent yapmaktan öteye geçirip Ankara’da doğayla etkileşime taşımıştır.
Ankara’nın başkent yapılmasına yabancıların direnç gösterdiği çok iyi bilinir. Ama, içeriden karşı çıkışlar çok da bilinmez. Kurtuluş Savaşı’nda üstüne yürüyen yedi düvele içteki koro da katılmıştır.
Bu tartışmalar sırasında Falih Rıfkı’nın “Nasıl bir Ankara?” sorusunu yanıtı anlamlıdır :
“Ya yeşil bir Ankara, ya da hiç.”
Ankara’da çiftlik kurmak için yer ararken önüne konan pek çok seçeneği elinin tersiyle itmekten geri durmaz. Atatürk Orman Çiftliği’ni en çorak, en verimsiz görünen yerde kurar. Böylelikle iki ileti vermek istemiş olabilir mi?
İlki sabanlı savaşımın hak ettiği ilgiyi emekle, uğraşıyla görmesi.
İkincisi, Anadolu’nun yoksul, yoksun ve yorgun köylüsüne örnek olmak istemesi.
Ortada Çevre Günü’nün adı yokken çiftliğin kuruluşunun 8. Yıldönümü Çiftlik Günü (Yaza Giriş Bayramı) olarak 25 Mayıs 1933 yılında yine çiftlikte yetiştirilen ürünlerin eşliğinde sunulan ayranla kutlanmıştır. Çevre Günü’nün öncülü saymak olasıdır bu günü.
Keyfiniz kaçacak ama bir gerçeği söylemeden bitiremem bu bölümü. Bugün Ankara’nın kıvanç ve övünç yapıtı olması gereken Atatürk Orman Çiftliği alanının % 95’i yağmalanmıştır.
Bu arada, her ne kadar tarımsal üretim örneği olarak kurulmuş olsa da Atatürk Orman Çiftliği’nde doğanın önemli öğesi olan hayvanlar unutulmamıştır. Hayvana ilgiyi ve sevgiyi aşılamak amacıyla bir de hayvanat bahçesi kurulmuştur. Yağmalanan çiftlik alanında kurulan bir sözde parkta yer alacak dinozor maketlerine harcanan parayı düşünmemek ve açılmadan kapanan milyarlarca liralık yatırıma bakıp da öfkelenmemek ne olası!
Biyoyakıt ve Atatürk
Henüz öğrendik ki Atatürk kimilerinin utanç duyduğu, küçümsediği ve her fırsatta aşağıladığı otuzlu yıllarda biyoyakıt üretimine de ön ayak olmuş. Bu da yetmemiş! Köylüye bu yakıtı bedelsiz olarak dağıtmış.
Bu can alıcı uygulamasıyla bir yandan petrole bağımlılığı yenme adımı atarken diğer yandan da tarımı özendirme doğrultusunda önemli bir davranış sergilemiş. Böylelikle o yıllarda adı bile anılmayan çevrecilik bağlamında eşsiz bir örnek sunmuş.
Koliba
Atatürk Ankara’da soluklanmak istediğinde bir fırsatını bulup Söğütözü’ne gidermiş. Yüze yakın söğüt ağacının bulunduğu Söğütözü’nde “burada bir kulübem olsaydı” dileğini sesli olarak dile getirmiş. Çevresindekiler hemen yapalım demişler. Atatürk’ün öne sürdüğü koşula bakınız :
“Buradaki söğüt ağaçlarını ellerimle sökerim, başka bir yerde yeşerdiğini gördüğümde buraya bir kulübe yapılmasına onay veririm.”
Kesinlikle şaka yapmamıştır. Her sabah işçilerle birlikte erkenden kalkıp 20-30 söğüt ağacının özenle yerinden alınıp yaşam bulacakları başka bir yere taşınmasına katılmıştır. Taşınan ağaçların hepsi tutmuştur. Koliba gönül rahatlığıyla yapılabilmiştir.
Bugün cam, çelik, beton yığınları arasında kaybolmuş gibi görünen kolibanın verdiği ders canlıdır. Elbette ders almak isteyene. Atatürk Orman Çiftliği’ni yağmalayanlar, kolibanın çevresini görgüsüzce talan edenler, ülkemizin dört bir yanındaki güzellikleri acımasızca yok edenlerin karşısına dikilmek için eşsiz bir güç kaynağı olduğu kuşkusuzdur.
