• Dünya kupaları tarihinde hiç olmamışı yaşamaya başlıyoruz. Futbol sezonu kesintiye uğratılarak ülkeler Katar’daki Dünya Kupası’nda boy gösterecek. Gerçekte, Katar iklim koşulları gereğince bu önemli düzenlemeye evsahipliği yapma olasılığı bulunmayan bir ülke. “Hayaldi gerçek oldu” sözüne uyan bir durumla karşı karşıyayız. Katar’ın tek özelliği “bol paralı” olması. Paranın hemen her şeyi satın alabilir olduğu günümüz dünyasında göz ardı edilemez bir özellik olduğu tartışılmaz. 

    Futbol ortamına egemen olan ekonomik etkinlikle ilgili fikir vermesi açısından bir örnek : İngiliz futbol kulübü Manchester United’ın ekonomik büyüklüğünün dünyadaki kimi ülkelerin gayrisafi ulusal gelirinden büyük olduğu bilgisi sanırım durumu anlamayı kolaylaştıracaktır.

    Kazanç sağlama alanı olmasının yanı sıra kitleleri etkileme özelliğine de vurgu yapmakta yarar var futbolun. Her ne kadar kâğıt üstünde “özerk” olsa da Türkiye Futbol Federasyonu’nu yönetecek kişinin bir çift dudaktan çıkacak sözle belirlendiği ve elbette “yandaş” olma seçeneği özellikle son 20 yılda değişmez kurala dönüşmüştür. 

    Paranın ve siyasetin bu denli çok bulaştığı bir alanın temiz kalması düşünülemez. Ülkemizde ve dünyada futbolun önde gelen kirlilik alanına dönüşmesine bu nedenle şaşırmamak gerekir. Bir ortam o ortamı belirleyenlerin kirliliğinden kaçınılmaz şekilde etkilenir.

    Günümüzde daha fazla gösteri ve daha fazla para ilkesini rehber edinen futbol küresel ölçekte dipsiz kuyuya düşmüş görünüyor. Üç günde bir maç yapmaya zorlanan futbolcuları sirk canlılarına benzetmek hata olmaz. Daha da kötüsü bu doğal olmayan anlayışın neredeyse kanıksanmış olmasıdır. Yorumcuların söylediklerine bakılırsa 3 günde bir maç anlayışının yerleşikleştiği ve eleştirilemez bir gerçeklik olduğu anlaşılabilir. 

    Bu arada, önceki FİFA başkanı Sepp Blatter’in bundan 12 yıl önce alınan Katar kararı konusunda günah çıkartmaya giriştiği anlaşılıyor. Kendisine toz kondurmayan ama suçu o zamanki UEFA başkanı Fransız Platini’ye yükleyen sözleri ilginç.

    Blatter’e bakılırsa Fransa’nın o zamanki Cumhurbaşkanı Sarkozy’e ulaşan Katar emiri, Platini’yi ve onun etki alanı içindeki üyeleri yönlendirmiş. Böylelikle Katar dünya kupasına ev sahibi olma fırsatı yakalamış. 

    Yaklaşık 10 yıl önce Paris’in ünlü Letoile Meydanı’nda (Zafer Takı’nın konuşlu olduğu yer) Katar Büyükelçiliği’nin yer aldığını görünce şaşırmıştım. Oysa, cüzdanı şişkinler için hiç de zor olmasa gerekti burada yer almak. 

    Tümüyle duygusal (!) yollarla sağlanan etki bugün bizlere bu satırları yazdırmış oldu. 

    FİFA’nın bugünkü başkanı Gianni İnfantino’nun da yaşamını (en azından 1 yıldır) Katar’da sürdürdüğü ayrıntısı bilmem ilgi çeker mi?

    Futbolun giderek kirlenen ortamı ve bu kirlilikten sorumlu yönetsel tabakanın Katar’a fena halde borçlandığı açıktır. 

    Bir tür “al gülüm, ver gülüm” ilişkisi gereğince tarihte görülmemiş bir şey gerçekleşmektedir desek yanılmış olmayız. 

    Güncel bir başka tartışma Katar’daki düzenlemede bira satışı yapılıp yapılmayacağı üzerine gelişmişti. Bira içilip içilemeyeceği kadar önemli diğer başlıklar da ıskalanmamalı.

    Katar, dünya kupası düzenlemesi yapılan en küçük ülke. Bir önceki ise 1954 kupasını düzenleyen İsviçre’ydi. Aradan geçen 70 yıldan sonra ülke büyüklüğünün izleyici niceliği bakımından önem taşıdığı açık.

    Yeter ki cebin para dolu olsun.

    Bu bağlamda kimselerin eline su dökemeyeceği Katar bu sorunu çözmekte de hünerini sergilemekten geri kalmıyor. Paralı asker olur da paralı futbol seyircisi olmaz mı? Futbola ilgileri tartışılır olan Pakistanlılar Katar’da ağırlanarak, ceplerine de biraz para konarak çözüme erişilir. Tek sorun yandaşı olacakları ülkeyle ilgili bilgilendirilmek, nasıl davranacaklarını anlatmak. O da öğretilmiştir. Pakistanlıların futbol yandaşlığını eleştirenlere zeytinyağı gibi üste çıkan FİFA Başkanı İnfantino ırkçılık yaftası yapıştırmaya kalkışmış.

    Bugün, Avrupa’nın pek çok ülkesinde ırkçılık önde gelen sorun olmayı sürdürmektedir. 

    Futbol alanları da doğal olarak bu soruna sahne olmaktadır. Kara derili futbolculara muz ya da fındık, fıstık atılarak ete kemiğe bürünmektedir insanlığın bu bitmeyen acıklı sorunu. 

    Irkçılık sorununu çözebildiniz mi de Katar’ın demokratik olmayan ortamından rahatsızlık duyuyorsunuz? Pakistanlı yandaşları eleştirenleri ırkçılıkla suçluyorsunuz?

    Batılı demokrasi severlerin son günlerde dert ettiği bir başka önemli sorun Katar’ın LGBTİ konusundaki tutumu ve demokrasiye uymayan sicili olmuş durumda. FİFA bu düzenlemeyi Katar’a verirken ve yüksek olasılıkla oy sahipleri bir şekilde hoşnut kılınırken Katar insan hakları cenneti miydi? Farklı eğilimlere hoşgörü göklere yükselmişti de bizler mi habersizdik? Katar, bugün neyse o gün de oydu. Yarım yüzyıllık geçmişe sahip Katar alabildiğine parasal gücüyle birilerini hoşnut kılarak bugünlerdeki sıradışılığa sahip oldu. Parasal gücü tartışılmaz olsa da dünya kupasına ev sahipliği yapması birilerinin yardımı ve onayı olmasa düşlerde kalmayı sürdürürdü.

    Katar’ın rüşvetlerine olur deyip bugünlerde günah çıkartmaya heveslenenlere önce aynaya baksanız desem duyan ve de isteğime uyan olur mu?

    Bu satırların yazarı kendini bildi bileli dünya kupalarına ilgi duymuştur. 

    Futbolu saran kirlilik arttıkça bu spora olan ilgimin de azalmaya yüz tuttuğunu fark ettim.

    Ulusal maçlar bile bu ilgisizliğimden pay almaya başladı son yıllarda. 

    Nedeni açık!

