• “Alkol alan bir öbek kadın fiziksel saldırıya uğradı!”

    “İzmir’de bir okulda kız ve erkek öğrencilerin sınıflarının yanı sıra katları da ayrıldı.”

    Saygı duygusundan payına bir şey düşmediği bilinen Akit gazetesi “Milli kadın voleybolcu Ebrar Karakurt’un özel yaşamına ilişkin hiç kimseyi ilgilendirmeyen bilgilendirmede bulundu.”

    “Şanlıurfa’da diyanet yetkililerinin de bulunduğu bir toplantıda kadın avukatın etek boyu tartışma/eleştiri konusu edildi.”

    Bir seçkidir paylaştıklarım.

    Fazlası yoktur.

    Eksiğiyse çok!

    Bu ve benzeri olaylar ülkedeki iklimin ürünüdür.

    Tıpkı sağlıkta, sokakta ya da akla gelebilecek her ortamda yaşanan ve her geçen gün tırmanan şiddetin kadına yönelik olanına ayrıca ilgi göstermekle yükümlü olduğumuzu düşünenlerdenim.

    Biraz geriye gidip, eski Türklerdeki durumu gözden geçirelim. Kadının konumuna ilişkin güvenilir bilgilere hem yazıtlarda hem de Eski Türklerde Gündelik Hayat’ta[1] rastlayabiliyoruz.

    Bilge Kağan ve Köl Tegin kaynaklı yazıttan alıntılanan bir söz “Babam Elteriş Kağan’ı, annem Elbilge hatunu ebedi gök, tepelerinden tutup göğe yükseltmiş elbette.”

    Eski Türklerin gündelik yaşamında kadın da ata binen, kılıç kuşanandı. Her ne kadar erkek kimi fiziksel özellikleri nedeniyle ayrışsa da bu durum kadına yönelik ayrımcılığa yol açmazdı.

    Türklerin İslâmiyete geçişi sonrasında da bu durum uzun süre korundu. Fatih Sultan Mehmet’in ölümü sonrasında kendisini gösteren gerici iklim görüntüyü değiştirmeye başladı. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fetihle yetinmeyip halifeliği de getirmesiyle Türklerin OCAK temelli aile yapılanması yerini HAREMLİK-SELÂMLIK anlayışına bıraktı. Kaç göç başladı. Türklerde kadının aşağılanmasının, ikinci sınıf varlık konumuna geriletilmesinin sıfır noktası olarak bu olay görülür.

    Atatürk devrimleri içinde ayrı bir yeri olan kadın devrimi gerçekte Türklerdeki özgün duruma geri dönülmesidir. Kadın Devrimi’nin şaşırtıcı şekilde hızla yerleşmesinin ardındaki bir önemli neden bu tarihsel gerçek olabilir mi diye sormaktan alamıyorum kendimi.

    Cumhuriyet’in kuruluşu sonrası yaşama geçirilen sayısız devrimi kısa bir bellek yoklamasıyla aklımıza getirebiliriz.

    Tüm devrimler değerlidir kuşkusuz. Ama, kadın devrimini Cumhuriyet’in omurgası olarak görmek abartı sayılmamalıdır.

    Toplumun yarısını yaşamın dışında bırakan, bununla da yetinmeyip onu aşağılayan, yok sayan anlayışa son verilmiştir bu devrimle.

    Toplumsal yaşam güçlenmiştir böylelikle.

    İş gücüne katılım artmıştır.

    Böylelikle bir yandan toplumsal ekonomik kazanç sağlanırken diğer yandan da yüzyıllar boyunca itilen, kakılan kadının özgüven kazanması sağlanmıştır.

    Miskinleştirilen toplum ayağa kaldırılmıştır bu yolla.

    Çarpıcı bir bilgi vermek gerekirse!

    Bugün Türk akademi ortamındaki kadınların oranı % 40’lardaysa kadın devriminin ya da başka deyişle öze dönüşün payı tartışmasızdır.

    Burada bir başka önemli noktaya değinmeden geçemeyiz. Atatürk kadının kabul edilemez konumunu aynı zamanda bir ahlâki sorun olarak da tanımladığı için çözüme kavuşturmuştur. Pek çok başka devrim gibi Atatürk, kadın devrimini de yıllar önce kafasında kurgulamıştır. Buna ilişkin izlere Mustafa Kemal’in 1918’de tedavi amacıyla bulunduğu Karlovy Vary anılarında rastlanabildiğini eklemiş olalım.

    Pek çok Avrupa ülkesinden önce kadının adını koyan bu devrim yazının başında sıraladığımız örneklerin de doğruladığı gibi ağır saldırı altındadır.

    Dinci anlayışın kafasındaki yapılanmanın yaşama geçmesinde son derece duyarlı bir öneme sahiptir kadın ve kadının toplumsal yaşamdaki konumu.

    Dinciliğin kendi mahallesinde karşılaşması olası direncin odağında da kadın olacaktır. Freni boşalmış, yokuş aşağı denetimsizce yol alan İslâmcılık kamyonunun er ya da geç bu dirençle tanışacağı kuşkusuzdur.

    Kadınların, Kadın Devrimi uğruna sergileyeceği direnç ölüm kalım sorununa eşdeğer bir eşiktir Türkiye Cumhuriyeti için. Bir bakıma ülkenin yazgısını toplumun yarısı kadınlar belirleyecektir bundan sonra.

    Dinci gericiliği yenecek miyiz?

    Yoksa, son kalenin düşüşünü de izleyip teslim mi olacağız?

    Elbette teslim olmayacağız.

    Kayseri Erciyes Üniversitesi’nde ya da ODTÜ’de öğrenciler İzmir Marşı’yla, Kocaeli’de İlahiyat Fakültesi’ni bitiren gençler Onuncu Yıl Marşı’yla Kayserili taraftarlar Anıt Kabir’de bir yürek olarak bir yol gösterdiler.

    Tek çıkış yolu Kemalizm dediler!

    Kemalizmin yaptığı son derece yalındı.

    Öze dönüştü.

    Doğamıza, geçmişimize uygun konuma gelmekti, getirmekti dünyanın yarısı kadını. Biz Türklerin birkaç yüzyıl geriden gelerek Rönesans’ı ve Aydınlanma’yı yakalama serüvenimizin kolayca feda edemeyeceğimiz ayrıcalıklı övünç kaynağıdır Kadın Devrimi.


    [1] Erhan Aydın, Eski Türklerde Gündelik Hayat, Kronik Kitap, İstanbul, 2022.

  • Dr Fazıl (Doğan) Dr Reşit Galip’e “Nereye?” diye sorar.

    Türkocağı’nın kuramcılığı bir türlü aşamayan ve edilgenleşen tutumundan usanmış olan Dr Reşit Galip “Anadolu’ya, Köylere!” yanıtını verir.

    Dr Fazıl hiç karşı çıkmaksızın ve büyük hevesle katılır köycülük akımına!

    Üç anakarayı yurt edinmiş, iki denize egemen olmuş Osmanlı İmparatorluğu kaçınılmaz son olan yok oluşa doğru hızla ilerlemektedir. Birinci paylaşım savaşı sona ermiş ve ağır yenilgi Mondros bırakışmasıyla da belgelenmiştir. Osmanlı ordusunun varlığına son verilirken ordu unsurları İstanbul’a ve memleketlerine dönmektedirler. 

