Çeşitli gerekçelerle daha önce de yazdım. TBMM’deki Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tutanakları üşenmeden, aksatmadan ve elbette özenle okunmalı.
Bir hekim olarak, bu tutanakları okumadan önce aklınızı başınızda tutabileceğinizden kuşku duymuyor olmanız gereğini anımsatmak isterim. Kuşkunuz varsa okumamanız daha uygun olur.
Yaşadıkça daha neler öğreneceğiz sorusunu akla getirmemek olası değil.
Tecavüzcü olduğumuzu öğrenmek çok daha çarpıcıydı.
Barışa İhtiyacım var Kadın İnisiyatifi Temsilcisi Ruşen Seydaoğlu eksiği tamamlarcasına Türkiye Cumhuriyeti devleti güvenlik güçlerini tecavüzcülükle etiketlemiş komisyonun 15.10.2025 tarihli oturumunda.
Meğer Türkiye Cumhuriyeti devleti 2016’da kentlerin ve ilçelerin mahallelerini dümdüz etmiş. Bizim hendek savaşları olarak bildiğimiz ve yüzlerce cana mal olmuş bu acılar Öcalan ağzıyla bu şekilde tanımlanmış.
İnisiyatif adına söz alan Feride Eralp de aynı perdeden konuşmayı sürdürünce AKP’li Selami Altınok “Bu barış dili değil” diyerek tepki göstermiş. Altınok’un barış dilinden ne anladığını bilemeyiz. Ama, söz alanların barış dilinden anladığının kimlik siyasetine eklemlenen yıkıcılık olduğundan kuşku duyamayız. Bir kez o yol açıldığında bu ve benzerlerinin geri döndürülemeyeceğini kestirmesi gerekirdi geçmişte üst düzey kamu yöneticiliği de yapmış olan Altınok’un.
Bu denli saldırgan konuşma TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un bile sabrını taşırmış olmalı ki ölçülü(!) tepkisini esirgememiş.
CHP adına söz alan Murat Emir, bu konuşmaları dinliyor olmamız onayladığımız anlamına gelmez diyerek ortamı yumuşatmaya çalışmış. Bu kimseleri buraya çağırdığımıza göre onları dinlemek yükümlülüğümüzdür diyerek bağlamış sözlerini.
Emir’in ilk tümcesine tamam.
Ama, Türkiye Cumhuriyeti’ni dayanaksızca suçlayanları dinleme yükümlülüğünün açıklanmaya muhtaç olduğu kesindir.
Türkiye Cumhuriyeti devletini hem de TBMM çatısı altında tecavüzcülükle suçlayabilmenin aldığı karşılığa bakar mısınız?
Eksik kalmasın!
Türk ordusunu kimyasal silah kullanmakla suçlayan Dr Şebnem Korur Fincancı da çağırılmalı komisyona. Çok daha çarpıcı ve ilgi çekici şeyler söyleyeceği güvencesi verebilirim kendisinin.
TBMM’de yaşananlara verilen ölçülü(!) tepkilerle İmralı yoluna düşmeye hazırız iletisi verildiği kanısındayım.
Tecavüzcülük günahından arınmanın tek yolu da bu olsa gerek…
Ülkelerin eğitim, öğretim karneleri nedeni anlamamıza yardım edebilir.
Görseldeki tabloyu inceleyelim.
Bugün ülkelerin kişi başına düşen gelirleri ve gelişmişlik düzeyleri bu tabloyla doğrudan ilişkilendirilebilir.
Öteden beri izlenen ama bugün gözler önüne serilenler ürpertici.
Filistin’de Trump barışına sevinenlerin fonunda tam bir yokluk ve yoksunluk vardı. Bu ortamda, eğitim, öğretim bir yana karın tokluğu biricik mutluluk kaynağıydı.
Tabloda, İsrail’in eğitim, öğretim görünümü göz ardı edilmemeli.
Hiç kuşkusuz İsrail yüzölçümü ve nüfusuyla sınırlı değildir.
Başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere Batı İsrail’in arkasındadır.
Tüm bunlar gerçeği ıskalamayı gerektirmez.
Aklın kullanımı ve bu kullanımın topluma yaygınlaştırılması önemlidir.
Listede yer almayan Çin’e bakalım.
Küresel ölçekte üst sıralarda yer alan üniversiteler bakımından Çin’in yükselişi dikkate değerdir.
İyi eğitim, öğretim bakımından Çin dünya 9.sudur.
Bir dönem ucuz işgücü kaynağı olarak görülen Çin’in bu başarısı önemlidir.
Çin, dünyayı dize getirdiyse şifresi burada saklıdır.