Koliba
Atatürk kolibada
Atatürk ve çiçek
Atatürk’ün en çok gülü ve karanfili sevdiğini yazar kaynaklar. Ayrıca, Noel yıldızı ya da Poinsettia olarak da bilinen kırmız renkli bir çiçeğe adını verdiğini ekleyelim. Ülkemizde yetiştirilmesine ön ayak olduğu bu çiçek kasım ve aralıkta açıyor. Noel süslemelerinin vazgeçilmezidir. Şikago’daki Vanderbilt Üniversitesi’nde yetiştirilen, anavatanı Orta Amerika olan bir çiçeğe yetiştiricilerinin önerisiyle Gazi Atatürk adı verilmiştir. (Cumhuriyet, 8 Temmuz 1935)
Atatürk’ün doğa sevgisinin içtenliğine ve ilkeliliğine çiçekle ilgili bir başka örnek. Atatürk, hastalığının ilk dönemlerinde Çankaya’da dinlenirken Keçiören’den bir demet çiçek getirirler. Çiçekleri görür görmez : “Ne güzel bahar gelmiş” dedikten hemen sonra ekler “Bizim birkaç günlük göz zevkimiz için bu çiçekleri meyve vermekten alıkoymuş olmuyor muyuz?”
Atatürk’ün doğa ve çiçek sevgisine eklenmesi gereken bir başka ayrıntı var ki son derece önemli. Atatürk Orman Çiftliği’ndeki seradan hoşuna giden birkaç saksı çiçeği Çankaya köşküne getirtir. Çiçek severliğini dürüstlüğü ve kamu malına duyarlılığıyla tamamlarcasına kendi adına kesilen fatura karşılığı olarak çiçeklerin parasını son kuruşuna dek kendi hesabından öder.
Atatürk çiçeği
Toprak-Yaprak-Bayrak
Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili pek çok betimlemeye TOPRAK-YAPRAK-BAYRAK eklense iyi olmaz mı? Toprak yaprağın, yaprak da vatanın ve dolayısı ile bayrağın güç kaynakları olarak tanımlanamaz mı?
Yüz yıl önceden bugüne iletidir bence.
Atatürk duygusallığının yanı sıra ölümünden sonrasını konuşacak denli gerçekçi bir kişilik. Alçakgönüllülüğü görkemli bir anıtsal gömütü dile getirmesine engeldir kuşkusuz. Ama, bir tek isteği vardır.
“Milletim beni nerede yatırırsa yatırsın. Yeter ki unutmasın!”
Milleti onu yurdun dört bir yanından ve Kıbrıs’tan gömütüne gönderdiği topraklarla bir bakıma kalbine gömmüştür.
Anıt Kabir’de kurulan Barış Parkı dünyanın 23 ülkesinden gönderilen pek çok tür ağaca yaşam verdi. Üçlemenin yaprağı, vatan toprağında ve bayrağı altında böylelikle ölümsüzleşmiştir. Hem de onun gömütünde.
Toprak ve yaprak aracılığıyla bayrak güzel bir doğada dalgalanmıştır onun yaşamı boyunca.
Yazının sınırlarını zorlamamak bakımından çoğaltılabilecek örnekleri okurun araştırmasına bırakmak iyi olacak.
Bu birkaç örnek bile Atatürk’ün hatırı sayılır bir doğasever ve dolayısı ile çevreci olarak anılmasına yetip de artmaz mı?
Köylü milletin efendisidir sözüyle örtüşen, köylüyü can kulağıyla dinleyen, onu önemsediği her halinden belli olan Atatürk
Kaynakça
Doğa ve Çevre Anlayışıyla Atatürk, İlknur Güntürkün Kalıpçı, Epsilon Yayınları, 2015.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi Selvi hanımı uyuyor gösteren görsel sosyal medyayı salladı. Her şeyden önce görseller her zaman gerçeği yansıtmaz ilkesine vurgu yapmakta yarar var. Uyanık birini uyuyormuş gösteren bir fotoğraf çekmeniz için çok da becerili olmanız gerekmez. Şans biraz yanınızdaysa böyle bir kareyi almanız işten değildir.
Atatürk üzerine ciltlerce kitap yazmış olan Yılmaz Özdil de bu tartışmaların orta yerinde. Anlaşıldığı kadarı ile kimilerinin içinde hiç ölmeyen ve bulduğu her fırsatta devinime geçen bir magazin ruhu var.