    İstanbul’a dönenler arasında asıl mesleği askerlik olmayan hekimler de vardır. On yılı aşkın süredir cepheden cepheye koşanlar İstanbul’da biraz olsun soluklanmadan yüzlerini Anadolu’ya çevireceklerdir. Kimi Tıbbiyeliler Mustafa Kemal Paşa’yla birlikte Milli Mücadele kadrolarına katılırken kimileri de köylere yönelirler.

    Dr. Fazıl (Doğan) (1892-1951)

    Dr. Hasan Ferit (Cansever) (1891-1969)

    Dr. Reşit Galip (1893-1934)

    Dr. Mustafa Alp (?)

    Adları anılan dörtlü yorgun ve yoksun olsa da “Köycülük” olarak da adlandırılacak olan akımın başlatıcıları olarak Kütahya’ya giderler. Hoşnutlukla karşılanmak şöyle dursun olağan kuşkulu olduklarının farkına varırlar çok geçmeden. 

    Öyle ya! 

    Bunca karmaşanın içinde kuş uçmaz kervan geçmez yurt köşelerinde hekimlerin ne işi olabilirdi? Hasta bakmanın ve köy insanlarına sağlık konusunda bilinç kazandırmanın ne gereği olabilirdi ki? Sakın bu işin altında başka bir iş olmasındı. Oysa, o dönemde kimselerin anlayamadığı amaçları örnek köyler oluşturarak toplumun belkemiği olan köyü ve köylüyü yükseltmek ve ileriye götürmekti. Diğer yandan ise, köycülük köyün ve köylünün önde gelen sorunu olan feodal yapıyla ve dolayısı ile de ağalık kurumuyla mücadeleyi de kaçınılmaz kılmaktaydı.

    Dönemin Anadolu halkı gibi Kütahya çevresindekiler umarsızlığın da etkisiyle ağalarına tutkuyla bağlıdır. 

    Takvimler XX. yüzyılı gösterse de Anadolu kırsalındaki toplumsal ve ekonomik ilişkiler sözcüğün tam anlamıyla feodal özünü korumaktaydı. Bir avuç güçlü ve ayrıcalıklı kimse Anadolu halkının efendisi olmayı sürdürmekteydi. Köylerinde aşar vergisi toplayan mültezimler dışında kamu görevlisi görmemiş olanların köycü hekimlere ilişkin yaklaşımı da şaşkınlıkla karışık kuşkuydu. Altı yüz yıllık imparatorluk boyunca itilip kakılan ama gerçekte devletin temel direği olan Anadolu köylüsünün bu şaşkınlığına da şaşırmamak gerekir.

    Anadolu köylüsü imparatorluğun aklına bir aşar vergisi toplanırken bir de orduya nefer gerektiğinde gelirdi. 

    Köycülük akımının bu topraklardaki öncüleri olan dörtlüden Reşit Galip izleyen yıllardaki devlet adamlığı, milli eğitim bakanlığı ve Üniversite Reformu sırasındaki rolüyle de çok iyi tanınır. Yine anımsanacağı gibi Andımız’ın da yazarıdır Dr Reşit Galip!

    Dörtlümüzün köycülük tutkusu geçici bir hevesin ya da tutkunun doyurulması amaçlı değildir. İstanbul’dayken katıldıkları Türk Ocağı çalışmaları sırasında doğmuş bir düşüncenin uygulanmasıdır köycülük onların anlayışınca. Osmanlı köylüsünden hak ettiği değeri esirgese de sözcüğün tam anlamıyla bir köylü devletidir. Ekonomik etkinlikleriyle imparatorluğu besleyen ve gönençli kılan köylü az önce de değinildiği gibi imparatorluk ordusunun hazır askeridir. Barışta çiftçi savaşta asker kurgusu Osmanlı tımar dizgesinin de temelini oluşturmuştur.

    Köycü Tıbbiyelilerin, Kütahya’nın köylerine dağıldığı günlerde İzmir Yunan işgaliyle tanışmıştır. Şimdi değilse ne zaman diyen Yunan ordusu da Megali İdea ereğinin karşısında engel kalmadığı algısının coşkusuyla hızla Anadolu içlerine akmaktadır.

    Tıbbiyeliler, köycülük etkinliğine ara vererek bir kez daha üniforma giyme zamanının geldiğini görünce bir an bile duraksamazlar. Kutsal vatan toprağı kirli düşman çizmelerinden kurtarılmadıkça köycülüğün de başka bir ülkünün de anlamı olamazdı kuşkusuz!

    Dr Fazıl (Doğan) köycü hekim olarak geldiği Kütahya Emet’te Yunan işgaline karşı Müdafaai Vatan Cemiyeti’ni kurmuş ve Emet müfrezesinin başına geçerek Milli Mücadele’ye katılmıştır. Bu örgütlenmenin Batı Anadolu’da bu amaçla kurulan ilk yapılanma olduğunu da unutmamak gerekir. Çerkez Ethem’in Yunanla ilişkisinin belirlenmesi sonrasında saf dışı bırakılması sürecinde eşsiz yararlılıklar göstermiştir.

    Beyaz önlük yerini üniformaya bırakırken yeniden silahlar kuşanılmıştır. Henüz BMM açılmadan, Kuvayı Milliye sürecinde efelerin de katılımıyla Yunan işgaline önemli direnç gösterilirken köycü dörtlümüz de silah başındadır. Ülkenin kurtuluşa ve kuruluşa gebe olduğunun belki de farkına varılmadan parola vatan işareti namus ikilemesini rehber edinmekten kaçınmamış olduklarının altı çizilmelidir.

    Uzun ve zahmetli Milli Mücadele sonrasında köycüler özgörevlerini bıraktıkları yerden sürdüreceklerdir. Cumhuriyet’le birlikte ümmetin yerini millete bıraktığı, kayıtsız koşulsuz egemen olduğu yeni dönemde sorumluluklar da katlanmıştır. Osmanlı yıkıntısı üzerinde yükselen Cumhuriyet hemen her alanda desteklenme ve yükseltilmeydi.

    On yılı aşan savaşlardan yoksul, yorgun ve yoksun çıkan Anadolu halkı yitiklerle birlikte eksilmişti. Geride kalanlar ise dul, öksüz, yetim, evlatsız ve de sağlıksızdı.

    Milli Mücadele savaş seferberliğiyse Cumhuriyet ve onun ayrılmaz parçası olan Devrimler barış seferberliğiydi. Bu dönemde savaştan çıkmış olmak, yorgun ve yoksun olmak gibi gerekçelere yer yoktu.

    Her ne kadar köycü dörtlü Milli Mücadele sonrasında köylere dağılmamış olsa da “köycülük” ilkesi doğrultusunda hizmet vermeyi sürdürmüştür.

    Başlangıçta kısaca değinmiştik. Köycü dörtlü içinden Dr Giritli Mustafa (Alp) hakkında pek az bilgiye erişilebilmiştir. 1934’ten önce yaşamını yitirdiği sanılmaktadır.

    Diğer yandan, Hasan Ferit Cansever Cumhuriyet’le birlikte önem kazanan sağlık hizmetlerinin sıtmayla savaş alanında emek verdi. Dr Cansever’in bir diğer önemli özelliği hayvansal besin tüketmemesidir. Hatta, bu konuda Hijyenik Vejeteryanlar Derneği’ne üye olacak denli tutkulu oluşu dikkate değer özelliğidir.

    Dr Fazıl (Doğan) ise Milli Mücadele sırasında Ankara’ya çağırılmıştır. Ankara yolunda Kütahya-Eskişehir muharebelerine tanık olmuştur.

