• Güncel konu hekimlere şiddet. Genele de yayılabilir. Şiddetin kaynağını şiddet eylemini yaşama geçirende olduğu kadar ona o gücü verende aranmalı. Yönetsel konumdakilerin şiddeti özendiren söz ve tutumlarına önceki yazılarda değinmiştik. Hekimi ya da bir başka uzman kişiyi değersizleştirmek, aşağılamak ya da itip kakmak tam da bu türden yaklaşımlara örnekler olarak tarihteki yerini almış durumda. Bir karanlık çağın içinde olduğumuz kesindir.

    Bu zincire imamlar katılmasa olmazdı. 1950’den bu yana güçlendirilen ama son 20 yılda gücünün doruğuna ulaşan dinselleşme eğiliminde imamlar kilit role sahip. Bakınız diyanet bütçesine. Bakınız diyanet yetkililerinin söylemlerine.

    Hekime yönelik şiddetin can alışının ertesinde hekimlere yönelik sövgüyü ve öldürmeye varan fiziksel eylemleri haklı kılan imam söylemi ortama bomba gibi düştü. Soruşturulacak, kovuşturulacak açıklamalarının zerrece değeri yoktur. Çoğu kez yinelediğimiz, söylemekten ve yazmaktan neredeyse bıktığımız noktaya son bir vurgu.

    “Ey yönetenler toplumsal şiddeti önlemek gibi bir isteğiniz mi var? İşe aynanın karşısına geçmekle başlayın!”

    İmama dönersek!

    Biraz geriye gidelim.

    Tarih : 16 Haziran 1950!

    Demokrat Parti’yi çok partili seçimlerin ikincisinde ezici üstünlükle iktidara getiren 14 Mayıs seçimlerinin üzerinden henüz 32 gün geçmiş.

    Çiçeği burnunda DP iktidarının ilk uygulaması Türkçe ezanı Arapça’ya çevirmek olmuş. Ezanın hangi dilden okunduğunun ne önemi var diyecekler çıkabilir. İlk bakışta çok da önemli değildir belki. Ama, dil devriminin doğurduğu din devriminin ortadan kaldırılması yolunda önemli ve etkili bir ilk adım olduğu da kuşkusuzdur bu ivedi uygulamanın.

    Bilindiği gibi takvimler ilerlese de ortaçağ karanlığından kurtulamamış Cumhuriyet öncesi Türk toplumunun biricik yaşam rehberi din, dinsellik ve doğal olarak da din adamları olmuştur. Onların ak dediği ak, kara dediği karadır. Tartışmak bile söz konusu değildir onların demiri kesen emirlerini.

    Cumhuriyet’in toplumsal yaşamdaki ilerici adımlarının önde gelen köşe taşıdır dil ve din devrimleri.

    Okuryazrlık oranının % 10’un bile çok altında olduğu bir toplumun bilginin ışığıyla buluşturulmasında önemli işlev görecek olan dil devrimi dindeki yansımasıyla dinin aldatma aygıtı olma özelliğine de son verme yolunda önemli adım olmuştur. İşte, 1932’de Türkçe okunmaya başlanan ezan böylesi bir simgesel özelliğe de sahipti. O yıllarda bu uygulamaya karşı sergilenen kalkışma Atatürk’ün ünlü Bursa Söylevi’ne de esin kaynağı olmuştur. Her türlü karşı çıkış, ayak sürüme ve kalkışmya karşın dil ve din devrimi ikizleri yaşamda tutulabilmiştir.

    Çok partili yaşamla birlikte kendisini gösteren “sözde demokrasi” her iki devrim için de sonun başlangıcına giden yolu açmıştır.

    Yazıya konu imam kalkışmasını bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

    Cumhuriyet, bir köylü toplumu olan Türkiye’de egemenliği kayıtsız koşulsuz millete aktararak dinselliğin ipini çekmiştir. Bu gelişmenin gündelik yaşamdaki yansıması köylerde imamın yerini öğretmenin alması olmuştur.

    Cumhuriyet’in önde gelen söylemcilerinden ve eylemcilerinden olan Dr Reşit Galip’in “Köy Öğretmenleriyle Söyleşiler” adıyla kitaplaştırılan önemli yapıtı egemenliğin gökten yere inişine önemli örneklerden birisidir.

    Son imam olayını kişisel bir çıkış olarak görmek hatalar zincirine bir yenisini eklemekten öte anlam taşımaz.

    Ülkemizde oluşturulan Cumhuriyet ve dolayısı ile akıl karşıtı iklimin olağan ürünüdür imamın yaptığı. Bir tür fetva verme, inanç üzerinden eğilim oluşturma ve kitleleri suça özendirme özelliği taşıdığı kuşkusuzdur.

    Böylesi bir durum ilk kez yaşanmamaktadır üstelik.

    Toplumsal yaşamın hemen her alanıyla ilgili imam(lar) kaynaklı benzer söylemlere sıkça rastlanmaktadır.

    Özelde hekimlere genelde toplumun tüm kesimlerine yönelen şiddette dinselleşmenin payı azımsanmayacak denli yüksek paya sahiptir.

    Bu örneklerden yola çıkarak bile Türkiye Cumhuriyeti’nin laik, sosyal hukuk devleti olma özelliğinin kâğıt üzerinde kaldığını üzülerek saptıyoruz.

    Dolayısı ile insanım diyenin tepki duyduğu sözlerin sahibi imam suçu ve suçluyu övmenin ötesinde bir şey yapmıştır yaptığıyla. Acı gerçekle yüzleştirmiştir içi kan ağlayan bizleri.

    Ülkemizin başındaki pek çok sorun gibi şiddetten arınmasının da vazgeçilmez koşuludur dinci-gerici iklime bir an önce son vermek.

  • Basına yansıdığınca öğrendik. Konya’daki doktor cinayetini kınama yürüyüşü yapmak isteyen doktor topluluğuna çevik kuvvet engel olmaya çalışmış. Yetmemiş. Biber gazı da sıkmış.

