• Sonuna yaklaştığımızı umduğumuz salgın boyunca korunma üçlemesinin maske takmak ve uzak durmakla birlikte önemli bileşeni oldu “el yıkamak”.

    Özellikle başlangıçta, bu üçlemeye yapılan vurgu bu sıradan eylemin önemini dikkatimize sunmuş oldu.

    El yıkamak, hiç kuşkusuz insanla birlikte ortaya çıkmış bir eylemdir.

    Düşünsenize!

    Kanlı bir hayvan avı sonrasında, o avı pişirerek ya da pişirmeksizin tüketmişsiniz. Kan revan içinde kalan ellerinizi ve elbette bedeninizi suyla temizlemek olmazsa olmaz bir gereklilikti.

    El yıkamak, mikrobiyoloji devrimi sonrasında çok daha önem kazandı, vazgeçilmezleşti.

    Tıp ortamında, el yıkamak ayrı bir başlık oluşturdu.

    Mikrobiyoloji devrimi öncesinde el yıkamak tıp insanları için bile olsa da olur olmasa da olur bir eylemdi.

    Tam da burada İgnaz Semmelweis’ı (1818-1865) anımsamazsak eksik bırakmış oluruz.

    Semmelweis tıpta el yıkamanın öncüsüdür.

    Avusturya-Macaristan imparatorluğu vatandaşı Semmelweis’ın adı devrimciler listesine eklenmeyi fazlasıyla hak eder. Semmelweis doğum yaptıran ebelerin ellerini yıkamasını sağlayarak lohusalık ateşi olarak da bilinen ölümcül sorunla baş edilmesine önemli katkıda bulunmuştur.

    İgnaz Semmelweis (1818-1865)

    Bu sorunun önemini bugün içinde bulunduğumuz koşullarda kavramamız güç olabilir. XIX. Yüzyılın ortalarında loğusa ateşi nedeniyle yitirilen annelerin % 10-35 arasında olduğu bilgisini verirsem sorunun ağırlığı anlaşılacaktır.

    Yalnızca el yıkamayla bu oranların gözle görülür şekilde düşürüldüğünü gösteren Semmelweis bu önemli katkısını kitaplaştıracak kadar bilimsel bir kişilik olarak da geçmiştir tarihe.

    Her iyilik ve katkı gibi onunki de karşılıksız kalmamıştır.

    El yıkamanın yaşam kurtarıcılığını ortaya koyması kimilerinin hoşuna gitmemiştir. O kimileri arasında meslektaşları da vardır.

    Tıbbın alabildiğine ataerkil bir yapı içinde olduğu o yıllarda el yıkama önerisi “küçük düşürücü/onur kırıcı” olarak bile nitelenmiştir.

    Çoğu buluşçu gibi Semmelweis da eşsiz katkısının değer gördüğüne, yerleşikleştiğine tanık olamayanlardandır.

    Tıp dünyasından gördüğü karşılık akıl sağlığını yitirmesine yol açacak denli etkili olmuştur. Bu nedenle yolu akıl hastanesine düşen Semmelweis kendisini yatıştırmaya çalışmanın ötesine geçen hastane görevlilerinin fiziksel şiddeinte de uğramıştır. Buna bağlı olarak elinde gelişen enfeksiyon ve gangren yaşamını henüz 47 yaşındayken yitirmesiyle sonuçlanmıştır.

    Adının tarihe altın harflerle yazılacak olmasına karşın önünde yaşanacak yılları varken toprağa düşmüştür.

    Semmelweis’ın canıyla ödediği bedelden sonra 40 yıl daha bekledi insanlık. İngiliz hekim Joseph Lister tıp topluluğunu el yıkama konusunda ikna edince bitebildi bu başlıktaki tartışmalar. Lister çabalarının olumlu sonuç vermiş olduğunu görecek denli şanslıydı.

    Joseph Lister (1827-1912)

    “Annelerin kurtarıcısı” unvanını da hak eden Semmelweis’ın anısına saygıyla…

    Onun el yıkama konusundaki yalın önerisi bugün de küçümseniyor olabilir mi?

    Kuşkusuz düşük olasılıktır.

    Ama, böyleleri varsa bu dünyayı paylaştığımız onlara şu soru yöneltilebilir.

    Elbette, hiç kimsenin yolu ameliyathaneye düşmesin!

    Ama, bir şekilde düşerse ameliyata girecek hekimlerin ve onlara eşlik edecek sağlık çalışanlarının ellerini yıkamaksızın, maske takmaksızın bu işi yapmalarını kabullenir miydiniz?

    Yanıtı belli bu soru için hoşgörünüze sığınırım.

    Amacım, düş ürünü soruya bir o kadar yanıtı bilinen karşılık almaktan çok okuru sarsmaktı.

    Buradan hareketle el yıkamanın yalnız tıp ortamının değil insanlığın yaşam ortamının önemli ve değerli bir eylemi olduğunu saptamamış olmayalım. Sokaktaki yurttaş da elini yıkama duyarlılığıyla kendisini korumuş olur. Kendisini korumuş olunca toplumu da koruma kapsamına almış olur.