    Dr Fazıl Milli Mücadele sonrasında Midilli kökenli ailesinin yerleştiği Ayvalığa yerleşmiştir. Burada açtığı muayenehanede halka ücretsiz sağlık hizmeti vermiştir. 1923-1951 arasında yaşamını sürdürdüğü Ayvalık’ın gelişmesinde ve kalkınmasında çok özel yer edinmiştir. Önce Türk Ocağı’nda sonra da onun yerini alan Halkevi’nde bir parçası olduğu topluma kültürel ortamda da hizmetler sunmaktan geri kalmamıştır.

    1930’da Yunanlardan kalan bir pirina yağı fabrikasını edinerek halka hekimlik hizmeti sunmada parasal destek olarak kullandı. 

    İkinci Dünya Savaşı sırasında yeniden orduya çağırılınca yüzbaşı rütbesiyle yeniden üniforma giydi. 

    Adı bugün de Emet’te bir parkta ve Ayvalık’ta evinin bulunduğu caddede yaşamaktadır.

    Köycü dörtlü içinde en tanınmış kişiliğin Dr Reşit Galip olduğu kuşkusuzdur. On parmağında on hünere eşdeğer şekilde çok yönlüdür.

    Reşit Galip, köycü olduğu kadar dilcidir, tarihçidir, devrimcidir, eğitimcidir, müzecidir. 

    Osmanlı’nın son döneminde kendisini gösteren köycülük akımının ortaya çıkışını Yusuf Akçura’nın Üç Tarzı Siyaset tanımına göndermede bulunarak açıklamak gerekirse Osmanlıcılık ve sonrasındaki İslâmcılık akımlarını izleyen Türkçülük döneminin ürünü saymak gerekir. Milli Mücadele sonrasında Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte köycülük akımının kişisel girişimlerden öte bir devlet politikası ortamında kendisine geniş bir alan bulduğu kuşkusuzdur.

    Yüzyıllar boyunca dışlanan köyün ve köylünün değerini Cumhuriyet bilecektir. Türkiye’nin üzerine doğan Cumhuriyet güneşi özellikle köyü ve köylüyü aydınlatacaktır. Buna bağlı olarak, köy enstitülerinin bu ışığı yayan odak olarak Anadolu’nun hızlı dönüşümünde işlev üstlenmesine şaşırmamak gerekir.

    Osmanlının son döneminde bireysel girişim olarak kendisini gösteren köycülük Türkiye Cumhuriyeti’nin bilinçli ve örgütlü uygulamasına dönüşmüştür. 

    Köycülük akımını yeni dönemde halkçılık, toplumculuk ve kamuculuk olarak da tanımlamak yanlış olmayacaktır.

    Osmanlı’nın son döneminde köycülük akımını uygulamaya taşıyan köycü dörtlünün ve elbette Cumhuriyet kurulur kurulmaz köycülüğü temel devlet politikasına dönüştürenlerin anısına saygıyla…

    Not : Okuduğunuz yazı İki aylık süreli dergi ÇÖZÜM(LEME)’nin Ocak-Şubat 2021 tarihli 5. sayısında yayımlanmıştır.

  • Eğitim, öğretim yılları geride kalmış olsa da kâğıtla, kitapla, kırtasiyeyle ilintimiz olanca diriliğiyle sürüyor. Ülkemizde yaşanmakta olan ekonomik yıkım her alan gibi kültürü de derinden etkiledi. Birisi ara sıra diğeri de düzenli yazdığım iki süreli basılı yayın organı geçtiğimiz ayları darboğazı aşma çabalarıyla geçirdi. Dövizdeki hızlı yükseliş ülkemiz için artık dışalım ürünü olan kâğıtta kıtlığa neden oldu.

    Kâğıt yenilen, içilen bir nesne olmadığı ve dolayısı ile temel gereksinim sayılmadığı için yokluğu basında neredeyse kendisine yer bulmadı.

    Her ne kadar önümüzdeki yıllar basılı yayınların yerini sanal olanlarına bırakacağı dönem olacaksa da bu değişimin keskin biçimde gerçekleşmesi beklenmiyor.

    Bugün A4 kâğıt almak için her zaman gittiğim kırtasiyecimden elim boş döndüm. Işık hızıyla yükselen kâğıt fiyatlarıyla baş edemeyince A4 kâğıt satmaktan vazgeçmiş. Marketlere gitmemi salık verdi. Birkaç zincir markette A4 kâğıt kalmadığını öğrenince “eyvah, yine kötü zamanda rastlaştım kıtlıkla” diye mırıldandım.

    İki gün önce bir spor kanalında SEKAPARK Yağlı Güreşleri’ne rastlayınca derdim depreşti. Atatürk’ün deyişiyle medeniyet hamuru (selüloz) üreten İzmit fabrikası başkalarının aklına uyularak kapatılmıştı şimdiki iktidarımızca. İki elin parmaklarının sayısı kadar olan diğer kâğıt ve selüloz fabrikalarının da kapısına kilit vurulmakla kalmamış, taşınmazları yok pahasına yandaşlara aktarılmıştı.

    Sonuç : Medeniyet hamuru yokluğu. (Medeniyet hamuru deyişini SEKA selüloz ve kâğıt fabrikalarının da kuruluşuna ön ayak olan Atatürk’e borçluyuz.)

    Geriye kalan tek şey kapatılan fabrika alanında yağlı güreş gösterisi.

    Yanlış anlaşılmasın!

    Eskiye ilişkin her olumlu şey elbette korunmalı, kollanmalı, yaşatılmalı.

    Yağlı güreş de o değerlerden birisi elbette.

    Yapan, yaptıran, destekleyen, izleyen, izleten çok yaşasın.

    Sözüm yağlı güreşe gösterilen ilginin medeniyet hamurundan esirgenmesinedir!

    Medeniyet hamurunun yokluğu yalnızca süreli dergilerin, kültürel ürünlerin son nefesini vermesi sonucuna yol açmıyor!

    Akademiden her düzeyde okula varıncaya dek pek çok eğitim, öğretim etkinliği de doğal olarak etkileniyor ve etkilenecek bu yokluktan.

    Ülkede tahıl, ayçiçeği ve hatta hayvan yiyeceği olarak saman bile yokken “sen neden söz ediyorsun” diyeceklere de hak veririm.

    İyi hoş da!

    Cumhuriyet kurulur kurulmaz üretimi başarılan, onyıllar boyunca üretimi korunmakla kalmayan artırılan kâğıdın günümüzdeki yokluğu hangi aklın (ya da akılsızlığın) sonucudur diye sormayalım mı?

    Bu soruyu esrigemek AKIL-KÜLTÜR-BİLİM sacayağı üzerinde yükselen Cumhuriyet’e haksızlık olmaz mı?

    Yazıyı bağlarken bir haber ilişti gözüme.

    Yaşanmakta olan şeker krizinin sorumlusu bulunmuş. Türk şeker genel müdürü görevden alınarak sorun kökten çözüme kavuşturulmuş.

    Şanssızlığa bakın ki SEKA’da görevden alacak genel müdür bile yok…

    Okuma önerisi : SEKA TARİHİ

  • Ülkemizin adı uluslararası ortamda TÜRKİYE olarak tescillenmiş. İlk bakışta doğru, yerinde ve hatta geç kalınmış bir karar olarak okunabilir bu haber.