Bir yanda haklıyken yoksulluğa ve yoksunluğa tutsak düşen Filistin.
Diğer yanda, bu görkemli başarıya tek kurşun atmadan ulaşan Çin.
Çin’in Mao sonrası önderi Deng Xiao Ping’in 1976’daki bir sözüyle bitirelim :
“Bundan böyle Çin’in rehberi bilim olacaktır”
Aklı ve bilimi rehber edinmeyenlerin yasını tutmayı sürdüreceğiz…
Nobel ödüllerini ikiye ayırarak yargılamakta yarar var.
Fizik, kimya, tıp bir yana!
Edebiyat, barış, iktisat diğer yana.
İlk üçlüdeki ödüllere yaraşır sayısız aday olsa da sonuçlar tartışılmaz. Bir şarlatanlık, siyasi tercih olmadığı içindir bu tartışılmazlık.
Edebiyat, barış ve iktisat ödülleri hemen her zaman tartışılmıştır.
Özellikle de barış ödülü!
Bu ödül emperyalizmin seçimi olmuştur öteden beri.
Bu yılki barış ödülünün verilmesini uman Trump’ın düş kırıklığını bir yana bırakalım. Bu başarımını (!) sürdürürse seneye güçlü aday olacaktır diyelim.
Bu yılki barış ödülü Venezuelalı muhalif Maria Corina Machado’ya verilmiş. Veriliş nedeni şu tümceyle özetlenmiş : “Venezuela’da ve dünyada barış, insan hakları ve demokratik değerler için yürüttüğü yorulmak bilmez mücadele”
Venezuela uzun yıllar boyunca emperyalizmin arka bahçesi olmuş bir Latin Amerika ülkesi.
Hugo Chavez’le birlikte yaramaz çocuk oldu.
Venezuela’nın emperyale başkaldırısı ve ulusal çıkarlarını öne koyması bir türlü sindirilemedi. Çok barışsever Trump savaşları bitirmekle övünse de Venezuela’yı önde gelen düşmanı olarak görmeyi sürdürdü.
Venezuela, Maduro döneminde de Beyaz Saray’da boy gösteren, ABD dayatmalarına boyun eğen olmadı. Başka deyişle fevkaladenin fevkinde kıvamına gelmedi.
Venezuela’da emperyalizme meydan okuyan iktidarın muhalifi olmak Nobel almak için yeterliydi. Ödül altın tepside gelirdi. Öyle de oldu!
Bir türlü yola getirilemeyen Venezuela’da muhalefeti diri ve umutlu tutmanın havucuydu Nobel ödülü. Emperyal sopa elbette Venezuela iktidarı içindi. Venezuela açıklarından eksik olmayan ABD donanması sopanın çeliğe bürünmüş halidir.
Venezuela’da Hugo Chavez’le başlayan Maduro’yla süren, ona Bolivya’dan eşlik eden Evo Morales, Ekvator’da bir dönem halkçı iktidar kuran Rafael Correa o kesik damarları onarma yolunda önemli adımlar attılar.
Venezuela’s President Nicolas Maduro speaks during a meeting with Ministers and Governors at Miraflores Palace in Caracas April 23, 2013. REUTERS/Carlos Garcia Rawlins (VENEZUELA – Tags: POLITICS) – RTXYX3C
Venezuela muhalefetini yücelterek barış Nobeliyle ödüllendirenler Chavez’i, Maduro’yu, Morales’i, Correa’yı darbelerle alt etme girişimlerinin perde arkasında yer aldılar. Darbe planlarken ve yaşama geçirirken akıllarına gelmeyen barışın bugün akıllarına gelmiş olması anlamlıdır.
Emperyalizmin koçbaşı işleviyle donatılmış Nobel barış ödülünün zerre kadar değeri yoktur.
Yazının başlığı sporun amacıyla ve tanımıyla uyumsuzdur.
Kuram ve uygulama farkı diyelim.
Spor ben kendimi bildim bileli bir propaganda aracı olmuştur.
Yaşıtlarım ve büyüklerim anımsayacaktır.
Soğuk Savaş döneminin önemli aygıtlarından biriydi spor.
Bugün de farklı sayılmaz.
Gazze denince çoğumuzun aklına gelen tümce!
“Kahrolsun İsrail, katil Netanyahu!”
Çok yaldızlı ve bir o kadar etkileyicilikten uzak.
BM ortamında hemen her fırsatta dile getirmiyor muyuz “dünya beşten büyüktür” sözünü.
O düzlemde sonuç alamadığımız ortada.
Dünya basketbol örgütü FİBA’yı bile aşamadığımız da.
Son bir haftada Türk basketbol takımları İsrail takımlarıyla en az 4 maç yaptı.
