• Türkiye’de yargı önemli bir aşamaya erişti.

    Evrildi demek evrime haksızlık olur.

    Devrildi denebilir.

    Güncel olduğu için Mehmet Murat Çalık’la örnekleyelim.

    Aylardır tutuklu!

    Yargılanmaya bile başlamadı demek yanılgı olur.

    İnfaza geçildi demek abartı olmaz.

    Yaşamsal hastalıklar var özgeçmişinde.

    Bu ve benzeri hastalıkların uyanması için koşullar fazlasıyla uygun.

    Varsayalım ki Çalık ihaleye fesat karıştırdı.

    Diyelim ki görevinin sağladığı ayrıcalıkları kişisel çıkarlarını geliştirmek için kullandı.

    Biraz daha ileri gidelim!

    Çalık bir örgütün üyesi ya da önderi olsun.

    Tüm saydıklarımız gerçek olsa bile ortada hüküm yokken eziyet niye diye sorma temel görevini göz ardı etmeyelim!

    Böylesine hastalıkları bulunan bir kimseyi tutukevinde tutmak bir yana bir sağlık kurumuna göndermek bile eziyetin parçası olmuş durumda.

    Koşullar elverdiğince bir hastalığın sağaltımı o süreci başlatan hekimce/kurumca sürdürülmelidir.

    Çalık’ın bu olanaktan yoksun bırakılmak istendiğine tanık olundu geçtiğimiz günlerde.

    O hastane senin bu hastane benim denerek bezdirildi, usandırıldı!

    Şu satırları yazmış olmak bile yeterince zorluk ve utanç kaynağı oldu benim için!

    Bu eziyete neden olanlar er ya da geç bu yaptıklarının hesabını verecekler. Bundan en küçük kuşkum yok.

    Ancak, bir hekim olarak ilgimi çeken bir başka ayrıntı daha var.

    Bu eziyete tanık olan meslektaşlarım var.

    Umarım ve dilerim tanıklıkla yetinmişlerdir. Bu bile sorgulanası bir durumdur gerçekte.

    Aklıma getirmek istemediğim olasılık ise Çalık’a eziyette rol almış olmaları ya da bu duruma güçlü karşı çıkış göstermemiş olmalarıdır.

    Çalık’a yapılanları adli yönergelere sığdırma çabaları olacaktır hiç kuşkusuz.

    Bu yapılanlar vicdanlara nasıl sığdırılacak?

    Sorulması gereken ilk sorudur!

    Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma huyuna güvenerek…

  • Bir yandan sokaklarımızda çocuklarımızı çocuklarımıza öldürtüyoruz.

    Korkunç bir durum!

    Çocuk ya da genç geleceğimizse bir bakıma geleceğimizi karartıyoruz.

    Diğer yandan, şiddet repertuarımız geliş(tiril)iyor.

    Toprağın, dağın, taşın, bitkinin, ağacın, hayvan akrabalarımızın ve elbette türdeşlerimizin şiddet yaylım ateşi altında olduğu günümüzde kitap bu eğilimin dışında kalamazdı.

    Adana’da kitap fuarı baskını yaşandı.

    Pankuş Yayınları hedefteydi.

    https://haber.sol.org.tr/haber/ulkuculer-kitap-fuarinda-veryansin-tv-standina-saldirdi-cozum-surecini-elestiren-kitabi-hedef

    Kitaplar darmadağın edilip, orada görevli bulunanlardan birisi yaralandı.

    Kitaba şiddet hiç kuşkusuz yeni bir olgu değil.

    Kitapların ortadan kaldırılması aklıma Nazileri getirir.

    On yıl kadar önce Berlin’de Ihlamurlar Altında Bulvarı’nda yürürken gözümüze çarpmıştı.

    Bir meydanda zemine yerleştirilmiş camekânlar burayı görmeden geçmeyin der gibiydiler.

    Alman Sosyal Demokrat Partisi ileri gelenlerinden Auguste Babel’in adını taşıyan meydandaki camekâna özenle bakıldığında derinlikte kitap rafları seçilir.

    Naziler, her türlü değer gibi kitapları da hedefe koymuşlar.

    Almanya’nın ve Almanlığın düşmanı olarak etiketledikleri yazarların kitaplarını geniş katılımlı törenler düzenleyerek yakmış Naziler.

    Üstelik bu tekil bir olgu da değil.