Yılmaz Özdil’in savunmasına bakar mısınız?
O görseli CHP’nin medya bürosu servis etmişmiş.
Kuşkusuz öyledir.
Burada tartışılması gereken görseli kimin servis ettiği kadar kimin paylaştığı olmalıdır.
Selvi hanımın gözlerinin kapanmış olması mıdır bu olayda odaklanılması gereken?
Böyle bir görseli paylaşarak söz konusu toplantıda göz ardı edilmemesi gereken ayrıntılar perdelenmiş olmuyor mu?
Türkiye iktidarca yağmalanırken ve talan edilirken muhalefetin işi tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaşmış olmuyor mu? Ekonomik krizin yarattığı hoşnutuszluk da eklendiğinde güncel iktidarın iktidarla ilişkisi pamuk ipliğiyle açıklanacak denli zayıflamış olmuyor mu? Ustaca bir vuruş ülkedeki iktidar değişimi gereksinimini yaşama geçirmez mi?
Durum böyleyken, ekonomiyi kurtarmayı 100 milyar dolar bulmaya indirgemek iktidarının hemen her gününü sıcak para bulma uğraşıyla geçiren iktidara yaşam öpücüğü vermek anlamına gelmiyor mu?
Türkiye’de sayamayacağımız kadar çok olan milli ekonomi uzmanı varken uzaklarda kurtarıcı aramak ve bulmak, bununla da yetinmeyip toplumun önüne bir hünermiş gibi sunmak eleştiriyi ve sorgulanmayı hak etmiyor mu?
Birisinin aklına geldi de sorguladı mı bilmemekle birlikte ülkenin başkenti Ankara yerli yerinde dururken, ekonomik kurtuluş reçetesini İstanbul’dan duyurmak kurucu partiye yakışıyor mu?
Selvi hanımın uyuklayan görseline gösteriğdi ilgiye bakılırsa Özdil sıkça yinelediği “CHP kurtulmadan Türkiye kurtulmaz” tezinden vazgeçmiştir.
Sorular çok olmakla birlikte yer sınırlı, zaman kısıtlı.
Magazin tadında bir görsel paylaşımı üzerinden ilgi çekmek, beğeni almak düzeysizlik, niteliksizlik, sığlık değilse nedir?
Bir de bunu yapanın ilgi görme ve beğeni alma gereksinimi içinde olmadığı gerçeği anımsandığında yaşananın ürperticiliğini anlamak kolaylaşacaktır.
Her fırsatta siyasileri suçlamak, onları yetersizlikle etiketlemek hiç kuşkusuz doğru olsa da işin kolayı.
Gazetecisi, aydını, okuryazarı böyle yaparsa siyasetçiye nasıl kızabiliriz diye düşünmekten alamadım kendimi!
Yazıklar olsun…
Not : Yapılana inat bu görseli paylaşmıyorum. Hem önem taşımadığı hem de asıl fotoğrafın görülmesini engellediği için. Bu görseli sorumsuzca ve gereksizce paylaşanların Selvi hanıma özür borçlu olduklarını anımsatarak…
Kitap ediniminiz okuma hızınızın önünde olunca doğal olarak sıraya koyuyorsunuz. Beklesin okurum diyerek.
Mustafa Kemal’in askeri Orkun Özeller’in “İncirlik Ağacı” edinildikten sonra okunma için sıraya konmuştu. Sırasını bekleyecekti. Savunma Bakanı’nın çuvalcılardan madalya almış olduğunun anımsatılması sövgüye varan kabalıkla yanıt bulunca benim gözümde bakanlar kurulunun devlet terbiyesi almış olduğu izlenimi veren üyesinin yaldızları dökülmüş oldu.
Bir yanda çuvalcıdan madalya alan ve bu eylemi “kim almadı ki?” sözleriyle savunan, diğer yanda ABD madalyasını elinin tersiyle iten. Bunu yaparken de açıklığı elden bırakmayan, terör sevicisinin madalyasını almam diyebilen.
Olay gündemin başına yerleşince hiç olmazsa göz atmalıyım diyerek elime aldım “İncirlik Ağacı”nı. Birkaç saat içinde kitabı bitirmeye yaklaştığımı fark ettim. Kısa süren bu okuma serüvenim o birkaç saatle karşılaştırılamayacak ölçüde bilgi ve birikim kattı dağarıma.
Orkun Özeller, kitabı konuşur gibi yazarak okumayı kolaylaştırmış.