Bunca vahşetine karşın İsrail’in spor ortamından uzaklaştırılamamış olması önemsiz bir sorun sayılmaz.
İsrail takımları iç saha maçlarını İsrail’de oynayamıyor. Gerekçe açık. İsrail güvenli bir ülke değil.
İsrail takımları Türk takımlarıyla olan basketbol maçlarını Türkiye’de oynamıyor. Gerekçe Türkiye’nin İsrail takımları için güvenli olmaması.
Bunca söz yerine dişe dokunur, ses getirir bir karşı çıkışı spor ortamına taşıyamıyor oluşumuz Gazze için timsah gözyaşı dökmenin ötesine geçemiyor oluşumuzdan kaynaklı olabilir mi?
İsrail’in spor ortamından uzaklaştırılması için bir çabamız oldu mu? Bilmiyorum demekle yetiniyorum.
Gazze konusundaki tepkileri bizimkini epeyce aşmış olan İspanya ve İtalya gibi ülkelerin spor yönetimleriyle bağlantı kurmayı denedik mi?
Bir uluslararası birlik oluşturarak İsrail ve takımları varsa biz yokuz demek aklımızdan geçti mi?
İsrail’le ticaret yapmıyoruz desek de Filistin’e demir çelik dışsatımımız patlamış durumda.
Arka bahçeyi coşturan ve etki altında tutan sözler yerine eyleme geçmek çok mu zor?
Spor deyip geçmeyin!
Yazının başlığındaki olanağı İsrail’in kullanımından kurtarmak bile başlı başına iştir.
Uluslararası spor oluşumlarının İsrail’e arka çıkan, onu koruyan kollayan tutumu açık ve ortada.
Basketbol ya da futbol gibi popüler spor dallarında kalkışılacak boykotun bedeli ağır. Bu ağır bedel üzerinden oluşturulan engel ancak birlik olunarak aşılabilir.
Basına yönelik baskıların giderek arttığı günümüzde iktidara karşıt yayın organlarının işinin zorlaşması şaşırtıcı değil.
İktidar karşıtı yayın organlarının varlığını koruması kuşkusuz önemli.
Onlar içinde de Cumhuriyet’in yeri ayrı.
Cumhuriyet gazetesinin imece çağrısının Cumhuriyet’i savunma, Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkma temelinde yükselmesi olağan.
Ancak, eleştirilecek bir şeyler de yok değil gazete Cumhuriyet’in yayın çizgisinde.
Cumhuriyet parantezini kapatmaya kararlı bir iktidarın varlığında muhalefeti ve onların içinde kurucu partiyi desteklemek anlayışla karşılanabilir.
Bu durum kurucu partinin yanlışlarını ve eksiklerini görmemeyi gerektirmez.
Kurucu partinin bir yandan belediyeler diğer yandan da kurultay üzerinden ateş altına alınmış olduğu koşullarda bu destek daha da anlam kazanıyor.
Gazetenin pusulası Cumhuriyet ve Atatürk ilkeleriyse kurucu partinin çelişkilerine ve yanlışlarına sessiz kalmak anlayışla karşılanamaz.
Yazarlar düzeyinde karşı çıkışlar ve sert eleştiriler yapılmıyor mu sorusuna karşılık gazetenin manşetiyle, haberiyle kurucu partiye uyarıların, eleştirilerin yapılması gereğini anımsatırım.
Özellikle son yıllarda kurucu partinin sapkınlıkları ve yanlışları karşısında ses çıkartanlara “muhalefete muhalefet edilmez” sığlığıyla ayar verildiğine sıklıkla tanıklık eder olduk.
Kurucu parti kendisine bu sıfatı sağlayan gerekçelere dört elle sarılmakla yükümlüdür.
Örneğin, kurucu partinin Cumhurbaşkanı adayı, Özal hayranı olamaz.
Partinin Cumhurbaşkanı adayı “Kürt adayları listeye yazdığım için tutukluyum” diyerek etnikçi, yıkıcı bir kimliğe bürünemez.
Kurucu parti, kurduğu Cumhuriyet’i yıkmakla işlevli komisyon ucubesine katılarak katkı veremez. Diyelim ki böyle bir yanlışa düşüldü. Komisyonun İmralı yoluna düşmeye hazırlandığı şu günlerde bu yanlışından ivedilikle dönmesi beklenir kurucu partiden.
Örnekler çoğaltılabilir.
İstanbul’da başarılı olsa da, İstanbul seçimini 3 kez kazanmışsa da kurucu parti adayı Cumhuriyet’le hesaplaşma derdindekilerle aynı çizgiyi izleyemez.
Diyelim ki izledi!
O kişi kurucu partinin Cumhurbaşkanı adayı olamaz.
