• Atatürk’ü sevmeyenler daha doğrusu onun tarihe geçen varlığından rahatsız olanlar için zor günlerden biridir 18 Mart. Çanakkale kahramanlığını dillerine dolarlar da Atatürk demekten kaçınırlar. Evliyalar, doğa üstü varlıklar ve onlara eşlik eden başkaları var güçleriyle iş başındadır.

    Güneş balçıkla sıvanamayacağı gibi Çanakkale de Mustafa Kemalsiz Çanakkale de olmaz, olamaz.

    Askerine “ben size ölmeyi emrediyorum diyebilip, karşılık alabilen” Mustafa Kemal’in adının Çanakkale’den silinmesi olanaksız olduğu gibi, silmeye çalışmanın da hoşgörülemez bir vicdansızlık ve aymazlık olduğu kuşkusuzdur.

    Çanakkale’de bir yandan Milli Mücadele’nin önsözünün yazılmasını sağlayan Mustafa Kemal Paşa Çanakkale’deki eşsiz başarısıyla Milli Mücadele’nin birincil destekçisi Sovyet Rusya’ya yaşam sunmuş oluyordu.

    Tarihi değiştiren bu önemli başarının kendi topraklarında dışlanması, yok sayılması karşısında sözü düşmana bırakmak en iyisi.

    Mustafa Kemal Paşa Büyük Savaş sonrasında İstanbul’a döner.

    Pera Palas’ta kaldığı sırada işgal ordusunun İngiliz komutanlarının dikkatinden kaçmaz Paşa’nın oradaki varlığı.

    Çanakkale başarısıyla ilgili bilgi almak isterler.

    Masalarına çağırdıkları Mustafa Kemal’den aldıkları yanıt anlamlıdır.

    “Ben ev sahibiyim, sizlerse konuk! Sizilerin benim masama gelmeniz doğru olacaktır!”

    İstanbul’a ayak bastığı 13 Kasım 1918’deki “Geldikleri gibi giderler.” sözünün gereğidir verdiği bu karşılık.

    Mustafa Kemal’in masasına gelen İngiliz komutanların ilgi duyduğu konu Çanakkale’de elde ettiği başarıdır. Başlangıçta istekli olmasa da Mustafa Kemal peçete üzerine yaptığı çizimle özetler başarısını.

    Aradan yıllar geçmiştir.

    Cumhuriyet kurulmuştur.

    Devrimler tek tek yaşam bulmuştur.

    Kaçınılmaz son Mustafa Kemal Atatürk’ü yalnız bizden değil insanlıktan da ayırmıştır.

    21 Kasım 1938’de Ankara’da yapılan uğurlama törenine, 1925’te mareşal olan Lord Birdwood İngiltere adına katılmış ve savaş alanında 3 kez yenildiği Mustafa Kemal Atatürk’ü rahatsızlığı nedeniyle ayakta durmakta güçlük çekmesine karşın asasına ve yanı başındaki koltuğa yaslanarak ayakta uğurlamıştır.

    Mareşal Birdwood Ata’yı uğurluyor…

    Savaşta yenilmesine karşın barışta karşıtına saygı duyan İngiliz generali nerede?

    Varlıklarını borçlu oldukları Mustafa Kemal Atatürk’ü yok sayan içimizdeki düşmanlar nerede?

    Sizce kim daha dürüst?

    Kim daha soylu?

    Çanakkale’de toprağa düşenlere, kanıyla utkuya katkıda bulunanlara ve elbette bu başarıda aslan payına sahip Mustafa Kemal Atatürk’e sonsuz saygıyla…

  • Veryansıntv’deki TTB Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı’yla ilgili yazıyı okuyunca belleğime çivilenmiş olaylardan birisi canlandı.

    https://www.veryansintv.com/ttb-baskani-sebnem-korur-fincanci-firari-fetocunun-yayinina-cikti/

    Yazıya konu FETÖ bağı pek çok okuru şaşırtabilir. Şaşırtmasın!

    Solcu olup da FETÖ’yle bir şekilde bağı olan, hiç değilse yakınlık kuranlar hatırı sayılır çokluktadır. Hele, içinde bulunduğumuz dönemde bu yakınlığın hiç olmadığı kadar yoğunlaştığı açıktır.

    Gelelim canlanan anıma!

    Tarih 1 Kasım 2014.

    Yer Ankara.

    O sırada İzmir Tabip Odası TTB Büyük Kongre Delegesiyim. Görevim TTB olağan ya da olağanüstü genel kurullarına İzmir Tabip Odası adına katılmak.

    Ekim ayında TTB’den gelen yazıyla 1 Kasım’daki Olağanüstü TTB Büyük Genel Kurulu’na (65. Genel Kurul) çağırıldık. Oysa 6 ay önce seçimli genel kurul yapılmıştı. TTB’ye egemen olan anlayışı yakından tanıdığımız için “bu işte bir bit yeniği var” diye mırıldandık. Diğer yandan da, görev görevdir deyip Ankara’nın yolunu tuttuk. Serin bir Ankara gününde genel kurul başladı. Olağanüstü genel kurulun gerekçesi ve dolayısı ile gündemi üye aidatlarında değişiklik yapılmasıydı.

    Çok geçmeden görünürde bu ama gerçekte başka nedenle Ankara’ya getirildiğimizi anladık.

    Meğer 1 Kasım “Dünya Kobani Günü”ymüş. Ünlü yazar Noam Chomsky ve Nobel Barış ödüllü Adolfo Perez Esquivel’in de aralarında bulunduğu çok sayıda tanınmış kişinin 1 Kasım’ı Dünya Kobani Günü olarak belirlediklerini böylelikle öğrendik.

    Asıl gündem maddesiyle ilgili görüşmeler ve tartışmalar sürerken gizli gündemin önümüze gelmesi gecikmedi. Dünya Kobani Günü nedeniyle Ankara’da da bir yürüyüş düzenlenmiş. Genel Kurul’a sunulan bir önergeyle genel kurulun bu yürüyüşe desteği ve temsilci düzeyinde de olsa katılım istemi dile getirilmekteydi.

    Toplanma nedeni bir yana bırakılarak bu derin konu üzerinde konuşulmaya başladı. Elbette şiddetli tartışmalar da yaşandı. Ülkenin dört bir yanından hekimliği ilgilendiren bir konuda olağanüstü genel kurula çağırılan onlarca hekim dağları aşan kendi sorunlarını bir yana bırakıp Kobani’ye destek verip vermemeyi tartıştı. Oy çokluğuyla istenen karar çıkartıldı. Bu kararı çıkartanlar için utkuya ama TTB tarihi için kara lekeye eşdeğer bir sayfa eklenmiş oldu böylelikle.

    Kobani bu kuruluşa çeyrek yüzyılı aşkın süredir egemen olan anlayışa ilişkin şifrelerden yalnızca birisidir. Bu ve benzeri pek çok şifre vardır. Hepsini yazmak bu yazının sınırlarını fazlasıyla aşacağı için bir başka örnek vererek bu konuyu sonlandırmış olalım.

    TTB genel kurullarında yapılan konuşmaların başka dillere eşzamanlı çevrilmesi önerisine bile tanıklık etmişliğim oldu. O başka dillerin ya da dilin hangisi olduğunu kestirmeniz hiç güç olmasa gerek.

    Sekiz yıl önceki bu olayı anımsamış olmam kimilerini şaşırtabilir. O günkü yöneticilerle bugünküler bir mi diye soranlar çıkabilir.

    On yıl süreyle beş dönem boyunca İzmir Tabip Odası’nda çeşitli görevlere seçildim. Dolayısı ile TTB’yi ve ona egemen olan anlayışı yakından görme ve tanıma fırsatı yakalamış oldum. Bu tanıklığa dayalı olarak hekim meslek kuruluşu TTB’nin adı çok da duyulmamış grupçukların denetimi altında olduğunu ikilemsiz söyleyebilirim.

    Farklı adlara ve söylemlere sahip bu grupçukları Türkiye düşmanlığı ve etnik bölücülük paydasının bir araya getirdiğini altını çizerek eklemekte yarar görürüm.

    Geçtiğimiz günlerde tıp bayramı kutlandı. Bu bayrama ilişkin gündem bir hafta öncesinden Cumhurbaşkanı’nın kamudan ayrılan hekimler için söylediği “Giderlerse gitsinler!” sözüyle erkenden oluşmuş oldu.

    Bu arada, TTB’nin bu kez de öncekilerde olduğu gibi etkisiz ve edilgen bir duruş içinde olduğu görüldü.