    Paraya efendi olamayan ama parayı efendisi yapmakta sakınca görmeyen kimliksiz, kişiliksiz ve hatta ahlâksız futbol dünyasının tiksinti yaratan halleri…

    Futbola egemen olan anlayışın cenazesinin bir an önce kaldırılması ve yeni bir başlangıca yer açılması dileğiyle.

    Tıpkı olimpiyatlar gibi futbolun da bir an önce kirlilikten arındırılması ivedi gereklilik.

  • Milliyetçi Hareket Partisi’nin Türk Tabipleri Birliği’nin adından “Türk”
    nitelemesinin çıkartılması doğrultusundaki yasal düzenleme önerisini işitince
    ciddiye almak gelmedi içimden. Bağlantıdaki haberi okuyunca kuşkum kalmadı.
    https://www.veryansintv.com/mhpden-ttb-icin-kanun-teklifi-turk-kaldirilsin/
    Yine de şaşkınlığımı yenemedim.
    Yazının bu şaşkınlığın ürünü olarak okunması dileğiyle!
    Milliyetçilik temelli siyaset yaptığını ileri süren bir siyasi partinin Türkiye’nin
    birleştirici sıfatı olan “Türk”ü bir meslek kuruluşunun adından çıkartma
    isteğine anlam vermekte zorlandım.
    Her şeyden önce Türk Tabipleri Birliği’nin adından “Türk” nitelemesini
    çıkartma isteğinin yeni bir heves olmadığını vurgulamakta yarar var. Şu anda
    değişen tek şey bu hevesi sahiplenenin değişmiş olması.
    Geçtiğimiz günlerde ölüm yıldönümünde saygıyla andığımız Dr Nusret Fişek
    sonrasının TTB’sine egemen olan etnikçi-ayrılıkçı anlayış bu hevesin gereğini
    yerine getirmek için öteden beri çabalamaktadır. Özellikle, “açılım” sürecinde
    saklama gereği duymadıklarını ve yaşamlarının her anında bu hevesle yanıp
    tutuştuklarının canlı tanığıyım.
    İzmir Tabip Odası yönetiminde ve başka organlarında seçilerek yer almış bir
    hekim olarak zamanımın ve enerjimin önemli bölümünü TTB’ye egemen olan
    bu anlayışla savaşıma ayırdığımı özellikle belirtmek isterim.
    MHP’nin amacını ve dayanağını kestirmekte zorlandığım bu girişimin kimlerin
    tutkusu olduğunu anlatabildiğimi sanıyorum. Solda olduklarını öne süren ama
    gerçekte etnikçi-ayrılıkçı olan grupçuklara FETÖ’cüleri ve liberalleri de
    eklemek yanlış olmaz. Farklı eğilimlerde olsalar da tümünü birleştiren ortak
    payda “Türklükle” ve “Türkiye’yle sorunlu” olmalarıdır.
    Bugüne dek çokça heves edilen ama bir türlü fırsat bulunamayan “Türk”ü silme
    girişiminin MHP tarafından yaşama geçirilmiş olması ironik olmasının yanı sıra
    adlarını andığımız siyasi eğilimleri önemli bir yükten kurtarması bakımından da
    tarihsel önemde olacaktır. Bu yasal düzenleme girişiminin MHP’den gelmesi
    pek çok kişiye ağacın kendisini kesen baltaya serzenişini anımsatacaktır.

    Cumhuriyet’i kuran partiye yıktırma kurgusuna sıkça değinilir ve yinelenir.
    MHP’nin bu girişimi buna da benzetilebilir.
    “Türk”ü, Türk kavramıyla sorunu olmadığı sanılan bir partiye sildirmek.
    Siyasi partilerin her türlü özensizliklerine ve savrukluklarına karşın bir yasa
    önerisini TBMM başkanlığına sunmazdan önce bir şeyleri gözden geçirdiklerini
    düşünürdüm. Meslek kuruluşlarıyla ilgili bir yasa tasarısı kaleme alınmadan
    önce konuyla ilgili uzmanlığı olanlardan danışma hizmeti almış olmak akla
    yatkın olmanın ötesinde zorunluluktur. Belli ki yanılmışım!
    Böyle bir danışma, bu hizmeti almak isteyenlere Türk Tabipleri Birliği’nin 1953
    yılında çıkartılmış 6023 sayılı yasayla kurulmuş bir meslek kuruluşu olduğunu
    anlaşılır dille anlatırdı.
    Kimilerinin öne sürdüğü gibi TTB ve benzeri meslek kuruluşları birer sivil
    toplum örgütü değildir. Yasayla kurulmuş birer kamu kurumudur. Diğer kamu
    kurumlarından farkı yöneticilerinin ve diğer organlarının üyelerinin seçimiyle
    işbaşına getirilmeleridir.
    Ziraat Bankası’nın adı önündeki TC’nin silinmeye çalışılması neyse TTB’nin
    başındaki “Türk”ün ortadan kaldırılmaya çalışılması odur.
    Bunu yapmak yerine TTB başta olmak üzere hemen tüm meslek
    kuruluşlarındaki temsiliyet sorununu çözmek yönünde adımlar atmak çok daha
    akılcı olurdu. Tabip odası ve TTB çatısı altında uzun yıllar boyunca bu noktaya
    yapabildiğimizce vurgu yapma çabası içinde olduk.
    Pek çok kez yinelenmiş olsa da bir kez daha yinelemekte sakınca yok!
    TTB’deki önde gelen sorun hekimlerin bu kuruma üye olmalarının zorunlu
    olmaktan çıkartılmış olmasıdır. Her şeyden önce TTB hekimlerin ilgisini
    çekmekten uzak kalmıştır son çeyrek yüzyılda. Kurumun başına çöreklenen
    Türkiye karşıtı anlayış izlediği politikalarla, ürettiği eylemlerle, söylemlerle
    çoğunluğu vatansever olan hekimleri kendi kuruluşlarından “başarıyla” uzakta
    tutmuştur.
    Tam da burada iğneyi sıkça yaptığım gibi kendimize de batırmaktan
    kaçınamam. Mevcut üyeler kurumlarını sahiplenme görevinden kaçınmasalar,
    hiç olmazsa seçimlerde oy kullanmış olsalar TTB’ye egemen olan anlayışın
    TTB yönetimine gelmesi bırakınız söz konusu olmayı akla bile getirilemezdi.

    İktidar blokunun oylarıyla yasalaşması kaçınılmaz olası bu düzenlemenin geri
    çekilmesi tarihsel bir hatadan dönülmesiyle eşanlamlı olacaktır.
    Pire için yorgan yakılmamalı!
    Şu anki yasada yer alan kısmi üyelik zorunluluğu MHP’nin önerisiyle “üye
    olunabilir” şeklinde değişirse Türksüzleştirilecek (T)TB için şu sözleri
    söylemek kaçınılmaz olacaktır :
    “Hoşgeldiniz fincancılar çarşısına”.

  • Değerli okur.

    Blogumda sözü bu kez Mustafa Kaymakçı hocamıza bırakıyorum. Bilindiği gibi Milli Mücadele’nin utkuya erişmesinin ve İzmir’in kurtuluşunun 100. yılını yaşıyoruz.

    Elbette coşkuluyuz, kıvançlıyız, gururluyuz.

    Yeter mi?

    Daha fazla çaba ve emek harcamak zorundayız.

