• AKP iktidarında belirli aralıklarla fitili ateşlenen tartışma gündemimizde kim bilir kaçıncı kez yer alıyor.

    Kurtarıcı, kurucu ve devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün karşısına çıkartılabilen biricik kişiliğin II. Abdülhamit olması onu öne çıkartanların acınacak durumda olduğunu gösterir.

    Toprak yitirdi mi sorusunun yanıtı ikilemsiz EVET’tir.

    II. Abdülhamit toprak yitirme konusunda çok ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

    Toprak yitiren hemen tüm padişahlar aynı zamanda savaş da yitirmiştir. Savaş yitirenin toprak yitirmesinde şaşılacak bir durum yoktur.

    II. Abdülhamit tarihe kazandığı savaşta toprak yitiren olarak geçmiştir.

    Savaşın sonunda Osmanlı Atina’ya yürüme fırsatına ve gücüne sahipken dış baskılarla bundan vazgeçebilmiştir.

    1897’deki Osmanlı-Yunan savaşını kazanan Osmanlı II. Abdülhamit’in “denge politikası” sayesinde masa başında Teselya’yı yitirmiştir. Bu acı gerçek bile onun padişahlığı hakkında yeterince bilgi verir. Bu kadarla da kalmaz kazanılan savaşın yitimle sonuçlanan antlaşması. Girit’in de elden çıkması için kocaman bir adım atılır. Girit, Osmanlı’nın atayacağı Hıristiyan bir vali tarafından yönetilecektir. Başka deyişle Girit için sonun başlangıcı olmuştur kazanılan 1897 savaşı.

    II. Abdülhamit’i ayrıcalıklı(!) kılan bu kısa bilgiden sonra bir başka önemli konuya geçelim. Çok önemli ama önemiyle ters orantılı olarak göz ardı edilen olgudur.

    II. Abdülhamit Birinci Dünya Savaşı’nın Çanakkale cephesinde verdiğimiz kayıplardan önemli ölçüde sorumludur.

    Ne ilgisi var, o sırada Abdülhamit tahtta değildi diyenler çıkacaktır.

    II. Abdülhamit, kendisinden önceki padişah Abdülaziz’in (arada V. Murat olsa da onun saltanatı kısa sürmüştür) tahttan indirilmesinden sorumlu tuttuğu Donanma’yı ve dolayısı ile denizcileri edilgenleştirmesiyle ünlüdür. İmparatorluğun donanması onun döneminde Haliç’te çürütülmüştür. Sonuç, zaten zayıflamış olan Osmanlı’nın donanmadan da yoksun kalmasıdır.

    Kraliyet Armadası Lordu Earl Selbourne’nun Osmanlı donanması hakkındaki kısa ve öz nitelemesi çarpıcıdır. “(Osmanlı donanması için) Mevcut bile değil!”

    Bunun üzerine eklenen, İngiltere’nin parası ödenmiş iki savaş gemisi Sultan Osman ve Reşadiye’ye el koymasını eklediğimizde Çanakkale faciasını anlamamız kolaylaşacaktır.

    Şimdi sormak gerek!

    Osmanlı’nın bir donanması olsaydı bağlaşıklar ellerini kollarını sallayarak Çanakkale boğazı önlerine gelebilirler miydi? Böylesi bir serüvene atılabilirler miydi?

    Sonuç olarak, kimilerinin yere göğe sığdıramadığı II. Abdülhamit Çanakkale’de dökülen kanlardan, yitirilen canlardan da sorumludur. Taht kaygısıyla donanmadan vazgeçmesi, imparatorluğu donanmasızlaştırması Osmanlı’ya pahalıya mal olmuştur.

    Son yıllarda cüppelerinin önünü ilikleme hastalığına yakalanan kimi savcılarımız bu gibi tarihsel gerçekleri saptayanları “anıya saygısızlık” suçlamasıyla soruşturmakta ve kovuşturmaktadır. Yaptıkları zamanın ruhuna uygundur kuşkusuz.

    Ama, yine de sormaktan kendimizi alamayız!

    Anıya saygı tarihi sorgulayanlardan çok o saygıyı oluşturamayanların eseri değil midir?

  • Bulaşıcı hastalıklara karşı üstünlük sağladığını düşünen insanlık üçüncü binyıla ardışık yenilgilerle başladı. Küresel salgın niteliğine erişemeyen SARS, MERS ve EBOLA’ya karşılık COVID 19 tüm zamanların önde gelen kürsesel salgını olarak tarihteki yerini aldı. Son kestirimler can yitimi sayısının 15 milyonu bulmuş olabileceği yönünde.

    Küresel ölçekli salgınlar sanıldığı gibi son yüzyılın sorunu değildir. Bundan 4000 yıl önceye uzanan bir “küresel salgın” sorunundan söz etmek olasıdır. Eskiçağda Anadolu, Mezopotamya, Mısır ve Ege’yi içine alan coğrafyada yaşanan salgınlar yalnızca can almakla kalmamış, devletlerin çöküşünde, kitlesel göçlerin yaşanmasında ve dolayısı ile de coğrafyaların sosyo-kültürel yapısında belirgin değişimlerin gerçekleşmesinde baskın etken olmuştur. Akadca çivi yazılı belgelerde salgın hastalığa ilişkin bilgiler bulunduğunu eklemekle yetinelim.

    Dünya iki yıldır bir yandan salgınla baş etmeye çalışırken diğer yandan başka salgınların başgösterebileceği gerçeğiyle de yüzleşmeye başladı.

    Covid 19 salgını öncesinde kendisini göstermeye başlayan kızamık olgularının son zamanlarda yeniden tırmanışı haber değeri taşıdı.

    Güney Doğu Asya sınırlarını aşamayan NİPAH virüsü olguları doğal olarak küresel ölçekli kaygıya yol açmadı.