Olsa da seçimi kazanamaz.
Cumhuriyet’in çağrısına Cumhuriyet’e çağrıyla karşılık vermiş oldum.
İktidara muhalefetle Cumhuriyet’e muhalefeti biri birine karıştıran kurucu sıfatlı partinin varlığında ilkesel gerekçelerle ana muhalefeti uyarmak, onu doğru çizgiye yöneltmek gazetenin önde gelen ve vazgeçilmez görevi olmalıdır.
Cumhuriyet gazetesi bu bağlamdaki çekingenliği bir yana bırakır ve Cumhuriyet’in yılmaz savunuculuğunu her şeyin önüne koyarsa imece gereksinimi azalacağı gibi gereken durumda yapacağı imece çağrısı çok daha güçlü yanıt bulacaktır.
Kişilerin ve kurumların değil ilkelerin sesi olunmalı!
İktidar değişikliği gereksinim içindeki Türkiye’de İmamoğlu Türk milletini dinlemeli. Tıpkı Atatürk gibi.
Türkiye, sözcüğün tam anlamıyla bir kimlik siyaseti çukuruna yuvarlanmış görünüyor.
İktidarın açılım hevesi sınır tanımıyor.
İktidarın, iktidarda kalma zorunluluğu hukuk düzeneğini yargı sopasına dönüştürmüş durumda.
Öcalan’ı TBMM’ye çağıranlar muhalefeti kent uzlaşısıyla suçlayarak yol almakta sakınca görmüyorlar.
Muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı uğradığı haksızlık karşısında yargıdan umudunu kesmiş olacak ki diğer yolları zorluyor.
Yabancı basına yazmak, uluslararası kamuoyunu etkilemek bu yollardan birisi.
İki tarafı keskin bıçak gibidir bu yöntem.
Bir yandan derdinizi anlatırken diğer yandan seslendiğiniz kamuoyunun gururunu okşamayı gerektirir.
İmamoğlu bir süredir bu yolu deniyor.
Son olarak ünlü Fransız gazetesi Le Monde’a yazmış.
Kafkavari davalar benzetmesinde sorun yok.
Ancak, yazısının bir yerine sıkıştırdığı şu sözler önemli ve bir o kadar sorunlu!
“…Diplomama haksız şekilde el konulması hakkımdaki tek dava değil; hakkımda başka pek çok Kafkavari dava var: ‘hakaret’, ‘yolsuzluk’, ‘terörizm’ (çünkü 2024’te İstanbul’daki belediye listelerime Kürt adaylar koymaya cesaret ettim). İşte mücadele ettiğimiz sistem bu.”
Bu satırları kaleme alan İmamoğlu elbet bir gün özgürlüğüne kavuşacaktır. Anlaşıldığı kadarı ile İBB başkanlığı koltuğuna da oturacaktır.
Kendisine öğüdüm, göreve başlar başlamaz odasındaki Atatürk görselini kaldırmasıdır. Bunu yapsa da, yapmasa da Le Monde’a yazdığı yazının son satırı bunu gerektirmektedir.
Sözleri Atatürk Cumhuriyeti’ne yapılmış büyük haksızlıktır. Gerçekle ilintisi olmayan sözlerinin gereğini yerine getirmekle yükümlüdür.
Diğer yandan, İmamoğlu kimlik siyaseti hevesiyle yol alan iktidara karşılık vermek istemiş olabilir.
Bu bakımdan zahmete girmemesinde yarar var!
Kimlik siyaseti yolunda İmamoğlu ne yapsa iktidarın eline su dökemez.
Silivri’deki 15 metrekarelik hücresinde izlemekte olmalıdır İmamoğlu, TBMM heyetinin İmralı yoluna düşmeye hazırlanmakta olduğunu.
Durum bu denli ortadayken, İmamoğlu’nun kimlik siyasetinde iktidarla boy ölçüşemeyeceği belli değil midir?
İmamoğlu bir an önce özgürlüğüne kavuşsun.
Tutuksuz yargılansın!
Hak, hukuk, adalet arayışındaki İmamoğlu kimlik siyasetine boğazına kadar batmak zorunda olmadığını fark etmeli.
Her ikisinin önüne “vahşi” eklense hiç de fazla olmaz.
Yeryüzünde otomotiv üretimini üretim bandı üzerinden gerçekleştiren ilk kişidir Ford.
Bu üretim yönteminin ad babasıdır.
Fordizm!
Henry Ford Almanya’da yaşasa dört dörtlük Nazi olurdu. Hitler’le yazışmaları ve karşılıklı iyi dilekleri pek bilinmez.