    İşgalci ve özendiricisi emperyalizm var gücüyle saldırılarını sürdürdüğüne göre…

    Ceyhun Balcı




    İzmir ve çevresinde çok sayıda Rodos ve İstanköy adası kökenli Türk ile Batı Trakyalı kökenli Türk
    yaşar.
    Bunların çoğunun adalarda ve Batı Trakya’da kalan akrabaları vardır. Onları görmek için Yunanistan
    İzmir Konsolosluğu’ndan vize talebinde bulunduklarında doğum yerleri nedeniyle akla hayale
    gelmeyecek zorluklarla karşılaşırlar. Ancak bu zorlukların düzeyini çevrelerine bir türlü anlatamazlar.
    Bırakınız Türkiye doğumlu insanlarımız bile Yunanistan’dan bin bir zorluklarla vize alabilirler.
    Vize talebinde bulunduklarında onur kırıcı bir şekilde kredi kartı ekstrelerini, özel belge ve bilgileri
    talep ederler.Bu da yetmiyor; sizi de görmemiz lazım denilerek işinizi gücünüzü bırakıp ayaklarına
    kadar gidip arzı endam etmenizi isterler.
    Tek Taraflı Bir Aşk mı?
    Kimileri Türk- Yunan ilişkilerini “ Tek Taraflı Bir Aşk” olarak nitelendiriyor.
    Ancak kimilerimiz, tek taraflı bir aşk yaşadığımızın farkında olsa bile ticaretin yoğunlaştırılmasıyla
    bunun iki yanlı aşka dönüştürülebileceğini düşünüyor.
    Diğer yandan çok azınlıkta olsalar da kimileri, Türk-Yunan ilişkilerinde tarihsel bellek ile
    hesaplaşmadan,KÖRLÜK,DAHA DOĞRUSU MANKURTLUK yapıyor.Yalnızca bu günle yaşayarak
    geleceğin maskarası olmaya aday oluyor.Geçtiğimiz günlerde,bu doğrultuda bir yazıyı toplumcu
    olduğu kadar millici Dr. Ceyhun Balcı kaleme almış.Ceyhun, İzmir’de açılan “Gavur Mahallesi” adlı bir
    resim sergisinden yola çıkarak bunların ” Beşinci kol gücü olarak sanat ” yaptıklarını haklı olarak dile
    getirmiş.
    Türk-Yunan ilişkilerine gerçekçi gözle bakmakta yarar var
    Yunanlarda hala Türk düşmanlığı devam ediyor. Yunan politikacılar bunu kullanıyorlar.
    Düşmanlık iki temelden besleniyor. Yunanlar’da,bir yandan Türklere karşı yüzlerce yıl Osmanlı
    egemenliğinde yaşamış olmaktan kaynaklanan olumsuz ve sorunlu algı ve imgeler var. Bir yandan da
    Avrupamerkezci yaklaşımın ileri sürdüğü uygarlığın beşiği oldukları inancı devam ediyor.Bu görüşün
    çoktan çürütülmüş olduğunun farkındalığında değiller.
    Bunların getirdiği olumsuz ve sorunlu algı ve imgeler ışığında Yunanlar’da Türklere karşı düşmanlık-
    dostluk, nefret-sevgi, aşağılık -üstünlük kompleksi gibi yaklaşımlar harman olmuş durumda.
    Geçmişten birkaç örnek verelim; Annan planına Yunanistan ve Rum halkı hayır derken o günlerde
    Türkiye’de kimi çevreler ve Kuzey Kıbrıs Türk halkının bir kesimi Annan Planı’ na “evet” dememiş
    miydi?
    Bir başka örnek İzmir’i ilgilendiriyor. Büyükşehir Belediyesi 2006 yılında Selanik’i kardeş şehir olarak
    kabul ederken Selanik Belediyesi “Sözde Pontus Soykırımı Anıtı’nı” dikmişlerdi. Yunanistan
    Cumhurbaşkanı dahil, Karamanlis ve Papandreu da anıtın dikilişine destek vermişlerdi.
    Yunanlar, Kurtuluş Savaşımızı , “Küçük Asya Felaketi”olarak nitelendiriyor
    Bilindiği üzere 100 yıl önce emperyalizmin koç başı gibi kullandığı Yunan ordularına karşı verdiğimiz
    Kurtuluş Savaşımızı ,Yunanistan “Küçük Asya Felaketi” nitelendiriyor . Bu yıl Yunan makamları“Küçük

    Asya Felaketi” adı altında gerçeklikten uzak, akıl dışı açıklamalar ve etkinlikler aracılığıyla, Yunan
    ordusunun yüz yıl önce giriştiği macera sonucu Anadolu’yu işgali sırasında aldığı yenilgiyi ve insanlığa
    karşı işlediği barbarca suçları unutturmaya, tarihi olguları çarpıtarak kendi kamuoyunu ve uluslararası
    toplumu yalanlarla yanlış yönlendirmeye çalışıyor. Sözgelişi; “Sevgili İzmir” filmi ile işgalci Yunan
    ordusunun kalıntıları ile işbirlikçi Yunanların İzmir’i terk etmek zorunda kalması, Türkleri kötüleme
    olarak gösterilmekte.() Bilmeyenlere,Anadolu’da sivil halka karşı gerçekleştirdiği toplu katliamlar ve yıkımlardan dolayı Yunanistan’ın, Lozan Antlaşması’nın 59. maddesinde “Yunanistan, savaş yasalarına aykırı olarak, Anadolu’da Yunan ordusunun ya da yönetiminin eylemlerinden doğan zararların onarımı yükümlülüğünü tanır” hükmünü kabul ettiğini anımsatmak isteriz. Buna göre Yunanistan, insanlığa karşı işlediği suçlardan dolayı tazminat ödemeye mahkum edilmişti. Yunanistan İle Dostluk,Ama Nasıl? Önce şu konuyu anımsatalım; Dostluk karşılıklı gelişir. Bu kapsamda Rodos, İstanköy Adaları ile Batı Trakya’da yaşayan Türkler’in kültürel kimliklerinin korunmasında çok önemli sorunlar olduğunu, ,bir kültürel soykırım uygulandığını,Osmanlı mimarisinin hoyratça yok edilmek istendiğini, yapılan onarımların göstermelik olduğunu bilelim. Yunanistan’ın her platformda Türkiye’yi zor durumda bırakmak için çalıştığını aklımızdan çıkarmayalım. Bu bilgilendirme kapsamında Türk- Yunan ilişkilerini geliştirmek için de çalışalım. Şunu bilelim; Yunan Halkı’nın Türkler’e karşı olumsuz yargılarını silmek dostluğun kurulmasında birinci koşuldur. Bu doğrultuda Yunanistan ile öğrenci değişiminden kültürel ilişkilere kadar her türlü toplumsal etkinlikleri sürdürelim. Bunların sonucunda Yunan komşularımız Türk dostluğunun kendilerine yarar getireceğini göreceklerdir. Başka çaremiz yoktur. Aksi durumda bir yandan Rakı-Uzo kadehleri karşılıklı şerefe kaldırılacak, diğer yandan da iki komşu silahlanmaya devam edecektir. Bilindiği üzere Yunanistan günümüzde de Fransa dahil ABD’den aldığı silahları acaba kimin için kullanmaya hazırlanıyor? Türk Yurtseverleri, bunun emperyalist ülkelerin bir oyunu olduğunu söylüyor. Ya Yunan Aydınları ne diyor? Henüz görüşlerini öğrenemedik. Bir söz de yerel yöneticilerimize. Elbette gerilimin doruk olduğu zamanlarda dostluğu istemek zordur. Ancak konuk ettikleri Yunanlara :Rodos ve İstanköy Adaları ile Batı Trakya’da yaşayan Türklerin, Türk kültürel kimliklerinin neden Yunanistan tarafından kabul edilmediklerini gündeme getirmeliler” derim. Bu doğrultuda var olan sivil toplum örgütlerinin görüşünü de almalılar. Çünkü bu örgütler herkesten daha fazla dostluk istiyor. Çünkü yakın akrabaları oralarda yaşıyor. Onların tek istekleri Türk kimliğinin kabul edilmesi. ()”Sevgili İzmir” filminin,Yunan halkını gerçeklikten uzaklaştırmak amacıyla çekildiğini söylemek olası. ”Sevgili İzmir”
    filminin yönetmenine, bu filmi izleyeceklere, başka belgelere gereksinme yok, öncelikle Yunan araştırmacı yazar-gazeteci
    Tasos Kostopulos’un “1912-1922 Savaş ve Etnik Temizlik” adlı kitabına erişmeleri yerinde olacaktır. Kitapta Yunan askerinin
    Anadolu’da işlediği cinayetler ve barbarlıklar; tanıkların ifadeleri ve belgelerle kaleme alınmıştır.
    15 Kasım 2022