    Nazi Almanya’sının çok sayıda kentinde sahnelenmiş bu utanç verici eylemler.

    Otuzlu yıllarda uygarlığa koşan, aydınlanan Türkiye’de Nazilerden bir yüzyıl sonra, üçüncü binyılda kitap saldırganlığın hedefi oldu.

    Ne kadar utansak azdır!

    Daha bir yıl kadar önce bölücülüğe geçit yok, bölücülerin siyasi uzantısı TBMM’de yer almamalı, kapatılmalı diyenlerin ve hatta seçim meydanlarında bebek katilinin asılması için ip atanların başrolde olduğu görüldü Adana’da.

    Yaptıkları U dönüşünü topluma aktaran kitabı hedefe koyanlar benzer şekilde açılım ihanetine kararlılıkla karşı duran Orkun Özeller’i de unutmamışlar.

    Şiddet her yerde!

    Cansız varlık olsa da güçlü ışığıyla göz kamaştıran kitabın vandalların ilgi alanı dışında kalması şaşırtıcı olurdu.

    Türkiye’nin karanlığı bir an önce sonlanmalı!

  • İçinde bulunduğumuz çılgın döneme uyan bir başlık oldu. Kırk yıl düşünsek aklımıza getiremezdik böyle bir yazıyı kaleme almayı.

    Toprak bütünlüğü, sınırları cetvelle çizilmiş ve yanımızda, yöremizde bolca bulunan ülkelerin sorunuydu ne de olsa.

    Sömürgecilerin yarattığı ülkelerin sorunu olagelen bu durum Danimarka’nın kapısını çaldı.

    Öteden beri uzaklarındaki toprak bütünlüğü sorunu davullarını hoş sada gibi algılamış olan Danimarka’nın ve başka komşularının bu sorunla burun buruna gelmiş olmaları içimi serinletmedi diyemem.

    Ama, yine de haydutluğa, zorbalığa ve sınır tanımazlığa karşı olmanın doğal gereğidir Grönland’ın el değiştirmemesi demeyi görev sayıyorum.

    Danimarka’nın yüzölçümü kendisinden 50 kat büyük deniz aşırı kolonisi Grönland nüfus bakımından Danimarka gibi ıssız sayılabilecek bir ülkeden de ıssız. Grönland’da yaşayan insan sayısı Danimarka’dakilerin 100’de birine denk düşüyor.

    Denmark and Greenland. Crossed Danish and Greenlandic flags. Official colors. Correct proportion. Vector illustration

    Altmış bin dolayındaki yaşayanıyla Grönland’ın İskandinav kökleri görmezden gelinemez elbette.

    Buna karşılık, adada yaşayanların % 88’i İnuit, % 12’si Avrupa kökenli.

    Şimdilerde kıymete binmesinin gerekçeleri şöyle sıralanabilir.

    İlk olarak, küresel ısınmaya ikincil olarak buzların erimeye başlaması Grönland’ın öngörülebilir gelecekte yaşanabilir yere dönüşmesi sonucunu doğurabilir.

    Diğer yandan, hem Grönland topraklarının hem de kıta sahanlığının altında bulunması olası seyrek elementler ve gaz, petrol gibi varlıklar doğallıkla  birilerinin iştahını açıyordur.

    Buzların erimesiyle birlikte çoğumuzun kara parçası olarak gördüğü kuzey kutbu okyanusa (Arktik Okyanusu ya da Kuzey Buz Denizi) dönüşecek.

    Arktik’in burada yaşamını sürdüren ve Yunanca ayı demek olan “arktos”tan türetilmiş bir ad olduğunu eklemiş olalım. Ayıeli gibi bir şey.

    Güneydeki Antarktika ise Arktik olmayan anlamında bir anakara adı.

    Kutbun yerini alacak olan yeni su yolu kullanımda olanları kısaltacak olması bakımından önem taşıyor. Diğer su yollarının uzun olmalarının yanı sıra güvenlik sorunları barındırmaları da bir başka önemli ayrıntı.

    Yeni rotadan yolculuk diğerindeki 50 gün yerine 30 güne iniyor

    Bu yeni rota yılın önemli bölümünde buzkıran desteği bile gerektirmeyecek denli yolculuğa açık durumda.

    Çok kutuplu dünyada bu yeni suyolunun baş egemeniyse uzun kıyıdaşlığı nedeniyle Rusya. Rusya’yla Çin’in günümüzdeki bağlaşıklığı göz önüne alındığında ABD emperyalizminin Gröndland tutkusunu anlamak kolaylaşacaktır.