    Bugüne dek Afrika’yla sınırlı kalmış olan ve diğer ülkelere Afrika’ya yolculuk yapanlarca taşınan Maymun çiçeği hastalığının yaygınlaşmaya başlaması ürküye yol açmışa benziyor. İlk kez 1958’de maymunlarda saptanan maymun çiçeği virüsü, 1970’te ilk kez Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde insanda hastalığa neden oldu.

    2017’de Nijerya’da yaşanan maymun çiçeği salgınında hastalığa yakalanan 200 kişinin % 3’ü yaşamını yitirdi. Tam da burada bir konuya vurgu yapmakta yarar var. Bu ve benzeri hastalıkların dünya kamuoyunun gündeminde yer bulabilmesi için uygar(!) dünyada kendisini göstermesi olmazsa olmaz koşul. Son olarak İngiltere’de, İtalya’da, İspanya’da, İsveç’te ve Kanada’da maymun çiçeği olgularına rastlanmasıyla böyle bir hastalıktan haberdar olduk dense yeridir.

    Son bir anımsatma. Hastalığın adındaki maymun yanıltmasın. İlk olarak maymunlardan izole edilmiş olan virüs sincap, fare ve sıçan gibi kemirgenlerce de taşınabilmektedir.

    Bilindiği gibi insanda çiçek hastalığına neden olan virüs kökü kazınmışlar listesindedir. Buna bağlı olarak aşısı da aşılama programı dışında bırakılmıştır. Şu anki bilgilere göre çiçek aşısı maymun çiçeğinden korumada da % 85 oranında etkilidir. Buna göre günümüzde yaşamakta olan 40 yaş ve altı insanlar maymun çiçeği hastalığına karşı savunmasızdır. İlkokul yıllarında çiçek aşısı yapılmış birisi olarak kendimi şanslı sayıyorum bu durumda.

    Bir hastalığın adında çiçek olması kuşkusuz tek başına ürperticidir. Çünkü, 40 yıldır kökü kazınmış olan çiçek hastalığı yalnızca XX. yüzyılda 300 milyon can almıştır. Bu sayının tarih boyunca yaşanan salgınlarla 500 milyon dolayında olduğu kestirilmektedir.

    Covid 19 salgının sonuna yaklaştığımız umudunu taşıdığımız şu günlerde maymun çiçeği salgınının başgösterme olasılığı hiç de iç açıcı bir durum sayılmaz.

    Dünyanın kocaman bir köye dönüşmüş olduğunu ileri sürenlerin bu koca köyün salgınlara sahne olma konusundaki görüşlerini öğrenmek isterdim doğrusu.

    Covid 19 salgınından da bir dizi insan dışı tür (yarasa, pangolin, yılan) sorumlu tutulmuştu.

    Maymun çiçeğinden de adı üstünde maymunlar sorumlu tutulacaktır. Az önce açıkladığımız gibi maymun çiçeğinden yalnızca maymun dostlarımız sorumlu değildir.

    İş sorumlu aramaya gelince bu sorgulamayı yapan insanın aynaya bakması gereği hiç akıldan çıkartılmamalıdır.

    Her iki durumda da insanın diğer türlerle gereğinden fazla yakınlık içinde olması önde gelen neden olarak görülmelidir.

    EBOLA’da olduğu gibi yersiz, yurtsuz, barınaksız bırakılan yarasaların yaşam alanlarını insanların basması ve hiç gerekmediği halde onlarla yakınlaşması bulaşmayı kolaylaştırmaktadır.

    Covid 19 ve Maymun çiçeği olgularının diğer türlerden insanlara geçişinde de benzer yakınlaşmanın etkisi üzerinde durulmaktadır.

    Covid 19’un sona erdiği DSÖ tarafından açıklanmamış olsa da, iki yıldır süren salgından kaynaklı bezginlik ve bıkkınlık insanlığın bu salgını kafasında bitirmesi sonucunu doğurdu.

    Covid 19’a bir başka salgının eklenmesi olasılığının bulunduğu göz önüne alındığında içinde bulunduğumuz dönem için “salgınlar çağı” nitelemesinin hiç de abartı olmadığı anlaşılacaktır. Elbette her biri küresel nitelikli olmayacaktır. Çoğunluğu endemik, bir kaçı epidemik olabilir kuşkusuz.

    Normalleşmeden, geçmişteki sorumsuz, özensiz ve insanmerkezci yaşama dönüşü anlayan insanlığın salgınlar çağını bitirebilmesi için enine boyuna düşünmesi, “nerede yanlış yaptık?” sorusunu kendisine yöneltmesi ivedi gerekliliktir.

    Bu yapılmadıkça insanlığın küresel ölçekte silkelenişler yaşamayı sürdüreceği açıktır.

    İnsanlar arası ilişkiler konusunda (çoğu yaşama geçirilemese de) her fırsatta dile getirilen düzenlemelerin türler arası ilişkiler için de gündeme gelmesi kaçınılmaz gereklilik olarak görünmektedir.

    Doğanın tartışılmaz egemeni insan imgesi bir an önce gözden geçirilmelidir. İnsanın da pek çok başka canlı gibi bir tür olduğu, şimdilik egemen görünen konumunun sınırsız ve sonsuz olamayacağı gerçeğiyle yüzleşilmelidir.

    Kimi bilim insanlarının öne sürdüğü “Altıncı Yok Oluş” gerçekleşirse, yeni bir dünya kurulduğunda orada insana yer olmayabileceği unutulmamalıdır.

    Maymun çiçeğiyle ilgili ayrıntılı bilgi için :

  • 23 Nisan’da ÇOCUK, 19 Mayıs’ta GENÇ(LİK) öne çıkar. Her iki durumda bu önemli günlerin böylelikle içinin boşaltıldığını görmek pek çoğumuzu üzer. Çocuklara odaklananlar ULUSAL EGEMENLİĞİ özenlerden kaçırma derdindedir. GENÇLİK üzerinden de MİLLİ MÜCADELE gözden kaçırılır.

    Tümünün odağında Türkiye’yi kurtarıcıdan, kurucudan ve devrimciden arındırma çabası vardır.