    Okuduğunuz yazı internet gazetesi Egedesonsöz’de de yayımlanmıştır.

    https://www.egedesonsoz.com/yazar/yunanistan-ile-dostluk-ama-nasil/17861

  • Birkaç haftadır gündemde yer tutan Fincancı sorunu dünkü terör saldırısı sonrasında anlaşılmış olmalıdır. Terör başta olmak üzere pek çok sorunu kavramada bu denli pahalı deneyim yaşamak hiç hoş olmasa gerek.

    Dünden bu yana 

    “Başımız sağolsun”

    “Kahrolsun terör”

    “Hainler cezasını bulacak” türünden sözler işitiyor olmalıyız.

    Anlaşıldığınca dün 3 ocağa 6 ateş düştü. Analar, babalar, kardeşler ve eşler, onlara eklenen diğer yakınlar, sevenler…

    Onların yaşadığını ne kadar duygudaşlık yapsak da duyumsamamız zor değil, olanaksız.

    Doğrudan ya da dolaylı terör övücülüğü, özendiriciliği vb yaklaşımlar bir kez daha sorgu konusu olmalı.

    Siyasetçisinden akademisyenine, yazarından hekimine, aydınından sokaktaki insanına varıncaya kadar tüm öğeler terörle olan ilintisini kesmeli. Terör yalnızca elde silah, bedende ya da elde bombayla sahnelenen bir etkinlik değil. Özneler kuşkusuz önemli. Ama, o öznelere güç verenler de unutulmamalı.

    Bir meslek kuruluşunda, sendikada ya da demokratik kitle örgütünde temel amacı bir yana bırakıp terör gözeticiliğine soyunmak, tüm zamanını ve enerjisini bu işlere ayırmak bir kez daha sorgulanmalı.

    Ya da, karşıtlarını gece gündüz terör seviciliği ve destekçiliğiyle suçlayıp iş Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline dinamit koymaya gelince terörün döpiyesli, takım elbiseli unsurlarına koşmak da unutulmamalı.

    Görünürde bir kadının elindeki bombalı torbayı bir yere bırakıp da olay yerinden uzaklaşması olan terörün arka planındaki sorumluluklar ve ortaklıklar mutlaka tartışmaya açılmalı.

    NEW YORK

    İlginç bir örtüşme de çıktı karşımıza bu olaydan sonra.

    Bölgemizdeki ayrılıkçı teröre desteğini saklamayan  ABD emperyalizminin sesi sayabileceğimiz New York Times (NYT) dünkü haberinde patlamayla turizmi bir araya getirerek sözüm ona habercilik yaparken düşmanlık yaptı.

    Bugün (14.11.2022) yakalanan bombacı kuşkulusunun giysisindeki New York’la NYT ilginç bir ikili oluşturdu. 

    Kuşkulu, formasına destekçisinin reklamını alan sporcu gibi göründü gözümüze. Bölgemizdeki ve ülkemizdeki terör etkinliklerinin başta ABD olmak üzere batı emperyalizmince özendirildiğini, canlı tutulduğunu sağır sultan duydu.

    Duymayan bir tek bizim siyaset kurumumuz kaldı!

    İktidarda kalmayı amaç edinen bir iktidarımız var. Bu uğurda hemen her şeyi göze alabileceği izlenimini vermektedir her fırsatta.

    Diğer yandan, iktidarı dışarıda arayan bir muhalefetimizin de olduğunu göz ardı edemeyiz. Böylesi bir iktidarı tamamlayan muhalefet varken işimiz zordur.

    Bu olayın öznesi bir başka önemli sorunu bir kez daha bilgimize sundu.

    SIĞINMACI VE GÜVENLİK

    Suriye uyruklu kuşkulu ülkemizin sığınmacı cenneti olduğu göz önüne alınınca bu olgunun önemli bir iç/dış güvenlik sorunu oluşturduğunu bir kez daha anımsatmış oldu. Olası nedenleri kestirilse de hükümetin bu sorunu görmezden gelmesi ve dolayısı ile çözümden kaçınması düşünüldüğünde Beyoğlu’da dökülen kandan yönetenlerin sorumluluğu da anlaşılmış olacaktır.

    SON SÖZ

    Her ne kadar ülkemizdeki ayrılıkçı terörün doğuşunda, gelişmesinde ve yerleşmesinde dış etkiler ön planda gözükse de bu düğümü çözmek bizim elimizdedir. İç cephedeki dağınıklık ve kararsızlık giderilmedikçe bu sorun karşımıza çıkmayı sürdürecektir. 

    Bu önemli noktaya ekonomik kırılganlık eklenmezse olmaz!

  • 141 YAŞINDA…

    “Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür.”

    (Ahmet Taner Kışlalı)

    Yarının adamı Atatürk bir tümceyle ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi.

    Yıl 1905, Selanik.

    Atatürk, Bulgar Türkolog Manolov’la gelecekte kullanılacak Türk abecesini konuşacak denli yarının adamıdır. Kimselerin akıl edemediğini akıl etmekle yetinmez, yaşama geçirmeyi tasarladığını çekinmeksizin dışavurur.

    Yıl 1905, Şam.

    Şam’da konuşlu Osmanlı ordusundaki görevi sırasında ordunun korumakla yükümlü olduğu halkın değerli eşyalarını elinden alarak tepeden tırnağa herkese pay düşecek şekilde paylaştığına tanık olur. Ordunun tüm unsurları bu konuda uzlaşmış gibidir. Halk dışında hemen herkes durumdan hoşnuttur. Mustafa Kemal arkadaşı Müfit (Özdeş)’le bu ürpertici gerçeğin dışında kalır. Bununla da yetinmez. Yanlışın sürdürülmesinin önüne geçmeye çalışır. Kendi deyişiyle “yarının adamı” olarak yapması gerekeni yapmıştır.

    Yıl 1919, Erzurum.

    Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit (Kansu) Beye bir dizi not aldırır. Cumhuriyet, devrimler ve başkaca köklü değişiklikler o sırada bile şekillenmiş durumdadır onun kafasında. Yarının adamı, kendisini hayalcilikle suçlayan Mazhar Müfit beye devrimleri bir bir yaşama geçirirken o geceyi anımsatmayı unutmaz.

    Geleceğin öncülüğünü yapmak geçmişteki olumlulukları günümüze taşımaya engel değildir.

    Dil devrimi kapsamında yapılan onlardan biridir.

    Halkla iletişim kurma gereksinimi duymayan saray çevresinin anlaşma aracı olmaktan öteye geçemeyen Farsça-Arapça kırması Osmanlıca yarının adamı Atatürk’ün önde gelen sorunudur. Karanlıkta kalan toplumun ışıkla buluşmasının önündeki biricik engel olan Osmanlıca’nın yerine konacak dil hazırdır. Seçkinlerin kullanmadığı, horladığı Türkçe, Anadolu halkının dilinde varlığını sürdürmüştür. Yarının adamının yaptığı onu derin dondurucudan çıkartıp kullanıma sunması olmuştur.

    Geçmişten günümüze taşınan bir başka yenilik kadın devrimiydi.

    Orhun yazıtlarından XIV ve XV. Yüzyıla dek Türk kadını özgür bir varlıktı. Fas’tan Orta Asya’ya uzanan coğrafyada yolculuk yapan ünlü Arap gezgin İbn Battuta’nın Türk kadınının baskın konumuna tanıklığı önemlidir. Geçmişte kalmış bu olumluluk Osmanlı dönemi boyunca tersine dönmüştür. Tıpkı dilde yaptığı gibi, yarının adamı Atatürk, Cumhuriyet kurulduğunda okuryazar oranının % 1’i bile yakalayamadığı, toplumun yarısı kadını yeniden yükseklere, hak ettiği yere taşımıştır.

    Öylesine hızla yapmıştır ki kadın devrimini Avrupa’da Fransa ve İsviçre başta olmak üzere kimi devletler bu konuda Türkiye Cumhuriyeti’nin gerisinde kalmışlardır.

    Yarının adamı Atatürk’ten birkaç örnekle yetiniyoruz. Gerçek sayı kitapları dolduracak çokluktadır.

    Tam da bu nedenle öldüğünde yeniden doğandır, hiç ölmeyendir yarının adamı Atatürk!

    Büyüklüğüne ve üstünlüğüne yaklaşabilene, çapına erişebilene rastlamak neredeyse olanaksızdır.

    Bizlerin ona sevgisi ve saygısı olağan bir durumdur.

    Çanakkale’de savaştığı İngiliz mareşal Birdwood Ankara’daki törende engelli ayağına inat onu hazırolda uğurlamıştır.

    Yunan önder Elefterios Venizelos’un yarının adamını Nobel barış ödülüne aday göstermesi de karşıtlarının saygısını kazanmış olmasına önemli örnektir.

    Bu dünyaya gelmiş az sayıdaki yarının adamından birine sahip olmanın haklı gururu ve kıvancıyla…

    Yüce anısı önünde saygıyla eğilerek…

  •  

    İzmir’de henüz açılmış olan bir sergi (Gâvur Mahallesi) bu yazıya konu oldu. Ahmet Güneştekin’in yapıtları sergileniyor. Girişte bavullar karşılıyor sergi ziyaretçilerini. Göç temasının işlendiği sergiye ilişkin Güneştekin’in bir nitelemesi ilgimi çekti :

    “…Hafıza odasını en çok dolduran ve iz bırakan da İzmir oldu. İzmir, bir mübadele şehri. Bu, yerinden yurdundan edilme meselesi, sadece burada kalmıyor. Eğer ormanları yakıyorsanız o da zorunlu bir göçtür…”

    Ormanları yakma sözü size de tanıdık gelmedi mi? Güneştekin, mübadeleyi orman yakmayla bir araya getirerek belli ki cepheyi genişletmiş.

    Mübadele (değiş tokuş) Anadolu’yu paylaşma heveslilerinin geride bıraktığı acıklı tarihsel gerçekliklerden yalnızca birisidir.

    Onyıllar boyunca bir arada, yan yana yaşayan toplumların nasıl olup da düşmanlaştırıldığını anlamadan mübadele üzerine yorum yapmak doğru olmayacaktır kanısındayım.

    Mübadele olgusu hiç kuşkusuz pek çok acıklı öyküyü de barındırmaktadır içinde.

    Diğer yandan da, geri dönüşü olmayacak şekilde karşıtlaş(tırıl)mış iki toplum!

    Mübadeleye yönelen eleştirilerden sıkça içine düşülen bir hata yinelendiğini görüyoruz. Geçmişi bugünün değerleriyle yargılamak.

    Bu hataya bilerek düşülünce mübadele gibi bir olguyu da boy hedefi yapmak olasılaşıyor.

    İşin bir de Cumhuriyet düşmanlığı boyutunu da göz ardı etmemek gerek.

    Tarihin o sayfasına yazılmış olan mübadeleden bugün Cumhuriyet düşmanlığı üretmek kimileri için çekici olabiliyor.  Tarih bilgisi ve bilinci eksikliği ya da duyarsızlığı o kimilerinin işini kolaylaştırıyor demek de olası.

    Mübadelenin yol açtığı acıklı sonuçlara odaklanıp da Anadolu’da gebe kadınların karnındaki çocuğun cinsiyeti için bahse girebilen karındeşen vicdansızlığa kayıtsız kalmak!

    Ya da yine Anadolu’da yaşlı, genç, kadın, çocuk demeden bir halkı hedefleyen mal, ırz ve can düşmanlığında sakınca görmeyen emperyal destekli vahşet!

    YÜZÜNCÜ YIL

    Birkaç yıldır yüzüncü yıllar zaman aralığı içine girmiş bulunuyoruz.

    Osmanlı’nın yıkımıyla sonuçlanan on yılı aşkın savaşlar dizisi bizim yüzüncü yıllarımızın köşe taşlarını oluşturmakta.

    Savaşlara ve acıklı sonuçlarına odaklananların nedensellik ilişkisi kurmamaları bir rastlantı mı?

    Yoksa sıkça rastladığımız bir fırsatçılıkla mı karşı karşıyayız.

    Olayları bütünsellik içinde değerlendirmekten kaçınarak, tarihten işine gelen kesitleri alıp duygu sömürüsüne girişme cinliği karşısında sessiz kalmak hangi akla ve vicdana sığabilir?

    Milli Mücadele’nin ve İzmir’in kurtuluşunun 100. Yılında coşkulu ve kıvançlı olduğumuz kuşkusuz.

    Bu coşku ve kıvanç sarhoşluğa yol açıp bilincimizi köreltmemeli.

    Neredeyse 100 yıldır varlığını sürdüren ve hiç hız kesmeyen bir propaganda savaşıyla karşı karşıya olduğumuz göz ardı edilmemeli.

    Bulabilen her aygıtın ve gerecin emperyalizmin bu propaganda savaşında kullanılabildiği akıldan çıkartılmamalı.

    Uygun zaman ve zeminde “İzmir Soykırımı” nitelemesi bile yapılabiliyor bizim utkuyla sonuçlanan milli mücadelemiz için. Biraz daha yol alırlarsa nur topu gibi bir soykırımımız daha olabilir.