ABD Başkanlığına aday olmayı aklından geçiren Ford’a, Hitler keşke bu konuda yardımcı olabilseydim diye yazmıştır. Hatta, biraz daha ileri giderek olanaklı olsa birkaç tugay asker göndermeyi bile düşünebilmiştir.
Bu özverili ve içtenlikli yaklaşımı Ford’un karşılıksız bırakmadığını ekleyelim.
Bir dönem neredeyse tüm üretimini bir yana bırakıp Alman savaş makinesinin gereksinimlerini karşılamaya odaklandığı bilinse de pek dillendirilmez.
Gelelim Ford’un bir başka özgün girişimine.
Otomotiv üretimi arttıkça doğal olarak yan sanayi gereksinimi de artmıştır.
Yirmili yılların sonunda kauçuk üretimi üzerinden lastik gereksinimini karşılamak isteyen Ford, devlet içinde devlet ya da anklav sayılabilecek özgün bir girişime imza atmıştır.
Bu amaçla Brezilya’da ham maddenin olduğu yerde oluşturduğu düzenekle ucuz işgücüne de ulaşmış olmayı ummuş olmalıdır.
Şirket yöneticisi Amerikalılar için küçük bir uydu kent oluşturdu. Seçkin çalışanlar burada, ABD’den millerce uzakta kendilerini yabancı bir ortamda hissetmemiş olacaklardı.
Bu gibi bir ortam Brezilyalı çalışanlar için elbette söz konusu olamazdı.
Bir ayrıntı hesaba katılmamıştı.
Yönetişim konusunda uzman olan Amerikalıların kauçuk üretimi konusunda en küçük bilgileri yoktu.
Ford’un çalışanlar üzerindeki dayanılmaz baskı Brezilyalı çalışanları bezdirdi.
Amerikalıların kauçuk tarımını bilmemeyle kendisini gösteren yumuşak karnı Brezilyalılarca ustaca kullanıldı.
Du Pont’un yapay kauçuk üretimi konusundaki buluşu Ford’un girişiminin üzerine tüy dikti.
Ford, Brezilya’nın Boa Vista bölgesinde kullanım hakkını ele geçirdiği 10.000 km2’lik alanı Brezilya hükümetine satarak ülkeden ayrıldı.
Fordlandiya, Ford için başlangıçta ütopyayken sonunda distopya oldu.
Orada uğradığı zararı çalışanlarına yansıtarak yitimini karşıladı kuşkusuz.
Vahşi kapitalizmin, vahşi bir anamal sahibiyle girişebileceği serüveni yansıtması bakımından anlamlıdır Fordlandiya deneyimi!
Elementler tarih boyunca uygarlıklara yön ve biçim vermiş. Günümüzde her geçen gün kızışan elementler savaşının geçmişte de izdüşümleri olduğu kuşkusuzdur.
Değişen element adlarıdır.
Örneğin, bakır, tunç ve demir bir dönem çağların adı olmuştur. Bu çağların açılıp kapandığı dönemlerde doğal olarak bu elementlerin doğada bulunup, çıkartılması kadar bulunamadığı yerlere götürülmesi önem taşımıştır. Bu elementleri bir şekilde edinebilenler uygarlaşma yolunda sıçrama yapabilmişlerdir.
Uygarlığın sıfır noktası Bereketli Hilâl’de elementlerin izini sürmek bugüne uzanan serüveni anlamaya yardımcı olabilir.
MÖ 2000’de başlayan Asur kaynaklı ticaret etkinlikleri bölgenin ve dünyanın uygarlık süreçlerine önemli katkılar sunmuştur.
Asur’da kendisini gösteren monarşi-aristokrasi-demokrasi karması yönetsel anlayışın bu etkinlikleri olumlu etkilediği yönünde görüşler olduğunu anımsatmakla yetinelim.
Ticaretin örgütlülüğü ve o günün koşullarında Karadeniz kıyılarına ve bugünkü Afyonkarahisar’a uzandığı göz önüne alındığında devlet yapısının olumlu katkısı daha iyi anlaşılacaktır.
Asurlular 40 kadar ticari merkez oluşturmuşlar. Bunların 30’u günümüz Türkiye sınırları içinde kalmıştır. Asurlular bu merkezleri liman ya da karum/wabartum olarak adlandırmışlar.
Develerin taşıma amacıyla kullanımının MÖ 1200’de başladığı düşünülürse Asurlular ticaret için başka bir canlı kullanmak zorundaydı. Bu amaçla her birinde sayıları 250’ye varan eşek kervanlarını kullandılar. Her bir kervanın Anadolu’ya gidişi ve dönüşü 3 ay sürmekteydi.