    Yaşadığım kent İzmir’de belediyelerin 19 Mayıs etkinlikleri de bu durumu gözler önüne sermeye yeter. 19 Mayıs gecesi bir kent meydanında bir popçunun konseri GENÇLİK’e borcun ödenmesine yeter de artar.

    Gençliğin eğitimden, öğretimden, barınmadan ve elbette ayrılmaz gereklilik parasal kaynaklardan yoksunluğuna değinene elinde fenerle arasan rastlayamazsın.

    Gençliğe Sesleniş ya da Bursa Söylevi de bir şekilde öğrenilmiş söylemlerdir.

    Çoğu zaman olduğu gibi eylemlerden söz edilmez.

    ÇOCUK ve GENÇLİK Atatürk’ün her şeyin üzerinde tuttuğu değerler. Yalnızca söylemde değil, eylemde de.

    Bir örnek yararlı olacaktır.

    Atatürk’ün yurt gezileri bilinir. Ülkeyi kurtardıktan, Cumhuriyet’i kurduktan sonra bir yandan Devrimler’i yaşama geçirirken diğer yandan da ülkenin her köşesine uzanan gezilere çıkmıştır. Bu gezilerin öne çıkartılan protokol yanı bir yana, hemen her gittiği yerde okul ziyaretleri vardır.

    Özellikle liselere olan ilgisi her nedense çok bilineler arasında yer almaz.

    Atatürk bu okullarda derslere girer. Kimi zaman izler girdiği dersleri. Kimi zaman da etkin şekilde katılır derse. Öğrencilere sorular yönelttiği bile olur.

    28 Haziran 1933

    Medeni Bilgiler dersinde bir öğrenciye sorduğu soru : “Devletçilik, devlet sosyalizmi nedir?” Soruyu yönelttiği 11. Sınıf öğrencisi Aydın efendinin örneklerle bezediği derinlikli yanıtlarından hoşnut kalan Gazi Maarif Vekili Dr Reşit Galip’e şu sözleri söylemiştir :

    “Bu çocuk çok iyi düşünüyor, adeta bir hocadır…”

    On yaşını doldurmaya gün sayan Cumhuriyet’in geleceği gençlerden birisinin dağarcığına yansıyan derinlik göz kamaştırıcıdır.

    Ata’ya göre gençlik : “Her kafanın anlayamayacağı yüksek bir varlıktır.”

    Bundan 30 yıl önce ekonomiyi kim bilir kaçıncı kez dibe batıran hükümetlerden birinin başındaki hanımefendi acı reçeteyi pazarlamak için allayıp, pulladığı konuşmasının bir yerinde şu sözleri söylemişti :

    “Yeryüzündeki son sosyalist devleti yıktık.”

    Devletçiliğin geride kalan izlerini sildik, siliyoruz demek istemişti. Bu konuda ne yazık ki başarılı olmuştu.

    Bu satırları kaleme alan gözler İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi hastanesinin girişine manav açıldığını gördü. Yok edilen devletin gerekli olduğunun yansımasıydı bu ibretlik gelişme oysa.

    Gençliğe dönecek olursak, devletin sahneden çekildiği ortamda eğitim, öğretim paralılaştı.

    Gençlik için barınma ve beslenme olanaksızlaştı.

    Harçlık denen en doğal hak ve gereklilik yerine gelmediği için milyonlarca gencimiz açlar ordusunun neferleri oldu.  

    Sonuç tarikat egemenliğiydi. İstenendi bu.

    Askerinden polisine, hukukçusundan doktoruna varıncaya dek uğraş sahipleri öğrenimleri sırasında devşirildi. Varlıklarını borçlu oldukları Atatürk Cumhuriyeti’ne ve dolayısı ile ülkelerine düşman edildiler.

    Sonuçta, devletini yıkmaya çalışan, o devletin milletini bombalayan bir vicdansızlar topluluğu ülkenin başına sarıldı.

    Bir başka sonuç.

    Ülkenin iç karartıcı ortamında yılgınlık ve bezginlik anıtına dönüşmüş gençler sınırların ötesinde arar oldular geleceği ve gönenci.

    Yirmili yıllarda Gazi’nin “Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, ateş topu olarak dönmelisiniz.” diyerek yüreklendirdiği gençler günümüzde “bir barut fıçısı” gibi ülke sınırları dışına çıkma derdiyle sınırladılar varlıklarını ve amaçlarını.

    Kent meydanlarındaki pop konserleriyle gönülleri alınacak gençlerin, gençlik bayramında.

    Kim bilir kaçıncı kez!

  • Yazının başlığını yadırgayanlar ve bundan bize ne diyenler çıkabilir. Her şeyden önce bir ülkenin NATO gibi suç örgütü olduğu apaçık ortada olan bir birlikteliğe katılma isteği insanım diyeni üzmeye yeter de artar. Bu üzücü gelişme dün Finlandiya Cumhurbaşkanı ve Başbakanı tarafından duyuruldu.

    Diğer yandan, Finlandiya “Beyaz Zambaklar Ülkesi”dir. Yer üstünde su, ağaç ve diğer canlılar dışında tek değerli varlığı insan olan, yeraltındaki varlığı ise neredeyse hiçe eşdeğerdir.

    Belki de bu yoklukların ürünüdür “Beyaz Zambaklar Ülkesi”ne yansıyan varsıllık. Tek seçenektir insan varlığının önemsenmesi, iyi işlenmesi ve ortaya nitelikli bireyler çıkartılması.

    Tarihi eskiye dayansa da bağımsızlık serüveninin geçmişi 200 yıllıktır.

    “Beyaz Zambaklar Ülkesi”ni geçen yıl Finlandiya’ya gitme ve orada 1 hafta geçirme fırsatı doğunca okudum. Beyaz Zambaklar Ülkesi izlenimlerimin ayrıntılarına bağlantıdan erişilebilir.

    İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte dış politikada “yansızlık” ilkesini başarıyla ve kararlılıkla uygulamasının yanı sıra erişilen endüstrileşme hayranlık uyandırıcı bir düzeye ulaşmıştır. Kişi başına düşen 50 bin doları aşkın gelir söze gerek bırakmayacak denli açıklayıcı veridir. Finlandiya’nın eğitim alanında elde ettiği başarılar PISA çalışmalarına da yansıyacak denli göz alıcıdır.

    Grigoriy Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”si ülkemizin kurtarıcısı, kurucusu ve devrimcisi Mustafa Kemal Atatürk’ün “mutlaka okunmalı” dediği kitaplardan birisidir. Dolayısı ile, görkemli bir başarı öyküsü yazan Finlandiya bir bakıma biz Türklerin de (sürekli) ilgi alanında olmuştur. Bu arada, Fincenin Türkçe’ye ve Altay dil grubunun diğer üyelerine yapısal benzerliğini eklemekte de yarar var.

    Finlandiya’nın NATO’ya girme doğrultusunda adım atacağına ilişkin son kararı az önce sıraladığım gerekçelerle son derece yaralayıcı olmuştur. Bu gelişme Ukrayna’da yaşananlarla birlikte Atlantik’in karşı kıyısındaki baş emperyalistin Avrupa’yı bir kez daha egemenliği altına girişimi fırsatı yaratmış olması bakımından da önemlidir.

    Jeopolitik konusundaki yerinde yorumları ve doğru saptamalarıyla tanıdığımız Cem Gürdeniz’e göre Finlandiya ve onu izleyerek İsveç’in NATO’ya katılma kararının gerekçesi Kuzey Buz Denizi odaklıdır. Bu yıl Kuzey Buz Denizi yoluyla taşınan yük niceliği 80 milyon tonu aşkındır. Bunun gündelik yaşama yansıması Rusya’nın sıcak denizlere tutsak olmaktan kurtulma yolunda önemli bir adım atmış olmasıdır. Karşıtlarını olabilen her ortamda kuşatmayı, çevrelemeyi amaçlayan ABD emperyalizmi Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği üzerinden Rusya’yı bu yeni deniz yolunda rahatsız etmeyi amaçlamaktadır. Emperyalin bu davranışında şaşılacak durum yoktur. Buna karşılık, ikinci paylaşım savaşını izleyerek soğuk savaş boyunca ve günümüze uzanan zaman aralığında yansız ve dolayısı ile de sorunsuz kalabilen Finlandiya’nın NATO’ya yeşil ışık yakan tutumu anlaşılır olmaktan uzaktır.

    NATO’ya girme kararının Rusya’yla 1300 km kara sınırı olan gönenç ve mutluluk ülkesinin başına açabileceği olası dertleri saymaya gerek bile yok. Bu dertlerden birisi savaşsa bir başkası NATO üyesi olmanın önemli bedeli olarak silahlanma ve silahlanmaya ayrılan parasal payın artması olacaktır. Bu durumun önünde sonunda Finlandiya halkının gönencinde ve mutluluğunda aşınmaya yol açması kaçınılmaz olacaktır.

    Ama, Beyaz Zambaklar Ülkesi’ne üzülmemek elde mi?

    Finlandiya’nın alımlı Başbakanı’na yönelen ilginin birazını da Finlandiya’nın NATO üyeliği kararına yöneltmek gerekmez mi?

  • Toplumun hemen her konuda ortadan ikiye bölünme başarısı gösterebildiği ülkemizde mayın tarlasına koşar adım girdiğimin farkındayım. Toplumsal yarılmanın belirginleştiği bir diğer konudur sokaklarımızda dolaşan başı boş hayvanlar.

    Kendilerini “hayvansever” olarak tanımlayan ve kendileri gibi düşünmeyenleri hayvansevmezlikle yaftalayanlara bakılırsa sokak hayvanlarının denetlenmesi, yol açtıkları sorunların giderilmesi ya da başka benzeri girişimler doğrudan hayvansevmezliktir.

    Bu satırların yazarı olarak kent içinde olabildiğince yürürüm. İki ay kadar önce evime birkaç yüz metre uzaklıkta bir sokak köpeğince ısırıldım. Neyse ki, dişleri pantolonumu aşamadı da aşılanmam gerekmedi. O gün bu gündür o ayvanın bulunduğu kaldırımdan geçemez oldum. Sözünü ettiğim yer İzmir Valiliği’ne, başka deyişle Konak meydanına 750 metre uzaklıkta. Kentin ıssız bir köşesi değil.

    Konuyla ilgili olarak büyükşehir belediyesine telefonla ulaştım. Durumu anlatmaya başladığımda karşımdaki kişi araya girdi. İlgili yasayı anımsatarak söz konusu hayvanla ilgili yapılacak bir şey olmadığını incelikle ifade etti. Konuşma da bitmiş oldu.

    Kimi hayvanseverler “köpek uzmanı” sıfatıyla sıkça şöyle sözler paylaşırlar türlü ortamlarda. “Bir sokak köpeği saldırmaz. Birisi, başka deyişle bir iki ayaklı kim bilir ne yapmıştır da köpeği kışkırtmıştır.”

    Oysa, bilimsel gerçekler bu düşünceyi desteklemekten uzaktır. Köpekler kurt atalarından kalıt özellikleri gereğince sosyal varlıklardır. Biz insanlar kadar olmasa da köpekler sosyal hayvanlardır. Yine bu özellikleri gereğince bir araya gelirler, topluluklar oluştururlar ve hatta çeteleşirler. Elbette bütün bunları insanlara ya da başka canlılara kötülük olsun diye yapmazlar. Evrimin doğal sonucu olan “yaşama tutunma” özellikleri gereğidir bu davranışları. Köpeklerin saldırgan davranışlarının günün zamanına, mevsime, açlık durumuna ve ortamdaki ıssızlığa göre de değiştiği bilinen gerçektir.