    “Namuslu insanların da en az namussuzlar kadar özgüvenli olması gerektiği” gibi “Cumhuriyetçilerin de en az ona saldırmaktan vazgeçmeyenler kadar uyanık olmaları gereği” gün gibi ortada değil mi?

    Yunanların 1919’da Anadolu’yu çizmeleriyle kirletmelerinin önde gelen gerekçelerinden birisiydi soydaşlarını/dindaşlarını koruma isteği. Mübadele olmasa ve herkes yerli yerinde kalmış olsa, çatışma yaşanmasa bile 100 yıl sonra bugünlerde Anadolu’daki Rum varlığının koruma isteğinin (irredantizm=kurtarımcılık) devinime geçmeyeceğinin güvencesi var mıydı?

    Bu yanıyla bile, mübadele o günün koşullarında bulunabilecek en kusursuz çözümdü.

    Bilenler bilir.

    Bilmeyenler için bildirmiş olalım!

    Yunan işgali sırasında Hrisostomos İzmir metropolitidir.. Dinin yalnızca din olmadığını, siyasetin de kullanışlı bir aygıtı olduğunu düğün bayram edercesine şu sözleriyle kanıtlamıştır :

    “Türk kanı içmek kutsal görevdir.”

    Keser gibi hesabın da dönmesi sonrasında İzmir’den Atina’ya gitmek zorunda kalan Rumlar orada Nea Smirni’yi (Yeni İzmir) kurmuşlardır. Orta yerine de Hrisostomos anıtı kondurmuşlardır. Mübadelenin yurt özlemi yanına vurgu yapanların ağlamaklı yapıtlarında ve yazılarında bu bilgiye pek rastlanmaz. Çok açıktır ki, gidenlerin özlemini çektikleri yalnızca geride bıraktıkları topraklar değildir. Hrisostomos’u anıtlaştırdıklarına göre başkaca özlemlere sahip oldukları kesindir.

    Bir yanda Yunan bayrağını çiğnemekten kaçınan, tutsak aldığı Trikupis’e konumuna ve onuruna uygun davranış gösteren Mustafa Kemal diğer yanda İzmir’in kurtuluşunu kara gün olarak gören ve hatta işgal sayan “Büyük Düşünce” tutkusu. Burnumuzun dibinde boy gösterebilen karşı propaganda.

    Bu coğrafyada bilinçli ve uyanık olmayı bir an elden bırakmamak en iyisi değil mi?

  • Birkaç yıldır yüzüncü yıl kutlamaları yapılıyor. Milli Mücadele’nin başlangıcı BMM’nin açılışı derken Milli Mücadele’nin utkuyla sonuçlanmasının 100. Yılına eriştik.

    Seneye Cumhuriyet 100. Yaşını dolduracak.

    İzleyen yıllarda Devrimler…

    Son çeyrek yüzyılda, biraz daha geriye gidersek son 40 yılda Cumhuriyet kazanımlarının yitirilmesini konuşur olduk.

    Acı da olsa gerçek bu!

    Ütopyaların 28. si Milli Mücadele’nin ve İzmir’in kurtuluşunun 100. Yılı temasıyla gerçekleşti bu yıl.

    Karanlığa ışık oldu ütopyalar.

    Bir kez daha!

    Yapılanlar ortada varsayımıyla kendimizi anlatmada yetersizlik mi yaşıyoruz sorusuna yanıt vermeye çalıştım son ütopyalarda “İzmir’in Sonu mu?” sunumumla.

    Geçtiğimiz haziranda Dağarcık Türkiye’de bu sunumu rehber edinerek yazmıştım.

    http://dagarcikturkiye.com/2022/06/01/9-eylul-izmirin-kurtulusu-mu-sonu-mu/

    Ütopyalar özel sayısı olarak tasarlanan bu ayki yazımda aynı konuda ilgimi çeken bir ayrıntı üzerine yoğunlaşmak istedim.

    “İzmir’in Sonu mu?” sunumuma hazırlanırken kaynağın biri diğerini doğurdu desem yeridir. Bir tür çorap söküğü durumu yaşadım. Toplantı tarihi gelip çatmasa daha da sürerdi bu durum.

    Son derece bereketli bir tarlaydı.

    Umulmadık anda umulmadık yerde yeni kaynaklara eriştim.

    Biraz Altay kulübünden söz etmek istiyorum.

    İzmir’in köklü spor kulübüdür. Adını duymayan yok gibidir. Son yıllarda hedef küçültse de geçmişi oldukça görkemlidir.

    Vahap Özaltay ve Büyük Mustafa (Denizli) spor dünyasına nicesinin yanında Altay armağanı iki değerdir.

    1914 yılında kurulmuş olan bu seçkin kulübümüz Altay Spor ve Eğitim Vakfı aracılığıyla kültür alanında da kendisini gösterme kararı almış. Çok yerinde ve saygın bir girişim. Başka kulüplerimize de örnek olmalı.

    Vakfın ilk iki yayınından haberdar olunca hemen edindim.

    İlki “Smyrna Seyahat Rehberi 1922”.

    Sunumumda da yer aldığı için ilgimi çekti. Yunan yazar Olga Vatidu 1922’den çeyrek yüzyıl sonra İzmir’e gelince değişen yer adları çekmiş ilgisini. Sözünü ettiğim kitapta İzmir’deki pek çok yerin adı 9 Eylül öncesindeki haliyle sunulmuş. Bir an için Altay Vakfı, Olga Vatidu’yu mu duydu diye mırıldanmaktan alamadım kendimi.

    Şaka bir yana!

    Yayıncılık ayrı bir iş.

    Hemen her çalışma, her kitap gerek derleme ve gerekse çeviri yoluyla başka bir dile kazandırılabilir. Dolayısı ile de yayınlanabilir.

    Eleştirimin buna olmadığının altını çizmiş oldum.

    Altay’a dönelim bir kez daha!

    Altay kulübünü ittihatçıların kurduğunu, bir bakıma Milli Mücadele ürünü olduğunu da ekleyelim.

    Ayrıntıya girmeden kurucular arasındaki birkaç adı saymakla yetinelim.

    Vasıf Çınar, Mustafa Necati, Şükrü Saraçoğlu…

    Altay’ı kuranların önemli gerekçelerinden birisi de o yıllarda İzmir ortamına egemen olan ve baskın nitelik kazanan gayrimüslim spor kulüplerine karşılık vermektir.

    Şimdi sıkı durun!

    Vakfın ikinci yayını : “1890-1922 Arası İzmir’de Faaliyet Gösteren RUM SPOR KULÜPLERİ”

    Kitaptan pek çok şey öğrendiğimi de kabul etmeliyim. Örneğin, 1921’de İzmir’de gerçekleştirilen XIX. Paniyon Oyunları’nı. Kitaptan Paniyon oyunları üzerine kısa bir alıntı :

    “Panionios Jimnastik Kulübü esaretin gölgesinde ve Jön Türklerin korkunç tiranlığı altında, Büyük Yunanistan’ın en güzel elmaslarından biri olma hedefindeki Yunan İyonya metropolünde (İzmir), XIX. Paniyon Oyunları’nın mümkün olan en gösterişli biçimde gerçekleştirilmesi adına kutsal ve Yunanlara yakışır çalışmalarını devam ettirme kararı aldı.”[1]

    Bir kez daha yinelemekte yarar var.

    Her iki kitabın da kültür ortamımıza kazandırılmış olması olumlu bir gelişmedir.