    Şu sıralarda Avrupa’nın en alt ligine düşmüş olan ve hafta sonunda coğrafya bilgilerimizi geliştirecek Faroa Adaları’yla oynayacak milli takımımız ilk gençlik yıllarımda sıfıra karşı bol gollü yenilgiler almaya alışıktı. Onlardan birinde İngiltere’den 8 gol yemiştik.

    Bu maçın ardından İngiliz basını ülkemizin İngilizce adına göndermede bulunarak “Hindiyi kızarttık” diye manşet atmıştı.

    Turkey’den Türkiye’ye dönüşüm bu gibi manşetlerin önüne geçer belki.

    Ama, diğer yandan da bu dönüşümü sözde değil özde sağlama gereği de açıktır.

    Söz gelimi, Türk dışişleri diplomasiyi “at pazarlığı” anlayışından kurtaracak mıdır?

    Güncel konu Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğini Türkiye’ye yaraşır şekilde konuşacak mıyız?

    Yoksa, teröre destek gerekçesiyle meteliğe kurşun atışımızdan kaynaklı beklentilerin karşılanmasını mı bekleyeceğiz?

    Bu yapılmadığı sürece Turkey’den Türkiye’ye dönüşüm ateşli seyircilerin göz zevkini okşayan bir adım olmanın ötesine geçemez.

    Örneğin, Ege’deki ada, adacık ve kayalıklara sahip çıkmayı düşünecek miyiz? Yoksa, bu konudaki aymazlık sürdürülecek mi?

    Örnekler çoğaltılabilir.

    Bir de şunu merak ediyor insan.

    Ülkemizin adı Cumhuriyet kurulduğunda ve onurlu ilk 15-20 yılı boyunca da Turkey değil miydi?

    Neden o zamanlar hindi kızartmak akla getirilmedi de sonraki yılların eğilimi oldu?

    Boşuna “Sözün öz ile düşürgil” dememiş Yunus Emre!

  • Yaşam en iyi öğretmen. Keşke yaşamadan öğrenme becerilerimizi de geliştirebilsek.

    Covid 19 salgınını geride bırakma umutlarının yeşerdiği bugünlerde çok kaygılandırıcı görünmese de bir başkasının gündeme gelmesi bilgi dağarcığımızı besleyen cansuyuna dönüştü.

    Maymun çiçeği olguları dünyanın pek çok ülkesinde saptanır oldu.

    Çiçek, insanlık tarihinin önemli salgınlarına yol açmış olan ve dolayısı ile de tanışık olduğumuz hastalıklardan. Aralarında benim de bulunduğum yaşıtlarım ve büyüklerim çiçek aşısının izini yaşadığı sürece kolunda taşıyacak. İlk bilgilere göre çiçek aşısı maymun çiçeğine de bağışıklık sağlayacak.

    Kimi ülkelerin olası gereklilik durumunda çiçek aşısı üretimi ve edinimi için hazırlık yaptığı anlaşılıyor haberlerden.

    Covid 19 salgınının başlarında bir zamanlar aşı üreticisi olan Türkiye’nin kırklı yıllarda Çin’e kolera aşısı gönderdiğini öğrenmiştik.

    Öğrenmenin sonu yok.

    Maymun çiçeğinin gündeme gelmesiyle aşı üreticisi Türkiye hakkında bilgilerimiz gelişti.

    Milyonlarca can alan İkinci Dünya Savaşı’ndan diplomasi ustalığı sergileyerek uzak duran Türkiye’nin o yıllarda dünyaya çiçek aşısı sağladığını gururla öğreniyoruz.

    Savaşın milyonlarca can aldığı ortamda Cankurtaran Türkiye.

    Cumhuriyet’in yaşamı ve canlılığı her şeyin önüne koyan inceliği ve bilgeliği derinlemesine bilinmeli, öğrenilmeli.

    Bundan yaklaşık 10 yıl önce Dr Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü kapatıldı. Kapatan da sağlıkta devrim yaptığını öne süren ve bu yolla epeyce oy devşirdiği bilinen AKP’ydi.

    Ne gerek vardı üretici olmaya!

    Bol paramız vardı. Verirdik parayı alırdık aşıyı ve başka gereklilikleri.

    Neredeyse tepki görmedi bu kapatma. Her şeyin sırası vardı. Gerçeklerin mutlaka ortaya çıkma ve kendini gösterme huyu gereğince beklenen günler geldi. Önce Covid 19 salgını ve onu izlemesi olası salgınlar gerçekle yüzleşmemizi sağladı.

    Cumhuriyet’in akıl, bilim ve kültür sacayağı üzerinde yükseldiğini bundan daha iyi anlatacak pek az örnek bulunabilirdi.

    Bilindiği gibi çiçek hastalığının kökü XX. yüzyılın sonu gelmeden kurutuldu. Dolayısı ile seksenli yıllardan sonra ne ülkemizde ne de dünyada hiç kimseye çiçek aşısı yapılmadı.

    Ama, “Modifiye Ankara Virüsü” adı altında geliştirilen ve evcilleştirilmiş diyebileceğimiz çiçek virüsü suşu ülkemizin dünya tıp teknolojisine armağanı olarak tarihteki yerini aldı.

    Her ne kadar çiçek hastalığı tarihe karışmış olsa da başka bulaşıcı hastalıklar varlığını sürdürürken yenileri de kendisini göstermekteydi.

    Modifiye Ankara Virüsü çiçek için değilse bile başka hastalıklar için geliştirilecek aşılarda vektör (taşıyıcı) olarak kullanılabilecek bir buluştur. Covid 19’a karşı geliştirilen aşıların hızla kullanıma sokulmasında bu ve benzeri önceki buluşların önemli etkisini de anımsatmakta yarar var.

    On yıl önce üretici ve geliştirici olmaktan vazgeçerek sahip olduğu tıp teknolojisini çöpe atan Türkiye maymun çiçeği yaygınlaşır da çiçek aşısını yeniden üretme gereksinimiyle karşılaşırsa üzüntümüz ve pişmanlığımız katlanacaktır.

    Cumhuriyet Ankara’yla var olduğuna, Ankara da Cumhuriyet’le tarih sahnesinde kendisini daha çok gösterdiğine göre Cumhuriyetimizin başarısı saydığımız uyarlanmış virüse Ankara adının verilmiş olması şaşırtıcı sayamayız.

    Yeni bir habere göndermede bulunarak sonlandırayım.

    Dışişleri Bakanlığı ülkemizin adının uluslararası ortamlarda Turkey yerine Türkiye olarak geçmesi için girişimde bulunmuş ve Türkiye adını tescil ettirmiş. Gecikmiş olsa da olumlu bir gelişme.

    Ancak, bu olumlu gelişmenin sözde kalmaması ve özde de kendisini göstermesi ülkemizin akla gelebilecek her alanda ÜRETİCİ kimliğine geri dönmesiyle olasıdır. Cumhuriyet’le neredeyse eş zamanlı olarak sahip olmaya başladığımız ve geliştirdiğimiz “tıp teknolojisi” öze dönüşte kilit rol oynayabilir.

    Son 40 yılda ortaya çıkan ve son 20 yılda belirginleşen hatalar zincirine yenilerini eklemekten vazgeçerek başlayabiliriz bu yeni sürece.

    Yalnızca kendisi için değil başkaları için de CANKURTARAN TÜRKİYE düş değil.