    Her ne kadar, Maduro operasyonuyla parlak bir başarı(!) sağlamış olsa da ABD her geçen gün güçten düşmektedir. Başemperyal gücünü korumanın yolu olarak yeni yerler edinmeyi ve bu yolla küresel doğuya ve güneye karşı koyabilmeyi hesaplamaktadır.

    Yeryüzündeki birçok noktada zorbalık ve haydutluk ortak paydasında buluşan ABD ve Avrupa’nın arasına Grönland bir kara kedi gibi girmiş durumda.

    Başkalarının toprak bütünlüğü konusunda çeşitli kılıflarla duyarsız davranmayı adet edinmiş Avrupa’nın ne yapacağını bilmez şekilde ama biz de NATO’dayız çığlıklarıyla “din kardeşiyiz” tadında ses çıkartır olması güncel ironi olsa gerektir.

    Bir an için yiyin biri birinize demek geçse de içimden antiemperyalist duruşum bu kolaycılığın önündeki önemli engeldir.

    Vasalleşen Avrupa için önemli bir fırsattır Grönland sorununda takınacağı durum.

    Sarı öküzü verirse Avrupa’nın bundan sonra savunacağı kırmızı çizgi kalmayacaktır.

  • Sığınmacı gibi görünüyor mu elini kolunu sallayarak sözde sınırları aşanlar?

    “Dış güçler” iktidarın sıkça başvurduğu metaforlardan birisi. Trump’ın bizi sevmesi sonucunu doğuran sayısız adımımız göz ardı edilirken “dış güçler” metaforunun tutması bize özgü olsa gerek.

    Bizdeki iktidarın içerideki dış güçlere duyarsızlığı bilinmeyen durum değil.

    Venezuela’dan, İran’a, Lübnan’dan Filistin’e uzanan geniş coğrafyada “içerideki dış güçler” can yakan sonuçlar yarattı.

    Venezuela’da Maduro’nun kaçırılmasıyla sonuçlanan “içerideki dış güçler” gerçeği Venezuela saygınlığının yerle bir olmasını doğurdu.

    On iki günlük İran-İsrail savaşının başında da benzer sonuç çıkmıştı karşımıza.

    Nokta atışla saf dışı bırakılan üst düzey İranlılar için teknolojinin başarısı öne çıkartılsa da “içerideki dış güçler” gerçeği göz ardı edilemezdi.

    İran tarafının açıklamaları sınır geçişkenliğine kayıtsız kalmanın acı sonucunu koymuştu önümüze.

    Son İran karmaşasında da bu gerçek boy gösterdi.

    Starlink internet erişiminin kullanılabilir olması “içerideki dış güçler” anlamına geldi. Bu arada, İran’ın Starlink’i engelleme konusundaki başarısı göz ardı edilmemeli.

    Günümüz dünyasında savunmayı askersel verilerle sınırlamak hata olur. Güncel koşullarda savaşın iki tarafını yalnızca topla, tüfekle ve başka nesnelerle ve öznelerle değerlendirmek gerçekçi olamaz.

    Sınır geçişkenliğinin önemsenmediği ölçüde başa dert açması kaçınılmazdır.

    İran örneğinde buna ilişkin önemli deneyim yaşandı.

    Özellikle yabancılar ülkelerin iç ve dış güvenliğini zorlayan unsurlar oldu.

    Emperyalizmin hedefinde olan ülkelerin bu önemli ayrıntı karşısında duyarlı ve önlemli olmaları gerekiyor.

    Avrupa’nın sınır bekçiliği anlamına gelen bizdeki sığınmacı sever yaklaşımın günü geldiğinde Truva Atı işlevi görebileceği akıldan çıkartılmamalıdır.

    “Dış güçler” metaforuna olur olmaz başvuranların “içerideki dış güçler” konusundaki kayıtsızlığının altı çizilmeli.

    “İçerideki dış güçler” konusunu “yabancı düşmanlığıyla” eşleştirme eğilimine dikkat.

    Bu önemli soruna duyarsızlığın ve kayıtsızlığın sonlanması için daha kaç kez duvara çarpmak gerekiyor?

  • Yadırgatıcı bir soru olduğunun farkındayım. Ancak, bu soruyu sormakta yerden göğe haklı olduğumu düşünüyorum.