    Türkiye’deki toplumsal ahlâk sorununun son olayla iyice su yüzüne çıktığına tanık olduk.

    Ölüm denen umarsızlık karşısında hiç olmazsa sessiz kalınırdı. Eleştiriniz varsa bile içinize gömerdiniz.

    Eleştiri ne sözcük!

    Ölüm üzerinden hekimlere yönelen nefret yüklü iletiler mide bulandırıcı boyutlara erişti. Yönetenlere en küçün eleştiri içeren bir sosyal medya iletisi gönderenin bulunduğu yere bir araba polis gönderebilen demir yumruklu iktidar ve yargısı bu ve benzeri paylaşımlar karşısında “sağduyulu” davranmayı yeğliyor.

    Yeter ki arka bahçenin gülleri solmasın!

    Biber gazı kullanan polis kardeşimiz iş kazasına uğramış. Baygınlık geçirmiş.

    Hekimlere biber gazı sıkmanın bir getirisi olmalı değil mi?

    Sayılamayacak kadar çok hekim ilgisini esirgmemiş polis kardeşten.

    Hekime biber gazı da sıksan, silah da doğrultsan hekimin davranışı şaşmaz. Bu eylemlerin sahibine yardım elini uzatır. Öyle görmüştür, öyle öğretilmiştir, öyle belletilmiştir.

    Tıp sanatının değişmez davranışıdır.

    Böylesi bir gelişme hekim olmayanlarca ibretlik olarak nitelense de biz hekimler için sıradan bir durumdur.

    Konya’da doktora kurşun sıkan hain elin sahibi ola ki yaralı olsa yüreği dağlanan hekimler onu yaşama bağlamak için akla hayale gelmeyecek çabayı eksik etmezlerdi.

    Her şeye karşın!

    Polis kardeşin başına gelen sonrasında ona yardım eli uzatan hekimlere biber gazı sıkmak yerine bir demet çiçek sunup hiç olmazsa gönül almak aklından geçmiş midir polis kardeşimizi biber gazı sıkmakla görevlendiren üst akıl sahiplerinin?

    Bu olayda Türkiye’nin bir başka önemli sorunu bugüne dek görmeyenlerin de kavrayabileceği şekilde ete kemiğe bürünmüştür.

    Bu başat sorun Türkiye’nin iktidara mecbur bir iktidarca yönetiliyor oluşudur. Böyle bir iktidarın yapmayacağı şey yoktur desek yanılmış olmayız.

    Bu iktidar sürdükçe iktidarının karşısında olduğunu düşündüklerine başka neler yapabileceğini insanlığımdan utandıracağı için merak etmek bile istemiyorum.

    Polis kardeşe seslenmiş gibi oldum!

    “Kızım sana söyleyeyim, gelinim sen anla” demek istedim.

    Umutlu olmasam da…  

  • Sağlık ortamının neredeyse kanıksanan olgusuna dönüşen şiddet hız kesmek bir yana her geçen gün boyut değiştiriyor. Bir yargıca, savcıya, polise ya da subaya benzer saldırılar yapılabiliyor mu? Onları bir yana bırakalım. Her hangi bir kamu kurumunda bu boyutta şiddete rastlanıyor mu?

    Elbette hayır!

    Bu önemli ve her geçen gün tırmanan soruna farklı yanından bakmakta yarar var.

    “Ben bu doktorlara iğne yaptırmam!”

    Yukarıdaki akıl almaz söz Recep Tayyip Erdoğan’a ait.

    Bu sözle aşağıladığınız hekimler canınızı kurtarabilir. Hatta, onların bıçağının altına yatmanız söz konusu olabilir. Cumhurbaşkanı’nı ameliyat edenler hekimler değil miydi?

    “Giderlerse gitsinler!”

    Bu söz de Recep Tayyip Erdoğan’ın. Gidenlerin yerini asistanlarla doldururuz sözleri bu sözün şiddetini artırıcı etkinin yanı sıra dehşet de yaratıyor.

    Şanlıurfa’da vahşete hedef olan hekim öldüresiye dövüldükten sonra kendi göbeğini kendisi kesercesine diplomasını yırtıyor. Hekimlik yaşamım sonlanmıştır diye de ekliyor.

    Bilgiyi, emeği, birikimi ve aklı koruyup kollaması gereken ama bunu yapmak yerine anılan değerleri şiddetin boy hedefi yapan ülke yönetimi sağlık ortamındaki şiddetten birinci derecede sorumludur.

    Bir yandan şiddeti önlemediği için.

    Diğer yandan ise hekimleri ve sağlık çalışanlarını aşağılayarak toplum gözünde değersizleştirerek.

    “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!”

    Yukarıdaki sözlerin sahibini de biliyoruz.

    Kurtarıcı, kurucu, devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün  bu özlü sözü emeğe, birikime ve bilgiye saygının göstergesi olmanın ötesinde yücelticilik de içeriyor.

    Sağlıkta yaptıklarıyla oylarını artıran iktidar kendisine oy sağlayan bu alanda kötüye giden bir gidiş içindedir. Kötü iyiyi kovmuştur sağlıkta. Olumsuzluklar dağları aştıkça yaşadıkları olumsuzlukları sistemde değil de kişilerde arayan saldırganlar ağır suç faillerine dönüşürken utanca eşdeğer eylemlilik içinde olmakta sakınca görmüyorlar.

    Son günlerin gündemdeki önemli gelişmelerinden bir diğeri hekim göçüdür. İstatistiklerle de kanıtlandığı gibi bu olumsuzluk saklanamaz boyutlara erişmiştir. Hekim Göçü olgusunda özlük haklarındaki gerileme kadar durmak bilmeyen şiddetin etkisi de tartışmasızdır.

    Her yurttaş gibi hekimi de ülkeye bağlayan önemli etkenlerden birisi gönül bağıdır.

    Anaımsayalım!

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında yurt dışına gönderilen hekimler Atatürk’ün “Sizleri birer kıvılcım olarak  gönderiyorum. Birer ateş topu olarak dönmelisiniz.” sözleriyle uğurlanmıştı. Hiç firesiz geri döndüler. Hekimlik alanında eşsiz hizmetler sundukları gibi onlardan birisi olan Sadi Irmak ülkesine Başbakan olarak da hizmet verdi.