    Varlık nedeni hekimleri ve hekimliği bir yana bırakıp kuruluşunda Tıbbiyeli ruhunun katkısı kuşkusuz olan Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğini ve dirliğini hiçe sayanlarla kol kola girebilen yönetim anlayışı bırakınız toplumunkini üyelerinin güvenini bile kazanamaz.

    Son günlerin bir başka önemli gelişmesi bu saptamamızı doğrular niteliktedir.

    Çok değil birkaç ay önce kurulan 3 hekim sendikası kısa süre içinde 50-60 binli üye sayılarına ulaşmış durumdadır. Bu durumun Türkçeye çevirisi hekimlerin yasayla kurulmuş meslek kuruluşuna güvenlerinin olmadığı, inançlarının kaybolduğudur.

    Silahlı terör örgütü uzantılarıyla kol kola girebilenlerin, FETÖ eğilimlilerle yan yana gelmelerinde şaşırılacak bir durum yoktur.

    Hemen her dönemde yöneticiler değişmekte, dolayısı ile yeni adlar göreve gelmektedir. Ancak, adlar değişse de eğilimler ve gizli gündemler şaşmaz şekilde varlığını sürdürmektedir.

    Buraya kadar yakınma yazısı yazmış oldum.

    Çözüm ne diye soracak olanlara da karşılık vererek bağlayalım yazıyı.

    Türk Tabipleri Birliği illerdeki tabip odalarının çatı kuruluşudur. Tabip odalarında oluşan eğilim TTB’ye yansımaktadır. Tabip odalarına özel hekimlik alanında etkinlik gösteren hekimlerin üyeliği zorunluyken kamuda çalışanlar için böyle bir zorunluluk yoktur. Dolayısı ile TTB sırf bu düzenlemeyle hekim kitlesinin katılımından uzak bir yapıdır.

    Üye olanların da ancak % 20-30’u seçimlere katılmakta tabip odaları yöneticileriyle TTB yönetimini belirleyen delegeleri seçmektedir. Katılımsız seçimlerle belirlenen kişi ve grupçuklar göreve getirilmiş olmaktadır.

    Çözüm açıktır.

    • Tabip odalarına inadına üye olmak!
    • İnadına seçimlere ve başka çalışmalara katılmak!
    • İnadına etnik bölücü ve Türkiye düşmanı eğilimleri görevden uzaklaştırmak.

    Çok zor değil böyle davranmak.

    Ama, hekimlerin 30 yıldır TTB’ye egemen olan anlayış tarafından bezdirildiği ve kendi meslek kuruluşlarından bilinçli şekilde uzaklaştırıldığı da yadsınmaz gerçek.

    Bu sorunun çözümü Türkiye’nin başındaki bir derdi eksilteceği gibi hekimlerin, hekimliğin ve sağlık ortamının önemli kazanım sağlaması anlamına gelecek.

  • Hiç olmazsa bugün rahat ederiz diye düşünmüştüm. Olmadı, olamadı.

    Bir hafta önceki sözel şiddetle yetiniriz diye düşünürken…

    Yer İstanbul Taksim Meydanı.

    Sayıları 2 elin parmakları kadar ancak olan bir öbek hekim.

    14 Mart’ta Cumhuriyet Anıtı’na çelenk sunmak için oradalar.

    Çelenk sunumu sonrası taş çatlasa birkaç söz söyleyip dağılacaklar.

    Çoğunluğu tabip odası yöneticileri.

    Onlara eklenen ak saçlı kıdemli meslektaş.

    Adı bende saklı.

    Yaşı 89. Bir ulu çınar. Ununu eleyip eleğini asmış olsa da gerçek Cumhuriyet yurttaşı olmaktan  kaynaklı alışkanlıkla bu zor günlerde bir şeyler yapma çabasında.

    Oradaki varlığı bile çok şey ifade ediyor.

    Türk polisi kes(k)in bir buyruk almış belli ki.

    Cumhuriyet Anıtı’nı hekimlerden korumaya ant içmiş. Cumhuriyet Anıtı bahane elbette.

    Korumaya çalıştıkları kendileri.

    8 Mart’taki “Giderlerse gitsinler!” salvosuna bugün polisin fiziksel tutumu eklenince kara bir güne bir başkası eklenmiş oldu.

    Ak saçlı kıdemli Tıbbiyeli polisin itmesiyle yere düştü.

    Yalnızca adı bende saklı büyüğümüz değildi yere düşen!

    Aynı zamanda hekimlikti, hekimliğin saygınlığıydı. Gerekirse yerlerde sürükleriz mi demek istediler? Bilemedim!

    Toplumumuzda bir şekilde varlığını koruyan babası, dedesi yaşındaki büyüğüne saygı duygusu da belli ki “emir demiri keser” anlayışına kurban edilmişti.

    Bir hafta içinde ikinci derin yaradır bu biz hekimlerin gönlünde açılan.

    Yaşa, başa, bilgiye, birikime ve deneyime saygının tarihe karıştığına tanıklık etmek kadar iç karartıcı başka şey yaşar mıyız bilemiyorum.

    Belli ki örselemeyi, incitmeyi ve kabalığı sürdürecekler.

    Geçen hafta devletin doruğundan gelen sözel kükreyişin bugün Taksim meydanında polis kaynaklı itiş kakışla ete kemiğe bürünmesi karşısında…

    Hekimlere yönelik şiddet tepeden tırnağa ilerleyen bir kimlik mi kazanıyor sorusunu getirdi aklıma.

    “Giderlerse gitsinler”  “Düşerlerse düşsünler”le taçlandırıldı.

    Yazıklar olasun!

    Not : Bu yazıya konu olan meslektaşımı tanıyorum. Olaya ilişkin olarak sosyal medyada bolca paylaşılan görseli de kimliğini de saklı tutuyorum. Özellikle, görseli paylaşmaya ne elim ardı, ne de gönlüm elverdi.

  • “Türk toplumu son 150 yıldır bir troika tarafından ileri çekildi. (ya da ileriye çekilmeye çalışıldı) Bu, HARBİYE, TIBBİYE, MÜLKİYE üçlüsüdür. Atatürk Samsun’a çıkarken bile yanında onlardan temsilci vardı.”

    (Metin Toker, Gazeteci-Yazar)

    Mustafa Kemal Paşa Bandırma vapuruyla Samsun’a çıktığında ona eşlik eden 50 dolayındaki vatanseverden 3’ü Tıbbiyeliydi.

    • Dr Refik (SAYDAM)
    • Dr İbrahim Tali (ÖNGÖREN)
    • Dr Behçet Adil (FEYZİOĞLU)

    Bir hekim ve kendisini Tıbbiyeli sayan kimse olarak kuşkusuz onur ve gurur duyabilirim Metin Toker’in bu saptamasıyla. Ancak, bir gerçeği de göz ardı edemem. Harbiyelilere ve Mülkiyelilere Tıbbiyelilerin eklenmiş olması rastlantıyla açıklanamaz.

    Osmanlı savaş alanında yenildikçe ve her geçen yıl toprak yitimine uğradıkça çareler aramaya başladı. Doğal olarak bu olumsuz gidişe son vermek için HARBİYE-TIBBİYE-MÜLKİYE üçlüsü bu amacın ürünleri olarak girmiş oldu yaşamımıza.

    Osmanlı’da XVIII. yüzyılın son çeyreğinde Kara ve Deniz mühendishaneleriyle başlayan laik ve çağdaş eğitim kurumlaşmasına XIX. yüzyılda HARBİYE, TIBBİYE ve MÜLKİYE eklendi. Başka deyişle bu okullar ülkenin çağdaşlığa açılan pencereleri olma işlevini de üstlendi.

    Çağdaşlaştırılan ordu yapısının çağdaşlaştırılmış bir askersel sağlık anlayışını zorunlu kılması 14 Mart 1827’de modern tıp okulunun açılmasını kaçınılmazlaştırdı.

    Bu okuldan yalnızca doktor yetişmedi. Buradan yetişenlerin önemli çoğunluğu aynı zamanda TIBBİYELİ oldular.

    Saygıyla anmış olalım.

    Mümtaz Soysal, “Tıbbiyelilikte ülkeye sahip çıkma kokusu vardır” sözleriyle tanımlar ülkenin bu vatansever damarını.  

    Başından başlayarak Tıbbiyeliler Mümtaz Sosyal’ı doğrulayan bir duruş içinde oldular.

    XIX. yüzyılın ikinci yarısında Tıbbiyeliler Türkçe savaşımıyla başladılar işe. Böylelikle Fransızca verilen tıp eğitimine ve öğretimine Türkçe’yi egemen kılma yolunda büyük bir savaşım verdiler. Bu savaşımı uzun uğraşlar sonucu hazırladıkları tıp sözlüğü aracılığıyla utkuyla taçlandırdılar.