    Bilindiği gibi, Türkiye komşu Suriye’nin kundaklanmasına katılarak ölümcül bir hataya düştü. Uzunca süre dirense de Suriye düştü.

    Suriye düştüğünde, geçen yıl bugünlerde teneke çalanlar nerede diye sormak gerek.

    Öngörüldüğü gibi HTŞ eskisi, sakalını kısaltmış, takım elbise giymiş birinin önderliğindeki Suriye bölünmeye yaklaştı gerçekte. Emperyalin amacı da buydu.

    Yine kestirildiği gibi, Suriye’nin kuzeyine yerleş(tiril)miş PKK eşdeğeri terör örgütünün bulunduğu ülkeyle bütünleşmesi çabaları yoğunlaştırıldı.

    Yeniden sahne alan açılımın da yaşamsal ayrıntılarından biri oldu bu kaygı.

    Bunun olması bir yana YPG’nin Halep’te hendek çağrışımı yapan bir yapılanma içinde olduğu ortaya çıktı.

    Suriye hükümeti bu duruma karşı askeri harekât yaptı. Sorun ne denli çözüme ulaştı bilinmiyor. Açılımı tamama erdirme amaçlı sözde temizlik yapıldığı izlenimi mi yaratılmak isteniyor? Bunu zaman gösterecek!

    Türkiye ekonomi başta olmak üzere sayısız sorun sarmalı içindedir.

    Böyle bir durumda iktidara aday partinin, hele bir de “kurucu” sıfatı taşıyorsa yapacağı bellidir.

    Ekonomi ve güvenlik gündemin başına oturtulur!

    İktidar bu kırılganlık kaynağı ikili üzerinden “erken seçim”e zorlanır.

    Haftada 2 kez miting yapan muhalefet partisinin bu bağlamdaki çabaları ve kararlılığı elbette övgüye değerdir. Ancak, bu yolla sağlanan gücün doğru yönlendirilmemesi de bir o kadar eleştiriyi hak eder.

    Son gelişme!

    https://www.facebook.com/share/r/171jhzwyWG

    CHP grup başkanvekili Gökhan Günaydın DEM yetkilisiyle birlikte Halep’te yaşananları etnikçilik adına eleştirmeye kalktığında durum değişir.

    DEM’in ne olduğu bellidir. Emperyal güdümlü etnikçi terörün döpiyes ve takım elbise giymişler topluluğu olduğunu anlamamak için nasıl bir aymazlık içinde olmak gerekir diye sormuş olalım.

    CHP’nin ne güncel durumla ne de kökleriyle ilişkilendirilemeyecek bu son duruşu tüm eleştirilere karşın açılım komisyonunda var olmayı sürdürme üstelemesini de açıklıyor.

    Böylesi akıl almaz hataya düşen CHP’ye iktidar olmak istemiyor mu sorusunu sormak gereksiz olmadığı gibi zorunluluktur.

    Aylardır kamuoyu yoklamalarında öndeliğini sürdüren kurucu partinin son günlerde ikinciliğe gerilemesi de bu sorunun haklılığını ortaya koymuş olmuyor mu?

  • İzmir Buca Belediye Başkanı’nın yurtdışı dinlencesi tepkiye neden oldu. Belediye başkanı yurtdışı dinlencesine gidebilir elbette. Ancak, şu günlerde belediyenin çalışanlarının aylıklarını ödemede aksaklık ve gecikme yaşanmakta oluşu doğurdu gerçekte tepkiyi. Her ne kadar çalışanların aylığını başkan cebinden ödemiyor olsa da bu duyarlı dönemde yurtdışı dinlencesi hoşa gitmedi.

    Partisi CHP’nin belediye başkanlarına yönelik olarak yurtdışına çıkmazdan önce onay verelim tadındaki genelgesi tepkilerin ürünü sayılmalıdır.

    Yazının başlığı “Amma da yaptın” dedirtebilir.

    Anlatmaya çalışayım!

    Akla gelebilecek her meslekten kimse belediye başkanı seçilebilmektedir. Başkanların belirlenmesinde yaraşırlıktan çok parti içi etkiler ve güç dengeleri belirleyici olabilmektedir.

    Adayı doğru belirleseniz de seçilen kişinin belediyeciliği bilmesi ya da tüm boyutlarıyla kavramış olması beklenemez.