    Sözün özü!

    Her yurttaş gibi hekim de saygı ve sevgi görmek istiyor. Her şeyin başı, gönül bağının vazgeçilmezleri olan saygı ve sevgi ikilisidir.

    Bu önemli ikili göz ardı edildiği için yaşanmakta şu günlerdeki olumsuzluklar.

    Sağlık ortamında nitelik niceliğe yenik düştü!

    Bu yanlışlığın baş sorumlusu iktidarın da yenileceği kuşkusuzdur.

    Ancak, yenilenler listesine alanlara halkın da ekleneceği kesindir.

    Sağlık ortamında bulunan bir hekim olarak sağlıkta kamu hizmetinin çöküş içinde olduğunun yakın tanığıyım. Bu durumda seçenek olan özel sağlık kuruluşlarına SGK bağlantılı başvurunun bile cep yaktığını görüyorum.

    Devletin hemen her alanda sahneden çekildiği günümüzde sağlık gibi temel kamu hizmeti bile yokları oynamaktadır.

    Yırtılan her diploma haberi, ülke sınırları dışına çıkan her hekim bilgisi bu olumsuzluğu katmerleyen etkenler olarak yaşamımızdaki yerini çoktan aldı.

  • Konuşma ve yazı dilinde kişi adının önüne getirilen san olarak tanımlanabilir yazının başlığı. Daha çok resmi yazışmalarda ve konuşmalarda kullanılır. Gündelik konuşmada ve yazıda çok da kullanılmaz.

    Mustafa Kemal Atatürk’ten yazıda ya da konuşmada söz ettiğimizde “sayın” nitelemesini kullanmak aklımıza bile gelmez. Zaten saygın bir kişidir. Adının önüne eklenecek “sayın” nitelemesine gereksinimi yoktur.

    Son yıllarda “sayın” nitelemesinin bir kişinin adının önüne özellikle eklendiğini izliyoruz. Terör örgütü sorumlusu, İmralı sakininden söz ediyoruz.

    Açılımla birlikte hız kazanan bu önemli ayrıntı, açılımın sonlanmasından sonra da ortamdaki varlığını koruyor. Terör örgütünün döpiyesli, takım elbiseli uzantılarını barındıran HPD’liler başta olmak üzere gazeteciler, akademisyenler ve onlara eklenen bir grup insan kitle iletişim araçlarında söze “sayın ………..” diyerek başlamazlık etmiyor. Bir tür rengini belli etme, ben buyum deme aracına dönüşmüş durumda sayın nitelemesinin kullanımı.

    Oysa, bu nitelemeyi uygun görerek kendilerince saygınlığa kavuşturdukları kimse Türk yargısınca yaşam boyu özgürlüğünden yoksun bırakıldı. Söz konusu yargılama uluslararası yargı kurumlarınca da incelendi. Yargılamanın evrensel hukuk normlarına uygunluğu onaylandı. Başka deyişle yargı süreci çoktan geride kaldı. Saygınlığı ve elbette sayın nitelemesini hak etmesi söz konusu değil.

    Kişiye sayın demekle saygınlık kazandırılamayacağı gibi sayın nitelemesinin kullanılmaması da kişiyi saygınlıktan arındırmaz.

    Buradaki incelik katile, terörist başına göz kırpmakatan kaynaklanıyor. Bir tür parola işlevi görüyor bu yersiz, gereksiz ve uygunsuz kullanım.

    Parola “sayın”, işareti “hıyanet”!

    Sosyal medyada rastladım.

    Halktv’deki bir izlencede HDP milletvekili sayın nitelemesiyle kendisine verilen görevi başarıyla yerine getirmiş. İzlenceyi yöneten Şirin Payzın’ın da sayıncı olduğu kuşku götürmez gerçek.

    Aynı izlencede katılımcı olan Emin Çapa ve Barış Terkoğlu’ndan tepki gelmemesi eleştiriyi hak etmiştir bence.

    Her ikisi de HDP’li vekile sayın nitelemesinde bulunduğu kişinin eli kanlı bir katil olduğunu kısa ve özlü biçimde anımsatabilirlerdi. Hatta, bu anımsatma namuslu insanlar için sıradan değil kaçınılmaz bir görev olmalıydı.

    Adamsendecilik, duyarsızlık, neme gerekçilik bu türden yanlışların zamanla kanıksanmasına yol açmaktadır.

    Sayın nitelemesi günüz Türkiyesinde suçu ve suçluyu övme aracına dönüşmüştür. Bu sınır tanımazlık onbinlerce şehidin, gazinin ve terör kurbanının  gözleri önünde her geçen gün hız kazanarak sürdürülmektedir.

    Daha da kötüsü bu olumsuzluğa her ortamda karşı çıkması beklenenlerin sessizliğidir.

  • Adını Kristof Kolomb’dan alan Kolombiya’dan söz edeceğiz. Adı yanıltmasın. Kolomb buraya hiç ayak basmadı. Kolombiya adı 1886’da verildi.

    Latin Amerika’nın önde gelen kurtarıcısı Simon Bolivar’ın ruhunun Kolombiya topraklarında da varlığını sürdürdüğü kuşkusuzdur. Bugünkü Ekvator, Venezuela ve Kolombiya’dan oluşan ve XIX. Yüzyıl başlarında dağılmış olan Büyük Kolombiya’yı kurmuştur.

    Güney Amerika’nın en kuzeyinde yer alır Kolombiya. Güney Amerika’daki ülkeler arasında her iki okyanusa (Atlas ve Pasifik) kıyıdaşlık bakımından tektir.

    Güney yarıkürede yer almakla birlikte kuzey yarıkürede adaları olduğu için her iki yarı küre ülkesi olmak gibi bir özelliği vardır.

    Latin Amerika’nın 50 milyonluk nüfusuyla Meksika’dan sonraki en kalabalık ülkesidir.