    Tıbbiyelilerin Türkçe tutkusunun ürünü : Tıp Sözlüğü (1901 basımı), (Ceyhun Balcı kütüphanesi)

    Bilindiği gibi XX. yüzyılla birlikte Hasta Adam Osmanlı hızla yok oluşa giderken Tıbbiyeliler Trablusgarp’tan başlayarak, Balkan Savaşları’nda, Birinci Dünya Savaşı’nın Sarıkamış ve Çanakkale başta olmak üzere tüm cephelerinde kanlarını ve canlarını vermekten kaçınmadılar.

    Yeri gelmişken anımsatmakta yarar var.

    Birinci Dünya Savaşı’nda henüz doktor diploması almamış ama çoktan Tıbbiyeli olmuş tıp öğrencileri de silah altına alınmıştır. Sayıları 750 dolayındadır bu durumda olanların. Ne yazıktır ki yarısına yakını vatan toprağını savunma uğruna şehit olmuşlardır.

    Türklerin Trablusgarp’ta başlayan, Balkan bozgunuyla süren ve Birinci Dünya Savaşı’yla sonlanan acıklı yıkımı kara yazgımızın üstesinden gelineceği Milli Mücadele’yle sürdü.

    Milli Mücadele’ye geçmeden önce 14 Mart’ın bugün bayram olarak kutlanmasını borçlu olduğumuz önemli olaya da değinelim.

    14 Mart 1919. İstanbul işgal altında. İstanbul’daki Tıbbiyeliler Osmanlı’da çağdaş tıp öğretiminin başladığı gün anısına düzenlenen 14 Mart kutlamasını işgal kınamasına dönüştürdüler. Savaşlarda toprağa düşmeyip de sağ kalanlar bu kez bedenlerini vatana siper etme yürekliliğini gösterdiler.

    Samsun’da başlayan Milli Mücadele’nin hemen her aşamasında Tıbbiyeliler eksik olmadı.

    Sivas Kongresi’nde “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” diye haykırarak mandacılara karşı Mustafa Kemal Paşa’ya eşsiz destek veren Tıbbiyeli Hikmet’i (Boran) unutabilir miyiz?

    İzmir’de geçen 4 Eylül’de açılan Tıbbiyeli Hikmet (Boran) (1901-1945) Anıtı. Tıbbiyeli Hikmet (Boran) Türkçe ustası sunucu Orhan Boran’ın babasıdır. Torun Boran da dedesinin izinden yürüyen bir Tıbbiyelidir.

    Milli Mücadele için Anadolu’ya geçen kimi Tıbbiyeliler İstanbul’dan ayrılırken yanlarında mikrop tüpleri de getirmişlerdir. Bu bilgiye şaşıranları hemen aydınlatalım. Tıbbiyeliler askerimiz cephede canını dişine takıp ülkeyi işgalden kurtarmaya çalışırken, cephe gerisinde kısıtlı olanaklarla yanlarında getirdikleri mikroplardan aşı geliştirmekle kalmamıştır. Ürettikleri aşıları kendilerinde deneyerek ilk nitelik denetimini tamamlamışlardır.

    Milli Mücadele’nin utkuyla tamamlanmasıyla Tıbbiyeliler bu kez kuruluş ve devrimler sürecinde tüm varlıklarıyla yer almışlardır.

    Silahlı savaş biter bitmez bir başka savaş başladı Türkiye’de. Yoksul, yoksun, savaşlarla kırılmış ama aynı zamanda hastalıklı Türk toplumunun sıtmayla, veremle, trahomla, frengiyle savaşının da öncüleri olma onuruna erişti Tıbbiyeliler.

    Dr Reşit Galip, Köycülük akımı içinde yer alarak hekimlik yaparken, gerektiğinde hiç ikilemsiz Milli Mücadele’ye katılmıştır. Darülfünun’dan Üniversite’ye geçişin de mimarı olarak da adını tarihe altın harflerle yazdırmıştır.

    1961 Anayasası ile toplumcu hekimlik boyutu belirginleşen ülkemiz sağlık anlayışı bu kez Nusret Fişek önderliğinde yol aldı.

    Türkan Saylan öncülüğündeki lepra savaşımına eklenen karanlıkla savaş ve kızlarımızın ışığa kavuşturulma çabaları nasıl unutulur?

    Bu yazının sınırlarını fazlasıyla aşacak sayısız örnek vermek olası. Başka pek çok çarpıcı ve etkileyici örneği ilgilisinin araştırmasına bırakarak güncelle noktalayalım.

    Her 14 Mart’ta devletimizin başındakiler hekimlerle ve hekimlikle ilgili bir şeyler söylemeyi görev sayarlar. Çoğu zaman içi boş ve yasak savmaya eşdeğer olsa da bu ve benzeri söylemlerin hiç olmazsa incitici olmaması geleneği vardı.

    Bu yılki 14 Mart söylemi 1 hafta önceden düştü gündeme.

    “Giderlerse gitsinler!” sözleri Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıktı. Belli ki, kamu sağlık ortamından ve hatta ülkeden kopan hekimlerin çokluğu Cumhurbaşkanı’nı kaygılandırmış. Kaygılanmakta haksız değil ama kaygı verici bu gelişmeye verdiği sözel tepki çok daha kaygılandırıcı oldu. Bu sözün bırakınız Tıbbiyelilere söylenmesini bu topraklarda yaşayan her hangi bir vatandaşa söylenmesi de ürpertici değil midir?

    “Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz!” diyerek hekimleri onurlandıran, gururlandıran, 1925’teki ilk Milli Türk Tıp Kongresi’ne Başbakan İsmet İnönü’yle birlikte katılan Mustafa Kemal Atatürk’ü anımsamazlık edemezdik.

    Tıbbiye ve Tıbbiyelilik ruhu 200 yıla yaklaşan onurlu geçmişinin en kara gününü 8 Mart 2022’de yaşadı.

    “Giderlerse gitsinler!” sözünün açtığı derin yaranın iyileştirilmesini hekimlerin başarması çok kolay görünmüyor.

    Hiç bir olumsuzluğun 14 Mart Tıp Bayramı’nın Kutlu olmasına engel olamayacağı bilinciyle…

  • Gazeteci Süleyman Nazif işgal İstanbul’unda 8 Şubat 1919’da Fransız general Franchet d’Esperey’in atlı zafer geçidini bir gün sonraki HADİSAT gazetesinde KARA BİR GÜN olarak betimleyen yazının yazarı. Elbette karşılıksız kalmaz bu yaptığı. Malta sürgünü olur. Onurla, gururla.

    Dünden önceki gün (08.03.2022) günlerden pembeydi. Yılda bir gün olsun kadınlarımıza sevgi, saygı ve şükran sunma yarışının yapıldığı gündü.

    Biz hekimler için Cumhurbaşkanı’nın “Giderlerse gitsinler!” sözüyle KARA BİR GÜN’e dönüştü. Kara günler kitabımıza bir kapkara bir sayfa daha eklendi böylelikle.

    Hekimlerin özlük haklarına ilişkin arayışları küresel salgınla birlikte güçlü beklentiye dönüştü. Öyle ya, “ben bu hekimlere iğne bile yaptırmam” diyenin “balkon alkışı” sunduğunu gördük. Zor günlerin zorunluluğuydu kuşkusuz bu “sıcak” sunum. Her şeye karşın bir aşama, ilerleme olarak da algılandı bu görüntü.

    Kara güne dönersek!

    “Bu hekimlerin gözünü doyuramazsınız, hepsi de paragözdür.” Sözünün farklı bir sürümüydü işitilen. İlk işitişte kulağa hoş gelse de bu sözün “çoklu aylık çağı”nda edilmesi ve bu çağı açanlarca söylenmiş olması ilginç bir çelişki olarak tarihteki yerini aldı.

    Diğer yandan, “giderlerse gitsinler” meydan okumasının içini dolduran “asistanlarla yola devam ederiz” sözü işitildi. Son günlerde “hekimler malpraktis baskısından kurtarılacak” söylemlerinin arttığı anımsandığında “acaba bu düzenlemeyle asistanlarla yola devam etmenin altyapısı mı oluşturuluyor” sorusu geldi akıllara.

    Daha bitmedi!

    Dışarıdan gelecek hekimlerle de boşluğu doldururuz sözleri ister istemez acı gülümsemeye neden oldu çoğu hekimde ve yurttaşta.