    Belediyeler tıpkı merkezi yönetim gibi partilerin kamuoyunca benimsenebilirliğini doğrudan etkilemektedir.

    Son yıllarda iktidarın izlediği yol olan sadaka kültürü belediyelere de egemen olmuş durumdadır. Bu kültüre “sosyal belediyecilik” adı konarak tartışmadan bağışık tutulması da başarıyla sağlanmıştır.

    Doğrusunu isterseniz belediyelerin yaptığı bu türden harcamalar köktenci çözümden çok anlık rahatlık sağlamaya yaramaktadır. Oysa, desteğe ve yardıma gereksinim duyan geniş toplum kesimlerinin bu duruma düşmesinden birincil sorumlu merkezi yönetimdir. Onun politikaları toplum yararına olmadığı sürece yerel yönetimlerin bu eksiği gidermesi ne denli olanaklı ve sürekli olabilir?

    Diğer yandan, sosyal belediyecilikle etiketlenen etkinliklerin toplum katında ilgi gördüğü de yadsınamaz.

    Vesayete dönersek!

    Daha önce de değindiğimiz gibi bir belediye başkanının her konuda bilgili ve birikimli olması beklenemez.

    Bu durumda, akılcı ve bilimsel danışmanlık olmazsa olmaz gereklilik olarak kendini göstermektedir.

    Bu gereksinimin giderilmesinde partilerin ön alması kaçınılmazdır.

    Genel merkez güdümlü yerel kurullar oluşturulabilir. Bu kurullarda kentin gereksinimlerini saptayabilecek, çözümler üretebilecek akademik ve uzman kadro yer almalıdır.

    Belediyelerin yatırımları bu kurulun öneri ve yönlendirmeleri doğrultusunda biçimlendirilmelidir.

    Böylelikle, öncelikle atlanmayacağı gibi savurganlığın da önüne geçilebilecektir.

    Bir örnekle anlatmaya çalışayım.

    Çalışanlarının hak edişlerini ödemekte zorlanan ve en azından geciktiren bir belediye sosyal yardımlar ve kültürel etkinliklerle ilgili olarak böylesi bir kuruldan onay alabilir mi sorusunun yanıtı belirleyici olursa sorunların çözümüne yaklaşılmış olacaktır.

    Tıpkı merkezi yönetimler gibi belediyeleri de pençesine almış olan rant odaklı yapılanmalar bu öneriye ne der bilemiyorum.

    Ben aklın ve bilimin gereğini dile getirmeye çalıştım.

  • Küba Devrimi’nin 67. Yıldönümü Venezuela zorbalığına rastladı. ABD’nin yaptığının her fırsatta zorbalıkla, haydutlukla ve alçaklıkla eşleştirilmesi görevini yerine unutmamış olayım.

    Venezuela’da olan biteni herkes benim gibi öfkeyle karşılamıyor. Sevinenler olduğu gibi utangaçlıkla emperyali övenler eksik değil.

    Venezuela’yı fırsat bilip Küba’yı hedefe koyanları görmek de varmış.

    Küba devrimi neleri başardı sorusuna verilecek yanıtlar “anlayana” anlatacaktır durumu.

    Grandma teknesiyle Küba’ya gizlice giden Castro ve 81 arkadaşının yarattığı mucizedir Küba devrimi.

    Devrimi izleyen birkaç yılda öncelikle cehaletin sırtı yere getirilmiştir. Okuryazar olmayan kalmamıştır ABD’nin alabildiğine sömürdüğü ve batakhaneye çevirdiği Küba’da.

    Aynı Küba bir de sağlık devriminin altına imza atmıştır.

    En temel hak olan sağlık hizmeti kısa sürede kitleselleştirildiği gibi bölge ülkelerinin yararlanımına da sunulmuştur.

    Bölgenin İspanyolca konuşan ülkeleri için Küba bir tıp eğitimi ve öğretimi merkezine dönüşmüştür. Çevre ülkelerden genç hekim adayları Küba’da beyaz önlük giyerek dönmüşlerdir ülkelerine.

    Sağlıktaki bir başka başarı tıp teknolojisinde sağlanmıştır.

    Aşı, ilâç ve onlara eklenen her türlü sağaltıcı araç, gereç üretimi Küba’nın görkemli başarısının parlak ögeleri olarak tarihteki yerini almıştır.