    Kolombiya Latin Amerika ülkelerinin çoğu gibi acıyla, gözyaşıyla ve daha da kötüsü kanla özdeşleşen bir ülke oldu. Daha başka deyişle, Kolombiya bir narko-terör ülkesi olarak ünlendi. Uzun yıllar boyunca ABD’nin arka bahçesi oldu. Oligark egemenliği söz konusuysa eğer Kolombiya onların cennetidir dense yeridir.

    “Gelişmişlik yoksulların otomobil sahibi olması değil, varsılların toplu taşıma kullanmasıdır.”

    Yukarıdaki sözler eski Bogota Belediye Başkanı ve çiçeği burnunda Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’ya ait.

    İlk solcu başkan ilk siyahi başkan yardımcısıyla birlikte

    Ülke tarihinin ilk solcu başkanı.

    Yardımcısı çevre eylemcisi Afro-Kolombiyalı Francia Marquez Mina ülkenin bu göreve gelen ilk siyahisi.

    Çeyrek yüzyıldır Latin Amerika’da esen sol rüzgâr Kolombiya sınırlarını bir türlü aşamamıştı. Böylelikle Kolombiya solla tanışmış oldu.

    Gustavo Petro bir önceki seçimde 8.5 milyon olan oy sayısını bu seçimde 11.5 milyona çıkartmış. Bu artışı büyük ölçüde kadın ve genç oylarına bağlamış gözlemciler.

    Pasifik kıyılarındaki balta girmemiş ormanlardan tehlikeli kano yolculuklarıyla oy vermeye giden yerlilerin varlığı da bir başka ilginç not olarak tarihteki yerini almış. Kanocuların niceliksel olmasa bile niteliksel katkıları tartışmasızıdır. Artık “yeter” diyen ve daha önce hiç söz almamış seçmenlerin varlığı bu seçimin sonucunu belirlemiştir demek de olası.

    Gustavo Petro yandaşlarından birisinin sözleri :

    “Ülke 200 yıldır aynı kişilerce yönetildi. Bugün tüm Kolombiyalıların yararlanacağı bir yönetim değişikliği yaşanıyor.”

    Gustavo Petro Kolombiyalılara hangi sözleri vererek seçildi?

    • Toplumsal adalet
    • Çevresel adalet
    • Barış

    Coğrafik bakımdan uzak bu ülke neredeyse tarihi boyunca terörle sarmalandığı için Gustavo Petro’nun “barış” getirme sözü Kolombiya için çok şey ifade ediyor olmalıdır.

    Yeni başkan Petro’nun şu sözleri de ilginç gelebilir pek çok kişiye :

    “Kapitalizmi geliştirmeliyiz. Elbette ona taptığımız için değil. Ama, Yeni köleciliğin ve feodalizmin üstesinden gelebilmek amacıyla.”

    XXI. yüzyılda feodalizm ve kölecilikten söz ediliyor olması bile üzerinde durmaya değerdir.

    İlk siyahi başkan yardımcısı Francia Marquez Mina seçim utkusunu “214 yıldır ilk kez yönetime halk geldi” sözleriyle özetliyor.

    Öncekilerde olduğu gibi bunda da seçimin çalınmasından korkulmuş. Bilişimin yoğun şekilde kullanılmasına karşın seçimi halkın kazanmış olması önemli bir başka kazanım olarak görülüyor.

    Seçim başarısı kuşkusuz önemli.

    Ancak, başkanlığın elde edilmesi her şeyin kolayca çözüme kavuşacağı dikensiz gül bahçesi anlamına da gelmiyor. Çünkü, Gustavo Petro başkanlığı kazansa da parlamentoda çoğunluğu elde etmiş değil. Narkotik oligarşisinin yanı sıra ulus ötesi şirketlerin ve elbette bu düzenin önde gelen bekçisi ordunun etkisi bir süre daha varlığını duyumsatacaktır. Latin Amerika’da örneklerine sıkça rastlandığı gibi halkçı ve solcu başkanın yoluna çeşitli engeller çıkartılacaktır.

    Dileğimiz olmasa da bu engeller arasında zorla görevden uzaklaştırma başka deyişle darbenin adını da anmak zorundayız. Seçim başarısıyla önemli engellerden birisi aşılmış olsa da başka engeller yerli yerinde duruyor.

    Dirençli, kararlı ve dayançlı bir yönetim anlayışıyla diğerlerinin zaman içinde aşılması olanaksız sayılmaz.

    Kesin olan bir şey varsa Gustavo Petro’nun bir şeyler yapacağıdır. Ama, yapacaklarını yaşama geçirmede hızlı olmayacak oluşu da anlayışla karşılanmalıdır.

    Önceliği sağlık ve eğitime vereceğini açıklamış olması önemli olumlu ayrıntıdır.

    Son bir ayrıntı!

    Seçimde Gustavo Petro’ya yitiren emlak milyarderi Rodolfo Hernandez seçimden önceki günlerde yatında ulus ötesi Pfizer şirketinin ileri gelenleriyle bir araya gelmiş. Seçimin kim tarafından kimlere karşı kazanıldığını anlamayı kolaylaştırıcı bir bilgi olsa gerektir.

    Kolombiya’nın başına gelen bu iyiliğin Latin Amerika’nın kesik Damarları’nın onarılmasında işe yaraması dileğiyle.

    Büyük coşku ve umut yaratarak doğrultu değiştirenleri de anımsamak zorundayız.

    Gustavo Petro’nun bu olumsuz örnekler listesine eklenmemesi dileğiyle.

    Bu yazı Dağarcık Türkiye’nin Temmuz sayısında yayımlanmıştır :

    Kolomb’un Ülkesi

  • Her sözüne “Kartaca yıkılmalıdır!” diye başlayan Romalı senatöre benzemek pahasına “NATO bir suç örgütüdür” diyerek başlıyorum. Sözlerimin dayanağı NATO’nun 75 yıllık tarihinde bulunabilir.