    Not : Bu yazıya esin kaynağı olan ve Prof Dr Levent Doğancı tarafından kaleme alınan yayına bağlantıdan erişilebilir. Yazı bir tıp dergisinde yayımlanmış olmakla birlikte hekim olmayanlarca da kolaylıkla okunabilir.

    http://infeksiyon.dergisi.org/pdf/pdf_INF_83.pdf

  • İlk bakışta hiç de gerekli olmayan bir ikilem gibi görünebilir 9 Eylül’ün kurtuluş-çöküş ikiliğinde ele alınması. Oysa, ortada yıkılan bir imparatorluğun “batan geminin malları” eşdeğeri toprakları vardı. Çanakkale sularına gömülenler, Gelibolu’da toprağa düşenler yakın geçmişin yenilgilerinin öfkesini dindirme olanağı bulmuşlardı.

    Anadolu’da emperyal çizmesiyle kirlenmemiş toprak parçası kalmamıştır. İzmir onlar içinde öne çıkan simgedir. Milli Mücadele’nin başladığı ve bittiği yerdir.

    • ÇOK DİNLİ,
    • ÇOK DİLLİ,
    • ÇOK KÜLTÜRLÜ liman kenti İzmir’in bu özellikleri, kimi konuları tartışmaya ve kullanmaya kararlı olanlar için elverişli özellikler olarak öne çıkmıştır.

    İzmir’in kurtuluşunun ve elbette Milli Mücadele’nin utkuyla sonlanışının 100. Yılında olan bitene aykırı bakışta yarar var. İzmir’in kurtuluşunun üzerinden geçen süre uzadıkça ve unutkanlıkla engelli bellek bozukluğu güç kazandıkça aykırı koro sesini yükseltiyor.

    Bir yandan Lozan’da katlayıp ceplerine koydukları isteklerini “şimdi değilse ne zaman” dercesine önümüze koyarlarken diğer yandan da ilk ve son kurşun kenti İzmir üzerine çeşitlemelerini bulabildikleri her fırsatta ve her yolla dolaşıma sokuyorlar.

    Çoğumuz için “hadi canım sen de” dedirtecek türden sözde tarih saptamalarını ciddiye almak gerekmese de biraz olsun bilmekte sakınca olmadığı gibi yarar bile vardır.

    Aradan geçen 100 yıldan sonra Anadolu topraklarını kirletenlerin işi vardırdığı nokta bizlerin de aynaya bakmasını ve  özeleştirisini kaçınılmaz kılmaktadır.

    9 Eylül’ü izleyen günlerde  yaşanan İzmir Yangını konuyla ilgili en bilinen tartışma başlıklarındandır. Çok sayıda yazı ve kitapla bu konu aradan geçen 100 yıl boyunca (ustalıkla) diri tutulabilmiştir.

    Her ne kadar 9 Eylül 1922’den hemen sonra İzmir’e ilişkin emperyal savlar dile getirilmiş olsa da bizlerin önüne özgüvenle sürülmesi için yaklaşık yarım yüzyıl beklenmiştir.

    Milli Mücadele’nin hemen sonrasında, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve özellikle de Atatürk’ün sağlığında bu ve benzeri savları değil ileri sürmek seslendirmek bile neredeyse olanaksızdı.

    Çeşitli kaynaklardan yapılmış bir seçkiyi bilginize sunarak sürdürüyorum.

    “Kozmopolit Smyrna bir Yunan şehri değildi, ama Osmanlı İzmir’i de bir Türk şehri değildi” sözlerinin yaşadığım kenti nitelemesi ilgi çekici geldi bana. Yazar, Herve Georgelin daha başlangıçta Türkiye’deki ilk ve orta öğretimi kör bir inanç aşılamaya çalışmakla suçlamakta sakınca görmemiş.[1]

    Türkiye’deki tarih yorumculuğu Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak resmi tarih tezi üzerinde yükselmiştir. Türklere göre Yunan işgalini desteklemiş, (desteklemekle de kalmamış “Türk kanı içmek kutsal görevdir” diyebilmiş y.n.) Hrisosotmos’u nesnellikle irdelemenin biricik yolu resmi tarihten bağımsız yaklaşım gerektirmektedir.[2]

    Az önce örneklediğim yayınların ya da kitapların neredeyse ortak diline dönüşen söylem “Küçük Asya Felaketi” vurgusudur. Bizim, vatan topraklarımızı yabancılarca çiğnenmekten kurtarışımızın bu şekilde nitelenmesi ilginçitr. Böylelikle, bir yandan “işgal” gibi emperyalist bir girişim ve onun ayrılmaz parçası olan emperyal maşalığı gözlerden kaçırılırken diğer yandan da bu adlandırma işgalcinin “suçtan bağışık tutulması” amacına önemli hizmet sunmaktadır.

    Küçük Asya Felaketi sırasında öldürülenlere(!) ve katledilenlere(!) eklenen İNTİHAR olgularına vurgu çok da alışılmış bir söylem olmasa gerektir. Ürkü, çekilmez yaşam koşulları, onurunu koruma ve çileli yaşamı sonlandırma gibi nedenlerle açıklanmış İNTİHAR olguları. Yine, bu kaynakta bir şekilde İzmir’deki yaşamdan çekilenlerin geride bıraktıkları taşınır/taşınmaz değerler üzerinden de yanılsama yaratılması amaçlanmış.[3]

    Kemalist yönetimin mal rejimine ilişkin düzenlemeleri İttihat ve Terakki’nin 1915’te Ermenilere yönelik düzenlemelerinin sürdürülmesi olarak da etiketlenerek bir taşla iki kuş vurulması unutulmamış.

    İzmir Tebliğleri ünlü yazın insanı Yorgo Seferis’in Yunanistan’ın Ankara Büyükelçiliği’ndeki görevi sırasında İzmir’e yaptığı ziyarete ilişkin izlenimlerle de süslenmiş. Seferis’in 1950’deki ziyaretinde kendi bildiği İzmir’den iz bulamaması kenti hayalete ve tabuta benzetmesine neden olmuş.[4] İzmir’deki 3 yılı aşkın işgal süresince yaşananlara değinmek her nedense Seferis’in aklına gelmemiş demek zorundayız.

    “Dokuz Eylül 1922’de İzmir Türklerce yeniden işgal edildi.”[5] XI. yüzyıla uzanmayı ve Emir Çaka Bey’i bir an için unutalım. İzmir Osmanlı bayrağı altında en az 500 yıl Türk kenti değil miydi diye sormayalım mı?

    İzmir’de yaşananların yine eşsiz bir ustalıkla günümüze bağlanması da göz ardı edilmemiş. “…günümüz Orta Doğusu’nda yaşananları aydınlatmak, Kıbrıs sorununu Smyrna yangınının ışığıyla anlamak…”[6]

    “En bilgisiz birisi bile Attila adını korku ve vahşetle özdeşleştirmekte zorlanmaz. Buna karşılık İzmir sorunu günümüz insanının bilgisinden kaçırılmıştır.”[7]

    “Türkler 1922 9 Eylül’ünde birliklerini Hıristiyan baskın İzmir’e soktuğunda körfezde 27 parça müttefik savaş gemisi bulunmaktaydı. Batılılar ticari çıkarları ve petrol bölgelerinden beklentileri nedeniyle Türk ordusunun katliam ve tecavüzlerine sessiz kaldılar. Türkler, İzmir’i yakarak yaptıklarını taçlandırdılar. O sırada yapılanlar Batılı güçlerle Türklerin anlaşması sonucu tarih dışında tüm belleklerden uzak tutulmuş oldu.”[8]

    Gazeteci Clayton, portatif daktilosunda yeni bir destan döktürüyordu: “Bakımsız Türk mahallesi hariç, İzmir diye bir şey kalmadı. Azınlıklar sorunu artık sonsuza kadar halloldu.”[9]

    Kartaca’nın yok edilmesi, büyük Roma ve Londra yangınları Batı vicdanında bugün bile yankı bulmaktadır, fakat sadece elli yıl önce büyük bir kentin yok edilmiş olması neredeyse unutulmuştur.[10]

    Örnekler çoğaltılabilir. Bu yazının sınırlarını daha fazla zorlamamak amacıyla örneklemeyi daha fazla sürdürmüyorum. Okura ve ilgilisine, bu konuyu araştırma ve bilgilenme bakımından rehberlik edecek bir bakış açısı sunmuş olduğumu umuyorum.