    Özellikle büyük yerleşimlerde yaşanan hemen tüm sorunların belediye yönetimlerine bağlanması (kötü) bir alışkanlığa dönüşmüştür. Köpekler başta olmak üzere sokak hayvanları sorununda da da başat sorumlunun belediyeler olduğu düşünülür. Doğruluk payı olsa da eksiktir bu düşünce.

    Merkezi yönetimin ve onun buyruğu altındaki yasamanın rolü göz ardı edilir çoğunlukla. Yasal düzenlemenin güncellenmemiş olması ve bu durum karşısında yerel yönetimin kılını kıpırdatmaması sokak hayvanları sorununun özetidir bir bakıma.  

    Köpekler başta olmak üzere başıboş sokak hayvanları her şeyden önce toplum sağlığı sorununun parçasıdır. Hayvanlardan insanlara geçebilen hastalıklar (zoonozlar) için çıkartılmış açık çağrıdır onların denetimsiz varlığı ve dolaşımı. Kuduz olgusuna rastlanmıyor oluşu yanıltmasın. Özellikle, paraziter hastalıklar önemli bir halk sağlığı sorunu olarak var olmayı sürdürmektedir. Kuduzdan farkları haber değeri taşımıyor oluşlarından öte değildir.

    Diğer yandan, aç kalan ve karnını doyurmak için her şeyi yapabilen sokak hayvanları çöplerin altını üstüne getiren iki ayaklılara eşlik etmekte ve böylelikle de çevre ve toplum sağlığı sorunlarına yol açabilmektedirler.

    Bir kez daha yinelemekte yarar var.

    Sokak hayvanları sorununu çözmenin yolu onları acımasızca yok etmekten, barınaklarda biribirlerine kırdırmaktan geçmiyor.

    Hayvan hakları eylemcilerinin duyarlılıkları da göz önüne alınarak yapılabilecekler vardır. Elbette, yatırımla, emekle, sabırla ve çabayla.

    Kaldırımları daha az sıklıkla yenileyerek, su savurganlığına son vererek, yakın geleceği görmekten uzak kararlarla yapılan yatırımların çöp olmasının önüne geçerek sokak hayvanları sorununu çözmek olanaklıdır.

    Nasıl mı?

    • SAHİPLENDİREREK
    • KISIRLAŞTIRARAK

    Evindeki yemek artığını hayvanlar yesin diye gelişi güzel ortalığa koymakta sakınca görmeyen hayvanseverler de duyarlı olmaya çağırılmalı.

    Hayvanı sokakta sevme kolaycılığı içindekilerden de duyarlı olmalarını bekleme ken doğal hakkımızdır.

    Sokak hayvanlarının ortalama yaşam süreleri son derece kısa. Bunda dış ortam koşullarının yanı sıra hayvanlar arasındaki yaşam savaşının etkisi yadsınamaz. Bu sorunu çözmek adına bir canlıyı zehirleyerek yok edebilmeyi düşünen bununla da yetinmeyip yaşama geçirebilen yerel yönetimler olduğunu da basına yansıyanlardan biliyoruz.

    Sokak hayvanları sorunu hemen her alanda türcülük yapmakta sakınca görmeyen insan için önemli bir sınavdır.

    Başıboş hayvanlardan arındırılan sokaklar o hayvanların üremelerinin önüne geçildiği daha da iyisi  sahiplendirildiği bir ortamla taçlandırılabilir.

    Kendisine ve canlılığa saygısını geri kazanmak isteyen insan için önemli fırsattır sokak hayvanı sorununu canlıya yaraşır şekilde çözmek.

    İşyeri penceremden hiç eksik olmayan sevimli dostlar…

  • Yazının başlığı yanıltmasın.

    Bu bir futbol ya da hakem yergisi yazısı değildir.

    Üç hakem üç olay diyerek başlamalı söze.

    İlkine beyzacamdan birebir tanık oldum.

    Yer İzmit.

    Kocaelispor-Altınordu maçı.

    Hakem Ali Palabıyık.

    Kümeden düşme kalma bakımından önemli maç. Ölüm kalım savaşına dönüştürülmüş çoğu zaman olduğu gibi. Neredeyse maç boyunca sahaya pet bardakta su yağdırdı izleyiciler. Hem de 4. hakemin bulunduğu taraftan. Sahanın kimi yerlerinde basacak yer kalmamıştı. Bilindiği gibi geçen yılki EURO 2020’de Danimarkalı Eriksen’in sahada kalbinin durması sonrasında “sporcu sağlığı” daha bir önemsenir oldu. Kuşkusuz doğruydu bu yaklaşım. Geçmişte çoğu sporcunun sakatlığıyla çok da ilgilenmeyen hakemlerin yeni dönemde “önce sporcu sağlığı” ilkesi gereğince ilgilerini esirgemedikleri görüldü. Saha yüzeyini kaplayan plastik gereçlerin yeri geldiğinde bıçağa eşdeğer kesicilikte olabileceğini bilmem belirtmeye gerek var mı? Durum böyleyken bu maçın hakemi Ali Palabıyık’ın kayıtsızlığını nasıl açıklamalı? Sahaya yağan ve zemini tehlikeli hale getiren yabancı cisimler sporcu sağlığı açısından anlam taşımıyor mu?

    Kocaelispor-Altınordu maçında sahanın görünümü. Dördüncü hakemin ve diğerlerinin gözleri önünde. Üstelik çoğu yabancı cisim sahadaki oyuncuları da hedefledi ve vurdu.

    İkinci hakem olayını aşağıdaki haberle öğrendim.

    https://www.veryansintv.com/derbinin-hakemine-kripto-para-sorusturmasi-tff-haberimiz-yoktu/

    Maç başında yapılan para atışında hakem Arda Kardeşler’in Bitcoin kullandığı anlaşılmış. Bu olaya ilişkin özenlerinden ötürü basını ve izleyenleri kutlamak gerek. Elbette yakışıksız bir durum. Bildiğimce para atışı için bir yüzünde kale diğer yüzünde top olan paralar kullanılıyor. Diyelim ki bu bulunamadı. Hekesin cebinden çıkartabileceği ulusal paramız ne güne duruyor? Bitcoin olamayacağı gibi, dolar da, avro da, ruble de, grivna da kullanılamaz bu durumda.

