Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, eşi Emine Erdoğan ile birlikte yüksek yargı temsilcileri ile iftar programına katıldı. ( Murat Kula – Anadolu Ajansı )
Dileyen dilediğiyle iftar sofrasında bir araya gelir. Hatta, bu sofraların toplumsal yaşamımızda önemli yeri olduğu, çoğunlukla da olumlu yönde etkiye sahip olduğu da kuşkusuzdur.
Ancak, devletin doruğundaki kimsenin yüksek yargı organlarının doruğundakilerle böylesi bir görüntü vermesi ister istemez akla başka şeyler getirir. Eğip bükmeden söyleyeyim.
Akla gelen başka şeyler yargının baştan aşağı buyruk altında oluşudur.
Tek kişilik rejimde kuvvetler ayrılığının eskide kaldığı açıktır. Bu görselin bilinçaltımıza işlediği ayrıntı KUVVETLER BİRLİĞİ’dir. Ulusal Egemenlik bayramının ertesinde dinselleşmenin ışık hızıyla ilerlediği ülkemizde dinsel bir ortamın bu amaçla kullanılmakta oluşu ayrıca üzerinde düşünmeyi gerektiren durumdur.
Bu görselin çağrıştırdığına gelince!
Yaklaşık 10 yıl önceye, Ergenekon kurgusunun sınır tanımazca yol aldığı günlere uzanalım!
Ergenekon iddianamesi kabul edilmişti.
Davanın yargıcı, savcısı, polisi yine bir iftar sofrasında bir araya gelmişti. Kendilerince başarılarını kutlamaktaydılar.
İftar sofrası doğru yerde olumluluğa hizmet ederken, kötüye kullanıldığı yerde olumsuzluğa hizmete eder.
On yıl önce, on yıl sonra!
Az sayıdaki fark yerde, zamanda, görsele konu olan kişilerde.
Yargıyı buyruk altına alma, yargıyı kötü amaçlara alet etme, yargıyı baskı aracına dönüştürme.
İlkler her zaman ilgi odağı olmuştur. Özellikle, insanlık tarihinin akışında önem taşıyan, tarihi bir şekilde değiştirdiği düşünülen gelişmeler ya da buluşlar çok daha fazla ilgi odağı olmuştur.
Günümüz gündelik yaşamında bilgisayarın yeri ve önemi tartışma konusu olmayacak denli açıktır. Bilgisayarın tarihteki ilk örneğinin izini süren bilim insanlarının yolculuğu MÖ 178’e dek uzanmış.
Bilim insanlarının savladığına göre bilgisayarın atası ilk olarak İÖ 178 yılının 22 Aralık günü çalıştırılmış. Yunanistan’ın Antikythera adası (Girit’le Mora yarımadası arasında) açıklarında 1901’de sünger avcıları tarafından bulunan ve adanın adıyla anılan düzeneğin şaşırtıcı şekilde küçük boyutlu olduğu görülmüş. Ayakkabı kutusu büyüklüğündeymiş. Üzerinde işlem kolları ve hatta tuşlama düzeneği bile bulunduğu düşünülmekte. Tomografik yöntemle yapılan incelemede güneşin, ayın ve o dönemde bilinen 5 gezegenin devinimlerine ilişkin bilgileri içeren son derece küçük boyutlu yazıların da varlığı kanıtlanmış.
Seksen iki parçaya ayrılmış olan düzeneğin yalnızca 1/3’ünün günümüze ulaştığını eklemekte yarar var.
İşlevi tam olarak bilinememekle birlikte astronomik konumların belirlenmesi amacıyla geliştirildiği anlaşılmış bu düzeneğin.
Aradan geçen yıllar boyunca düzeneğin ayrıntıları ortaya çıkartılmış. Çalışmasıyla ilgili kestirimler yapılmış.
Düzenek :
Kimlerce yapıldı?
Yapanlar ve kullananlar nerede yaşamaktaydı?
Neden böyle bir yaratıya gerek duyuldu
Bu düzenek ne zaman kullanıma girdi gibi sorular araştırmacıların ilgi alanlarını oluşturmuş.
Kimi bilim insanlarının araştırmaları bu düzeneğin kullanıma girişini İÖ 204 yılına tarihlemeleri sonucunu doğurmuş.