    Not : Günümüzde hiçbir hekimin ve ona eşlik eden hiçbir sağlık çalışanının ne maske takmak ne de el yıkamak konusunda çekincesi olamayacağı açıktır. Varsa, çekincesi olanların değil yetkinliği diploması tartışmaya açılsa yeridir.

  • Önce erkekler şu günlerde de kadınlar dünya voleybol şampiyonasında ter döküyor. Öteden beri kadınların gerisinde kalan erkeklerde de kıpırdanma sevinç yarattı.

    Kadınlar bildiğimiz gibi.

    Ata’nın kızları, her geçen gün karanlığa gömülen Türkiye’nin üzerine doğan güneş gibi.

    Türkiye’nin iki baskın sporu futbol ve basketbol afyon niyetine kullanılırken, her geçen gün düzey yitirirken ve tel tel dökülürken voleybol, özellikle de kadın voleybolu iktidara inat başarılı çizgisini koruyor.

    Bu başarıdan çıkartılacak bir önemli ders her bireyin koşullar ne olursa olsun ülkesi için, milleti için çalışması çabalaması gereği olabilir.

    Bahisler ve yayın gelirleri yoluyla paraya boğulan futbol ve basketbol “yerli ve milli” söylemlerinin tersine yabancı cennetine dönüşürken voleybol kulüpler düzeyindeki başarıyı ulusal düzeye taşıyarak her iki baskın dala ders veriyor.

    Geçen ay basketbol Avrupa şampiyonasında çeyrek finalin kapısından dönen millilerin yaşadığından ders çıkartılmadığı görülüyor. Son anlardaki iki bireysel hata göze gözükendi. Gözükmeyense yerli ve millinin önünün alabildiğine kapatılmış olduğuydu.

    Örneğin, son iki yılın Euroleague şampiyonu Anadolu Efes’te son dörtlü finalin son maçında yerli oyuncuların aldığı sürenin 0 (sıfır) saniye olduğu gerçeği görmezden gelindi.

    Futbolda geçen ayı Faroe ve Lüksemburg bozgunlarıyla kapattık. Futboldaki varlıkları addan öteye geçemeyen iki ülkenin koca(!) Türkiye’ye verdiği ders ne denli algılandı?

    Futboldaki dağınıklığın ve düzeysizliğin her yıl transfere hatırı sayılır paralar döken kulüplerimiz düzeyinde de derinleşiyor olduğu görülüyor. Hemen bu yıl şampiyonluk beklentisi kalıcı ve sürdürülebilir başarılara giden yolda yürünmesini güçleştirdiği kesindir.

    Günümüzün kaçınılmaz gerçeği olan “sporda yabancı ve devşirme” konusu voleybolda dengede tutulabildiği için ulusal başarılardan söz edebiliyoruz.

    Kadın voleybolunda takımın koçu Guidetti bir yana bırakıldığında tek yabancı/devşirme yok. O Guidetti ki, fırsat bulduğunda Van, Muş, Bitlis, Diyarbakır yollarına düşüp yetenekli kızlarımızı voleybola kazandırma kaygısı içindedir. Bir bakıma adı yabancı olsa da bizleşmiştir.

    Buna karşılık futbolda ve basketbolda adıyla, sanıyla Türk olanların yabancılaştığı da gözlerimizin önüne serilen bir başka ibretlik gerçektir.

    Andığım gerekçelerle futbol ve basketbol ortamındaki yanlışların oluşmasına yol açanlara (yöneticisinden izleyenine varıncaya dek)   UTANIN diyorum.

    Bu nedenle futbol ve basketbol izlemekten soğuduğumu, voleybol izleyiciliğimin ise olanca coşku ve heyecanla sürdüğünü söyleyebilirim.

    Voleybol maçları sonrasında uzatılan mikrofonlara akıcı İngilizceyle verdikleri demeçler kadın voleybolundaki kültürel düzeyi yansıtması bakımından da önemlidir.

    Ülkenin üzerine doğan güneşe eşdeğer voleybolun tüm bileşenlerinin hakkını teslim ederek bu ortamda yaratılan başarılarla doya doya övünebiliriz…

    Almasını bilen için son derece değerli dersler vardır özellikle kadın voleybolunda.

  • Bu filmi son 60 yılda kim bilir kaç kez izledik. Senaryo aynı. Oyuncular farklı.

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun ABD gezisi gündemde önemli yer tutuyor.

    Son 60-70 yılda Türkiye’de iktidara gelen hemen tüm sağ partiler ve önderleri Vaşington onayı aldılar.

    Onur ve gurur kırıcı bir tablodur.

    Bu kötü alışkanlık öylesine yerleşti ki solda olduğunu ileri sürenler de kendilerini bu alışkanlıktan kurtaramadılar.

    Ekonomisi tümüyle dışa bağımlı, bu bağlamda bağımsızlığı tartışmalı Türkiye’nin başına gelen ve hemen her iktidar değişikliği olasılığında yinelenen Vaşington gezileri şaşırtıcı değildir.

    “Egemenlik milletindir” sözden öteye geç(e)meyen bir söylemdir ne yazık ki!

    Vaşington’u iktidarın onay kıblesi sayan hemen hiçbir önderin bu durumu kabullenmiyor oluşu da cabası.