    Dışarıdan Türkiye’ye gelmek için can atanlar asgari ücretten hallice dolgun(!) ücretler için mi, sağlık ortamında hiç eksik olmayan her türden şiddetle bir an önce tanışmak için mi yoksa emekli olduktan sonra bile sunulan çalışma fırsatlarını değerlendirmek için mi ülkemize sular seller gibi akacaklar? (Bu sözlerin edildiği güm Sağlık Bakanlığı 65-72 yaş arası hekimlere kapılarını yeniden açtığını müjdelemişti) Emekli hekim aylığının HUZUREVİ giderini karşılamaya yetmediğini ekleyelim.

    Gel de bu can alıcı soruları aklına getirme!

    Pembe gün karardı!

    Onur ve gurur kırıcı bir kara güne dönüştü.

    Şimdilik çok dillendirilmeyen ve belki de akla bile getirilmeyen bir başka önemli ayrıntı hekimleri ve ondan da kötüsü hekimliği aşağılayan söylemlerin sağlıkta şiddeti özendirmesi olasılığıdır.

    Bu denli değersiz, itilip kakılmaya açık bir meslek öbeğinin saldırganlığa açık hale getirilmesi ve hatta bu saldırganlığın yüreklendirilmiş olması bugün olmasa bile yakın gelecekte çok daha yıkıcı sonuçlara yol açabilme olasılığı yönünden akılda tutulmalıdır.

    Özlük haklarımızın iyileştirilmesi bir yana bu sözlerin ardından son yıllardaki karabasanımız olan şiddetin katlanarak artması da şaşırtıcı olmayacaktır.

    Cumhurbaşkanının hekimleri boy hedefi yaparken parasal kazanç üzerinden göndermede bulunması da kuşkusuz rastlantı değildi. Toplumun bu bağlamdaki duyarlılıklarından yararlanma amaçlıydı.

    Bu durumda sormaktan kaçınamam.

    “Her yılın sonunda asgari ücret ne kadar olacak” diye sorgulayanlar da mı “paracı, maddiyatçı” sayılacak?

    Elbette, her şeyin başında gelmez parasal kazanç.

    Ama, hakça bir parasal kazancın sorgulanmadığı, dile getirilmediği bir özlük hakkından söz edilebilir mi?

    Bu soruya “evet” yanıtı verenlerin içtenliğine kuşkuyla yaklaşılacağı da tartışmasızdır.

    Hekim olmak kolay değil. Orta öğrenimi bitirenlerin en üst dilimindeki başarım hekim olmanın önde gelen koşulu.

    Durum bu kadar açık ve ortadayken diplomalı olmayı aşağılamak ve bu yolla diplomasızlığa övgüler dizmek toplumun bir kesiminin ilgisini çekebilir, gururunu okşayabilir ve hatta oy da kazandırabilir.

    Bildiğim bir şey varsa ülkemizi yönetenlerin her bir yurttaşa hoyratlıktan uzak, özenle ve sevgiyle yaklaşması gereğidir.

    Ne hekimler, ne mühendisler, ne hukukçular, ne emekçiler, ne de çiftçiler ve ne de aklınıza gelebilecek her kesimden uğraş sahipleri Türkiye’den uzaklaşmaya zorlanmamalı.

    Sıfatı Cumhurbaşkanı olsa da hiç kimsenin birilerine “giderlerse gitsinler” deme hakkı yok.

    Ülkede kalmak ya da ülkeden gitmek bireylerin özgür seçimine bağlı bir durum. Bir başkasının zorlamasına değil.

    Ülkemizin her bireye gereksinimi var.

  • Savaşın haklısı da haksızı da acı, gözyaşı ve kan üretir. Bu yanıyla insani sorunlara yol açar. Ama, bu durum savaşa neden olan kökteki gerekçeleri sorgulamaya, olaya farklı yönlerden bakmaya engel olmamalıdır.

    Ukrayna’da savaş başlarken Putin’in Ukrayna’daki Neonazi etkinliğine göndermede bulunduğu anımsanacaktır. Ukrayna’da aynı zamanda Neonazilere karşı da savaşım içinde olacağız sözleri ilk bakışta kendi tutumuna geçerlilik kazandırma yaklaşımı olarak da algılanmış olabilir.

    Veryansıntv’de görselleriyle birlikte yer alan haber bu durumun gerçekliğini doğrulamıştır.

    https://www.veryansintv.com/ukrayna-askerinin-gogsundeki-sembolu-nereden-hatirliyoruz/

    Ukrayna’da II. Dünya Savaşı’nda işgalci Nazilerle işbirliği damarı olduğu bilinmeyen durum değildir. Stalin’in yanlış tarım politikaları sonucu milyonlarca insanın açlıktan yaşamını yitirmiş olmasının savaşla birlikte Ukrayna’ya gelen Nazilerin kurtarıcı olarak görülmesi sonucunu doğurmuş olabileceğini söyleyenler de vardır. Kuşkusuz doğruluk payı vardır bu saptamanın. Ama, açlık sorunuyla baş başa kalan milyonlarca Ukraynalının anayurt savaşında Nazilere karşı verilen haklı savaşta kanlarını ve canlarını verdikleri de unutulmamalıdır.

    Dünyadaki hemen her gelişme ya da olay için şuculuk buculuk ekseninde düzeysiz tartışmalar yapılır oldu. Olayların önünü sonunu gözetmeyen bu türden içeriksiz yaklaşımların önü ancak bilgiyle ve belgeyle alınabilir.

    Bu bağlamda işe Neo Nazi Azak Taburu’nu tanıyarak başlamakta yarar var.

    Azak Taburu, Ukrayna’nın doğusundaki Rusya’ya yakınlık duyan Donbass bölgesinde 3.000’i çocuk 14.000 kişinin ölümünden sorumlu tutulmaktadır.

    Zelenski, iktidarının başında uluslararası anlaşma (Minsk) gereğince Azak Taburu’ndan “silah bırakma” isteğine öfkeli ve kararlı bir geri bildirim alır. Azak Taburu’nun bu çıkışı geçici değildir. Böylelikle Fransa ve Almanya’nın da imzası olan Ukrayna-Rusya arasındaki Minsk Antlaşması da çiğnenmiş olur. Yapılan çağrıya kulak tıkayan Neo Nazi Azak Taburu belki de onlara biçilen rol gereği Rusya-Ukrayna gerginliğinin tırmanmasında önemli işlev görmeye kararlıdır.

    Azak Taburu : Hiçbir şeyi saklama gereği duymamışlar[1]

    Zelenski’nin Neo Nazi işbirlikçiliği suçlamalarına “Yahudi kökenim böyle bir işbirliğine nasıl izin verir?” doğrultusundaki karşılığı da bir kenara not edilebilir. Ancak, hem Zelenski hem de Azak Taburu’nun sırtını dayadığı emperyal güç anımsandığında bu çelişkili gibi görünen durumu kavramak kolaylaşabilir. Anlaşıldığı kadarı ile Zelenski’nin Yahudi kökeni Neo Nazi işbirlikçiliği konusundaki duruşunu gölgeleme amaçlı “halkla ilişkiler” aygıtı olarak kullanılmaktadır. Resmin bütününe bakıldığında ne Zelenski’nin ne de Azak Taburu’nun tümüyle kendi istençleriyle davranmadığı anlaşılacaktır. Yukarıdaki görsel bu düşüncemizi doğrulayan somut belge olarak görülebilir.

    Diğer yandan, Zelenski’nin önde gelen destekçilerinden Yahudi kökenli oligark Igor Kolomoisky’nin de Zelenski-Azak Taburu yakınlaşmasında önemli etkisi olduğu bilinmektedir. Azak Taburu’nun önemli destekçileri arasında da adı geçmektedir Kolomoisky’nin. Ukrayna Ulusal Muhafızlarıyla bütünleşmiş görüntü veren Azak Taburu Donbass’ta Rus ayrılıkçılığıyla çatışmaya giren bir oluşum olmanın ötesinde Rus ayrılıkçılığıyla etiketlediği insanlara yönelik saldırganlıkla da özdeşleşmiştir..

    Unutmadan ekleyelim. Zelenski-Kolomoisky yakınlığının parasal ilişkilerine ilişkin kanıtlar Pandora Belgeleri’yle de doğrulanmıştır.

    Azak Taburu’nun Ukrayna’daki savaşta stratejik öneme sahip Mariupol kentinde etkili olduğu ve savaştan önce bu kentin denetimini elinde tuttuğu bilinmektedir.