Okurken, yazarla söyleşir gibi olduğumu duyumsadım.
Açıklık ve anlaşılırlık ön plandaydı kitap boyunca. Askerlik uğraşının dışındakilerin olanı biteni anlaması olanaklı kılınmış oluyordu böylelikle.
Bir yanda “herkes aldı, ben de aldım” demekte sakınca görmeyen öncenin genelkurmay başkanı, şimdinin savunma bakanı.
Diğer yanda, ABD madalyasını geri veren yürekli, bilinçli ve kararlı duruş.
Rütbesi ve konumu ne olursa olsun! Kararlı ve bilinçli kişilerin her koşulda yapabileceklerinin olduğunu kavratan bir tutum.
Adamsendeciliğin, duyarsızlığın önde gelen sorunumuz olduğunu düşündürüyor kitabın hemen her sayfasındaki yaşanmışlıklar.
Kitaptan edindiğim bir başka izlenimi paylaşmazsam eksik bırakmış olurum.
Millet olarak eşsiz özelliklerimiz olduğu kuşkusuz. Vatanseverlik ve insancıllık konusunda sınırsız övünç kaynaklarımız olduğu da tartışılmaz.
Göz ardı edemeyeceğimiz eksikliğimiz bu dünyada yalnız olduğumuzu, bizden başkasının yaşamadığını düşündüren davranışlarımıza eklenen özeleştiri kültürü yoksunluğumuzdur. Yazar, içtenlikle ve açıklıkla kendisini eleştirerek vurgu yapıyor bu önemli eksikliğimize. Kitaptan çıkardığım önemli derslerden birisi olarak bu önemli noktaya değinmeden geçemezdim.
Türkiye’de bir süredir ortama egemen olan söylem : “yerli ve milli” olmak. Hemen her günümüz bu söylemi işitmeden geçmez oldu. Olmamasındansa olması iyidir diye düşünülebilir. Ama, içi doldurulmadan söyleme indirgenen, kitlelerin gözünü boyamaktan öteye geçmeyen “yerli ve milli” söyleminin sorgulanması da bir o kadar gereklidir.
Özellikle, “herkes aldı, ben de aldım. ne var bunda” denilebilen ortamda bu sorgulama ivedi gerekliliktir.
Çuvalcının madalyasını göğsünüzde taşıdığınız sürece “yerli ve milli” olmanız olası değildir.
Yayılmacının madalyası utanç kaynağıyken, böylesi bir madalyayı kendinizden uzak tutmanız övünç kaynağınız oluverir.
Saraçoğlu TIME dergisine kapak olmuş 5 Türk’ten biridir.
Fenerbahçe’nin bir spor kulübünden çok daha ötede bir anlam taşıdığı hemen herkesin uzlaşı içinde olacağı gerçektir.
Durum böyle olunca, Fenerbahçe topluluğunun atacağı adımları ölçüp biçmesi ve özenli olması gereği de ortaya çıkar.
Geçtiğimiz günlerde basına düşen bir haber ilgi çekici olduğu kadar heyecanlandırıcıydı.
Doğrudan Fenerbahçe Spor Kulübü kaynaklı olmayan habere göre Fenerbahçe 1907 Derneği Şükrü Saraçoğlu stadının adının Atatürk olarak değiştirilmesini önermekteydi. Atatürk’ün ve en büyük eseri Cumhuriyet’in yerden yere vurulduğu günümüz Türkiyesi’nde bu önerinin ilgi görmemesi olanaksızdı.
Yine de üzerinde düşünülmeliydi.
Her şeyden önce stadın adının değiştirilmesi doğrultusunda bir kamuoyu beklentisi var mıydı?
Tabandan gelen böylesi bir istek söz konusu muydu?
Bu sorulara EVET yanıtı vermek olası değildir.
Stada adını veren Şükrü Saraçoğlu Fenerbahçe’de 17 yıl başkanlık yapmış olmasının yanı sıra Milli Mücadele’den başlayarak Cumhuriyet’in kuruluşuna, devrimlere ve Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını korumaya uzanan bir emek ve birikim sahibi kişilik. Adı ve varlığı Cumhuriyet’le özdeşleşmiş Saraçoğlu adının silinmesi (yerine Atatürk adı konacak olsa bile) Cumhuriyet’e Atatürk adı kullanılarak saldırı anlamına gelen bir girişim.