    Savaş makinesi NATO Ukrayna sorununu bitirmek değil genişletmek derdinde. Kuzeyin gönençli “tarafsızları” da NATO’nun ağına düşmüş durumda. Ortaya çıkan gelişme NATO’nun savaşı genişletme ve uzun zaman aralığına yayma kurgusuna son derece uygun.

    Finlandiya ve İsveç’in dünya barışını tehlikeye sokan bu yaklaşımı ilk bakışta şaşırtıcı gibi görünse de “sosyal demokrat oynaklık” anımsandığında doğal karşılanası bir davranıştır.

    Tam da burada Türkiye dünya ve bölge barışına eşsiz bir katkı sunabilirdi. Cumhurbaşkanı’nın Finlandiya ve İsveç NATO’ya üyelik başvurusu yaptığında verdiği ilk tepki VETO yönündeydi. Önceki pek çok deneyim bu türden ilk tepkilerin saman alevi gibi sönüp gittiğini gösterse de umutlanmak işimize gelmişti.

    Bir de 20 yıldır bizi yönetenlerin “at pazarlığı” kötü alışkanlığı söz konusuydu. Birkaç milyar avro karşılığında nüfusumuzun % 10’una varan sığınmacı/istilacı tablosu bu kötü alışkanlığın dramatik sonucu olarak gözümüzün önünde durmaktadır.

    İsveç ve Finlandiya konusunda bizim tepkimizi yatıştıranın ne olduğunu uzun süre bilemeyeceğiz. Her iki ülke Türkiye’nin önde gelen baş ağrısı “ayrılıkçı teröre” tutkulu destekleriyle biliniyor. Diyelim ki, her ikisi de bundan böyle bu tutumumuzu değiştireceğiz dediler. Bunun böyle olacağının güvencesi var mı? Böyle bir sözün yerine getirilip getirilmediğini sınamadan bu ikilinin NATO üyeliğine yeşil ışık yakmak akılcı mı?

    Şu anda çok konuşulmasa da Türkiye’nin sert çıkışı sonrasında duruşunu koruyamamasının ardında yatan gerçek neden bağımsız olamayışımızdır.

    Geçen yılın sonundan bu yana belirginleşen ekonomik kriz ortamında Türkiye’nin yumuşak karnı yabancılarca çok iyi bilinmektedir. Türkiye’nin ekonomik batmışlığı hemen her fırsatta kolayca kullanışlı bir aygıta dönüştürülebilmektedir. Bu kez de yaşanan budur.

    Bakmayın siz kapıkulu basının “diplomatik başarı” öyküleri yazmasına! Baştan aşağıya palavraya dayanmaktadır bu sözde başarı. Emperyalizm sırtını yere getirdiklerinin onur ve gurur kırıklığı yaşamasını istemeyecek denli deneyimli ve bilinçlidir.

    Yüz yıl önceye giderek anlatmaya çalışalım “bağımsızlık” anlayışının önemini.

    Yıl 1923. Aylardan Ocak.

    Cumhuriyet henüz kurulmadığı gibi İstanbul işgalden kurtarılmış değildir. Tam bağımsızlık diye direten Türk heyetinin üstelemeleri karşısında Lozan masası (geçici de olsa) devrilmiştir.

    Şubat ayında İzmir İktisat Kongresi toplanacaktır.

    Mustafa Kemal Paşa’nın annesi Zübeyde Hanım sonsuzluğa uğurlanmıştır.  Son görev Gazi adına en yakınındaki Salih Bozok tarafından yerine getirilmiştir. Mustafa Kemal Paşa da hem İktisat Kongresi hem de annesine son görev için İzmir yolundadır.

    Trenle geçtiği yerlerde duraklamakta ve yetkililerle bir araya gelmektedir.

    O toplantılardan birisi Eskişehir’dedir.

    Mustafa Kemal Paşa Cumhuriyet’i ilân etmeden önce güvence altına alma isteğini dışavururcasına bir yetkiliye sorar:

    “Kaç tane damızlık boğanız var?”

    Soru karşısında afallayan, kekeleyen yetkilinin içinden de olsa tıpkı Refi Cevat gibi “bu adam deli değil, zırdeli” dediğinden kuşku duyamayız.

    İstanbul işgalden kurtarılmamışken sorduğu bu soru Mustafa Kemal Paşa’nın bağımsızlık tutkusu konusunda yeterince fikir veriyor olmalıdır.

    Bugüne dönelim!

    Son 40 yıldır derinleşen liberal ekonomi sarmalına kapılmış, üretimi unutmuş, borçla yaşamayı başarı sayan bir Türkiye var karşımızda. Emperyalistler kendi çizdikleri yoldan yürüyen Türkiye’nin içine düştüğü durumu bizden daha iyi bildiklerine göre İsveç-Finlandiya efelenmemizin hazin sonuna nasıl şaşırabiliriz?

    Birkaç gün önce bir haber yer aldı basında.

    “Türkiye, kapısına kilit vurup sattığı (gerçekte altın tepsi içinde sunduğu) şeker fabrikalarından gelen parayı şeker dışalımına harcadı.”

    Çayına atacak şekeri olmayan, ekmek yapacak buğdayını dışarıdan alan, hayvanına yedirecek saman bulamayan bir ülke masada dik durabilir miydi?

    Elbette hayır!

    İç kamuoyuna verilmiş iletilerdi başlangıçtaki İsveç-Finlandiya çıkışları.

    Şimdi iktidara tutunma zamanı olduğuna göre her iki ülkenin NATO üyeliğinin bizi ilgilendiren bölümü daha fazla değildir.

    “Tam bağımsızlık” yeniden kazanılmadan hemen her fırsatta başımızın önümüze eğilmesine şaşırmak bir yana alışmak durumundayız.

    Paran yoksa, gücün yok!

    Gücün olmayınca da ettiğin sözün beş paralık değeri…

    Böyle durumlar için mi söylenmiştir bilmiyorum!

    “Susmak erdemdir!”