    9 Eylül’de İzmir’in emperyal kurgu gereği gerçekleştirilen işgalden kurtuluşunu “İzmir’in sonu” olarak anlatmaya ve algılatmaya çalışanların günümüzde de boş durmadıklarını akıldan çıkartmamakta yarar var.

    İzmir ve çevresinin geçmişine, nüfus yapısına ve başkaca kültürel özelliklerine değinmeyi gerekli görmeyen empreyal uzantıları olayların önünü ve sonunu bir yana bırakarak “9 Eylül ve İzmir’in Sonu” kavramlarını ustaca (!) bir araya getirerek ve böylelikle bilinçaltına yönelik etkinlik sergileyerek yarıda kalan İzmir ve Anadolu düşlerini bir şekilde canlandırma peşinde olma kararlılığı içindedirler.

    Yüz yıldır sonu gelmeyen bu inat, bizlerin duyarsızlığı ve aymazlığı sürdükçe gündemde kalacak gibi görünmektedir. Bu konuyu gündemde tutmak emperyalin kararlılığıdır kuşkusuz. Buna karşılık, bunu gündemden düşürmek konusundaki ödevimizi bir an olsun unutmamak göreviyle karşı karşıya olduğumuz da açıktır.

    Yazıya son verirken İzmir Yangını’ndan günümüze kalan Kültürpark’a uzanalım. Şimdiki Açıkhava tiyatrosuyla Cumhuriyet kapısı arasında çok da dikkat çekmeyen bir anıta gidelim. Yangının yıkıntıları üzerinde yeşeren Kültürpark’ın yapımı sırasında telef olan atlar içindir bu anıt. Hayvan dostlarımızı unutmamıştır Cumhuriyet’i kuranlar, Kültürpark’ı var edenler.

    http://dagarcikturkiye.com/2017/07/01/cumhuriyetin-atlari/

    Bir yanda atlara şükranlarını sunmayı unutmayan Cumhuriyet diğer yanda bitmek tükenmek bilmez emperyal inat.

    Her an uyanık, bilgili ve donanımlı olmak gereği ortada değil mi?

    Not : Yazı dağarcık Türkiye Ütopya söyleşileri dizisinin altıncısından (26.05.2022) derlenmiştir.


    [1] Hervé Georgelin, Smyrna’nın Sonu İzmir’de Kozmopolitizmden Milliyetçiliğe, Bir Zamanlar Yayıncılık, İstanbul, 2008.

    [2] Yavuz Özmakas, Metropolit Efendi. Şenocak Yayınları, İzmir, 2. Baskı, 2008.

    [3] Mehmet Polatel, Nazife Kosukoğlu, İzmir Tebliğleri, İzmir ve Çevresi : Toplumsal, Ekonomik ve Kültürel Değişimin Yüz Yılı, HDV Yayınları, İstanbul, 2021.

    [4] age

    [5] Marjorie Housepian Dobkin, Smyrna 1922, The Dstruction of a City, Newmark Press, New York, 1998

    [6] age

    [7] age

    [8] age

    [9] https://birikimdergisi.com/guncel/383/izmir-1922-hiristiyan-hayati-o-gun-izmir-iskelesinde-cok-ucuzdu-sonrasinda-da

    [10] agm

  • Türkiye futbol ligleri sona erdi. İzmir açısından hiç de olumlu bir sezon kalmadı geride. İki köklü takım Göztepe ve Altay birlikte alt kümenin yolunu tutarken, alt kümedeki Menemenspor da bir alt kümeye düşmekten kurtulamadı.

    Yazıya oturunca geçen yıl bu zamanlarda Altay ve Altınordu’yu yazmış olduğumu anımsadım.

    İki köklü İzmir takımı süper lige çıkmanın eşiğinde paylaşmışlardı kozlarını. Bir yanda Altay diğer yanda son yıllardaki çıkışıyla göz dolduran ve bundan da önemlisi “spor böyle yönetilir” dedirten Altınordu vardı. Elbette gurur verici bir durumdu.

    Yıllar sonra süper lige dönen Altay çıktığı gibi düşerek süper lig serüvenini erken bitirdi.

    Geçen yıl süper ligin eşiğine gelen Altınordu’nun bu yıl alt lige düşmekten kılpayı kurtulmasına üzüldüm.

    “İyi birey, iyi vatandaş, iyi futbolcu” üçlemesini rehber edinen Cumhuriyet’le yaşıt Altınordu sporumuzun ve özellikle de futbolumuzun “ayrık otu” oldu son yıllarda.

    Hesapsız, kitapsız ve daha da kötüsü iş bilmez futbol yöneticilerinin tersine kapısını yabancılara kapatan Altınordu kökünün bu topraklarda olduğunu unutmadı. Bu toprakların insanına güvendiğini bıkıp, usanmadan ve kararlılıkla haykırdı.

    Durum böyle olunca, Altınordu bir yandan modele dönüşürken diğer yandan kendisi dışındakilerin yanlışlarının da altını çizmiş oldu. Altınordulara gereksinimin her geçen yıl arttığı ülkemizde ona yenilerinin eklenemeyişini üzüntüyle izliyoruz.

    Açıktan dile getirilmese de Altonordu’nun savurgan ve işbilmez futbol ortamının yaramaz çocuğu olarak görüldüğünü ekleyebiliriz sözlerimize.

    Falanca ülkenin filanca liginin sıradan takımlarının form durumunu toto/bahis aşkına öğrenen, izleyen ve bu bilgisini(!) kazanca çevirmeye odaklanan Türk sporseverini nasıl olur da spor izleyen değil de spor yapana dönüştürürüz? Bu soruyu sormak yerine var olan durumu sürdürmeyi başarı sayan spor bürokrasimiz ve kulüp yönetimlerimiz Altınordu’yu görmezden gelmeyi seçtiler bunca yıl boyunca.

    Futbol simsarlarının ceplerine akıtılan paralar, günü kurtarmaya odaklanan futbol yönetim anlayışı ve bunlara eklenebilecek başkaları…

    Çok değil 10 yıl önce Türkiye Süper Ligi şampiyonluğu yaşayarak tarihe geçen koca Bursaspor’un bulunduğu yerde tutunamayıp bir alt lige düştüğüne vurguyla sürdürelim. Her ne kadar Bursaspor’a özel durum gibi görünse de Türk futbolunun duvara çarpması olarak da görülmelidir bu acıklı son.

    Bu ibretlik futbol ortamında yaşananlardan sonra “elde var Altınordu” demekten alamıyor insan kendisini.

    Trabzonspor’u şampiyonluğu için kutlamayı unutmayalım. Ama, bilinçsizliği için yermeyi de göz ardı etmeyelim. Şampiyonluk kutlamalarına çağırdıkları Pontusçu bir şarkıcıyı çok mu aramışlar? Sormuş olalım.