    Yazıda Zelenski’nin Azak Taburu’na silah bırakma çağrısından söz etmiştik daha önce. Bu çağrıya yanıt alamayan Zelenski Azak Taburu’nu ve benzer Neo Nazi oluşumlarını görüşmeye de çağırmıştır. Masada yanı başında oturanlardan birisi de Neo Nazi eğilimi açık olan C 14 çetesi önderi Yevgen Karas’tır. C 14’ün anlamına gelince. Karas 14 sayısını Amerikalı Neo Nazi David Lane’in 14 sözcükten oluşan şu sözlerinden esinlenmiştir.

     ““We must secure the existence of our people and a future for white children.” (Halkımızın varlığını ve “beyaz” çocuklarımızın geleceğini güvence altına almalıyız.) (Tutumlu Türkçemiz 14 sözcükten oluşan tümceyi daha az sayıda sözcükle anlatmış)

    C 14 kamuya açık duyurularında kullanıma açık olduğunu ifade etmekten çekinmemiştir. Düşmanlarımız bizden korksun sözleriyle gözdağı vermekte sakınca görmemiştir. Karas’ın “öldürmek bizim için eğlencedir” sözleri ürpertici olduğu kadar ibretliktir.

    Reuters’a göre 2018 yılında Kiev’in eski boksör belediye başkanı C 14’le Kiev belediye sınırları içinde koruma görevi anlaşması bile imzalamıştır. Yine bildirildiğine göre C 14 önderliğinde Kiev garından Romanların sürülmesi amaçlı saldırılar bile gerçekleştirilmiştir. Şu günlerde savaş kaynaklı insani sorunları özellikle öne çıkartan Batı basınının o zaman bu önemli sorunu görmezden gelmiş olması da bir başka ilginç durumdur.

    2019’da uyarıyla başlayan, masaya oturmakla süren Zelenski-Neo Nazi ilişkilerinin hızla bağlaşıklığa dönüştüğü görülmektedir.

    Bu bağlamdaki bağlaşıklıkta hızını alamayan Zelenski, Donbass’ta etkinlik gösteren ve Ukrayna ordusuna yardım eden Halkın Ordusu milis güçlerine parasal yardımda bulunan Ukrayna milli takımı futbolcusu Roman Zolzulya’ya yönelen Nazi nitelemelerine göğsünü siper etmekte sakınca görmez.

    2021 yılı sonunda ise Ukrayna’nın tanınmış aşırı milliyetçi militanlarından Dimitro Yarosh Ukrayna Silahlı Kuvvetleri danışmanlığına getirilir. Yarosh, ünlü Nazi işbirlikçisi Bandera’nın yolundan giden ve Ukrayna’yı Russuzlaştırmayı amaçlayan Sağ Sektör önderliğiyle de bilinir.

    1 Ocak 2015’te Kiev’de İkinci Dünya Savaşı Nazi işbirlikçisi Stepan Bandera’nın 106. Doğum yılı meşaleli kutlama yürüyüşü[2]

    Zelenski, Rusya’yla savaşa geri sayıldığı sırada bu kez Sağ Sektör komutanlarından Dimitro Kotsyubaylo’ya Ukrayna Kahramanı ödülü verir.

    Savaş başladıktan sonra 27 Şubat’ta, Ukrayna Ulusal Muhafızları’nın resmi twitter hesabından Azak Taburu’nun Ruslar adına savaşan Müslüman Çeçen askerler için kurşunlarını domuz yağına buladıkları bile yazılabilmiştir. Elbette, Batı borazanlığıyla yetinen kopyala-yapıştır medyasında bu gibi önemli haberlere rastlanamamıştır.

    Bu arada, Zelenski’nin Rus güçlerine karşı savaşmaları için hapishaneleri boşalttığı haberi düştü ortama.

    Azak Taburu’nun çatışmaların yoğunlaştığı Mariupol’den ayrılmak isteyen sivil halkı engellediği haberleri de cabası.

    Belgelerle desteklenen bilgilere göre Zelenski’nin Neo Nazileri uyarıyla başlayan serüveni çok uzun olmayan zaman aralığı içinde tutkulu bir bağlaşıklığa dönüşmüş durumdadır. İki taraf da yalnız değildir bu konuda. Ukrayna’yı Rusya’ya karşı savaşmaya yüreklendiren Batıllar bu bağlaşıklıktan birinci derecede sorumlu görünmektedir.

    Yazıyı bitirmişken rastladığım bir başka haber çok daha ilginçti. Bağlantısını paylaştığım yazıda Ukrayna’nın 2014’teki Maidan olayları sonrasında Neo Nazi etkisi altına girdiği ileri sürülüyordu. İddialı bir yazı ama perde gerisinde yaşananlar çözümlendiğinde ciddiye almaya değer bir durum olduğu kuşkusuz.

    https://www.globalresearch.ca/evidence-ukraine-been-run-nazis-since-february-2014/5772997

    Yazıya esin kaynağı olan bağlantı :


    [1] https://consortiumnews.com/2022/03/04/how-zelensky-made-peace-with-neo-nazis/

    [2] https://consortiumnews.com/2022/03/04/how-zelensky-made-peace-with-neo-nazis/

  • Her geçen gün tırmanan ve kabaran şiddet sağlığın önde gelen sorunlarından birisiyse diğeri de günden güne artan iş yüküdür. Yurttaş için sağlık hizmetine erişim zorluğu anlamına gelen bu durum başta hekimler olmak üzere sağlık çalışanları için bıkkınlık, dağları aşan iş çokluğuna yetişememe ve tükenmişlik anlamına da gelmektedir. Ayrıca, bu iş yükünün sağlık ortamındaki şiddeti besleyen önemli bir etken olduğunun da altı çizilmelidir.

    Sayısal verilere göre son 2 yılda 10.000 dolayında hekim kamu sağlık ortamından kopmayı yeğlemiş. Bu durumdakilerin 1400 kadarı ise kamudan ayrılmayı yeterli bulmamış ve ülkeden de kopmayı göze almış.

    Şu ana kadar saydığımız olumsuzluklar bile hekimlerin kamu sağlık ortamındaki hoşnutsuzluklarını ve mutsuzluklarını anlatmaya yeter de artar.

    Bu durum karşısında tüm hekimler kamudan ayrılamayacağına ve yurt dışının yolunu tutamayacağına göre sağlık hizmetinin birincil öğesi hekimlerin sorunlarını çözüme kavuşturmak en kestirme ve akılcı yoldur.

    Bu doğrultuda sonuç alınabilmesi için yönetimin bu sorunları görmesi ve olumlu yönde düzenlemeler yapması ilk akla gelen çözümdür. Hekimlerin gür sesle dile getirdiği istemler olmadan bu yolun işlemesi ve çözüm üretmesi hiç de olası olmasa gerektir.

    Her şeyden önce hekimlerin bir örgüte gereksinimi vardır. Ayrıca, bu oluşumun hekimlerin güvenini kazanmış olması da olmazsa olmazdır.

    Yaklaşık 70 yıl önce çıkartılan yasayla bugünkü yapısına kavuşturulan tabip odaları ve onların çatı kuruluşu Türk Tabipleri Birliği (TTB) gücünü yasadan alan meslek kuruluşu olarak hekimlerin güvenebileceği, gözü kapalı izinden gidebileceği kurumsal yapı olabilirdi.

    Otuz yıldır işgal altında olan Türk Tabipleri Birliği ve ona güç sağlayan büyük illerimizin tabip odaları her türlü uyarıyı görmezden ve işitmezden gelerek kurumu gerçek işlevinden kopartmıştır. Hekimlerin sorunları, TTB’ye egemen anlayışın içine saplandığı siyasi bataklıktan arta kalan zamandaki ilgi alanına indirgendiği için varlık nedenine odaklanma sorunu öne çıkmıştır. Bir türlü anlatılamayan ve anlaşılamayan nedenlere dayanan “etnik ayrılıkçı ve bölücü siyasetle iç içelik” bu önemli kurumun hem hekimler hem de toplum gözünde saygınlık aşınmasına uğraması sonucuna yol açmıştır.

    Hekimlerin sorunlarına sahip çıkması, hekimleri peşinden sürüklemesi beklenen kurumun içine düştüğü bu yürekler acısı durum bıçağın kemiğe dayandığı günümüzde hekimleri farklı çıkış yolu arayışına yöneltmiştir.

    Son aylarda kendini gösteren hekim sendikaları yükselişini bir dip dalgası olarak görmek hiç de yanlış olmaz. Ortamda varlığı bilinen 3 hekim sendikasının birkaç ay içinde 10 binlerle ifade edilen üye sayılarına ulaşması bir yandan TTB’den umut kesilmesine diğer yandan da tüm sağlık çalışanlarını kapsayan işkolu sendikacılığındaki hatalara bağlıdır.

    Bir bakıma “kendi göbeğini kesme” yaklaşımının ürünüdür de diyebiliriz hekim sendikalaşmasındaki bu ilgi çekici sıçramaya.