    Eleştirim bu olumlu katkıyı yapan kulübümüzün tercih sıralamasınadır.

    Kendi tarihini yazmadan, kendi varlık nedenlerini enine boyuna irdelemeden uzaklara gitmesine yöneliktir yazdıklarım.

    Gerçekte iki yakadaki halklar arasında bir karşıtlık olmadığını bilmem söylemeye gerek var mı?

    İki halkı özellikle karşıtlaştıranlar olduğu ise kuşkusuzdur. Emperyalizmin bildik kurgularını yinelemek bu yazınını sınırlarını aşacağı gibi bilinçli okurlarımızın zamanını almak gibi bir gereksizliğe de neden olur.

    Bu yazıya konu olan yayınlar da göstermiştir ki, önceliklerimiz ve dış dünyaya yönelik söyleyeceklerimiz eksiktir, yetersizdir.

    Buna karşılık emperyalizm ve destekli güçleri aradan geçen 100 yıla karşın İzmir’in Kurtuluşu’nu unutmamışlardır.

    Neredeyse 9 Eylül 1922’de başladıkları savaşımı ara vermeksizin bugün de sürdürmektedirler.

    Yüzüncü yıl coşkusu içte eksiksizdi ve elbette görkemliydi de.

    Ama yetmez.

    Bu dünyada yalnız olmadığımızı, propaganda araç ve gereçlerinin inanılmaz çeşitlendiğini ve alabildiğine geniş kitlelere ulaşabildiğini göz önüne alarak çok daha hazırlıklı ve bir o kadar da etkin olma görevi karşımızda durmaktadır.

    İkinci yüzyıla girerken bu görevleri bir an olsun unutmadan…


    [1] Andreas Baltas, 1890-1922 Arası İzmir’de Faaliyet Gösteren RUM SPOR KULÜPLERİ, Yakın Kitabevi, 2021, İzmir, s. 147.

  • Dr .Nusret Fişek’i hekim olup da tanımayan yoktur. Fişek hocanın Türkiye’deki sağlık hizmetini toplumsallaştırma konusundaki eşsiz çalışmalarını ve çabalarını bilmeyenler hekimler arasında bile eksik değildir.

    Nusret Fişek’i birkaç tümceyle tanımlamakta yarar var :

    • Türkiye’de halk sağlığı dalının kurucusu
    • Tıp bilimleri felsefe doktoru olan ilk Türk
    • Sağlık hizmetlerinin toplumsallaştırılması yasasının mimarı
    • Nüfus planlaması yasasının öncüsü

    Aldığı görevler :

    • Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı
    • Dr Refik Saydam Hıfzıssıhha Okulu Müdürlüğü
    • Hacettepe Üniversitesi Toplum Hekimliği Enstitüsü Müdürlüğü
    • Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanlığı

    Aldığı görevlerin her birinin hakkını veren görev anlayışı unutulur gibi olmasa gerektir.

    Son günlerin önde gelen gündem maddesine dönüşen TTB MK Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın yaptıkları göz önüne alındığında Fişek hocanın kemiklerinin sızlamaması olası mı? Farklı deyişle TTB (Türk Tabipleri Birliği) Fişek hocanın başkanlığını izleyen süreçte sözcüğün tam anlamıyla savrulma yaşamıştır, yaşamaktadır.

    1961’de yasalaşan Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Kanunu’nun mimarı olarak bilinir. Sağlık hizmetinin bir temel insan hakkı olarak toplumun tüm katmanlarına, tüm bireylerine ulaştırılarak yaygınlaştırılması bu yasayla olası kılınmıştır.

    Bu son derece önemli yasanın yaşama geçmesinde kimilerinin (bilgisizce ve bilinçsizce) darbe olarak nitelediği 27 Mayıs Anayasası’nın rolü anılmazsa eksik bırakılmış olur.

    Hacettepe Üniversitesi’nin kurucuları arasında bulunan Nusret Fişek çoklu ilgi alanlarına tıp eğitimi ve öğretiminin niteliğinin artırılması çabalarını da eklemekten geri kalmamıştır.

    12 Eylül karanlığına karşı da yürekli ve dik duruşlu bir savaşım vermiştir.

    TTB’nin insan hakları alanına ilgi göstermesi de onun TTB MK Başkanlığı dönemine rastlar.

    Onun insan hakları anlayışının bugünkü etnik ayrılıkçılık odaklı insan hakları anlayışıyla uzaktan yakından ilintisi olmadığının altını çizmekte yarar var.

    Kalpaksız Kuvvacı olarak da anılan Dr Nusret Fişek’in anısı önünde saygıyla eğilmek hekimlerin ve elbette tüm yurttaşların görevidir.

  • Erişkedeki haber yazının başlığına esin kaynağı oldu.

    https://www.veryansintv.com/cennet-mujdeleyen-muftu-simdi-de-cumhuriyeti-hedef-aldi/

    Endüljans, işlenen günahların kabulü koşuluyla bir miktar para karşılığında tanrı katında affa uğrama ya da suçun hafifletilmesi olarak tanımlanmış. Hıristiyanlık ortamında kendisini gösteren bu uygulamanın zamanla cennetten yer ayarlanmasına evrildiği de söylenir.

    Bir yerde kutsal kılıflı para alışverişi varsa ayrıcalıklı birilerinin bu paradan pay alması da son derece olağan karşılanmalı. Bir tür komisyon diyelim.

    Günümüzden beş yüz yıl kadar önce din devriminin filizlenmesine de katkıda bulunan endüljans özellikle Batı toplumlarının gündemindeki yerini ancak bir tarihsel olgu olarak koruyor.

    Dinselliğin gündelik yaşamdan çıkartılması Türkiye’de Cumhuriyet ve devrimleri sayesinde gerçekleşebildi. Coğrafyamızda dinselleşmenin her türüne rastlansa da endüljansa rastlandığı söylenemezdi. Bugün yeniden doğdu diyebiliriz. İçimiz kan ağlayarak!

    Din adamlarının el üstünde tutulduğu, her ortamda öne çıkartılarak baskın kimlik kazandırıldığı günümüz Türkiyesi endüljansın var olması için elverişli koşullarla donatıldı.

    Tarikatler, cemaatler ve benzeri oluşumlar “sivil toplum kuruluşları” ve “kanaat önderliği” olarak kutsandı. Geçtiğimiz 20 yıl boyunca hızlanan bu sürecin öncesinin olduğu unutulmamalı.

    Emperyal destekli cemaat yapılanması FETÖ, işi iktidara doğrudan gelmeye götürünce dur demek akıl edilebildi. Şimdilerde her geçen gün yoğunlaşan tarikat ve cemaat etkinlikleri de devlet yönetimine istekli olmadıkça alabildiğine hoşgörüyle karşılanıyor. İktidarı ele geçirme noktasına ilerlerlerse hak ettikleri yanıtı alacaklardır.

    Günümüz Türkiyesi’nde cennet pazarlamacılığı yapan din adamı görünümlü varlık diğer yandan Atatürk’e ve en büyük eserine yönelttiği tepkisiyle kendisi gibilerin varlığına son veren gücü hedeflemiş oluyor.

    Kendi açısından hedef seçimi son derece yerindedir.

    Bir yandan etnik ayrılıkçılar diğer yandan dinci gericiler iş başındadır.

    Biribirlerine karşıt gibi görünseler de hedef birliği bakımından en küçük ayrılıkları yoktur.