    Her takımımızın özellikle de şampiyonların ve yandaş sayısı çok olanların ülkemizi de temsil ettiklerini düşündüğümüzde ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

    İyi futbolcu ya da iyi futbol ve şampiyonluk her şey değil.

    Onların öncesinde “iyi birey ve iyi vatandaş olmak” olmazsa olmaz gereklilik.

    Bu nedenle bir kez daha iyi ki “elde var Altınordu”.

    Yalnız İzmir değil Türkiye için de…

    Futbol batağımızın değerli çiçeğini saygıyla selâmlayarak…

  • UKOME öteden beri var olan bir yapı. İstanbul’da inatlaşmaya aracı edilmesiyle varlığının farkına varıldı. Taksi sorunu bu denli açık ve ortada olan İstanbul’da belediyeyle uğraşmanın, onun önüne taş koymanın adı oldu.

    Oysa, son derece önemli bir yapılanma.

    Özellikle metropollerimizin ulaşım ve trafik sorununa yaşamsal dokunuşlarda bulunabilir bu kurul.

    İzmir UKOME’den de birkaç çift sözü esirgemeyelim.

    Son zamanlarda şaşırtıcı durumlara tanık oldum.

    İzmir’i bilenler için Talatpaşa Bulvarı ya da Mustafa Kemal Sahil Bulvarı dersem anlaşılacaktır. Kentin orta yerindeki yollardan söz ediyoruz.

    Her ikisinde de TIR’lara rastladım. Hem de güpegündüz!

    Talatpaşa’dakini görüntüleyecek kadar şanslı değildim. Ama, Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’ndakini görüntüleyebildim.

    Kenti yönetenlerin başını önüne eğdirmesi gereken görüntü. Sıradanlaşmış durumda.

    Sosyal medyadaki bir çift sözden suç çıkartabilen, ilgili paylaşımcının kapısına bir araba polis gönderebilenlerin İzmir’in orta yerindeki TIR’dan habersiz olmaları elbette düşünülemez.

    Kent yönetiminin (Kent yönetimi kuşun iki kanadı gibidir. Merkezi/atanmış ve yerel/seçilmiş öğelerden oluşur) “bırakınız yapsınlarcı” tutumu ilgi çekicidir.

    TIR’lar İzmir gibi bir kentin orta yerindeki yolları kullanarak Çeşme’ye gidip gelecekse çevre yollarına yapılan yatırım neden?

    Bu önemli ayrıntıyı hiç kuşkusuz yetkililer de göz önüne alıyorlardır. Sorun düşünmenin ötesinde uygulamayla da, kent ve ülke yönetiminde disiplinin yitirilmesiyle de yakından ilintili.

    Kentin ortasında cirit atan TIR’lar her fırsatta dünya kenti olsun denilen İzmir’in büyük ayıbıdır. Sanırım bu utanç İzmir’le de sınırlı değildir. Başıboşluk ülkemizin ve büyük kentlerinin baş derdidir.

    UKOME göreve desem duyan olur mu?

  • Türkiye’de dert azmış gibi konserleri ekledik sorun listemize. Son günlerde basında çokça yer bulan ve kamuoyunun ilgisini çeken bu olayların hiç yaşanmaması gerekirdi.

    Trabzonspor şampiyonluk kutlaması için bula bula Pontusçu şarkıcı buluyor. Uyarıya kulak vererek tarihe geçecek bir lekenin üzerine sıçramasından kılpayı kurtuluyor. Böyle durumlarda şarkıcı seçimi yaparken biraz olsun özen gösterilmez mi?

    Trabzonspor’un geç de olsa verdiği karara karşılık aynı sanatçının İstanbul Büyükşehir Belediyesi destekli bir konserde sahne almasına ne demeli? İktidar-muhalefet ikiliği mutlaka karşıtlaşma üzerinden mi yürümeliydi? Hiç olmazsa ülkemizin birliği, dirliği ve bütünlüğü üzerinden bir ortak payda yakalanamaz mıydı?

    Aynur Doğan adlı hanımefendinin bir belediye desteğindeki konseri son anda iptal ediliyor. Ardından sayısız tepki. Türkiye’de hemen her konu gibi bu da iktidar-muhalefet karşıtlaşmasına konu ediliyor. Kürtçe popa yönelik hoşgörüsüzlükten tutun da özgürlüklere vurulan darbeye varan bir dizi yorum yapılıyor.

    Bellek unutsa arşiv unutmuyor.Aynur Doğan’ın Öcalan görseli ve bölücü örgüt simgeleriyle aynı karede yer almakta sakınca görmediği anlaşılıyor kısa süre içinde. Tartışma burada bitecek yerde uzuyor da uzuyor. Türkiye’nin başındaki en önemli birkaç dertten birisi olan ayrılıkçı teröre yakınlık duyan birisine özgürlük kisvesi giydirmek de neyin nesidir? Terörü ve teröristi öven, doğrudan övmese de yakınında durmakta sakınca görmeyen birisine bu kadar zaman ayırmak savurganlık değilse nedir?

    Böyle bir sahnede bulunmaktan rahatsızlık duymayan kişinin konseri üzerinden neyi tartışabiliriz?

    Bu olaylar içinde en yaralayıcı olanının altında Kültür Bakanlığı’nın imzasını görmek üzerinde epeyce durmayı gerektirecek gelişme olmalıdır. Ülkemizin kurucusuna “soykırımcı” nitelemesinde bulunabilen insan görünümlü sanatçı sayılabilir mi? Birileri onu sanatçı olarak görse bile bir benzer tutumu sergileyebilir miyiz? Ülkemize ve kurucusuna sövüp, sayacak! Yetmeyecek! Gelip bir de konser verip cebini dolduracak.

    Kültür Bakanlığı gibi bu işlerin uzmanı olması gereken bir kurum nasıl olur da böylesi bir hatanın altına imza atar?

    Skandala eşdeğer bu olaydaki sorumluluğu açık olan Kültür Bakanlığı ve bakanlık yetkililerini en ağır şekilde kınamak bilmem yeter mi? Olağan koşullarda bu skandalın altına imza atanların zaman geçirmeksizin bulundukları konumlardan uzaklaş(tırıl)maları gerekirdi. Günümüz Türkiyesinde bu gibi davranışlar çoktan unutulduğu için aklımıza bile gelmedi böyle bir gelişmenin yaşama geçmesi.

    Son konser olgusu Isparta kaynaklı. Melek Mosso adlı pop şarkıcısının konseri iptal edildi. Öncekiler bir yana. Bu sonuncusu dört dörtlük gericilik örneğidir. Düzce “muhafazkâr” yerdir. Sevinmeye tamam ama, kadın sanatçıya konser verdirmek buraya uymaz diyen karanlık kafa bu kez Isparta’da ete kemiğe büründü desek abartmış olmayız.

  • Kübalı doktorlar

    Hekim olarak kuşkusuz işimizi yapmak, sağlığa odaklanmak önceliğimiz. Bunu yaparken toplumsal olaylara yaklaşmak, sağlığın ekonomi politiğine odaklanmak da olası. Bu yaklaşımın öğretici olduğunu da eklemeliyim.

    Geçtiğimiz günlerde bir hastamla görüşürken aynı derdi 40 yıl kadar önce de çektiğini ve Kübalı doktorlarca tedavi edildiğini öğrendim. Sağlığın ekonomi politiğine ilgi duyan herkes gibi “Kübalı doktor” söylemine kayıtsız kalamazdım.