  •  

    Yetmişli yıllarda sendikal hareketin Türkiye’de doruğa çıktığını anımsayacaktır yaşıtlarım ve büyüklerim. 12 Eylül pek çok toplumsal olay gibi sendikacılığa da ölümcül darbe vurdu. Buna karşın, doksanlı yıllarda Zonguldak maden işçilerinin ses getiren eylemleri yaşandı. Sonrasında ve özellikle de son 20 yılda sendikal örgütlenmesinin giderek kan yitirdiği, hem nicelikçe hem de nitelikçe etkisizleştiğine tanıklık edildi.

    Küresel ölçekte bakıldığında sendikal hareketin XX. yüzyılın son çeyreğinde düşüşe geçtiği, üçüncü binyılın başlangıcına sendikasızlaşmanın damga vurduğu görüldü. Salgın ve onu izleyen ekonomik kriz ortamında Türkiye’deki görünüm farklı olmadı.  

    ABD’de Sendikalaşma

    Buna karşılık, ABD’den gelen ardışık sendikalaşma haberleri ilgi çekici boyutlara varmış durumda. Her ne kadar, 1 Mayıs’ın öncülü sayılan olaylara sahne olsa da ABD’deki sendikal devinimin öteden beri cılız olduğu ve Avrupa’nın oldukça gerisinde kaldığı bilinmekteydi.

    Yapılan kamuoyu araştırmaları ABD’de sendikal örgütlenmeye onay oranlarının 1965’teki % 71’den bu yana % 65’le en üst düzeye çıktığını gösteriyor.

    Küresel ölçekte tanınmış şirketlerde son 6 ayda sendikalaşma konusundaki sıçrama dikkate değer boyutlara erişmiş durumda.

    Kimi kaynaklar bu olumlu gelişmeyi yaşamakta olduğumuz salgın sürecinin armağanı olarak yorumluyor. Başka deyişle, salgından kaynaklı gelişmeler çalışanların sendikal örgütlenme konusundaki özgüvenini güçlendirmiştir. Dolayısı ile de sendikal örgütlenmeye ilgiyi canlandırmıştır.

    Sendikalaşmanın işaret fişeğinin ateşlendiği Starbucks her bir işyerindeki çalışanlarını “iş ortağı” olarak tanımlasa da çalışanlara sorulduğunda emeklerinin karşılığını alamadıkları, kötü koşullarda çalıştırıldıkları türünden karşılıklar alınmış olması dikkat çekicidir. Sendikalaşma sürecini elinden geldiğince baltalamaya ve engellemeye çalışan işveren bu kez sendikalaşmanın olduğu birimleri çalışma koşullarını iyileştirme kapsamı dışında bırakarak bir bakıma sendikalaşmayı cezalandıran tutum almaya başlamış.

    Yine küresel ölçekli tanınırlığı yüksek olan Amazon’da da çalışanlar sendikalaşmaya onay vererek işverene meydan okuma noktasına gelmişler. Patronunun boşandığı karısına milyar dolarlarla ifade edilen ödence verdiği şirket çalışanlarının özgüvenli yaklaşımı yalnız ABD’de değil dünyanın başka yerlerinde de ilgi gören bir başka gelişme olmuş.

    Son olarak, Apple çalışanları geçtiğimiz günlerde sendikalaşma oylamasında “evet” diyerek bir başka önemli gelişmenin altına imza atmışlar.

    Sendikalaşmanın akla bile getirilmediği yarım yüzyıllık zaman aralığı sonrasında ardışık sendikalaşma haberleri hiç kuşkusuz umut verici gelişmelerdir. Ancak, bu psikolojik eşiğin geçilmiş olmasıyla girilen yolun “dikensiz gül bahçesi” olmayacağını öngörmek de yanlış olmayacaktır. İşverenlerin bu kapsamda atabileceği pek çok adım ve buna bağlı olarak yaratabileceği sayısız olumsuzluk olabileceği akıldan çıkartılmamalıdır. Farklı deyişle, sendikalı yeni dönemde işveren-işçi ilişkilerinin çok daha sert ve örseleyici gelişmelere açık olması yüksek olasılıktır.

    ABD’deki sendikal kıpırdanmanın daha çok besin ve konaklama sektöründe olduğu görülüyor. Bu genel eğilimle uyuşmayan bir başka sendikalaşma girişiminin sağlık sektöründe kendisini göstermiş olması da ilgiye değerdir.

    ABD’de 145.000 asistan doktor olduğunu öğreniyoruz kimi kaynaklardan. Neredeyse Türkiye’deki toplam hekim sayısına yakın bir sayıdır bu. Salgın boyunca ön cephede çaba gösteren hekimler arasında asistanların çok daha öne çıktığı, geçmişte olduğu gibi salgın ortamında sömürüye, aşırı iş yüküne ve kötüye kullanıma açık hale geldikleri görülmüş. Onların sendikalaşma aracılığıyla örgütlenme kararlılığı sıra dışı bir örnek olarak not edilmeye değer olsa gerektir.

    Sendikal hareketin ABD’de uykudan uyanmış olması her şeye karşın olumlu bir gelişme sayılmalıdır.

    Darısı başımıza diyesi geliyor insanın.

    Bu dileğin yerine gelmesi içinse hem kamu çalışanları hem de işçi sendikalarının titreyip kendine dönmesi öncelikli gerekliliktir. Bir bölümü yandaşlıktan beslenme çabası içindeyken, bir diğer grup sendikal yapının paçasını etnikçiliğe kaptırmış olması önde gelen sorun olarak boy gösteriyor. Sendika olduklarını, önceliklerinin emekten yana tutum almak olduğunu anımsarlarsa ne iyi.

    Türkiye’deki güncel durumu belirleyen bir başka önemli etken sığınmacı ya da istilacı sorunudur.

    Türkiye’de Sendika(sız)laşma

    Sendikalaşma Türkiye’de de canlanabilir mi?

    Her şeyden önce uygun koşullar gerekir böyle bir olumlu gelişme için.

    Uygun koşullar olmadığını söylemek durumundayız.