    Çok açıktır ki, hekim kamuoyu, dertlerini dert edecek, başka yorucu ve tüketici işlerle uğraşmayacak bir örgütlenmeye olan özlemini çiçeği burnunda hekim sendikalarına gösterdiği yoğun ilgiyle ortaya koymuştur.

    Bu yoğun ilgi uzun yıllardır varlık nedenine sırt çeviren, bununla da yetinmeyerek ülkemizin birliğine ve dirliğine karşı tutum alan siyasi örgütçüklerle kol kola girmekte sakınca görmeyen TTB’ye de yapılmış açık uyarıdır. TTB bu yoğun ilgi sonucu kendisini gösteren hekim sendikaları karşısında düştüğü durumu ivedilikle değerlendirmelidir. Bu hiç kuşkusuz aklın gereğidir.

    Ama, TTB’ye 30 yıldır egemen olan anlayışın bu değerlendirmeyi ve onun doğal sonucu olarak özeleştiriyi yaşama geçirme olasılığı çok yüksek değildir. Koskoca hekim meslek kuruluşunu son derece olumsuz siyasi amaçlar uğruna feda edenlerin “biz nerede yanlış yaptık” sorusunu sormaları çok da beklenen bir gelişme değildir.

    Diğer yandan sağlık işkolunda etkinlik gösteren kamu çalışanları sendikalarının da şapkalarını önüne koyup düşünmeleri kaçınılmaz gereklilik olarak ortaya çıkmıştır.

    Her şeye karşın, hekim meslek örgütü TTB içine düştüğü olumsuz durumdan çıkartılabilir. Hekimlerin bu bağlamdaki karanlık yazgısı yine hekimlerin azim ve kararlılığıyla olumlu yöne evrilebilir.

    Hekim sendikalarıyla gerçek kimliğine kavuşmuş TTB’nin etkileşimi gücün geometrik büyümesine yarayacağı kuşkusuzdur.

    Tabip odaları ve TTB seçimlerine doğru geriye saydığımız bugünlerde hekimlerin hekim sendikalarına yönelttikleri ilgiyi meslek kuruluşlarından esirgememesinde sayısız yarar var.

    https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-dipten-gelen-dalga-hekim-sendikaciligi-11-681-99617.html

  • Ukrayna’da yaşanan bir savaştır. Birleşmiş Milletler 2. Dünya Savaşı’ndan sonra “savaş ilânını” yasakladığı için o zamandan bu yana dünyanın pek çok yerindeki savaşın savaş olarak nitelenmesinden kaçınıldı.

    Buna bağlı olarak haklı ya da haksız olsun savaş acı, gözyaşı ve kan üretir. Savaşın haklılığı ya da haksızlığı da bakış açısına göre değişkenlik gösterir. Bu konu sayfalar dolusu başka birçok yazının konusu olacak denli kapsamlıdır.

    Bu yazıda Ukrayna’da yaşananlardan kaynaklı akıl, vicdan ve insaf sınırlarını zorlayan bir başka konuya değinmek istedim.

    Müzikten spora, sanatın hemen her dalından eğitime varıncaya dek bir dizi alanda RUSSUZLAŞTIRMA kabalığı alıp yürüdü. Bir orkestra şefinden ya da bir sporcudan ne istersiniz de yasaklarsınız? Hepsini anlarım da bir önceki yüzyılda öte dünyaya geöçmiş olan Çaykovski’nin suçu neydi diye sormaktan alabilir miyiz kendimizi?

    Emperyalizm penceresinden bakarak olay anlamaya çalışalım.

    Ukrayna’daki savaş başlar başlamaz Rusya’ya yönelik ekonomik ve siyasi yaptırımlara elbette şaşırmadık. Uzunca süredir dünyadaki ağırlığın doğuya kayması sonucu öne çıkan Rusya ve Çin başta olmak üzere Doğu ülkeleri emperyalizmin boy hedefiydi. Ukrayna savaşı uzunca süredir aranıp da bulunamayan bir fırsata dönüştü.

    Fırsat bu fırsat deyip Rusya’ya hemen her alanda yüklenen Batı emperyalizminin az önce sıraladığımız başlıklardaki saldırgan tutumunu irdelerken yine kendilerinin içine düştüğü çelişkilerle eleştirmek doğru ve yararlı olacaktır.

    Sporla ilgili olanlara tanıdık gelecektir Juan Antonio Samaranch adı. Samaranch, 1980’de seçildiği IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) başkanlığını 21 yıl sürdürdü. IOC’nin ilk başkanı ve modern olimpiyat düşüncesinin babası Baron Pierre de Coubertin’den sonra en uzun süre (29 yıl) başkanlık yapan kişi olarak tarihe geçti.

    Görselde Juan Antonio Samaranch var. Yıl 1974! Nazi selâmı vermekte sakınca görmemiş. Aynı kişi az önce de belirttiğimiz gibi IOC’nin uzun süre başkanlığını yapanların listesinde ikinci sırada.

    Diğer örnek çok daha tanıdık.

    Kurt Waldheim. 1972-1982 arasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olarak görev yaptı. Daha sonra Avusturya Cumhurbaşkanlığı’na da seçildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi partisinin gençlik örgütüne üye oldu. Cepheye gitti. Bu gerçek ortaya çıkınca Nazi olmadığını, çevirmenlik falan yaptığını ileri sürerek kendisini kurtarmaya çalıştı.

    Kurt Waldheim

    Nazilerin iktidardan uzaklaştırılmasından sonra Almanya’da hiçbir şey olmamış gibi konumlarını ve saygınlıklarını koruyan sayısız önemli kişiyi saymaya kalksak bu yazının sınırlarını aşar.

    Sözün özü şu!

    Bugün Rusya’yı saldırganlıkla suçlayıp, savaşla ilgisi olmayan ne kadar Rus varsa yaptırıma uğratan Batı emperyalizminin ikiyüzlülüğüne kanıt olarak da okunabilir bu yazı.

    İki Nazi’yi insanlığın iki önemli kurumunun başına getirerek yıllarca başının üstünde taşıyanların savaşla uzaktan yakından ilintisi olmayan kişileri sırf Rus pasaportu taşıdıkları için dışlamaları hangi vicdanın ve insafın gereğidir?

    Karar sizin..

  • Bağlantıdaki haberden kaynaklı çağrışım bu yazıya maya oldu.

    https://www.veryansintv.com/boyle-sirret-bir-nato-isbirlikciligi-ve-yalan-gormedim/

    Selim Kuneralp emekli büyükelçi. Babası Zeki Kuneralp de Türkiye Cumhuriyeti’ne büyükelçi olarak hizmet vermiştir. Annesi Neclâ Kuneralp 1978’de Madrid’de ASALA terörü kurbanıdır. Zeki Kuneralp Milli Mücadele karşıtı Ali Kemal’in oğludur. Olmaması gereken bir şey olmuş ve Ali Kemal dönemin duyarlı koşullarından yararlanan bir hoyratlığın sonucu olarak linç edilerek öldürülmüştür.

    İşin kolayı dedesi neydi ki kendisi başka bir şey olsun demektir. Hiç de öyle değil. Hiç kimse anasının, babasının, dedesinin ya da bir başka yakınının hatasından, günahından sorumlu tutulamaz. Bu bilgilerden sonra yapılması gereken saptama Cumhuriyet’i kuran kadroların bilgeliği olabilir. Zeki Kuneralp’in büyükelçilik için adı geçtiğinde elbette Ali Kemal’in oğlu olduğu bilinmekteydi. Konu üst düzeyde ele alındığında Cumhuriyet’in İkinci Adam’ı İsmet İnönü’nün de onayıyla bu göreve getirildi. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi Cumhuriyet’i kuranlar kimseye kin gütmedi. Kimseye önyargıyla yaklaşmadı. Kimseye yakınlarından kaynaklı bedel ödetmedi. Bu nesnel yaklaşım her birimiz için olsa olsa övünç kaynağı olabilir.

    Gelelim bugüne.

    Oğul Kuneralp, Serbestiyet gazetesine verdiği demeçte emekli generallerimizi ve amirallerimizi Putin hayranlığıyla yaftalamış. Her dönemde kendisine yer bulan kolaycılık bu örnekçe doğrulandığı gibi günümüzde de kullanışlı bir seçenek olmayı sürdürüyor.