    Din, bir inanç alanı olmaktan çıkartılarak gündelik siyasetin kaldıracına dönüştürülürse bugün Türkiye’de yaşananlar ortaya çıkar.

    Takvimler ilerlerken, toplumsal düzen gerilemiş, çağdaş değerler aşınmış olur.

    Bu olumsuzluk da “ne yapalım ki halk böyle istedi” nitelemesiyle tarihe geçer.

  • Türk dili kuşkusuz en önemli değerimizdir. Biraz da mimarlık eklenebilir bu listeye. Beş yüz yılı aşan karanlıktan sonra güzel sanatlardaki ve bilimdeki sıçramayı cumhuriyete borçlu olduğumuz kuşkusuzdur. Türkiye’nin karanlık yüzünün Türk diline bitip tükenmek bilmeyen saldırılarını bu çerçevede ele almak doğru olacaktır.

    Atalarımızın mezar taşlarını bile okuyamaz olduk korosu bu kez harf devrimini “kültürümüzle ve geçmişimizle bağımızı koparttı” söylemiyle hedefe koydu. AKP sözcüsü Mahir Ünal bu sözleriyle “bilgi çarpıtma” (dezenformasyon) eylemi yapmış oldu. Kendi çıkarttıkları yasa gereğince yargılansa yeridir. Mahir Ünal, Türkçe’yi düşünce üretilemez dil olarak niteleyerek sınır tanımazlığa yeni bir boyut getirdi.

    Osmanlı’nın yıkıntısı üzerine kurulan Cumhuriyet’te okuryazarlık oranı % 10’un da altındaydı. Kadının adı bile olmadığı için onlar arasında bu oran hiçe yakındı.

    Harf devrimi, Atatürk devrimlerinin en görkemlilerinden ve en köklülerinden birisidir. Değil Mahir Ünal, tüm Cumhuriyet düşmanları bir araya gelip saldırsa yıkılmayacak denli sağlamdır.

    Son açıklamalarına bakılırsa Mahir Ünal’ın attığı silah kendisini vurmuştur. Ne çapları, ne birikimleri devrimlerle aşık atmalarına yetmez. Bu bir kez daha anlaşılmıştır.

    Her devrim gibi harf devrimi de “tepeden inmedir”.

    Devrimlerin doğası gereğidir tepeden inmelik.

    Yeryüzünde halka sorularak/onaylatılarak yapılmış bir tek devrim gösterilemez. Devrimin demokratikliği gibi bir durumdan ise hiç söz edilemez. Devrimle demokrasi ilişkisi kurmak demokrasiyi tramvaya benzeten ve istediği durakta inen bağnazların uydurmasıdır.

    Harf devrimi tasarlı bir devrimdir.

    Mustafa Kemal, bu devrime ilişkin görüşlerini ilk olarak 1907’de Bulgar Türkolog İvan Manolov’la söyleşisinde dile getirmiştir.

    Daha Milli Mücadele’nin başında, Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit (Kansu) Bey’e bu devrimin de içinde olduğu bir dizi tasarımını not ettirmiştir.

    Harf devrimi öncesinde yakın çevresini yoklamaktan da geri durmamıştır.

    Bu tasarımını dile getirerek nasıl bir yol izleneceğini, bu devrimin ne kadar zamanda yaşama geçirileceğini sorgulamıştır.

    Aldığı yanıtlar devrimin yaşama geçirilmesinden çok savsaklanması doğrultusunda olunca “ya hemen, ya hiçbir zaman” diyerek yalnız kalma pahasına kolları sıvamıştır.

    Düne kadar silah tutan ellerin kalem tutmasının zamanı gelmiştir.

    Belgelere dayanmak en iyisi!

    Günümüzde de yayımlanan tanınmış aylık dergi National Geographic’in 1 Ocak 1929 tarihli sayısından yararlanabiliriz.

    Harf Devrimi’nin 1 Kasım 1928’de yaşama geçirildiğini düşünürsek, derginin devrimden yalnızca 2 ay sonra “Turkey goes to school” (Türkiye okula gidiyor) başlıklı görsellerle bezeli yazısı son derece çarpıcıdır.

    Elbette, Türkiye’de yaşayan tüm insanların fiziksel anlamda bir okula gitmesi olanaklı değildir o tarihte.

    Yazı okunduğunda ve eşlik eden görseller irdelendiğinde Türkiye’nin bir açık hava okuluna dönüştüğü kolaylıkla anlaşılabilmektedir.

    Türkiye’nin hemen her köşesinde Türk insanının yeni abeceyle ve dolayısı ile okuryazarlıkla tanıştığı görülmektedir.

    Yeni abece, okuryazarlığı öylesine kolaylaştırmıştır ki, çoğu kişi okuma yazmayı kendi kendine öğrenebilmiştir.

    Türk halkı artık atalarının mezar taşlarını yeni harflerle gerçekten de okuyabilecektir.

    Onunla da yetinmeyecek, ülkeyi, dünyayı algılayabilecek ve bilginin büyülü dünyasında gezinebilme ayrıcalığına kavuşacaktır. Böylelikle Türk toplumu aydınlanma değerlerini özümseyebilecektir. Aklı ve bilimi biricik rehberi sayabilecektir.

    Yazı Devrimi’nin 94. yaşı kutlu olsun…

    Farklı deyişle, kulluk yerini özgür insana bırakacaktır. Bu köklü dönüşüm gericiliğin bir türlü içine sindiremediği olgudur. Güdülen, nereye çekersen oraya götürülebilen kulun yerinde yeller esecektir. Sorgulayan, neden, niçin diye sorma özgüvenine kavuşmuş birey hazır yanıtlarla toplumu güdülemeye alışmış karanlık kafalıların en büyük korkusudur.

    Harf devriminin ışık hızıyla yaşama geçirilmesi devrime karşı devinim şöyle dursun ses çıkartılmasını bile olanaksız kılmıştır. Bu önemli ayrıntı da Mustafa Kemal’in dehasıyla olanaklı kılınmıştır.

    Bakmayın siz, başları sıkıştıkça kendilerini de var eden, bulundukları konuma taşıyan Cumhuriyet’e ikide bir de saldırmalarına!

    Dünyanın bütün gerici odaklarıyla bir araya gelip güçbirliği yapsalar da Harf Devrimi’nin çarkını geriye çevirmeye güçleri yetmeyecektir.

    Nat Geo’nun Ocak 1929 sayısındaki görsellere eşlik eden yazıdan bir bölümce :

    “Yeni Türk alfabesi için savaş veren Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı (Mustafa Kemal Paşa) yabancı dilleri, yabancı basını ve yabancı dille düşünen sultanların düşüncelerini dışlarken elinde bu kez kılıç yerine kalem tutmaktaydı.”

    Harf Devrimi, kapanan ümmet çağını millet çağına taşıyan önde gelen gereç olmuştur.

    Bu eşsiz devrime kendilerince her fırsatta saldırma gereği duyanların gerçekte kuyruk acılarını dışavurdukları kuşkusuzdur.

    Harf Devrimi’nin 94. yaşı kutlu olsun!

    (*) Turkey Goes to School (Türkiye Okula Gidiyor), National Geographic dergisinin Ocak 1929 sayısında yer alan yazının başlığıdır.

    Yazıdaki görseller Nat Geo dergisinin Ocak 1929 tarihli sayısından alıntılanmıştır.