Böylesi bir girişimin Atatürk’ün en büyük eseri olarak tanımladığı Cumhuriyet’e ve dolayısı ile Ata’nın aziz anısına saygısızlık anlamı taşıyacağı da açıktır.
İyi niyetinden kuşku duyulamayacak ve toplumun da desteğini alacağı tartışmasız olan bu ad değişikliğinin gözden geçirilmesi dileğiyle Fenerbahçe Spor Kulübü’ne başvuruda bulunma gereği duydum.
Göz önüne alınması ve hatadan dönülmesi önde gelen beklentimdir.
“Böyle bir değişiklik kimleri sevindirir?” sorusunun yanıtı da doğru yönlenmede işe yarayacaktır.
Fenerbahçe Spor Kulübü’ne başvuru dilekçem :
Fenerbahçe Spor Kulübü
Yönetim Kurulu Başkanlığına
İSTANBUL
Fenerbahçe Spor Kulübü futbol takımının iç saha maçlarını oynadığı Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Fenerbahçe Stadı’nın adının Atatürk olarak değiştirilmesi önerisine basında rastladım.
Cumhuriyet ve Atatürk hiç kuşkusuz en önde gelen iki değerimizdir. Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bu iki değere tutkulu bağlılığı da hiçbir kuşkuya yer vermeyecek denli açıktır.
Ancak, Şükrü Saraçoğlu adından vazgeçmenin yine de yanlış olacağı kanısındayım.
Kulübünüzün resmi internet sitesinde kulübün 17 yıl süreyle başkanlığını yapmış Saraçoğlu hakkında bilgilendirme var. O bilgiler de son derece değerli olmakla birlikte birkaç ekleme yapmakta yarar görüyorum :
Şükrü Saraçoğlu İzmir’in işgali haberini alır almaz öğrenim amacıyla bulunduğu İsviçre’den arkadaşı Mahmut Esat (Bozkurt)’la birlikte bir İtalyan gemisinin kaçak yolcusu olarak Anadolu’ya koşandır. Geldiği Anadolu’da Milli Mücadele’ye katılanlardandır, Cumhuriyet’i kuranlardandır. Başka deyişle KURTARICI ve KURUCU kadrodandır.
Şükrü Saraçoğlu bunca yararlılığına ve bulunduğu konuma karşın maça girmek için bilet kuyruğunda bekleyebilen erdemliliktir.
Şükrü Saraçoğlu yakalandığı hastalığın tedavisi için yurt dışına gitmek için kullanabileceği devlet olanaklarını elinin tersiyle itendir. Bu amaçla alçakgönüllü kişisel varlığını gözünü kırpmadan kullanandır.
Şükrü Saraçoğlu son derece zorlu ve duyarlı bir dönemde başbakanlık yapandır. Bu sırada bir yandan ülkeyi yönetirken diğer yandan da var gücüyle Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’nın yakıcı ateşinden uzak tutabilme başarısını gösterendir.
Bu çabalarının bir parçası olarak yürürlüğe sokulmasında rol oynadığı Varlık Vergisi uygulaması onu Cumhuriyet düşmanlarının boy hedefi yapmıştır. Bu konuda kıyasıya eleştirilen Saraçoğlu’nun yerinde olsalardı ne yaparlardı? Her nedense onu vicdansızca boy hedefi yapanlar bu sorunun yanıtını vermekten kaçınmaktadırlar.
Örnekler çoğaltılabilse de burada kesmekte yarar görüyorum.
Şükrü Saraçoğlu’yla ilgili olarak yazar Özdemir İnce’nin “Cumhuriyet’in Üç Fedaisi” kitabı oldukça yararlı bir kaynaktır.
Diğer yandan, Cumhuriyet gazetesi vakfı başkanı Alev Coşkun’un da bu konuda çalışması olduğunu biliyorum.
Tarihsel gerçekler göz önüne alındığında stadın adından Şükrü Saraçoğlu’nun silinmesi açıklanamaz bir yanlış olacaktır. Atatürk kullanılarak Cumhuriyet’e fedai olmuş bir kişiden vazgeçilmesi her şeyden önce Atatürk’ün yüce anısına saygısızlık da olacaktır.
Her ne kadar bu öneri sizden kaynaklı değilse de tarafınızın öncülüğü ve desteği olmadan yaşama geçmesi olanaklı görünmemektedir.
Şükrü Saraçoğlu adından vazgeçilmesi kimleri sevindirir sorusuna bulacağınız yanıtlar alacağınız tutumla ilgili yol gösterici olacaktır.