Kalay ticareti
Asurlular, Anadolu’ya baharat, ipek ve değerli taşlar gibi nesneler taşımış olsalar da uygarlığı etkileyen ve Anadolu’nun önde gelen beklentisi olan kalayı ilk sıraya yazmak doğru olacaktır. Latince adı Stannum (Sn) olan kalay, uygarlığı biçimlendiren birincil ticari ürün olmuştur denebilir.
Bakırla 1’e 10 karıştırıldığında elde edilen bronz ya da tunç bir çağa adını verecek denli önem taşımıştır. Tunç, savaş araçları üretiminde de önemli üstünlük öğesi olmuştur. Belki de böylelikle bölgede güçlü siyasal oluşumların ortaya çıkmasının yolu açılmıştır.
Anadolu’ya gelen kalayın Türkmenistan ve Afganistan kaynaklı olduğu yapılan arkeolojik çalışmalarla kanıtlanmıştır. Asurlular, uzaklardan gelen ve Anadolu’da aranan bir ürünü taşıyarak önemli bir iş yapmışlardır.
Bu noktada, şu bilgiyi de eklemekte yarar var. Asurlular için kalay ticareti çok kazançlı olmamakla birlikte Anadolu’daki alıcılar diğer ürünlerin ticareti için kalay getirilmesini zorunlu kılmışlardır. Kazançlarını güvence altına almak isteyen Asurlular bu koşula uymak zorunda kalmışlardır.
Kalayla birlikte getirilenler
Doğudan, Anadolu’ya taşınan ve kalaya göre ikincil önemde olan ipek ve değerli taşlar Anadolu seçkinlerinin statülerini sağlamlaştırmada önemli işlev görmüşlerdir.
Asurluların, Anadolu’ya taşıdığı bir diğer önemli değer yazıdır. Başka yerlerde dayanıksız gereçler üzerine yazılan ve günümüze ulaşmayan yazı örneklerinin tersine Asurluların kil tabletleri bugüne ulaşmakta güçlük çekmemiştir.
Bugün, Asur ticaret kolonilerine ilişkin bir şeyler biliyorsak Kaniş’te bulunan kil tabletlere çok şey borçlu olduğumuz kuşkusuzdur.
Elle tutulup gözle görülemeseler de Asur ticaret kolonileri düşünce ve deneyim de taşımıştır Anadolu’ya.
Anadolu’ya yerleşen Asurluların buradakilerle melezleşmesi de bir başka karşılıklı değişim öğesi olmuştur.
Anadolu’dan götürülenler
Anadolu’ya getirilenlerin karşılığında Asurlular geriye altın, gümüş, bakır, obsidyen ve yün götürmüşlerdir. Verimli topraklara sahip Mezopotamya yeraltı kaynakları bakımından son derece yoksuldur ve dolayısı ile dışa bağımlıdır. Asurlu tüccarlar geri dönerken bu yoksunluğu giderecek ürünler taşımışlardır.
Asur ticaret kervanlarının güvenliği geçtikleri yerlerin yönetimince karşılanmıştır.
Assur ticaret kolonileri ticaret aracılığıyla bölgenin kalkınmasına ve varsıllaşmasına önemli katkıda bulunmuştur.
Eşeklerin çektiği arabalarla yapılan ticaret düzgün ve engebesiz bir yol gerektirince bayındırlık hizmetleri bu ticaretin bir diğer kazanımı olmuştur.
Kervanların geçiş yollarındaki yönetimlere vergi ödemeleri zorunluydu. Bu zorunluluk, farklı yolların izlenmesi ve vergiden bağışık kalınması seçeneklerini taşımıştır gündeme. Bu da kaçakçılığı doğurmuştur.
Asur ticaretinin sona ermesi ve geçmişten bugüne element egemenliği
Yaklaşık 200 yıl süren Asur ticaretinin sonlanması üzerine farklı görüşler dile getirilmektedir.
Kesin olmasa da ticaret yollarında kendisini gösteren güçlü devletlerin ortaya çıkmış olması bu sonlanmada öne çıkan öğe olarak değerlendirilmektedir.
Asur ticaret kolonileri aracılığıyla yaşama geçirilen alışveriş günümüzün petrolüne eşdeğer görülüyor kimi kaynaklarda. Doğrudur kuşkusuz.
Ancak, ben bir adım öteye geçerek Asur ticaretinin temel öğeleri olan elementlerin oynadığı rolü günümüzün seyrek elementlerininkiyle özdeşleştiriyorum.
Günümüzde, her ne kadar petrol baskın rolünü korusa da seyrek elementlerin önemi hızla artmaktadır. Hem teknoloji ürünlerinde giderek artan kullanımları hem de enerji kullanımına etkileri bakımından seyrek elementlere sahip olmanın önemi artık tartışılmamaktadır.