    Son olay bu akşam Kayseri’de oynanan Kayserispor-Trabzonspor maçından.

    Tıpkı Kocaeli’deki gibi Kayseri’de de izleyenlerin sahaya yabancı cisim yağdırdığına tanıklık edildi. Maçın hakemi Halil Umut Meler bu akıl almaz rezalete dur diyecek yerde Trabzonspor kalecisini uyardı. Oysa, kalecinin yaptığı sahayı dolduran ve sporcu sağlığını tehlikeye düşürmesi olası yabancı cisimleri dışarıya atmaktan öte değildi.

    Kirlendiği kadar dibe de vurmuş olan futbolumuz sahalarda yaşanan bu örneklerle daha da kirlenmiş ve dipteki yerini sağlamlaştırmış oldu.

    Zorbalığa, kural tanımazlığa izin veren anlayışın olanca güçle iş başında olduğu görüldü.

    Kalıplaşmış deyişle tanımlamak gerekirse.

    “Kötü günler geride kaldı. Daha kötüleri kapımızda.”

  • İçişleri Bakanlığı her uzun tatilden önce burada paylaştığım türden iletiler gönderir oldu. İnsan hareketinin arttığı bu ve benzeri zaman aralıklarında işe yaraması olası iletilerdir.

    Son zamanlarda öne çıkan bir başka eğilim yayaların öncelenmesi oldu. Buna ilişkin iletiler aldığımı da anımsıyorum. Hatta, kent içinde “kırmızı” ile işaretlenen yaya geçitleri aracılığıyla buna ilişkin uyarıların altı çizildi.

    Bu da yetmedi. Büyük kentlerimizin kimi noktalarında trafik ışıkları kaldırılarak yayalara mutlak öncelik ilkesi benimsendi. Elbette doğru ve umut verici gelişmelerdi.

    Son gelen ileti yayayı önceleme eğilimini sonlandırdı bence.

    Hiç kuşkusuz verilen bilgiler doğrudur. Araştırmaların sonucudur.

    Ama, bu sonucun bu şekilde paylaşılması da bir o kadar yanlıştır.

    Bu iletiyi okuyan bir sürücünün özgüveninin artmasının önüne geçmek olanaksızdır. Oysa, çok iyi kestirilebileceği gibi sürücü hataları ve sürücüden kaynaklı kural çiğnemeleri ülkemiz trafik ortamının başat sorunudur.

    Bir bayram iletisiyle bu yanlışlığa güç ve özgüven vermek hiç de doğru olmamıştır.

    Kent içindeki ulaşımını yaya olarak yapan, zorunlu olmadıkça taşıt kullanmayan birisi olarak yaya olmanın güçlüklerini bire bir yaşıyorum. Örneğin, yayanın önceliği değil, tartışılmaz hakkı olan noktalarda bu hakkı gözeten sürücülere olabildiğince teşekkür ediyorum. Teşekkür ettiğim sürücülerin kabaca onda bir oranınsa olduğunu söylersem ne demek sitediğimi anlatmış olurum.

    Aşağıdaki görsel çok daha fazlasını anlatacaktır.

    İçişleri Bakanlığı’nın bayram iletisinin “hatalısı” olan yayalar kaza kurbanı olmamak için daha ne yapabilir ki sorusunu dillendirmekle yetiniyorum.

    Bence olayın özünü görmekte zorlanıyoruz.

    Türkiye ve dünyanın başka pek çok ülkesi lastik tekerlekli motorlu taşıtların egemenliği altındadır. Bu egemenliğin bir şekilde kabul edilmiş olduğunu eklemekte yarar var. Üç şerit geliş, üç şerit geliş olarak düzenlenen bir kent içi yolunda yayaya ayrılan alanın genişliği yarım metre kadardır. Her ne kadar merkezi yönetim yayalığı kutsayan iletiler gönderse de gündelik yaşamdaki yansıma görseldeki gibidir.

    Hemen eklemekte yarar var. Bu sorun merkezi yönetimle sınırlı da değildir. Bugünlerde bilinen nedenlerle merkezi-yerel yönetim çatışmasının derinleştiğini görüyoruz. Oysa, sokakta yürüyen yaya bakımından bu çatışmanın önemi sağkalımla kendisini göstermektedir.

    Kabul etmek gerekir ki lastik tekerlekli taşıt egemenliği olanca gücüyle kendisini göstermeyi sürdürmektedir.

    Son 20 yılda ülkemizdeki taşıt sayısı geometrik şekilde artış göstermiştir. Bu artışın ekonomik büyümeye etkisini belirtmeye gerek yok.

    Ülkemiz TOGG markasıyla otomobil üretme çabası içindedir. Dünyanın motorlu taşıtlardan kurtulmak için çare aradığı dönemde bu çabanın anlamını yorumlamayı okura bırakmak en iyisi.

    Böyle bir ortamda yayanın hatalı gösterilmesine, taşıtların ve elbette sürücülerinin kutsanmasına hiç mi hiç şaşırmıyorum.

    Türkiye’de yaya olmak zordur.

    Öyle ki yaya ölümle yaşam arasındaki ince çizgideki öznedir.

  • Yanılsamaya yol açmamak için baştan vurgulmakta yarar var. Bilenler bilir. Bilmeyenler için bildirmiş olayım. İşim hekimlik.

    Tarım ve hayvancılıkla ilişkim rahmetli babam aracılığıyladır. Ziraat mühendisiydi. Kırk yıl süreyle Türkiye Şeker Fabrikaları’na hizmet etti. Bu köklü Cumhuriyet kurumunun başat işi şeker pancarı tarımını, şeker üretimini düzenlemek, geliştirmek ve iyileştirmek olsa da endüstriyel tarımın önde gelen lokomotiflerinden birisiydi.