Kumpaslara ve saldırılara karşı kararlı direniş ve dik duruş sergilemiş olan Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bu önemli konuda yanlışa düşmemesi biricik dileğimdir.
Geçtiğimiz Pazar günü (27.11.2022) Göztepe Gürsel Aksel Stadı’nda yaşananlar tarihin utanç sayfasındaki yerini aldı. Kırk yıldır İzmir’de yaşayan ve bu kente tutkuyla bağlı olan, burada yaşamaktan gurur duyan birisi olarak utancımı ve acımı sözcüklerle tanımlamam kolay değil.
Futbol dünya ölçeğinde kirlilik yaşayan bir etkinlik. Spor olmanın ötesine geçerek endüstriyelleşti. Hatta, kimilerinin savına göre finansallaştı. Kirli kupa Katar’da sürerken birileri biz de varız. Bizi de görün mü demek istedi?
Kendi deneyimimle başlamış olayım.
On yıllarca aradan sonra geçen yıl olayın yaşandığı staddaki bir maça gittim. Salgından kaynaklı yalıtılmışlığı bir açık hava etkinliğiyle sonlandırma isteğiydi belki de bu maç serüveni. Oysa, günden güne kirlenen futbola olan ilgim ilk gençlik yıllarındaki ilgisini neredeyse yitirmişti.
Maça girerken uygulanan güvenlik önlemleri biraz sıkıcı olsa da gerekliydi diye düşündüm. Hatta, yağışlı bir günde şemsiyemizin bile alıkonulmasını saygıyla karşılamayı yeğledim.
Stadın içinde polis oldukları anlaşılan birilerinin sürekli tribünleri gözetlediklerini ve video kameralarla görüntülediklerini fark etmemem olanaksızdı.
Passo lig uygulaması gereğince herkesin oturduğu yer belliydi. Anladığım kadarı ile olası olumsuzluklar görüntülerle saptanabileceği için olumsuzluğa yol açanın kolayca belirlenmesi amaçlanmaktaydı. Kendi kendime ne iyi dedim. Hiç olmazsa bu ortamda şiddete hoşgörü olmaması hoşuma gitmişti.
O maçtan sonraki haftalarda tv’den izlediğim birkaç maçta (birisi İzmit’te oynanan Kocaelispor-Altınordu maçıydı) sahada pet şişe adaları oluştuğunu gördüm. Atılan pet şişelerin sporculara da isabet etmesine karşın hakemin olanları görmezden gelmeyi yeğlemiş olmasına şaşırdım. Her konuda olduğu gibi bu konuda da belirlenmiş bir ölçüt yoktu anlaşıldığınca. “Bırakınız yapsınlarcılık” iş başındaydı.
Dünyada ve Türkiye’de futbolun kötü yönetildiği, yozlaşmaya açık hale getirildiği kuşkuya yer bırakmayacak denli açıktır.
Hatta, denebilir ki “futbol asla sadece futbol değildir”.
Gürsel Aksel’deki utanca geri dönecek olursak!
Stadın içine şemsiye bile sokulmazken bir kişinin ağır yaralanmasına yol açan fişekler nasıl olup da sokulabilmiştir?
İzleyicileri orada bulundukları sürece göz hapsinde tutabilen güvenlik güçleri nasıl olup da sahaya inen sınır tanımazın köşe gönderi direğini yerinden söküp Altay kalecisini hastanelik etmesine izin verebilmişlerdir?
Çok açıktır ki güvenlik güçlerinin hatası, eksiği vardır.
Federasyonun hatalarına ilişkin gözlemimi daha önce paylaşmıştım.
Hata kaynakları listesine kulüpleri ve kulüp yönetimlerini eklemek de kaçınılmazdır. Sportif başarıya odaklanan, bunu hemen her şeyin önüne koyan anlayışların ve o anlayışların yansıması olan söylemlerin ivedilikle gözden geçirilmesi gereklidir.
Aynı kentin sokaklarını ve başka her türlü ortamını paylaşanların iş maç izlemeye gelince yan yana gelemiyor oluşları üzücü olduğu kadar düşündürücüdür.
Yazının başına dönerek futbolun kirli yüzünün İzmir’de kendisini göstermiş olmasının umarı da bu kentten çıkmıştır diyeceğim.