    Bu onur ve gurur kırıcı geziler için hemen her seferinde başka kılıflar uyduruluyor.

    Bu kez de farlı sayılmaz.

    Vaşington’da olası iktidar değişikliği de göz önüne alınarak Türklerle ülkeye dönüş kulisi yapılacakmış.

    Gerekçelerden birisi var ki çok ilginç

    ABD’de sosyal adalet örnekleri üzerine inceleme yapılacakmış.

    Güler misin ağlar mısın?

    Bu arayış Konfüçyüs’ün bir özlü sözünü anımsattı!

    “Karanlık bir odada kara kedi aramak. Hele bir de odada kedi yoksa!”

    Sosyal adaletin dünyada aranmaması gereken bir yer varsa o da ABD’dir. Kırıntısından bile söz edilemez.

    Tam da burada ülkeyi kuran kişiyi düşündüm.

    Yurtdışına kaç kez çıkmıştı diye belleğimi yokladım.

    Özeti şöyle :

    • 1910 : Fransa’daki Picardie manevralarını izleme amaçlı. Elbette devlet göreviyle.
    • 1913 : Sofya Askeri Ataşeliği.
    • 1917 : Son padişah Vahdettin’e veliahtlığı sırasındaki Almanya gezisine eşlik etmek.
    • 1918 : Karlsbad ve Viyana. Sağlık sorunlarının tedavisi amaçlı.

    1918 sonrasında yurt dışına adım atmamış bir kurucu önder.

    Korkusundan, çekincesinden ya da kaygısından değil.

    İlkesinden ötürü.

    Sırtını milletten başkasına dayamayan, varı yoğu millet olan Mustafa Kemal’in yurtdışından değil onay almak oralarda yitirecek zamanı yoktu. Batıcılaşmakla Batılılaşmak arasındaki çizginin fazlasıyla farkındaydı.

    Yurtdışına kor olarak giden gençlerin ateş topuna dönüştükten sonra ülkeye dönmemeyi aklından bile geçirmediği yıllardı.

    Türkiye’de ayağa düşen siyasetin kaldıraç kolu olmakta sakınca görmeyen yandaş basını da unutmayalım. Kılıçdaroğlu’nun Vaşington gezisi üzerinden utanmazca yayınlar yapmaya başladılar bile. Kendilerine, bedenlerini siper ettikleri günümüz muktedirinin yıllar önceki Vaşington, Brüksel gezileri anımsatılmalı.

    O da yetmez.

    Yabancı devlet insanlarıyla tanıksız, kayıtsız, tutanaksız görüşmeleri de.

    Atatürk sonrasında giderek gelişen ve günümüzde değişmez olan “iktidar için dış onay anlayışıdır” sorunumuz.

    Bu kurguya katılan her kim olursa olsun acımasızca eleştirilir.

    Bu yola sapmayan bir siyaset odağı ve iktidar adayı bulamamak öncelikli sorunumuzdur. Bu temel sorun çözülmeden Türkiye düze çıkamaz.

  • Karpuzdan başlayalım. Yaza girerken karpuz satışları başladığında “kesilmiş karpuz” çekmişti dikkatimi. O sırada etkileri çok daha diri olan ekonomik yıkım büyükçe bir karpuzu bir kişinin edinmesini masraflı kılmaktaydı. Karpuzu ikiye ya da daha fazla parçaya bölme gereksinimi böylelikle ortaya çıkmış olmalıydı.

    Manavların yanı sıra zincir marketlerin de bu uygulamada yerlerini aldıkları görüldü.

    Ne var bunda diyecekler için açıklamakta yarar var!

    Bir hekim olarak kesilmiş karpuzları görünce aklıma gelenleri sıralamalıyım.

    • Kim kesti?
    • Ne zaman kesti?
    • Nerede sakladı?
    • Tüketicinin sofrasına gelinceye dek ne kadar ve hangi koşullarda bekledi?

    Ekonomik nedenlerle kesilmiş olarak satılan karpuzun tadını çıkartalım derken sağlık sorunu yaşar mıyız? Bir hekim olarak beni yakından ilgilendiren soru(n)dur. Kesilmiş karpuz olanca albenisiyle alıcısına kavuşurken toplum sağlığı sorununa neden olabilir.

    İşgüzarlığım tuttu.

    HİM (Hemşehri İletişim Merkezi)’i aradım. Sorunu anlattım. İlgililerin ve yetkililerin devinime geçmesini diledim.

    Uzunca süre sonra yanıt geldi. Doğrusu ben bile unutmuştum konuya ilişkin başvurumu.

    Kesilmiş karpuzun nerede satıldığını belirtmediğim için işlem yapılmamış olduğu bildirilmekteydi.

    Pes doğrusu dedim kendi kendime!

    Yerel yönetimlerimizin zabıta örgütlenmesi yok mu?

    Varsa buralarda görev yapanlar çarşıya, pazara çıkmıyorlar mı?

    Ve başka soruları getirdim aklıma.

    Verilen yanıtın Türkçesi şöyleydi : “Bizi bu ve benzeri sözde sorunlarla yormayınız!”

    Payıma düşeni aldım böylelikle.

    İkinci konu : Dökülmüş lokma.