    Hastam seksenli yıllarda çalışmak için Libya’da bulunmuş. Kübalı doktorlarla tanışmasını buna borçluymuş. Kübalı doktorların başta Che Guevara olmak üzere Afrika’ya olan ilgisi bilinir. Küba’nın yalnız Sahraaltı’na değil, Afrika’nın geri kalanına da el uzattığını böylelikle öğrenmiş oldum.

    İngiltere büyüklüğünde 10 milyonu biraz geçkin nüfuslu Küba ilk bakışta ülkeciktir. Ama, iş sağlığa gelince Küba’nın şaşırtıcı şekilde devleştiği çoğu kimseyi şaşırtsa da konuya ilgi duyanları şaşırtmaz.

    Altmış yaşını henüz geçmiş olan Küba, sağlıkta kendine yetmekle kalmaz. İspanyolca konuşan tüm çevre ülkelere de ışık yayar. Pek çok ülkenin gençleri Küba’da tıp okur ve ülkesine döner. Dünyanın sayısız ülkesinden hasta Küba’da sağaltım görür, iyileşir.

    Dahası, Küba’nın gelişmiş sağlık teknolojisi aşı başta olmak üzere pek çok tıp araç ve gerecinin üreticisidir. Satıcısıdır demekten kaçınmak gerekir. Küçük dev Küba bu bağlamda ürettiklerini gereksinim duyan herkesle paylaşır. Abluka altında olması bile Küba’nın bu ve benzeri üretimlerinden kazanç sağlamayı aklına getirmesini gerektirmez.

    Son salgında gelişmiş(!) ve uygar(!) ülkeler başkalarına ait maske başta olmak üzere pek çok tıp gerecine el koyma utanmazlığı sergilemekten çekinmezken salgının başlarda kırıp geçirdiği İtalya’nın yardımına ilk gidenlerin de Kübalı doktorlar ve sağlık çalışanları olduğunu unutmamak gerekir.

    Yazıyı bağlamak üzereyken rastladığım bir bilgi yazıyı sürdürmemi kaçınılmaz kıldı.

    Sağlık harcamaları

    Türk Tabipleri Birliği’nin internet sitesinde kamuoyuna sunulan 10 istekten birisinin “sağlık harcamalarının artırılması” olduğunu epeyce şaşırarak gördüm. Oysa, TTB çatısı altında Küba sağlık sistemini bilenlerin hiç eksik olmadığını biliyorum. Sağlıklı bir toplum yaratmanın sağlık harcamalarını yalnızca artırmaktan geçmediği çok açık ve yalın bir durumdur.

    Başka deyişle, önemli olan çok harcamak değil akılcı ve yerinde harcamaktır.

    Sağlığa harcanan para sağlığın önemli belirleyicisi olarak görülecekse dünyada hiçbir ülke ABD’nin eline su dökemez. ABD’de kişi başına sağlığa ayrılan para 10.000 doların üzerindedir. Durum böyleyken, son salgının ilk aylarında Amerikalıların (elbette siyahiler, hispanikler başta olmak üzere) sırtının yere geldiğini görmüş olmasak yine de önemseyebilirdik “sağlığa çok para harcamanın” yararlı bir iş olduğunu.

    Hastalık bir kez ortaya çıktığında sağaltımı kaçınılmaz şekilde pahalı ve zahmetli olacaktır. Oysa, aşıyla ya da başka önleyici yöntemlerle hastalığın önlenmesi hem bireyin zarar görmesini önler hem de bu sürecin ucuza yönetilmesini sağlar.

    Sözü Türkiye’ye getirmek gerekirse.

    Bilindiği gibi, bugün Türkiye’yi yönetenlerin önde gelen övünç kaynaklarından birisidir son 15 yılda sağlıkta yapılanlar. Sağlık hizmetindeki “kıtlık” Sağlıkta Dönüşüm Programı’yla birlikte “bolluğa” evrilmiştir. Ancak, bu bolluğun nitelikte değil nicelikte olduğu zamanla anlaşılmıştır. Bugün için Cumhurbaşkanı’nın sözlerine (hekimler için) “giderlerse gitsinler” olarak yansıyan anlayış hızla duvara çarpma yolundadır.

    Sağlığa yapılan parasal yatırımın bu işi kazanç kapısına dönüştürenlere yarar sağlayacağı kuşkusuzdur.

    Sağlıktaki nicelik artışı yılda 100 milyon kişinin acil servislere başvurusuna, 800 milyon kişinin de hekimlere başvurusu gibi baş döndürücü sayılara erişmiştir. Niceliğin bu denli artış gösterdiği yerdeki niteliğin çakılmasına şaşırmak gereksizdir. Bu süreç boyunca doğal olarak kişi başına sağlık harcaması da artmıştır. Son döviz kriziyle birlikte USD cinsinden sayı paylaşımı yanıltıcı olacaktır. Ama, kişi başına sağlık harcamasının TL cinsinden 3.000 liraya yaklaştığı anlaşılmaktadır. Bu haliyle bile 2000 USD sınırını zorladığı söylenebilir.

    ABD ya da gelişmiş bir Avrupa ülkesi örneğinin yanı sıra Türkiye deneyimi de kişi başına sağlık harcamasının tek başına olumluluk kaynağı sayılamayacağını göstermektedir.

    Küçük Küba’yı bir sağlık devine dönüştüren sürecin başarısını sınırlı ama doğru planlanmış harcamayla erişilen başarıda aramak gerekir.

    Hekimler göçü

    “Giderlerse gitsinler” hoyratlığının öncesinde başlayan “hekimler göçü” sağlık ortamına yansıyan özensizlikten ve bu alana yapılan harcamaların emek ve çaba harcayanlara değil de buradan kazanç sağlayanların cebine akmasından kaynaklandı. Emek değersizleşti. Ona eklenen iş yükü ve önü alınamaz şiddet bu göçü hızlandıran öğeler olarak tarihteki yerini aldı.

    Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına uzanalım.

    Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık koltuğuna da oturmuş olan Dr Sadi Irmak o yıllarda Türkiye’de söz konusu olamayan uzamnlık eğitimi için Almanya’ya Atatürk’ün şu sözleriyle uğurlanmıştı :

    “Sizleri birer kor olarak gönderiyoruz, birer ateş topu olarak ülkenize dönmenizi bekliyoruz.” O beklenti yerine geldi. Cumhuriyet’in yurtdışına gönderdiği hiç bir nefer oralarda kalmadı. Ülkeye döndü. Hizmette kusur etmedi.

    Şimdi ne mi oluyor?

    Binbir zahmetle ve harcamayla yetiştirilen hekimler birer “öfke küpü” olarak ülke dışının yolunu tutuyor. Onlar için yapılan harcamalar onları kazanan ülkelerin hizmetine sunulmuş oluyor.

    Yaşananlara bir de bu yanıyla bakmak kaçınılmaz.

    “Giderlerse gitsinler” diyene bunları anlatan birileri çıkmıyor mu diye sormaktan alamıyorum kendimi. Sağlığı yalnızca teknolojik bir olgu olarak görmenin sonuçlarıdır yaşadıklarımız.

    Sözün özü, sağlığa insan/canlı odaklı yaklaşmak olmazsa olmaz gereklilik.

    Ne kadar harcadığından çok nasıl ve ne amaçla harcadığın önemli.