    Küba’nın sağlık başarısında değinilmesi gereken bir başka ayrıntı az harcamayla çok sağlık hizmeti sağlamasıdır. Gelişmiş olduğu ileri sürülen ülkelerin sağlığa ayırdığı bütçeyle karşılaştırıldığında sözü edilemeyecek harcamayla sağlıklı bir toplum yaratmak göz ardı edilemeyecek bir başarı olsa gerektir.

    Böylelikle bir yandan toplum sağlığı geliştirilirken diğer yandan da kazanç odaklı tıp endüstrisinin önü kesilmiştir.

    Küçük Küba dev yürekli insanların ülkesi olmuştur devrimden sonra.

    Bir yandan kendisini geliştirip, kalkındırırken diğer yandan uzaklardaki ezilenlerden, sömürülenlerden ilgisini esirgemedi.

    Angola ve Namibya’da sömürgeci egemenliğinin son verilmesine katkıda bulunan Küba, Güney Afrika’da ırkçı rejimin yenilgiye uğratılması savaşımına katkıda bulunmaktan geri durmadı.

    Dün akşam (06.01.2026) Jose Marti Küba Dostluk Derneği’nce İzmir’de düzenlenen etkinliğe konuk olan Küba’nın Ankara Büyükelçisi’nin Güney Afrika’da ırkçılıkla savaşım verenlerden birisi olduğunu öğrenmek de etkileyiciydi.

    Venezuela’yı gerekçe göstererek Küba’yı da hedefe koyan utangaç batıcılar fırsat buldukları her ortamda içlerindeki zehri salmaktan kaçınmıyorlar.

    Kapitalizmin insanlara sunduğu yaldızlı görüntülere Küba’da rastlamak olası değildir. Durum böyle olunca da kimileri için Küba’yı sefaletle ve açlıkla özdeşleştirmek kolaylaşmaktadır. Yaşama (hatalı) bakışı ve olguyu (yanlış) algılamaya dayanan yaklaşımı düzeltmekten başlamak gerekir işe. Elbette, bu olumsuz yorumlar kötü niyetle yapılmıyorsa.

    Venezuela’da yaşanana yapılan yorumlar turnusol kâğıdı işlevi gördü desek yanılmış olmayız.

    Sorulsa Atatürkçüyüm diyenlerin emperyal seviciliğe soyunduğunu ibretle görüyoruz.

    Kemalistlerin bu hatadan uzak durduğunu ve doğru çizgide kaldığını sevinerek izliyoruz.

    Kemalist-Sosyalist işbirliği her zaman olduğundan daha gereklidir günümüzde.

    Sevinerek görüyoruz ki bu işbirliği yaşama geçmektedir.

    Anti emperyalist duruşun gereğinin yerine gelmesi sevindiricidir.

  • Kolombiya’nın başında hasta birisi var!

    Donald Trump

    Bu abartılı görünen başlık Trump’ın sözlerinin ürünü.

    Grönland, Meksika, Küba derken Kolombiya da Trump’ın diline dolananlar arasına katıldı.

    Diplomasi dilini kullanma gereği duymayan Trump bir sonraki konuşmasında sövüp saymaya başlarsa şaşırmayacağız.

    Maduro’yu rehin almış olmanın rahatlığıyla Amerika anakarasında Trump’ın canını sıkan kim varsa boy hedefi oldu.

    Gustavo Petro Kolombiya’nın seçilmiş devlet başkanı. Kolombiya uzun yıllar boyunca uyuşturucu kartelleriyle ayrılıkçı hareketlerin sahne aldığı ülke olarak tanındı.

    İlk solcu başkan Gustavo Petro’yla birlikte bu kara yazgının değişmesi umutları belirdi.

    Bogota belediye başkanlığı döneminde kamucu politikalarına yeraltı güçleriyle savaşımı ekleyerek bir bakıma Kolombiya’nın başına geçmeye yaraşır birisi olduğunu kanıtladı.

    Gustavo Petro’yu önceki yıllarda bir sözüyle de tanımıştı dünya.

    “Otomobil kullanımı tabana yaygınlaştıkça değil, varlıklılar otomobil kullanımından vazgeçtiğinde insanlık gerçekten gelişmişliğe adım atmış olacaktır!”

    Petro’nun dünya görüşüyle ve uygulamalarıyla örtüşen sözler olduğu kuşkusuzdur.

    Elbette, taşıtsız bir yaşam düşünülemez.

    Ama, vazgeçilmez olan taşıtın topluma hizmet vereni, kitle taşımacılığını önceleyeni arzulanmalıdır.