    Başka kentlerimizdeki durumu bilemiyorum ama İzmir’de derdin, kederin, tasanın ve kimi zaman da sevincin paylaşım biçimine dönüşmüştür kamusal alanlarda lokma döktürüp, ikramda bulunmak.

    Toplumu geriletmeyen, çağın dışına düşürmeyen her türlü gelenek ve görenek korunmalı, kollanmalı ve de yaşatılmalı!

    Elbette burada besin satışı yok.

    Ama, ücretsiz de olsa bir besin sunumu var.

    • Lokmanın içeriğinde ne var?
    • Nerede hazırlandı?
    • Kimler hazırladı?
    • Temizlik kurallarına uyuldu mu?
    • Kızartma yağı neydi?
    • Kaç kez kullanılmıştı?
    • Sağlığa zararsızlığı belirlenmiş miydi?

    Kuşku soruyu, soru da yanıtı gerektirirdi.

    İşgüzarlığım tutarsa günün birinde dökülmüş lokmayı da sorarım.

    Alacağım olası yanıtı kestirsem de…

    Kentte yaşayanların kentli olamayışlarından dertliyizdir.

    Elbette, kentte yaşayanlara düşen görevler de yok değildir.

    Ama, yönetenlerin yönlendiriciliği ve biraz da zorlayıcılığı olmadan bunun başarılamayacağı da açıktır.

  • Milli facia haftası geride kalsa da tartışmalar sürüyor. Bu yemek epeyce su kaldıracağından tartışmalar biraz daha sürecek gibi görünüyor. Olaya futbolun kuramı ve uygulaması açısından yaklaşanlar olduğu kadar teknik direktöre, federasyona ve kulüplere veryansın edenler de eksik değil.

    Bence önemli bir nokta gözden kaçırılıyor.

    Bir süredir izlediğim futbol maçlarında dikkatimi çeken bir ayrıntı vardı.

    Lüksemburg ve Faroe Adaları maçlarında bu gözlemim pekişti.

    Televizyon kameralarının görüş açısı içindeki reklam panolarından söz ediyorum.

    Ortada maçın hangi kapsamda yapıldığını, hemen yanında maçın yapıldığı kenti belirleyen panolar dışında kalanların tümüne yakını bahis (diğer yönüyle kumar) tanıtımlarına ilişkindi.

    Bu gözlemimi bir diğeriyle tamamlamış olayım.

    Evimin yakınında bir kahvehane var. Önünden ne zaman geçsem elinde kâğıt kalem olan vatandaşlarımızın başları önlerinde bir şeyler okuduğunu, bir yerlere işaretler koyduğunu görürüm.

    Bahis adı altında pazarlanan oyunların katılımcılarıdır kahvehanedekiler. Çoğunlukla orta altı sosyo-ekonomik katmanın yaşamdan umutlarını kesmek üzere olan kişileridir. İçine düştükleri dipsiz kuyudan kendilerini çıkartacak biricik umarın şans (kumar) ipine sarılmak olduğundan kuşkuları yoktur.

    Kıraathanede ellerindeki bültenlerden İngiltere 3. Lig takımlarının son form durumunu, varsa cezalı oyuncularını ve başkaca sonuca etki edecek diğer öğeleri öğrenirler. Sonra da umuda yolculuk başlar. Kupon tamamlanıp yatırıldığında iş beklemeye kalır.

    Öyle böyle bir pazar değildir bu.

    Yeter ki oynayın!

    Şifreli maçların kapısı açılır bu sitelere abonelikle birlikte.

    Türkiye’deki kimi liglere, takımlara ad destekçisi olurlar. Böylelikle bahis şirketlerinin adları hemen herkesin bilinçaltına kazınır.

    Bahis (kumar) örgütlenmelerinin kişisel verilerin korunması kanununa uymak gibi bir yükümlülükleri yoktur. Cep telefonunuza ya da e postanıza ileti yağdırırlar. Bu iletilerin hemen hiç birisinde “bir daha ileti almak istemiyorum” seçeneği yoktur. Buralara kendi isteğinizle abone olmadığınız için kendi isteğinizle abonelikten çıkma seçeneğiniz de yoktur. BTK (Bilgi Teknolojileri Kurumu)’ye yakınmada bulunmanız da bir işe yaramaz.

    Kolay kazancın yolunu bulmuş olan ayrıcalıklı; sınır ve kural tanımaz şirketlerin ezici çoğunluğunun önde gelen ortak noktası yandaşlık ve candaşlıktır.

    Müslümanlığı kuşku götürmez iktidarımızın bitmek tükenmek bilmeyen iktidarının bu şirketlerin başına konmuş talih kuşu olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?

    Futboldan yola çıkıp nerelere düştü yolumuz!

    İşin bu yanı bilindiğinde futbolun bir ayrıntıdan öte anlamı olmadığını anlamamız kolaylaşır.

    Faroe Adaları maçından sonra masaya yumruğunu vura vura izleyiciye de yanı başındakilere de eşi benzeri görülmemiş saygısızlık sergileyen milli takımlar sorumlusu Hamit Altıntop’un da kendisine verilen rolü oynadığını biraz düşündüğümüzde anlamamız zor olmaz.