Gelinen noktada, tıpkı gıda egemenliği gibi element egemenliği kavramı kendisini göstermektedir.
Aşağıdaki görsel element egemenliğini anlatmamı kolaylaştıracaktır.
Radyoaktif element olan Uranyum ve bugün de değerli metaller olarak konumlarını koruyan Altın ve Gümüş bir yana bırakıldığında “seyrek elementler”in değerliliği dikkat çekicidir. Bu örnekten yola çıkarak, bu elementlere sahip olmanın önemini vurgulamış olduğumu varsayıyorum.
2022 yılı verilerine göre 1 kg Galyum’un 350 USD’lik ederiyle Demir’den 3000 kat pahalı olduğunu söylersek ne demek istediğimizi daha iyi anlatmış oluruz.
Henry Kissinger’ın şu sözü belleklere kazınmıştır.
“Toplumları tarımla, ülkeleri petrolle denetim altına almak olanaklıdır.”
Değişen dünyada, o söze seyrek elementlerle ilgili bir ekleme yapmanın zamanı gelmiştir.
Tam da burada yeryüzündeki seyrek element egemenliğinde Çin’in % 92’yle ezici üstünlüğe sahip olduğu bilgisini paylaşmakta yarar var.
Seyrek elementlere sahip olmak ya da onlar üzerinde egemenlik kurmak kadar bu elementleri işlemenin ve uç ürünlere dönüştürmenin önemini göz ardı etmemek gerekir.
Teknoloji üretmek : Çağımızın temel gerekliliği
Bor elementi üzerinden örneklemek anlamayı kolaylaştırabilir. Bilindiği gibi, yüksek teknoloji üretmekte önem taşıyan bor rezervlerinin % 60’ından çoğu ülkemizdedir. Tonu birkaç yüz dolara dışsatımı yapılan Bor’un işlendikten sonra bize binlerce dolar ederle geriye satıldığını anımsayalım. Bor’a sahip olmak kadar onu işleyip teknoloji ürününe dönüştürmek göz ardı edilmemesi gereken bir önemli ayrıntıdır. Bor’dan el dezenfektanı ve çamaşır deterjanı üretmenin ötesine geçmek olmazsa olmaz gerekliliktir.
Unutulmamalıdır ki, çağımızda teknoloji üret(e)meyen toplumların kalkınmayı ve gönenci yakalaması neredeyse olanaksızdır.
Çağa uygun üretim ve stratejiler geliştirilmesi bakımından Türkiye’nin yeni düzenlemelere gitmesi kaçınılmazdır.
Teknoloji üretebilir olmak mutlak gerekliliktir. Teknoloji üretimi savunma sanayisindeki tekillikten çıkartılmalıdır.
Yeraltı kaynaklarımız : Altın ve seyrek elementler
Bir cumhuriyet kurumu olan MTA’nın adı varsa da etkinliği kısıtlanmış gibidir.
Ülkemiz toprakları altındaki seyrek element rezervleri konusunda bir çalışma var mıdır? Varsa sonuçları nelerdir? Yanıtları beklenen sorulardır.
Bu bağlamda aradığımız yanıtın ABD Başkanı Trump’tan gelmiş olması ironiktir. Eskişehir Beylikova’daki seyrek element rezervlerine ilgisi ve bunu da aşan isteği bizler açısından düşündürücüdür.
İstatistiksel bilgilere bakıldığında ülkemizde madencilik etkinlikleri nicelikçe son derece etkindir. Örneğin, son 15 yılda 386 bin madencilik ruhsatı verilmiştir. Bu uğurda ağaçtan, çiçekten, böcekten, kurttan, kuştan bile vazgeçilmiştir.
Altın, Türkiye’de en çok söz edilen madencilik türlerinden biridir denebilir.
Türkiye’de yılda çıkartılan 31 ton altın dünya üretiminin % 1’inden azına denk düşmektedir. Bu madencilik kendi ülkelerinde dalından çiçek kopartmanın yaptırıma bağlı olduğu ülkelerin şirketlerince yapılmaktadır. Türkiye’de 2024 yılında çıkartılan 31 ton altının en iyi olasılıkla % 10’u ülkemize kalmış olsa bile yitirilenleri karşılamaya yeter mi?
Madencilik ve çevre
Diğer yandan, altın başta olmak üzere ülkemizde gerçekleştirilen madencilik etkinlikleri doğal dokuyu yerle bir ederken kırsalda tarımdan ve hayvancılıktan kopartılmış işsiz kitleye iş olanağı yaratmaktadır. İlk bakışta olumlu gibi görünen bu durumun da son derece tehlikeli ve hatta ölümcül bir iş kolu olduğunu vurgulamaya bilmem gerek var mıdır?