    Serbestiyet adı bana Serbesti gazetesini çağrıştırdı. İkinci Meşrutiyet yıllarında İstanbul’da çıkartılmakta olan Serbesti gazetesi Prens Sebahattin çevresinde kümelenen “ademi merkeziyetçi” eğilimli (bugünün ayrılıkçılığa sıcak bakan liberalleri olarak algılanabilir) topluluğun yayın organı olarak da işlev görmektedir. Hatta, bu gazetenin başyazarı Hasan Fehmi Bey 1909’da bir suikaste kurban gider. Her ne kadar olay karanlıkta kalmışsa da İttihat ve Terakki cinayetle doğrudan ilişkilendirilir. Hasan Fehmi Bey’in son yolculuğuna uğurlanışı İttihat ve Terakki karşıtı gövde gösterisine dönüştürülür.

    Yine bugüne gelirsek, emekli büyükelçi Kuneralp’in çıkışını da liberal akım içinde değerlendirmek doğru olur. Biraz zaman ayırıp bağlantıdaki habere kaynaklık eden yayın organının inceledim. Dört dörtlük NATOcu, Atlantikçi, emperyal seviciliğiyle yanıp tutuşan bir basın organı gördüm karşımda.

    Geçmişin Serbestisi günümüzde Serbestiyet adıyla kaldığı yerden sürdürüyor görevini demekten alamıyorum kendimi. Millici güçlere karşı “liberal çıkış” o günlerin eksenini oluşturmaktaydı.

    Bugünün millicileri emekli generaller ve amirallerse liberal kanadın temsilcileri yaylım ateşi sürdürüyor diyebiliriz.

    Yazının sonunda bir noktaya vurgu yapmakta yarar var.

    Geçmişte yaşanan iki ölüm var.

    Birisi Serbesti gazetesi başyazarı suikast kurbanı Hasan Fehmi Bey ve diğeri azılı Milli Mücadele karşıtı linç edilmiş Ali Kemal. Her iki ölüm de yanlıştır, gereksizdir. Hatta, biraz daha ileri gidersek ölümlerin gölgesi yanlışların sığınağı olmuştur bile diyebiliriz.

    Bir başka vurgu da hiç kimsenin kan bağı üzerinden sorumlu tutulamayacağı üzerine olsun. Bunun yerine düşünce bağına odaklanmak doğru olan yoldur.

  • İnsanlık tarihinin yazıyla bambaşka bir evreye girdiği kuşkusuzdur. Kulaktan kulağa aktarmanın, unutkanlığın ya da yanlış aktarmanın yerini belgeleme almıştır böylelikle. Taş, tahta, metal, kil yazıya konaklık eden nesneler olmuş. Her birini yazı devriminin köşe taşları saymak gerekir. Biriktirmek, saklamak ve taşımak kestirilebileceği gibi önde gelen sorunlar olmuş.

    Zamanla biriken bilgi ve dolayısı ile yazılı belgeler daha hafif ve taşınabilir bir yazı nesnesi gerekliliğini dayatmış. Buluşların gereksinimden doğduğu düşüncesi bir kez daha doğrulanmış böylece.

    Kâğıt denen nesneyi bu zorunluluğa borçluyuz.

    Yazıyı kitleselleştiren, saklamayı kolaylaştıran ve bir o kadar önemlisi kitap denen en önemli kültürel öğeyi doğuran gereç olmuş kâğıt.

    Pusula ve barut gibi kâğıdın serüveni de Çin’de başlamış. Doğal olarak, baskı düzeneği de ilk burada kullanılmış. Kâğıdı geliştirenin MS 105’te Çin’de saray memuru olan Cai Lun olduğu geçmiş kayıtlara. İlk kâğıdın ağaç dutunun sak kabuğundan üretildiği notunu eklemiş olalım.

    Arapların İslâmiyet’le birlikte doğuya yönelmeleri Çin’de kâğıtla tanışmalarını sağlamış. 751’de Araplara tutsak düşen kâğıt ustaları Batı’da bilinmeyen bu nesnenin uzaklara taşınması fırsatı yaratmış. Bu taşınmada dönemin önemli kenti Semerkant’ın köprü işlevini unutmamak gerek.

    Yeri gelmişken değinmekte yarar var. Batı’da kâğıt eşdeğeri nesne papirüs ya da Nil kâğıdı adıyla Eski Mısır’da geliştirilmiş ve yaygın şekilde kullanılmış. Yerel bir kamıştan yapılan papirüs doğduğu yer dışındaki iklim ve nem koşullarının uygunsuzluğu nedeniyle Mısır coğrafyasının ötesinde kullanım alanı bulamamış.

    Arap coğrafyasına taşınan kâğıt üretimi doğal olarak yeni bir hammadde gerektirmiş. Bunlar arasında paçavra, halat ve diğer tekstil ürünleri öne çıkmış. Böylelikle üretim coğrafyadaki ürünlerle sınırlanmaktan, başka deyişle zincirlerinden ve kısıtlarından kurtulmuş. Belki de böylelikle Batı ortaçağ karanlığına gömülürken Doğu’nun aydınlanma çağı kâğıt gibi önemli bir kültür iletkenine kavuşmuştu. Artık, sınırsızca yayılma zamanıydı kâğıt için.

    Tarihe geçen yargıdır :“Kâğıt yapımı Batı’ya Araplar aracılığıyla ulaşmıştır.”

    Arap kâğıdının yayılmaya başladığı dönemde bölgede papirüsten başka bir seçenek daha vardı: Parşömen. Arap kâğıdı karşısında tutunma şansı olmayan papirüs tarihe karışırken hayvan derisinden üretilen parşömen bir süre daha varlığını sürdürdü. Arap egemenliğinin pekişmesi parşömenin varlığını da sonlandırdı.

    Arap Kâğıdı Kur’an’ın yayılımını da hızlandırmış oluyordu. Bu yeni kâğıt türü yalnızca dinde değil yönetimde, hukukta, ticarette ve gündelik yaşamda seçeneksizleşti.

    Avrupa’da IX. yüzyılda bir Papalık fermanının yazıldığı kâğıt da Arap kökenliydi. Ortaçağ karanlığından aydınlığa çıkma çabalarında Arap kâğıdı ilginç bir şekilde Avrupa’nın önde gelen ışık kaynağına dönüşmüş oldu.

    Avrupa’da ilk kâğıt değirmenleri 1235’de İtalya’nın Ancona eyaletinin Fabriano kentinde yükseldi. Geç ortaçağın teknik ve zanaatkâr devrimi bu gelişmedeki ateşleyici oldu. Adından da anlaşılacağı gibi Fabriano demir/metal işleme kentiydi. Bu bağlamdaki gelişmişlik kâğıt üretiminin sıçramasında çokça işe yaradı. Avrupa’daki kâğıt üretiminde Arapların bitkisel tutkalı yerine hayvansal tutkal kullanılarak bu bakımdan da bir devrim yapılmış oldu. Bol su ve paçavra bulma kolaylığı bir araya gelince Avrupa’da kâğıt üretimini sıçratacak elverişli ortam oluşmuş oluyordu.

    Kağıt üretiminin İtalya’dan sonra geliştiği yer Alman kentleri oldu. Papalığın cennetin tapusunu satma girişimi olan endüljansın Almanya’da direnç görmesinin önemli etkeni olmuştur kâğıt değirmenlerinden çıkan bolca kâğıt ve o kâğıtlara basılan Almanca İncil. Kâğıt devrimi din devrimine yol açmıştır desek abartmış olmayız. Kâğıt devrimine kadar “anlaşılmaz” olan kutsal kitap, kâğıtla birlikte geniş kitlelere kendi dilinden ulaşınca dinsel bağnazlığın sorgulanması kaçınılmaz oldu. Protestanlığın doğuşunda da önemli katkısı vardır kâğıt iletkenliğiyle kitlelere ulaşan anlaşılır bilginin.

    Avrupa kâğıdı Arap kâğıdı karşısında üstünlük sağlamaya başlamıştı. Öyle ki, hızla Kuzey Afrika’ya ve oradan da Mısır ve Suriye’ye ulaşan Avrupa kâğıdı, Arap kâğıdının sonunu getirdi. Çağ değiş tokuşu gerçekleşmiştir dense abartılmış olmaz. Avrupa Arap kâğıdından aldığı ışıktan sonra kendi kâğıdıyla birlikte yükselişe geçerken Doğu, kâğıdını yitirdiği noktada karanlığa gömülmeye başlamıştır.

    Dil ve din devrimiyle başlayan Avrupa aydınlanmasının bu yükselişinde kâğıdın kilit rol oynadığına az önce değinmiştik. Devrimlerin çorap söküğü gibi birinin diğerini doğurarak yaşama geçtiğine tanıklık edildi yaşlı anakarada.