    Her şeyden önce Türkiye kendisini Batılılara siper etmiş olmayı, tamponlaşmayı içselleştirmiş durumdadır. Her fırsatta “yerli ve milli” diyenlerce yaşama geçirilmiştir bu olumsuz durum. Hem de birkaç milyar Avro karşılığında. Sokakta yürüyen her 10 kişiden birisi yabancıdır ülkemizde.

    Durum böyle olunca pek çok kişi için yakınma konusu olan bu olumsuzluğun niteliksiz ama aynı oranda ucuz işgücü anlamına geldiğini bilmem söylemeye gerek var mı? Böylesi bir ortamda sendikalaşmak şöyle dursun sendikanın adını anmak söz konusu olabilir mi?

    Diğer yandan, Türkiye’de çalışanların yarıya yakınının “asgari ücretli” olduğu gerçeği de göz ardı edilememelidir. Yüksek(!) oranlı artışlara karşın asgari ücret yoksulluktan kurtarmaya yetmese de geriye kalanların ücretlerini de yakalama yolunda ilerlemektedir. Farklı deyişle asgari ücretli olmayanlar da hızla yoksulluğa yaklaşmaktadır.

    Başka şeyler de eklenebilir belki. Ama, bu iki etken bile sendikalaşma için elverişsiz koşullar yaratmaya yetip de artmaz mı?

    Sığınmacı/istilacı sorunu toplumu pek çok açıdan ilgilendirmektedir. Her geçen gün artan duyarlılaşma da bu bağlamda nedensiz değildir. Son 20 yıldır işbaşında olan dinsel eksenli yönetim çalışma yaşamında sendikalaşmanın önüne dikilen önemli engel olmuştur. Ülkemiz nüfusunda % 10’a varan yabancı varlığı bu olumsuzluğun üzerine tüy dikmiştir dense yeridir.

  • Dün aynı gün içinde belediye otobüsü, metro ve tramvayı kullandım. Okullar kapanmış olsa da her üçündeki yoğunluk dişe dokunur düzeydeydi.

    Bilindiği gibi bir süredir maskesiz yaşam özlemiyle yanıp tutuşmakta hem insanımız hem de yönetenlerimiz.

    Günlük Covid 19 olgu sayılarının 1.000’in altına düşmesiyle birlikte toplu taşımada da maske zorunluluğu sona erdi. Bu sayılara düşülmesinden günler önce de İzmir’deki toplu taşıma araçlarında maske zorunluluğu kalkmıştı. En azından bu zorunluluğun uygulanması ve anımsatılmasıyla görevli olanlar zorunluluk yokmuş gibi davranmaya başlamışlardı.

    Bu durumdan öncelikli sorumlunun Sağlık Bakanlığı olduğunu unutmadan vurgulamalıyım.

    Zorunluluğun kalkışını topluma anlatmada her zaman olduğu gibi başarısız ve etkisiz oldu bakanlık. Sağlık bakanı bir yandan maske zorunluluğunun kalkış müjdesini verirken diğer yandan maskenizi yanınızda bulundurmayı sürdürün sözleriyle ne demek istedi? Anlayabilen anlatsın!

    Bu arada, günlük Covid bülteni haftalık olarak yayımlanmaya başladı. Son bildirime bakılırsa peşine düşmekten vazgeçtiğimiz Covid olgularının günlük 1.000 eşiğini aştığı görüldü. Böyle bir olumsuzlukta ne yapılacağı konusunda en küçük bilgisi olan var mı?

    Bu gamsız, duyarsız ve aymaz tutumdan çıkartılabilecek tek sonuç : “Covid 19 artık gündemimizde yer almıyor, almayacak”.

    Düne dönersem.

    Açık havada maske takmıyorum.

    Ama, her türlü kapalı alanda ve özellikle de toplu taşımada maske kullanımını titizlikle sürdürüyorum. Ülke genelinde maske zorunluluğunun sürdüğü tek ortam olan sağlık kuruluşlarında da gereken özenin gösterilmediğine üzülerek tanıklık ediyorum. Maskesiz hiç kimseyi yanıma yaklaştırmamaya, hizmet vermemeye özen gösteriyorum.

    Dünkü toplu taşıma kullanımlarımda yazıya başlık olan durumla baş başa kaldım. Otuz kişinin bulunduğu belediye otobüsünde maskemle bir başımaydım.

    Metroda bir başıma olmasam da her geçen gün maske kullanımının azaldığını görüyorum.

    Tramvayda da bir başıma olduğumu şaşırarak gördüm.

    Bu ortamlarda maske takmayı sürdürenlere ters bakışın uzakta olmadığını öngörebiliyorum.

    Ülkeyi, kenti ve bir olağandışı bulaşıcı hastalık sürecini yönetmenin ne denli önemli bir iş olduğunu, yönetenlerimizin bu bağlamda sınıfta kaldıklarını üzülerek izlemek maskeyle bir başına kalmak kadar acı verici.

    Maskeye ilişkin duyarsızlık ve özensizlikten söz ederken küresel ölçekte olgu sayılarındaki sıçrama ve hastaneye yatış sayılarındaki artış haberlerine de dikkat çekmek kaçınılmaz. Köktenci önlemlerle virüsü yaşamımızdan çıkartamadığımız sürece evrimin görkemli gösterisini sunmayı sürdürecek gibi görünüyor yarı canlı virüs.

  • Ukrayna’da yaşanmakta olan çatışma 4. Ayını doldurmaya doğru giderken neler umuldu sorusuna neler bulundu saptamasını eklemek gerekir.

    Batı emperyalizminin propaganda düzeneğine bakılırsa başka, gerçekler değerlendirilirse başka sonuca varılır.

    Küresel ve ulusal ölçekte batının beklentileri doğrultusunda konumlananlar her zaman olduğu gibi eksik değil.

    Hatta, gereğinden de çok!

    Bu nedenle gerçeklere erişmeyi deneyelim.

    Ukrayna-Rusya çatışması için gün sayan, dört gözle bekleyen Batı 24 Şubat’ta bu muradına erdi. Piyon olarak ileri sürülen Ukrayna’ya bu çatışmada vekil olma görevi yüklenmişti.