    Tarımın ve hayvancılığın önemsendiği yılların yıldız kuruluşuydu.

    Türkiye’de son yıllarda çok sözü edilen konulardan birisi dışarıdan ülkemize insan akışı oldu. Suriye başta olmak üzere orta doğu ve daha da uzaklardan kaynaklı akışın bugün geldiğimizde gözlerimizin önüne serdiği görünüm sokakta yürüyen her 10 kişiden birisinin sığınmacı/göçmen olduğu gerçeğidir. Bilinçten ve öngörüden yoksun “açık kapı” siyasetinin doğal sonucudur yaşadığımız. Daha da kötüsü para karşılığı tampon ülke olmayı kabullenmiş olmamızdır.

    Ülke içindeki insan hareketleri hak ettiği ilgiden yoksun kaldı son yıllarda. Açıklanan sayılara göre Türkiye’de kırsal nüfus oranı % 7’ye düşmüş durumdadır. Başka şekilde ifade etmek gerekirse Türkiye’de tarım ve hayvancılıkla uğraşan geleneksel insan varlığı tükenme noktasına sürüklenmiştir.

    Şimdilerde kulağımıza sıkça ilişen konulardan birisi çöken tarımımızın, biten hayvancılığımızın doğal sonucu olarak bu alanın özendirilmesi gereğidir. Akaryakıtla, gübreyle, yemle, tohumla ve akla gelebilecek başka yollarla sağlanabilecek özendirmeler hemen herkesin ilk aklına gelenler olarak sıralanabilir.

    Tarımı çökerten, hayvancılığı bitiren süreci son 20 yılda aramak elbette olağan durum. Ama, bu felakete ilişkin nedenleri son 40 yılda aramak çok daha gerçekçi olacaktır. “On beş günde 15 yasa” bu olumsuzlukla ilgili çok şey anlatmaya yetecektir.

    Kırsaldaki olanaksızlıklar karşısında umarsız kalan milyonların ülke içi hareketle kentlere akınını ve kentlerin varoşlarına ilişmeleri sonucunu doğurdu.

    Son 20 yıl için bu bağlamda yapılması gereken yorum şu olabilir! Kentlere ilişen kırsal kalabalıklar bir hanede 15-20’ye varan topluluklar oluşturdu. Birkaçı asgari ücretle çalışsa, birkaçı yaşlılık aylığı alsa ve hiç eksik olmayan engellilere verilen para da havuza aksa açlık sorununu çözerdi. Öyle de oldu. Şükür kültürünün her geçen gün tırmandırıldığı Türkiye’de kırsaldan kopup gelen kalabalıkların son 20 yılda iktidarı belirlediklerine tanıklık edildi.

    Oyu alan da veren de razıydı.

    Bir yandan kürsel salgın diğer yandan Ukrayna savaşı sorunun belirginleşmesinden öte işlev görmedi aslına bakılırsa.

    Bugün 40 yıllık hatadan dönüldüğünü varsayalım. Tarıma ve hayvancılığa özendirmeye yönelinse sorun çözülecek midir?

    Hemen her ortamda tarıma ve hayvancılığa ilişkin özendirmeden dem vuran uzmanların, konuyla ilgililerin göz ardı ettiği önemli ayrıntı ülke içi insan hareketiyle kırsalın boşalmış olmasıdır.

    İnsan olmadan yapılacak özendirmeler, verilecek destekler ne işe yarayacaktır?

    Yanıtı aranması gereken soru budur kanımca!

    Türkiye bu konuda oldukça geç kaldı.

    Kentlere akan milyonlar iktidarın oy deposu olurken, parasıyla besin bulmanın zorlaşması sorunun su yüzüne çıkmasını kolaylaştırmış oldu.

    Kentlere yığılan insanları geri döndürmek hiç kolay değil. Bu zor iş başarılsa bile tarımın, hayvancılığın içine düştüğü dipsiz kuyudan çıkartılması kısa erimde erişilebilecek gibi görünmemektedir.

    Akılsız başın cezasını ayaklar çeker deyişimize göndermede bulunarak, akılsız başımızın bedelini bu kez şansımız varsa besin kriziyle, daha da kötüsü açlıkla ödeme zorunluluğuyla karşılaşabiliriz.

  • Görseldeki sofra düşündürdü beni.

    Çağrıştırdı da!

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, eşi Emine Erdoğan ile birlikte yüksek yargı temsilcileri ile iftar programına katıldı. ( Murat Kula – Anadolu Ajansı )

    Dileyen dilediğiyle iftar sofrasında bir araya gelir. Hatta, bu sofraların toplumsal yaşamımızda önemli yeri olduğu, çoğunlukla da olumlu yönde etkiye sahip olduğu da kuşkusuzdur.

    Ancak, devletin doruğundaki kimsenin yüksek yargı organlarının doruğundakilerle böylesi bir görüntü vermesi ister istemez akla başka şeyler getirir. Eğip bükmeden söyleyeyim.

    Akla gelen başka şeyler yargının baştan aşağı buyruk altında oluşudur.

    Tek kişilik rejimde kuvvetler ayrılığının eskide kaldığı açıktır. Bu görselin bilinçaltımıza işlediği ayrıntı KUVVETLER BİRLİĞİ’dir. Ulusal Egemenlik bayramının ertesinde dinselleşmenin ışık hızıyla ilerlediği ülkemizde dinsel bir ortamın bu amaçla kullanılmakta oluşu ayrıca üzerinde düşünmeyi gerektiren durumdur.

    Bu görselin çağrıştırdığına gelince!

    Yaklaşık 10 yıl önceye, Ergenekon kurgusunun sınır tanımazca yol aldığı günlere uzanalım!

    Ergenekon iddianamesi kabul edilmişti.