“İyi birey, iyi vatandaş, iyi futbolcu!” üçlemesiyle sportif başarıdan önce gelmesi gerekenlerin altını çizen Altınordu kulübümüze saygılarımızı sunmazsak eksik bırakmış oluruz.
Altınordu yalnızca İzmir’in değil Türkiye’nin rol modeli olmayı hak etmiştir.
İzmir’de yaşayan birisi olarak Gürsel Aksel’de yaşananlar utanç kaynağım oldu.
İyi ki Altınordu var diyerek kıvanç duyuyor, teselli buluyorum.
Sporu, özellikle de futbolu içine düştüğü bataktan kurtarmak zor olsa da olanaksız değildir.
Osmanlı’ya dayanan bir madalya geleneğimiz var. Özellikle çağdaşlaşma çabalarıyla birlikte yaşamımıza girmiştir.
Osmanlı’nın teknoloji üretmese de teknolojik ürünleri tüketme konusunda hatırı sayılır bir ünü olduğunu ekleyelim. Telgrafın bulunuşundan kısa süre sonra Osmanlı ülkesi telgraf ağı bakımından dünya beşinciliğine tırmanmıştır. Hatta, telgrafı bulan Samuel Morse’a Mecidiye nişanı bile verilmiştir.
Bugün için bu toprakların en değerlisi İstiklâl Madalyası’dır. O madalya sahiplerinin hiç biri aramızda olmasa da emanetçileri için son derece değerli bir nesne olduğu tartışmasızdır.
Devletlerin başka devletlerin yurttaşlarına madalya sunduğuna sıkça rastlanır. Özellikle, ABD NATOculuk kapsamında kullanır madalyayı. Ülkemize değil ama ABD’ye hizmetin göstergesidir. Ne yazık ki bu kapsamda sayısız madalya dağıtılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı yapmış, bugün Milli Savunma Bakanlığı koltuğunda oturmakta olan Hulûsi Akar’ın TBMM’de bakanlığının bütçe görüşmeleri sırasında kendisine yöneltilen soruya/saptamaya verdiği karşılık yürek parçalayıcı olmuştur.
Bağlantıdaki diyaloğu izleyince iki nedenle ürperdim, yerin dibine geçtim.
Öncelikle, eskinin Genelkurmay Başkanı, şimdinin Milli Savunma Bakanı’nın madalyayı alma gerekçesi dehşet vericiydi.
“Herkes aldı, ben de aldım. Almayan mı var?” pişkinliği verdiği bilginin doğru olmamasıyla da irdelenmeyi gerektirdi. Komutanlık yaptığı orduyu tanımadığını da gösteren sözlerdi.
Kendisine Beyazıt Karataş ve Orkun Özeller demekle yetiniyorum.
Sosyal medyada rastladım. Orkun Özeller albayımız Akar’a konuyla ilgili kitabını imzalayarak göndererek büyük incelik sergilemiş.
Diğer yandan, İzmir Milletvekili Aytun Çıray’la diyaloğunun sonlarında, yapılan saptamadan ileri derecede rahatsız olduğu anlaşılan Akar “nah alırsın” diyerek taçlandırmış sözlerini.
Artık çok açıktır ki, kabalık ve küfürbazlık ülkemizde tepeden aşağıya ilerleyen bir olumsuzluğa dönüşmüştür. Cumhurbaşkanı’nın “sıkıysa” dediği yerde bakanın “nah alırsın”ına şaşırmamak gerekir.
Yerli ve milli söylemlerinin ortamdan eksik olmadığı günümüzde, Akar’ın sözü içtenliğini ortaya koyması bakımından yararlı olmuştur.
Yerli ve milli olmak sözlere yansıdığı kadar kolay değildir.
Her şeyden önce içtenlik gerektirir.
O da yetmez!
Bağımsız bir ülkenin bağımsız devlet yetkilisi olmayı da gerektirir.
İkisi olmadığında “yerli ve milli” ucuz söylemin ötesinde değer taşımayacaktır.
İnsanlık şu günlerde Katar’da sahnelenmekte olan şişkin cüzdan arsızlığına fırsat vermekle ne kadar utansa yeridir. Sporda ve özellikle de futbolda kendisini gösteren yolsuzluk ve ahlâksızlık bu kupayla birlikte iyiden iyiye açığa çıkmıştır.