    Önceden kurgulandığı anlaşılan Rusya’ya yönelik YAPTIRIMLAR’dan ne umulmaktaydı? Açıkça dillendirildiği gibi Rus ekonomisi kısa sürede çıkmaza girecekti. Farklı deyişle ÇAKILAN bir Rus ekonomisi görüntüsü çıkacaktı ortaya. Özlemler gözlemlerle örtüşmedi.

    • Savaşan ülke Rusya’nın para birimi Ruble son 5 yılın en yüksek değerine erişti.
    • Rus varlıklarının sağladığı kazançlar başdöndürücü boyutlara ulaştı
    • Rus ticaret fazlası bu yıl rekor düzeyleri yakaladı
    • Rus gaz ve petrol satışları keskin şekilde artış gösterdi

    Bu tablodan anlaşılacağı gibi yaptırımlar Rus ekonomisini zayıflatma amacına ulaşmak şöyle dursun yaptırımları kurgulayanlara ve onlara destek verenlere zarar verdi.

    Yaptırımların Rusya’da değil ama başka yerlerde ne gibi olumsuzluklara yol açtığını özetlemekte yarar var :

    • Besin ve enerji ederlerinde enflasyonu da tetikleyen keskin artışlar gözlendi.
    • Küresel tedarik zincirlerinde önemli kopmalara tanıklık edildi.
    • Besin darlığı ve hatta kıtlığına varan gelişmeler başgöstermeye başladı
    • Küresel ekonomide göz ardı edilemez yavaşlama yaşandı

    Tüm bunlara karşılık Rusya’nın patlayıcı karşılıklar vermekten uzak durduğu görüldü. Rusya’nın verdiği karşılıkların sabırlı duruş ve akılcı yaklaşım ürünü olduklarının altını çizmekte yarar var. Elbette, bu durum Rusya’nın edilgen kaldığı, karşılık vermediği anlamına gelmemeli.

    Örneğin, enerjide dışa bağımlı Almanya’ya Rus gazı akışı % 40 azaldı.

    Sırtından bıçaklandığını düşünen Rusya’nın Almanya’ya yönelik bu karşılığını “kendin ettin kendin buldun” kapsamında değerlendirmek gerekir.

    Bu arada, Rusya’nın bu koşullar altında doların rezerv para olmaktan çıkartılması ve enerji alışverişinde rublenin kullanımı doğrultusunda attığı adımları da unutmamak gerekir.

    Tüm bu gelişmeler ışığında şu soruyu sormak gerekir!

    Gelinen noktada Rusya YAPTIRIMA UĞRAYAN mıdır?

    Yoksa YAPTIRIMA UĞRATAN mıdır?”

    Özgün analizi unutan, dış politika uzmanlığına hak ettiği değeri vermekten uzak duran Türk basınında ne yazık ki bu ve benzeri sorulara ve çözümlemelere rastlamak neredeyse olanaksızdır.

    Bu bakımdan utangaç davranan basınımız 99’luk Kissinger’ın “Ukrayna barış için toprak ödünü vermelidir” saptamasını paylaşmakta bile istekli sayılmaz.

  • Cumhuriyet gazetesi dış politika yazarı Mehmet Ali Güller’in bağlantıdaki yazısı çok öğretici. Okunmalı ve yararlanılmalı.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-guller/nato-gelmeden-yasagi-geldi-1946506

    Olaya biraz farklı yanından bakmayı deneyeceğim.

    Soğuk Savaş’ın sonlanmasıyla birlikte işlevsiz kalan ve gerçekte bir suç örgütü olan NATO’yu emperyal ülkeler çeşitli gerekçelerle canlandırma çabası içinde. Ukrayna’daki gelişmeler bu amaca giden yolda önemli fırsat yarattı.

    Dünyada NATO karşıtlığı genel olarak komünistlerin işi oldu.

    Türkiye’de ise Kemalistler bu konuda şaşmaz bir tutum içinde oldular ve olmayı sürdürüyorlar.

    İsveç ve Finlandiya’nın her türlü tartışmayı bir yana bırakarak NATO yörüngesine girmesi Sosyal Demokratların etkin olduğu hükümetlerce sağlandı.

    Sosyal demokrasi Soğuk Savaş döneminin yedek lastiğiydi. Sosyalist bloktaki toplumcu düzenlemeler Batı’nın yumuşak karnıydı. Bu yumuşak karın sosyal demokrasi kalkanıyla korunmaya çalışıldı. Bir ölçüde başarılı olunduğu da açık.

    Ayrıca, sosyal demokrat olmak renksiz, kokusuz ve ruhsuz bir konum olsa da öyleyim diyene rahatlık sağlıyordu. Komünist olmanın sorun olduğu yıllarda sosyal demokratım demek kişiyi dertten bağışık tutardı.

    Soğuk savaşın bitmesiyle birlikte sosyal demokrasinin de son kullanma tarihi gelmiş oldu. Elbette adlarıyla, sanlarıyla varlıklarını korudular. Hem de ne korumak!

    NATO’nun tüm kanlı operasyonlarına gerek katılarak gerekse sessiz kalarak.

    Artık, devir koçbaşı olma devriydi sosyal demokrasi için.

    İsveç ve Finlandiya’nın tutkulu NATO’culuğunun altına da imza atmaktan çekinmedi ne olduğu belirsiz olan sosyal demokratlar. Uzun yıllar başarıyla tarafsız kalabilen hem İsveç hem de Finlandiya sosyal demokrat yönetimler altında geçmişlerine rahmet okutan bir onursuzlukla NATO’ya koştular.

    Bize de bir kez daha “İşte Sosyal Demokrasi” dedirttiler…

    Bizde de sosyal demokrasiyle anılan vakıflar, dernekler, kurumlar olduğunu biliyoruz. Eski güçlerinde ve heveslerinde olmasalar da sosyal demokratım diyenlerin varlığı az da olsa sürüyor olabilir.

    Onların da kendilerini gözden geçirmeleri fırsatı olmalıdır sosyal demokrasinin beşiği İskandinav kaynaklı NATO’culuk.