    Avrupa’nın bu alandaki üstünlüğü günümüze dek sürdü. Ancak, bu üstünlüğün sürmesinde ve pekişmesinde bir başka köşe taşından söz etmemek olmaz.

    Selüloz Devrimi…

    Selüloz, kâğıt üretiminin temel maddesi olur olmaz kâğıdın taşıdığı her türden basılı bilgi ışık hızıyla kitleselleşti. Başta gazete olmak üzere süreli her tür basılı yayın büyük niceliklerde ve kısa sürede basılabilir duruma geldi. Kâğıt bobinleri, rotatifler, hızlı baskı bu devrimin dağarcığımıza kazandırdığı önemli kavramlar oldu. Ağacın temel kâğıt üretim hammaddesi olmasıyla geometrik olarak artış gösteren kâğıt gereksinimi sınırsız bir kaynağa da kavuşmuş olmaktaydı. Kâğıt sorunu çözüldüğünde bilgi üretimi de kâğıdı kıskandıracak boyutlara erişti.

    Türkiye’de kâğıt

    Baskı aygıtının Osmanlı’ya 300 yıl gecikmeyle geldiği ezberlediğimiz bilgidir. Hem doğru hem yanlıştır. Basım aygıtları Osmanlı’ya XV. yüzyılın sonunda gelmeye başlamıştır. Gayrimüslimlerin getirdiği baskı aygıtlarında Türkçe yapıt basılması yasak olduğu için baskı aygıtı Osmanlı’da cisimsel olarak var olsa da Osmanlı bilim ve kültür yaşamına etkisi sıfır olmuştur. İbrahim Müteferrika adı da belleğimize çakılıdır. Kuşkusuz büyük bir iştir yaptığı. Ancak, yine de eli kolu bağlıdır. Basımevinden çıkan yapıtların Osmanlı kültür ortamında kıpırdanma yaratma gücünün sınırlı olduğu kuşkusuzdur. Osmanlı’da yaşanan Tanzimat ve Islahat dönemleri de baskı konusundaki açmazın aşılmasına yetmemiştir.

    Her şeye karşın yenileşme ve çağdaşlaşma çabaları hiç olmazsa eğitim ve öğretimde filizler vermiştir. Basılmış yapıtların dışalım yoluyla edinildiği görülür bu dönemde.

    Üç yüz yıllık aranın kapatılması görevi Cumhuriyet’e düşecektir.

    Devrimlerle kabuk değiştiren Türklerin bu arayı çeyrek yüzyılda kapatıp karanlığı hiç yaşamamış gibi özgüven sergilemesi şaşırtıcı olduğu kadar bir şekilde pusuda bekleyen emperyalizm için heves kırıcı olmuştur.

    Yazı Devrimi dönüm noktasının dönüm noktası olmuştur dersek yanılmış olmayız.

    Bu konuda vereceğimiz örnek sayfalar dolusu yazıyla anlatamayacağımızı anlatmaya yetecektir.

    Osmanlı döneminde basımevinin açılmasıyla birlikte Cumhuriyet’e dek uzanan 200 yıllık zaman aralığında basılan kitap sayısı 30.000 kadardır. Fransız düşünür Voltaire’e göre o dönemde İstanbul’da 1 yılda basılanlar Paris’te 1 günde yazılanlar kadar bile değildir. 

    Yazı Devrimi’nden sonraki ilk 10 yılda bu sayının yarısına erişilmiştir.

    Bu konuda ayrıntılı bilgi için daha önce bu köşede yayımlanmış olan bağlantıdaki yazı okunabilir : http://dagarcikturkiye.com/2019/11/01/turk-yazi-devrimi/

    Türk Yazı Devrimi 1 Kasım 1928’de yapıldı. İnsanlık tarihinin önemli devrimi 2 ay sonraki Nat Geo dergisine konu oldu.

    Yazı Devrimi’nin Türk kültür ortamına ve okuryazarlık oranlarındaki sıçramaya belirgin etkisi kuşkuya yer bırakmayacak denli açıktır.

    Türkiye okula gidince kâğıt da tüketilen bir kültür gereci oldu. Önceki denemeler başarısızlığa uğramış olsa da kâğıt üretimi Türkiye’de başarılı olduğu gibi yerleşikleşti. Özelleştirme aymazlığına kurban edilene dek.

    Cumhuriyet’in üzerinde yükseldiği önemli sacayaklarından biri olan kültürün sağlam temeller üzerinde yükselmesinde beyaz büyü, kâğıdın etkisi ve önemi yadsınmazdır. Kâğıdın hammaddesi olan selüloza “medeniyet hamuru” denmesi de bundandır.

    Her ne kadar Osmanlı döneminde kâğıt üretimine ilişkin adımlar atılmışsa da bu önemli kültür ürününün yeterince tüketilememesi sonucu kâğıt sanayisi girişimleri uzun ömürlü olamamıştır.

    Her konuda olduğu gibi kâğıtta da bağımsızlık önde gelen amaç olmuştur. Bu amacın doğal gereği kâğıdı Türkiye’de üretmektir.

    1899 doğumlu Mehmet Ali Bey Darülfünun’u bitirip kimyager olduktan sonra kâğıt konusunda uzmanlaşmak amacıyla Avrupa’da eğitim gördü. Almanya’da başlayan bu doğrultudaki öğrenimini Fransa’da sürdürdü ve okulunu birincilikle bitirdi. Yurda dönünce kâğıt üretiminin başına getirildi. Soyadı da doğal olarak Kâğıtçı oldu. Türk kâğıdının 1936 İzmit’te başlayan serüveni selüloz ve kaolin fabrikalarının eklenmesiyle gelişti ve serpildi.

    Mehmet Ali Kâğıtçı

    Mehmet Ali Kâğıtçı (1899-1982)

    Türkiye Yazı Devrimi’yle birlikte kâğıt tüketicisi oldu

    1936-1984 arasında kamuya ait 11 kâğıt fabrikası işletmeye alındı. 1993 yılında kamununkilere 21 özel girişim fabrikası eklendi. Bu yıllarda kamu ve özel fabrikalar Türkiye’nin kâğıt gereksinimini karşılar durumdaydı.

    2005 yılında uygulamaya konan kamu kâğıt fabrikalarının özelleştirilmesi kararıyla bugüne gelen yolun taşları döşenmeye başladı. Özelleştirilen fabrikalarda kâğıt üretimi yapılmadı. Taşınır ve taşınmaz mallarıyla birlikte özel mülkiyete geçen köklü kurumlar çürümeye bırakılırlarken ranta kurban edilmiş oldular.

    Bugün Türkiye, tıpkı mercimek, nohut, tahıl ve başka birçok ürün gibi kâğıtta da dışa bağımlıdır.

    Türkiye’nin belirli aralıklarla yaşadığı döviz darboğazlarında göze çarpan önemli özelliklerden birisi de bu duruma kâğıt krizlerinin de eşlik etmesi oldu.

    Değişen dünyada selüloz temelli kâğıt devrimi 150 yıllık saltanatının sonuna doğru yol alıyor. Kâğıt yerini sanal ortama bırakırken elle tutulur olmaktan çıktı. Artan bilgi ve veri birikiminin kâğıda sığamayacak oyluma eriştiği de bir başka gerçektir. Kitapların yanı sıra özellikle gazete ve dergi gibi süreli yayınların sanallaşma yolunda olduğu her geçen gün belirginleşmektedir.

    Kâğıtta dışa bağımlı Türkiye’de bu dönüşümün çok daha hızlı gerçekleşmesi kaçınılmaz gibi görünmektedir. 1990’da 150 ülke arasında kâğıt üretiminde 30. sırada olan Türkiye ayrıcalıklı basın kuruluşları dışında bu dışa bağımlılığı kaldıracak gibi görünmemektedir. Sonuçta evrileceği noktaya bu dış bağımlılık nedeniyle çok daha hızlı yol alacağı ortadadır.

    Beyaz Büyü kâğıdın çağın gerekleri doğrultusunda sahneden çekilecek olması kaçınılmaz olsa da Türkiye’de bu dönüşümün hızlı olmasının yanı sıra gürültülü ve acıklı olması da bir başka özellik olarak karşımıza çıkıyor.

    Haberlere bakılırsa satma güvencesi olmayan kitaplar basılmayacaktır artık Türkiye’de.

    Ayrıca, başta gazeteler olmak üzere süreli yayınlar da topun ağzındadır.

    Elektrik, akaryakıt, doğal gaz ve besin başta olmak üzere sayısız üründe yaşanan eder artışları yaşamı zorlaştırırken kâğıt krizine bağlı kültürel yıkım hak ettiği ilgiyi görür mü? Görse de gereği yapılır mı?

    Kaynakça