    Davanın yargıcı, savcısı, polisi yine bir iftar sofrasında bir araya gelmişti. Kendilerince başarılarını kutlamaktaydılar.

    İftar sofrası doğru yerde olumluluğa hizmet ederken, kötüye kullanıldığı yerde olumsuzluğa hizmete eder.

    On yıl önce, on yıl sonra!

    Az sayıdaki fark yerde, zamanda, görsele konu olan kişilerde.

    Yargıyı buyruk altına alma, yargıyı kötü amaçlara alet etme, yargıyı baskı aracına dönüştürme.

    Sorun tam da burada…

  • İlkler her zaman ilgi odağı olmuştur. Özellikle, insanlık tarihinin akışında önem taşıyan, tarihi bir şekilde değiştirdiği düşünülen gelişmeler ya da buluşlar çok daha fazla ilgi odağı olmuştur.

    Günümüz gündelik yaşamında bilgisayarın yeri ve önemi tartışma konusu olmayacak denli açıktır. Bilgisayarın tarihteki ilk örneğinin izini süren bilim insanlarının yolculuğu MÖ 178’e dek uzanmış.

    Bilim insanlarının savladığına göre bilgisayarın atası ilk olarak İÖ 178 yılının 22 Aralık günü çalıştırılmış. Yunanistan’ın Antikythera adası (Girit’le Mora yarımadası arasında) açıklarında 1901’de sünger avcıları tarafından bulunan ve adanın adıyla anılan düzeneğin şaşırtıcı şekilde küçük boyutlu olduğu görülmüş. Ayakkabı kutusu büyüklüğündeymiş. Üzerinde işlem kolları ve hatta tuşlama düzeneği bile bulunduğu düşünülmekte. Tomografik yöntemle yapılan incelemede güneşin, ayın ve o dönemde bilinen 5 gezegenin devinimlerine ilişkin bilgileri içeren son derece küçük boyutlu yazıların da varlığı kanıtlanmış.  

    Seksen iki parçaya ayrılmış olan düzeneğin yalnızca 1/3’ünün günümüze ulaştığını eklemekte yarar var.

    İşlevi tam olarak bilinememekle birlikte astronomik konumların belirlenmesi amacıyla geliştirildiği anlaşılmış bu düzeneğin.

    Aradan geçen yıllar boyunca düzeneğin ayrıntıları ortaya çıkartılmış. Çalışmasıyla ilgili kestirimler yapılmış.

    Düzenek :

    • Kimlerce yapıldı?
    • Yapanlar ve kullananlar nerede yaşamaktaydı?
    • Neden böyle bir yaratıya gerek duyuldu
    • Bu düzenek ne zaman kullanıma girdi gibi sorular araştırmacıların ilgi alanlarını oluşturmuş.

    Kimi bilim insanlarının araştırmaları bu düzeneğin kullanıma girişini İÖ 204 yılına tarihlemeleri sonucunu doğurmuş.

    1970’te yapılan Antikytera Düzeneği canlandırması[1]

    Bir başka grup araştırmacı ise düzeneğin kullanılmaya başladığı günün İÖ 178 yılının 23 Aralık olduğunda üstelemektedir. Bu görüştekiler, savlarını iki önemli olaya dayandırmaktadır. İlki, bu tarihte 12 dakika süren bir GÜNEŞ TUTULMASI yaşanmış olmasıdır. İkincisi ise, 23 Aralık’ın KIŞ GÜNDÖNÜMÜ olmasıdır. Bu grubun bilimsel yayınında 22 Aralık’ın Mısır tanrıçası İsis için yapılan kutlamaların başlangıç günü olduğu, bu günün Eski Yunan’da ve Eski Mısır’da önem taşıdığına vurgu yapılmaktadır.  Yine, 22 Aralık’ın İÖ 178’de ayın evrelerinin ilk gününe denk geldiğinin altı çizilmiştir.

    Bunca önemli olayın aynı güne denk düşmesi son derece seyrek görülen bir durumdur. Bu bilimsel yayının başyazarı olan Aristidis Voulgaris Antikythera Düzeneği’nin kullanılmaya başlama gününün ÖZGÜN, ÖNEMLİ ve AKILDA KALICI olması gereğinin önemli olduğuna değinmiştir.

    Antikythera Düzeneği’yle ilgili bir başka görüş Arşimed ürünü olduğu yolundadır. Çok emin olunamasa da bu ve benzeri durumlarda önemli gün arayışının belirsiz gelecekten çok bilinen geçmişten gün seçiminin daha akla yakın olduğudur. 23 Aralık’ın böylesi bir gün olduğu kuşkusuzdur.

    Ölçüm düzeneğinin kullanımı için bir başvuru (referans) noktasının varlığı olmazsa olmazdır. Bu gereklilik de 23 Aralık gününü kullanıma sokma tarihi olarak akılcı kılmaktadır.

    Buna karşılık, bir başka öbek araştırıcı tarafından oluşturulan modellemeler başlangıç günü olarak alınan güneş tutulmasının 12 Mayıs İÖ 204 yılına denk düştüğünü ortaya koymuştur.

    Bilim insanları Antikythera Düzeneği’nin kullanıma giriş zamanıyla ilgili tartışmaları sürdürseler de böyle bir düzeneğin varlığı tartışma konusu değildir. Düzenek günümüzde Atina’daki Yunan Ulusal Müzesi’nde sergilenmektedir. Yanında çalışır bir tıpkısıyla birlikte.

    https://tr.wikipedia.org/wiki/Antikythera_d%C3%BCzene%C4%9Fi

    https://www.nature.com/articles/s41598-021-84310-w


    [1] https://www.livescience.com/antikythera-mechanism-start-date-found?utm_source=SmartBrief&utm_medium=email&utm_campaign=368B3745-DDE0-4A69-A2E8-62503D85375D&utm_content=D52B291F-1BBA-4A60-92B6-3CDBB4BD5FA3&utm_term=a5c653e5-c43e-4538-90d9-3d84bbd0176a