Seyrek element madenciliğinin çevreye etkileri görmezden gelinecek gibi değildir. Bu yanıyla seyrek elementlerin iki tarafı keskin bıçak olduğunu saptarsak abartmış olmayız.
Günümüz teknolojisinin gereksinimleri göz önüne alındığında bir sonraki kuşağın geçtiğimiz 70.000 yıl boyunca 2500 kuşağın tükettiğinden fazla element tüketeceği öngörülmektedir.
4-7 gram platin için 1 ton kayanın, 1 kg vanadyum için 8.5 ton kayanın işlenmesi gerekmektedir. Bu yerkabuğunun altının üstüne getirilmesi demektir.
Diğer yandan, 2 gram yonga üretimi 32 kilogram atık üretilmesi anlamına gelmektedir.
Uzun erimde çevre sorunlarının gündeme gelmemesi olanaksızdır.
Madencilik ve elbette seyrek element madenciliği iki tarafı keskin bıçağa benzetilirse hataya düşülmüş olmaz.
Başka birçok konuda olduğu gibi bu önemli başlıkta da etkinliklerin ulusal çıkarlara uyarlanması önem taşımaktadır. Seyrek element madenciliğinden kaçınmak çok olası görünmemektedir. Böyle bir durumda hiç olmazsa seyrek elementleri işlemek ve uç ürünlere dönüştürmek öncelenmelidir.
Savlanana bakılırsa Türk toplumunda Amerikan karşıtlığı üst düzeydedir ve giderek kabarmaktadır.
Ne kadar iyi demeye kalmadan “Trump bizi seviyor!” sözünün etkili olduğundan söz edildiğini görüyoruz hemen her ortamda.
Pek Atatürkçü geçinen basında bile dünkü Erdoğan-Trump görüşmesi olumlu not alabiliyorsa eğer daha fazla söze gerek yoktur.
Trump’ın bizi sevdiği farklı kaynaklarca doğrulandığına göre, sevenimizin nasıl biri olduğuna bakalım.
Uzun uzadıya irdeleyip zaman yitimine yol açmak istemem.
Son günlerde gündeme düşen bir başka inci üzerinden değerlendirelim Trump’ı.
Düşünmeden konuştuğu gibi, üzerinde görüş belirttiği konuda bilgi sahibi olmayı gerekli görmeyenlerden olduğu kuşkusuzdur Trump’ın.
Gebelik döneminde kullanılan parasetamolün otizme yol açtığı sözleriyle yürekleri titretmekte sakınca görmedi Bay Trump!
Belki de sayın demeliydim. Bizde sıkça başvurulduğu gibi.
Parasetamol, bebeklikten başlayıp hemen her yaşta kullanılan ateş düşürücü etkisi de güçlü olan bir ağrı kesici. İlâç kullanımının kısıtlı olduğu gebelik döneminin de sıkça başvurulan ilâçlarından biridir.
Geçtiğimiz günlerde herhangi bir kanıta ve dayanağa gereksinim duymayan Sayın Trump, parasetamolü otizmle ilişkilendirmekte sakınca görmedi. Biraz daha ileri giderek gebelik döneminde parasetamol kullanılmamasını önerdi.
Sıradan bir kimse bunu söylese dönülüp de bakılmazdı.
Ancak, konuyla ilgili uzmanlığı olmasa da adı Trump olunca kamuoyunun ilgisi kaçınılmazdı.
Trump’ın sağlık bakanı Robert F Kennedy Jr’ın kararlı bir aşı karşıtı olduğunu bilmeyen yok gibidir.
Parasetamol-otizm ilişkisi dayanaksız olunca aşılarla birlikte kullanılan parasetamolü otizmden sorumlu tutmanın tam da sırasıydı. Bu da yapıldı.
Sözü bilime vermek gerekirse!
Parasetamol-otizm ilişkisi konusunda en küçük kanıt bulunamadığı bildiriliyor.
Şu veri son derece çarpıcıdır.
Gebelikte annesi aracılığıyla parasetamol alan çocuklarda otizm oranı % 1.42 iken, gebelikte parasetamol almamış bebeklerdeki oran % 1.33’tür. Aradaki anlamlı olmayan farkın parasetamolü otizmden sorumlu tutmaya yetmeyeceğini söylemeye bilmem gerek var mı?
Son söz : Bir devlet insanı, hele bir de ABD Başkanı sıfatı taşıyorsa ağzından çıkan her sözü tartmalıdır. Yol açabileceği ürküyü ve zararı önceden kestirebilmelidir.
Böyle birince sevilmek sevindirici bir durumsa tadını çıkartalım!