    Futbolu düzeltmenin yolu Türkiye’yi düzeltmekten geçmektedir.

    Yapılacak ilk iş bu alana hak ettiğinden çok kaynak aktarımına, sorumsuzluğa ve savurganlığa son vermek olmalıdır.

    İyi sporcunun öncelikle iyi bir birey ve iyi bir vatandaş olmayı gerektirdiği önde gelen ilke olarak başa yazılmalıdır.

    “Futbol bahanedir, bahis/kumar şahane.”

    Temel kuralı yineleyerek bitirelim : “Bu işlerde hiç şaşmaz şekilde kasa kazanır.”

    Kasanın ortama egemen olması bundandır.

  • Çok değil birkaç gün önce Lüksemburg’la sahamızda yenişemeyeceğiz, Faroe Adaları’na da yenileceğiz diyen birisi çıksa “hadi canım sen de” deyip geçerdik. Hatta, bunları söyleyenin us sağlığından kuşkuya bile düşerdik.

    Her ikisi de başımıza geldi. Lüksemburg karşısında son anda elde edilen beraberliğin değeri Faroe’daki yıkımdan sonra çok daha iyi anlaşıldı. Lüksemburg’a da yitirmiş olsak dipte kalmamız işten bile olmayacaktı. 

    Milli takımın başına gelenler coğrafya bilgimizi geliştirse de kahrolmamıza engel değil.

    1988’den bu yana FIFA üyesi olan Faroe Adaları hiç de yabana atılmayacak bir takımmış. Geçmişte Avusturya’yı bir kez Yunanistan’ı 2 kez yenmiş. 

    50 bin nüfuslu adalar topluluğunda 80 bin keçinin yaşadığını bu maç oynanmasa öğrenemezdik.

    Türkiye’nin keçi sayısı bakımından Faroe Adaları’nı yakalayabilmesi için 136 milyon keçimizin olması gerekirdi. Türkiye’nin bugünkü keçi sayısının yalnızca 12 milyon olduğunu anımsatalım.

    Bizim buralarda kaçırdığımız keçiler Faroe Adaları’nda mı toplanmış yoksa demeketn alamıyor insan kendisini.

    Maç bir faciaydı.

    Maç sonu daha da kötüydü.

    Hamit Altıntop’un açıklamaları yönetsel topluluğun sorumluluk üstlenmeye niyetli olmadığını göstermekteydi. Kulüplerle görüşülüp sorunun çözümü sağlanacakmış. 

    Sayın Altıntop, Türk futbolunu dibe çeken gücün kulüplerde yuvalandığının farkında değilse…

    Vay halimize!

    Sorumsuzluğun, iş bilmezliğin, anlık başarının her şeyin üzerine çıkartıldığı kulüpler düzeltilmeden yol alınamayacağı ortadadır.

    Başka deyişle, kulüpler çözümün değil sorunun parçasıdır Türkiye’de.

    Radamel Falcao, Mesut Özil ve son olarak Mario Balotelli diyerek ipucu vermiş olayım.

    Kulüpler vesayet altındadır. 

    Hemen her yeri etkisi altına alan yandaşlık ve candaşlık anlayışı bire bir futbol kulüplerini de egemenliği altına almıştır.

    Şu günlerde geçmişteki benzer başarısızlıklardan sonra olduğu gibi teknik direktör gitsin, takım baştan aşağı değişsin vb öneriler yankılanacak ortamda.

    Bu istekler de kendince yerindedir, haklıdır.

    Ama, işe kafayı değiştirmeden başlanırsa bu filmi bir değil birkaç kez daha izlemek de kaçınılmaz olacaktır.

    Özeleştiri kültüründen yoksunluk ve aynaya bakmama alışkanlığı sorunlarımızdan ilk akla gelenler…

    Stefan Kuntz’un “gerçeklerle yüzleşme” çağrısı ilk adım olabilir…

  • Basında rastladım. Diyarbakır’da oynanan Amedspor-Bursaspor maçında bölücü örgütün paçavraları dalgalandırılmış. 

    Türkiye’nin tutulduğu ayrılıkçılık hastalığı hiç yok olmuyor ve zaman zaman depreşiyor. Fırsat yakaladıkça varlığını duyumsatıyor.

    Futbol maçı bahane bölücülük şahane.

    Diyarbakır ilimizin adı uzun yıllar bir futbol takımında yaşadı. İnişli çıkışlı da olsa varlığını sürdürdü. 

    Açılımla birlikte bölücülük her koldan ilerleme fırsatı buldu.

    Amed’in Diyarbakır’daki bir futbol takımına ad olması, Diyarbakırspor’un yazgısıyla başbaşa bırakılması ve bölgesel lige düşmesi ayrıntı gibi görünse de önemlidir.

    Amedspor’u araştırdığınızda 50 yıllık geçmişi olduğu bilgisine rastlıyorsunuz. Elbette yanıltıcı bir bilgi. 

    1972’de Turan Gazozları desteğinde Melik Ahmet Turanspor olarak kurulmuş. Daha sonra Melik Ahmetspor olmuş.

    Doksanlı yıllarda Diyarbakır Belediyesi ve sonrasında DİSKİ (Diyarbakır Su Kanalizasyon İdares) adlarını almış. 