    Venezuela’yı narko-terörle suçlayan Trump’ın gerçek derdinin petro-dolar olduğunu anlamak için çok beklemek gerekmedi. Petrolü her şeyin önüne koyan birinin petrol tüketimini azaltma eğiliminde olan bir devlet başkanından hoşlanması düşünülemezdi.

    Hatta, böyle bir eğilimi dünya görüşüne saldırı olarak bile algılayabilirdi, ki öyle oldu.

    Doğal olarak, Güney Amerika’nın her iki okyanusa kıyıdaş tek devleti olan Kolombiya’nın petro-dolar karşıtı birisince yönetilmesi istenmezdi.

    Amerika’da, kuzeyden güneye dikensiz gül bahçesi tasarlayan Trump’ın Petro’yu hastalıklı olmakla suçlayan sözleri üzerine düşünülmeli!

    Trump’ın sınır tanımazlığı ve küstahlığı göz önüne alındığında kimin hastalıklı olduğunu anlamak zor değil.

    Dünyalılar bu yayılmacı ve ahlâk yoksunu saldırganlığa kararlı karşı duruş göstermedikçe barış ve esenlik yakınımızda olmayacak…

  • "Ama" demeden söylemek gerekir kimi şeyleri. 
Emperyal haydutluk kınanmalı.
Bu gelişme karşısında Venezuela halkının yanında yer alınmalı.

    Dün Venezuela emperyalizmin saldırısına uğradı. Seçilmiş başkan zorbaca ülkesinden kaçırıldı.

    Görünürde narko-terörle suçlansa da çok dile getirilmeyen sorun Venezuela’nın Bolivarcı yönetim döneminde emperyalce yağmalanmasına kapıların kapatılmasıydı.

    Bir Kemalist olarak antiemperyalist duruşu en başa yazmak temel ilkem olmuştur. Bunu yaptığınızda ülkedeki ve dünyadaki gelişmeleri yorumlamak kolaylaşır. Hataya düşmek de neredeyse olanaksızlaşır.

    Dün sabah Venezuela başkanının ve dolayısı ile de halkının başına gelene üzüldüm. Chavez’le başlayan Bolivarcı dönemin kazanımlarının yitirilmesi olasılığı bile yeterince ürpertici geldi bana.

    Doğal olarak, televizyonun başına geçtim.

    Muhalif(!) kanal SZC’de konu irdelendi ve yorumlandı. Konukların biri geldi diğeri gitti gün boyunca.

    Muhalif kanal olmanın ötesinde kendisini Atatürkçülükle etiketleyen ve kurucu değerleri önemsediğini düşündüren bu kanala çıkanların söze şöyle başlamasını beklerdim.

    “ABD’nin Venezuela’da yaptığı haydutluktur, kural tanımazlıktır!”

    Benim izleyebildiğim kadarı ile bu keskin ve amasız, fakatsız duruşu bir tek Bartu Soral sergiledi.

    Bu bir tümcelik net söylemi esirgeyenler bakın nelerle uğraştılar.

    Birisi, Amerikan Delta Gücü’nün Maduro’yu kaçırma görevini başarıyla ve tereyağından kıl çeker gibi yerine getirdiğini ballandırarak ve ABD’ye yakınlığını saklamayacak denli etkili anlattı.

    Arada, işi magazine dökmeyi de unutmadı söz alanlar.

    Bir başkası, Venezuela’nın petrol varsılı olduğuna göndermede bulunarak böylesi bir ülkede yaşanan yoksulluğu öne çıkarttı. Bir ölçüde hak verilebilirdi bu görüşe. Ancak, Venezuela’nın petrol varsılı olmasına karşılık ablukada ve ambargoda bir ülke olduğunu görmezden gelmek kanımca önemli eksiklikti. Farkında olarak ya da olmayarak emperyalist saldırganlığı aklamış olmaktaydı konuşmacı.

    Bunca görüş çeşitliliğinde Maduro’nun diktatörlüğüne, otokratlığına vurgu yapılmasa olmazdı. Diktatör Maduro’nun halk gözünde destekten yoksun olduğunu yaldızlı sözlerle yansıtan katılımcı açıkça belirtmekten kaçınsa da diktatörün sonu tadında bir sonuca ulaşmakta sakınca görmüyordu.

    Hemen eklemeliyim!