Katar 2022 için 2015’te yapılan oylamada şişkin cüzdanlı görgüsüzlerin 15 Afrika ülkesinin yetkililerine (ülke federasyonuna değil) cömert bağışlarda bulunduğu ortaya çıkartılmıştı. Tam bir kabile anlayışı. Gocuklu celep hoşnut kılınırsa sürünün de hoşnutluğu sağlanmış olur ilkesi.
Bu utancın ortaya çıkmasındaki payı yadsınmaz olan önceki FİFA Başkanı Sepp Blatter “Basra harap olduktan sonra” Katar 2022’nin “hata olduğunu” kabullenen açıklamalarda bulunmuştu.
Basında Blatter öncesinin Başkanı Brezilyalı Havelange ve iki FİFA yetkilisinin hesaplarına birer buçuk milyon dolar yatırıldığı bilgisine de rastlanmıştı.
Blatter’in günah çıkartmaya eşdeğer açıklamalarında UEFA’nın önceki başkanlarından Fransız Platini suçlanmıştı. Platini’nin, eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy aracılığıyla Katarlılarla verimli bir diyalog kurduğu ve bu verimli diyaloğun meyvesi olarak Katar 2022’nin olgunlaştırıldığından söz edildiği de biliniyor. Bilinmeyense bu meyve olgunlaşırken Sepp Blatter’in hangi verimli meyveyi topladığıydı. Gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğuna göre elbet birisi de çıkar ve bu konuda açıklama yapar.
“Katar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine” deyip rahatlamak ne olası!
Söylentisi gerçekleşmesi kadar kötü olan gelişmelerden birisinin kokusu daha ilk maç sırasında yayıldı ortalığa.
Ekvatorlu yandaşın Katar’a atılan ikinci gol sonrası yaptığı para işaretini Katar 2022 için verilen rüşvetlere gönderme sandım ilk anda. Meğer, cüzdanı şişkin Katar, kupa düzenleyicisi olmakla yetinmemiş ileri sürülenlere göre. Neden olmasın diyerek sportif başarıyı da satın almak istemişler. Gözlerine kestirdikleri Ekvatorluları hoşnut kılarsak maçı da alırız demiş olmalılar. Evdeki hesap çarşıya uymamış belli ki. İlk maçta epeyce ezildiler.
Böyle bir şeyin söz konusu olması bile başlı başına utanç kaynağıdır.
Paraya taparlığın her şeyin önüne geçebildiği ortamda Katarlıların kupa düzenlemecisi olmanın ötesine geçerek belleklerde “sportif başarıyla(!)” da yer etmek istedikleri anlaşılıyor.
Stadlarda bira satışı yapılmayacak olması üzerine yoğunlaşan tartışmaların yazıya konu utancı perdelediği de bir gerçek. Konuşulacağı değil de konuşulmasa da olacağı öne çıkartmak bir başka cinlik olsa gerek.
Bir başka perdeleme aracı olarak Katar’ın LGBTİ ve insan hakları konusundaki yanlışları öne çıkartılıyor son günlerde.
Katar’a bu düzenleme verilirken Katar’ın bu konudaki sicili pek temizdi de son 7 yılda mı kirlendi diye sormak gerek bu çokbilmişlere.
Avrupa’nın hemen her ülkesindeki stadyumlarda koyu renk tenli futbolculara muz, fındık, fıstık atarak ırkçılık yapanlar da mı Katarlı? UEFA’nın hemen her ortamda öne çıkan “saygı duy” ya da “ırkçılığa hayır” savsözleri uygarlığın beşiği sayılan yaşlı anakaranın siciline işlenen olumsuzluklar değil mi?
Futbolun sportif olarak değil ama yönetsel olarak dibe vuruş güncesinin iyiden iyiye açığa çıktığı Katar 2022 yemeği daha çok su kaldıracak gibi görünüyor.
Olimpiyat ya da dünya kupası düzenlemesinin verileceği ülkeyle ilgili önemli ölçüt olarak o ülkenin sporla ilgisi, ülke halkının sporla ilişkisi önemsenir. Bu kez ölçüt değişmişe benziyor. Dünya futbolunun ileri gelenleri düzenlemeci ülkenin parasını önemseyince sonuç böyle oldu.
Her ne kadar Katar’a odaklanmış olsak da vahşi batılının hakkını yemeyelim. Onun hiç değişmeyen paracı yanına da vurgu yapalım. Para için anasını satacağını bilelim.
Bu gidişin önü alınmazsa kupanın da parayla alınacağı günler uzakta değildir diyerek bitirelim.