    Son olarak bölücü kurgunun gereği olarak 2014’te adı Amedspor olarak değiştirilmiş. 

    On yaşında bile değil bu proje takımı.

    Adıyla, sanıyla projeyim diyen bu takımın maçının bölücülüğe sahne olmasına şaşırılmamalı.

    Adlar ve simgeler üzerinden toplum mühendisliği yapanların edimleri bu kadarla kalmıyor.

    Diyarbakırspor’un ipini çekenlerin kentin ikinci takımına verdikleri ad da anlamlı.

    Diyarbekirspor!

    Birkaç harf değişikliği gibi görünse de daha fazlası söz konusu.

    Bu takımın künyesinde de  tarihçe oyunu eksik değil.

    1977 yılında kurulmuş olduğu yazılı. 

    İlk adı Tarım Doğanspor.

    1986’da Beşyüzevlerspor olmuş. 

    2010’da Yeni Diyarbakırspor olarak Diyarbekirspor’a gebe kalmış belli ki.

    Yıl 2014 Diyarbekirspor. Ad değişikliği bir kongre kararıyla olanaklı.

    Ad değiştirmelere doyamayan kulüp 2020’de bu kez Diyarbakır Futbol Kulübü olmak istemiş. Aynı adlı başka kulübün varlığı bu değişikliği olanaksız kılmış. 

    Adlarda gizlenen ayrılıkçılık eğilimine dönelim.

    Sesletim değişikliği gibi görünen Diyarbakır’la Diyarbekir arasında dağlarca fark var oysa.

    Diyarbekir Osmanlı zamanındaki Diyarı Bekr Eyaleti’ne gönderme yapan bir adlandırmadır. Müslüman Araplar döneminde bölgeye yerleşen Bekr kabilesininden köken alan bir addır.

    Etnik Kürtçülüğe Arapçılık da eklenmiş. 

    Diyarbakır kentimizin futbol takımlarının adları üzerinden Cumhuriyet’e meydan okuma söz konusudur.

    Kentin adı Cumhuriyet’le birlikte 1937’de bakır diyarı anlamında Diyarbakır olarak değiştirilmiştir. 

    Yazının başlığındaki soruya yanıt :

    Her ikisi de değil!

    Diyarbakır!

  • Her yıl bu zamanlarda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu yeni dönem çalışmalarına başlar. Yeni dönem başlangıcı hükümet ve devlet başkanlarının, varsa hükümdarların katılımıyla yapılır.

    Aslına bakılırsa simgesel törenlerdir.

    Özde dünyanın durumunu değiştirecek kararlar alınması söz konusu bile olmaz.

    En iyi olasılıkla “dünya beşten büyüktür” diyerek tarihe not düşmüş olursunuz.

    Bu yılki başlangıca da Cumhurbaşkanı düzeyinde katılım sağlıyoruz.

    O da bir şey mi?

    Basının yalancısıyım

    Cumhurbaşkanı 7 uçak dolusu eşlikçisiyle New York’ta!

    New York’u fethettik desek yeridir.

    Nereden baksanız 1000’den fazla insan demektir. Barınması, yemesi, içmesi, gezmesi, tozması epeyce harcamaya denk düşer.

    Oysa böyle bir katılım için değil 1000, 50 kişi bile fazladır. Çünkü, güçlü ve kalabalık katılımla erişilecek bir hedef ve amaç yoktur ortada.

    Çoğu zaman Cumhurbaşkanı düzeyinde katılım bile gereksizdir.

    Önümüz seçim olduğu için birilerinin ödüllendirilmesi, seçimlerde iktidara çalışmaları için özendirilmeleri gereklidir. Bu işin devlet kesesinden yapılıyor olmasındadır sorun!

    Yine basında izlediğim bir haberle sürdüreyim.

    Süt konseyinin süt üreticilerini destekleyici ve özendirici karar almaması sonrasında Bursa yöresinde çok sayıda besi çiftliğinde memelerinden süt damlayan anaç inekler kesime gönderilmiş geçtiğimiz günlerde. İlk aşamada % 10’ları bulan oranın, üreticinin zorlukları aşamaması durumunda artmasından korkuluyormuş.

    Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla ucuzluk yaratma (yanılsama demek daha doğru olur) peşindeki iktidarımız bu gelişmelerden sonra nasıl bir tutum alacak?

    Bunu bilmek zor!

    Anlaşıldığı kadarı ile ülkemizin kasası New York’u 7 uçak dolusu insanla fethedecek denli doludur.

    Yine anlaşıldığı kadarı ile ülkemiz kasası süt veren anaç ineklerini kesimden alıkoyamayacak denli boştur.

    Akıldışılığın ve vicdansızlığın vardığı noktayı fark edebilmemiz için başka neler yaşamamız gerekecek?

  • Kraliçe toprağa verildi. İngiltere ve dünya önemli bir dertten kurtuldu.

    Monarşi yanlısı İngiliz basını bile kraliçenin ardından sergilenen yas gösterileri karşısında “bu kadarı fazla” yorumları yaptı.