    Bu görüşleri dile getirenlerin tümü (gardrop) Atatürkçüsüydü. Hem de katıksız!

    Bugünkü haberlere baktığımda Ankara’da Venezuela’ya yapılanı kınama etkinliklerine rastladım. İlginç nokta şuydu bu etkinliklere katılanlar bakımından.

    Türkiye’de emperyalist proje olduğu belgeli olan açılımın ve etnikçi siyasetin hemen her zaman kuyruğu olmakta sakınca görmeyenlerin “antiemperyalist” duruşu tüm zamanların haberi olmaya aday bir çelişki gibi göründü gözüme.

    İnsanları satın alma yoluyla ayartmada öteden beri hünerli olan emperyalizm bu yeteneğini bir kez daha konuşturmuş anlaşıldığınca. Yoksa, korunaklı bir yerde olduğu kuşkusuz olan Maduro kolaylıkla kaçırılabilir miydi?

    Böylelikle boş kaleye gol atan takım gibi davranabilen ABD’nin haydutluğuna bir çift kınama sözünü çok görenlerin emperyal güzellemeciliği yapmakta sakınca görmemeleri vicdan ve insaf eksikliği içinde olmalarının yanı sıra ahlâk yoksunu olduklarını da düşündürdü bana.

    Bu konulara çokça eğilmiş, kült yazılar yazmış olan Attilâ İlhan’ın anısına saygıyla!

    Hiçbir şey değilse bile ahlâk Venezuela halkının yanında durmayı, dolayısı ile de antiemperyalist tutum almayı zorunlu kılmaktadır.

  • Bu görüntüyü her fırsatta anımsamak gerek. Kahramanlaştırılmak istenen kişi işte bu.

    Bir önceki yılın sonundan başlayarak geçen yılı “terörsüz Türkiye” kurgusuyla oyalanarak geçirdik. İş döndü dolaştı Öcalan’ın özgürlüğünde düğümlendi.

    Gerçeklikle uzaktan yakından ilintisi olmayan, onun da ötesinde Türk Milleti’nin onurunu ve gururunu örseleyen bu kurgu siyaset kurumundan dişe dokunur karşıtlık görmedi. Özellikle kurucu partinin bu konudaki duyarsızlığı ve daha da kötüsü bu kurguya yatkınlığı rahatsızlık vericiydi.

    Kurgunun postacısı ve seslendiricisi konumundaki DEM parti ve bağlaşıkları her fırsatta Öcalan dediler, başka bir şey demediler

    Kurguyu yeni yılla birlikte boyutlandırmak isteyenler Diyarbakır’da Öcalan’a özgürlük mitingi yapılacağını duyurdular.

    Bu duyuru toplumu sarsıcı etki yarattı.

    Toplumsal tepki bir grup yurtseverin mitingin yasaklanması istemli başvurusuyla (Avukatlar İsmail Çevik, İsmail Sami Çakmak, Ömer Faruk Eminağaoğlu, Selçuk Ulusoy ile Seyfeddin Çelik ve Suay Karaman Cumhurbaşkanlığı’na, İçişleri Bakanlığı’na ve Diyarbakır Valiliği’ne planlanan mitingin yapılmasına izin verilmemesi için dilekçe verdi) ete kemiğe büründü.

    Yılın ilk gününde gelen haber sevindirdi.

    DEM parti amaca ulaşıldığına vurgu yaparak hava koşulları gerekçesiyle mitingin ertelendiğini duyurdu. Amaca ulaşıldığı nitelemesi geri adım atmıyoruz olarak okunmalı. Çekindik de erteledik diyemeyeceklerine göre.

    Bu gelişme açılım sürecine tutkuyla bağlı olan kurucu parti için işaret fişeği olmalı.

    Siyaset kurumundaki aymazlık ve duyarsızlık bir yana eli kanlı katile önderlik sunan açılımın toplumsal düzlemde en küçük destek bulamadığı anlaşılmış olmalıdır.

    Hiç gereği ve somut gerekçesi olmadan açılım başlatmanın anlamsızlığı ortaya çıkmıştır.

    Bu açılımın da önceki gibi duvara çarpacağını öngörmek abartı olmayacaktır.

    Masanın devrilmesi uzak değildir.

    Masanın devrildiği gün bayramımız olacaktır!

    Kurucu partinin bu gelişmeyi doğru okumasını ve ona göre tutum almasını beklemek en doğal hakkımızdır.