    İngilizlerin ve onların etkisi altındakilerin 70 yıllık yas özlemi göz önüne alınırsa kraliçeye dökülen gözyaşlarındaki abartı olağan karşılanabilir.

    Ya diğerleri?

    Aralarında bizimkilerin de bulunduğu “kraliçeden çok kraliçeciler” kantarın topuzunu kaçırdı desek yeridir.

    Has yandaşları bir yana bırakıp ana akım sayılan yandaşlara bakıldığında yas hevesi hemen her gün hiç eksik olmadı.

    Canlı bağlantılar, yas tutan İngiliz görüntüleri, kraliçeye son görev için kuyruğa girenler vb.

    Kraliçenin toprağa verildiği gün rastladım.

    Yanılmıyorsam adları dışında hiçbir şeyleri Türk olmayan kanallardan birisindeydi.

    Kraliçenin cenaze töreninde konuşmakta olan din adamının kullandığı kürsüde Osmanlı ipeği varmış. Her şekilde önemli ayrıntıları yakalamakla ödevli habercimizin gözünden kaçmamış bu durum. Konuyla ilgili uzmanlıklarından kuşku duyacak değiliz elbette.

    Baltalimanı anlaşmasının bir anısı mıydı acaba sözü edilen Osmanlı ipeği.

    Öyle değilse eğer “hem nalına, hem mıhına” anlayışının harekete geçmesi saymak olasıdır “Osmanlı ipeği” üzerinden yürütülen algı yönetimini.

    Törende biz de varız (Cumhurbaşkanımızla değilse de ipeğimizle) denmek istenmiş olabilir kuşkusuz.

    Diğer yandan, Osmanlıcılık heveslerini her fırsatta açığa vurmakta sakınca görmeyenlere de selâm durma görevi yerine getirilmiştir böylelikle.

    Osmanlı yıkıma yaklaştıkça yabancıları çok sevdi.

    Hatta, öylesine sevgi yükü oluştu ki, Fransızcısı, İngilizcisi ve hatta Rusçusu ayrı lobiler oluşturdu.

    1 Eylül 1921’de Türklük Anadolu’daki kalım savaşını Sakarya’da vermekteyken hainliği, sapkınlığı tartışılan son padişah Vahdettin 4 eşle yetinmemiş olacak ki kendisinden 42 yaş küçük 5. eşiyle gerdeğe girmekte sakınca görmedi.

    Sıkı İngilizci olduğu yazışmalarına bile yansımıştı son sultanın.

    İngilizci sultanımızın Milli Mücadele’nin utkuya erişmesi sonrasında saltanat umutları da tükenmişti.

    Böylesi ruh hali içinde İngilizciliğini İngiliz gemisi Malaya’yla İstanbul’dan ayrılarak taçlandırmakta sakınca görmedi.

    Günümüz İngilizcilerine ve Osmanlıcılarına tarihten paylaştığımız bu yapraklar ışığında şaşırabilir miyiz?

  • Yirminci yaşını doldurmaya gün sayan iktidarın hemen her fırsatta dört elle sarıldığı başlık oldu sağlıkta yaptıkları. Devrimden hoşlanmadığı kuşkusuz olan iktidar sağlık söz konusu olunca devrim nitelemesini sahiplenmekten geri durmadı.

    Sağlıkta devrim (!) on beş yaşını doldurmakta. Ayrıntısıyla irdelendiğinde ortada devrim falan yoktu. Öngörüden ve plandan yoksun bir bolluktu söz konusu olan. Farklı deyişle niceliğe feda edilen nitelik(sizlik).

    Sağlık alanında sağlanan gelişmeler kıtlık ve hatta yokluk üzerinde yükseldiği için toplumda yarattığı olumlu tepki de bir o kadar etkili oldu.

    Örneklemek gerekirse!

    Toplumun yarısının SSK’li olduğu yıllarda, SSK’lilere yalnızca SSK sağlık kurumları eliyle sağlık hizmeti götürmeye çalışmak başarısızlığın temelindeki nedendi. Çünkü, toplumun yarısına seslenen SSK sağlık kurumları hekimlerin % 10’unu, eczacılarınsa % 2’sini işlendirmekteydi. Bu sayısal değerler bile o ortamda yaşanan kıtlığa şaşırmayı gereksiz kılmaktaydı. AKP iktidarına dek hemen her hükümetin programından eksik olmayan “sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında birleştirme sözü” her nedense bir türlü gerçekleştirilmedi. Bu uygulamayı yaşama geçiren AKP parsayı toplamış oldu.

    İktidarın “sağlıkta devrim(!)” yaptığı yıllarda öngörüde bulunmak, bu sürecin bir şekilde olumsuzlukla sonuçlanacağı varsayımlarını seslendirmek bozgunculuğa eşdeğerdi.

    İsteyenin istediği sağlık kurumundan dilediğince sağlık hizmeti alması göze ve kulağa hoş görünse de sürdürülebilirlikten yoksun bir tasarımdı.

    Bir yandan ekonomik güçlükler diğer yandan sağlık hizmetinin öznelerinin özlük haklarının göz ardı edilmesi ortamda ses getirmeye yetmedi. İktidarın hemen her konuya olduğu gibi sağlıktaki olumsuzluklara da “vurdulu, kırdılı” yaklaşımı sağlıkta da olumsuzluğun kaçınılmaz olacağının ipuçları olarak kendisini göstermekteydi.

    Bugüne gelindiğinde, her ne kadar sağlık bakanı yeni düzenlemelerle hekimler başta olmak üzere sağlık ortamının diğer bileşenlerinin kamuya dönüşünün hızlandığını bildirse de, kamu sağlık hizmeti sunumundaki kısıtlılıklar aşılabilmiş değildir. Bu kısıtlılıkların kimi yurt köşelerinde kendisini yokluk olarak göstermekte olduğu açıktır.

    Kendi gözlemlerime ve hasta geri bildirimlerine dayanarak da bu olumsuzluğu doğrulamakta güçlük çekmiyorum.

    Olumsuzlukları özetlemek gerekirse :

    • Kamudan sağlık hizmeti alımı oldukça kısıtlanmış durumdadır. Ortaya çıkan iş yükünün yalnızca kamu sağlık hizmeti sunumuyla karşılanması olanaksızlaşmıştır.
    • Böyle bir durumda sağlık hizmeti alımı için hastaların SGK anlaşmalı özel kurumlara yönelmesi kaçınılmazlaşmıştır.
    • Bu kurumların kamudan önde gelen farkı başvuran hastanın cebinden hatırı sayılır harcama yapması gerekliliğini zorunlu kılmakta oluşudur. Sıradan bir sağlık sorunu nedeniyle hekime başvurunun özel kurumlarda (SGK anlaşmasının varlığına karşın) hastaya en az 200-300 TL parasal yük getirdiğini, bu yükün görüntüleme, kan incelemeleri ve başkaca yardımcı tanı yöntemlerine yönelmeyle birlikte katlanarak arttığının altını çizmekte yarar var. Bu durumu, yalnızca özel sağlık kuruluşlarının fırsatçılığıyla açıklamak kolaycılık olur. SGK’nin sağlık hizmeti sunumu karşılığında bu kurumlara aktardığı karşılığın gülünç düzeylerde kaldığı göz önüne alındığında bu kurumların ayakta kalmak, kapılarını açık tutmak için bu yolu kullanmak zorunda olduklarını anlamak kolaylaşacaktır.
    • Bu arada, MHRS (Merkezi Hasta Randevu Sistemi’nin kişi başına ayda 3 randevuyu aşmayacak şekilde sınırlama getirdiği haberini de vermiş olalım. Süregen hastalıklaı olanların yanı sıra belirli zaman aralığında hekime başvurusu sık olması gereken birçok hastanın bu kısıtlamadan olumsuz etkileneceğini bilmem söylemeye gerek var mı?

    Sağlık ortamında işler yalnızca hastalar için kötüye gitmiyor.

    Ortamda bulunan başta hekimler ve onların ayrılmaz parçası olan sağlık çalışanlarının payına da düşen olumsuzluklar hiç eksik değildir.

    • Sağlık ortamında tırmanışı bir türlü önlenemeyen şiddetin can alıcı boyutlara erişmiş olduğu son birkaç ayda yaşananalarca da kolaylıkla doğrulanabilir.
    • Birkaç ay önce Konya’da bir hekimin canını alan şiddet birkaç gün önce İstanbul Esenyurt’ta ironik bir örnek olarak da tarihe geçecek şekilde acil serviste bulunanlara “biraz sessiz olun” uyarısı yapan bir güvenlik görevlisini aramızdan aldı.
    • Güvenlikçi yaklaşarak can alan suç aygıtı içeriye nasıl sokuldu sorusuna odaklanılabilir. Hatta, Konya’daki ölümlü hekim olayından sonra gündeme getirilen ve sağlık kuruluşlarını X ışını aygıtı ile donatma sözü üzerinden de sorgulama yapılabilir.

    Oysa, sorunun kökü güvenlik önlemlerinin yeterince uygulanmamasından çok şiddeti tırmandıran diğer başat nedenlerde aranmalıdır.

    Kısaca bu nedenlere değinmek gerekirse :

    • Sağlık kuruluşlarında önü alınamayan iş yükü
    • Kamu sağlık ortamında insan kaynağı açısından yaşanmakta olan ve bir ucu yurt dışına göçe uzanan iş gücü yitimi
    • Sağlık kuruluşlarının girişine X ışını aygıtı koymayı aklına getirebilen ama sağlık hizmetinin öznelerinden saygıyı, sevgiyi esirgemekte üsteleyen ülke ve sağlık yönetimi.

    Duvara çarpan sağlık bir yandan niteliksiz bolluğa alış(tırıl)mış halkı parasal açıdan da zorlar duruma gelirken diğer yandan da can yitimiyle sonuçlanan acıklı sonuçlara yol açmaktadır.

    Son bir başka önemli haber!

    Sınavlar sonucu üniversitelere yerleşimlerin belli olduğu bugünlerde tıp fakültesi kontenjanlarının kimi yerlerde açık kaldığı bildiriliyor. Bu durumun ülkemiz tarihinde neredeyse yaşanmamış olduğı anımsanırsa ortamdaki olumsuz gidişin hekimliğe yönelik ilgiyi azalttığından söz etmek yanlış olmaz.