1970’te yapılan Antikytera Düzeneği canlandırması[1]
Bir başka grup araştırmacı ise düzeneğin kullanılmaya başladığı günün İÖ 178 yılının 23 Aralık olduğunda üstelemektedir. Bu görüştekiler, savlarını iki önemli olaya dayandırmaktadır. İlki, bu tarihte 12 dakika süren bir GÜNEŞ TUTULMASI yaşanmış olmasıdır. İkincisi ise, 23 Aralık’ın KIŞ GÜNDÖNÜMÜ olmasıdır. Bu grubun bilimsel yayınında 22 Aralık’ın Mısır tanrıçası İsis için yapılan kutlamaların başlangıç günü olduğu, bu günün Eski Yunan’da ve Eski Mısır’da önem taşıdığına vurgu yapılmaktadır. Yine, 22 Aralık’ın İÖ 178’de ayın evrelerinin ilk gününe denk geldiğinin altı çizilmiştir.
Bunca önemli olayın aynı güne denk düşmesi son derece seyrek görülen bir durumdur. Bu bilimsel yayının başyazarı olan Aristidis Voulgaris Antikythera Düzeneği’nin kullanılmaya başlama gününün ÖZGÜN, ÖNEMLİ ve AKILDA KALICI olması gereğinin önemli olduğuna değinmiştir.
Antikythera Düzeneği’yle ilgili bir başka görüş Arşimed ürünü olduğu yolundadır. Çok emin olunamasa da bu ve benzeri durumlarda önemli gün arayışının belirsiz gelecekten çok bilinen geçmişten gün seçiminin daha akla yakın olduğudur. 23 Aralık’ın böylesi bir gün olduğu kuşkusuzdur.
Ölçüm düzeneğinin kullanımı için bir başvuru (referans) noktasının varlığı olmazsa olmazdır. Bu gereklilik de 23 Aralık gününü kullanıma sokma tarihi olarak akılcı kılmaktadır.
Buna karşılık, bir başka öbek araştırıcı tarafından oluşturulan modellemeler başlangıç günü olarak alınan güneş tutulmasının 12 Mayıs İÖ 204 yılına denk düştüğünü ortaya koymuştur.
Bilim insanları Antikythera Düzeneği’nin kullanıma giriş zamanıyla ilgili tartışmaları sürdürseler de böyle bir düzeneğin varlığı tartışma konusu değildir. Düzenek günümüzde Atina’daki Yunan Ulusal Müzesi’nde sergilenmektedir. Yanında çalışır bir tıpkısıyla birlikte.
Yazıya konu gerçeği öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bildiğimiz bir tehcir varsa o da Ermeni adıyla anılanıydı.
Hemen her 24 Nisan biz Türklerin karabasan günüdür bir bakıma.
ABD ne diyecek?
Bu kez hangi ülke(ler) sözde Ermeni Soykırımı’nı tanıyacak?
Şükrü Server Aya, Uluç Gürken, Ali Erdinç, Doğu Perinçek bu önemli başağrımızla ilgili savaşım vermiş kişiliklerden ilk aklımıza gelenler. Her birisinin tarihsel ve hukuksal düzlemde önemli başarılaraın altına imza attıkları tartışmasız gerçek.
Ya devletimiz ne yapıyor sorusunu sormak kaçınılmaz bu noktada.
Devletimizin Türkiye-Ermenistan ilişkilerini “normalleştirme” tutkusunun bir kez daha depreştiği günlerdeyiz.
Yanlış anlaşılmasın!
Ezeli dostluklar/düşmanlıklar olmayacağı gibi bu ikilikler ebediyete de taşınmaz.
Taşınmamalı.
Bir şekilde koşullar değişir, tutumlar gözden geçirilir ve hatalardan dönülürse her devlet uzun süre karşıtlık içinde olduğu diğeriyle barışabilir. Toplumların karşıtlığının, düşmanlığının zaten söz konusu olamayacağını önemle vurgulamış olalım. Bir ulusta bir başkasına yönelik olumsuz düşünceler ve duygular varsa bilinmeli ki bunun sorumlusu politikacılardır. Venizelos örneği önemlidir bu noktada. Boğazlaştığı Türklerin Ata’sını Nobel’e aday gösterme bilgeliğinde bulunmuştur. Bundan da önemlisi Yunan toplumunun Türklere olan düşmanlığını bastırmıştır.
Türkiye-Ermenistan ilişkileri de bu bağlamda değerlendirilmeli.
Yüzyıla dayanan karşıtlaşma içindeki Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleşmesinin de belirli koşulları olduğu unutulmmalı.
Böyle bir yola girilmeden önce Ermenistan tarafının katillerin heykellerini yıkmasını ummak en doğal beklenti olmalı.
Örneğin Hampig Sasunyan heykeli. Hampig Sasunyan kim midir? Bir katildir her şeyden önce.
1982 yılında Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan’ın kanı elindedir. Ayrıntısı için bağlantıdaki yazıyı okumanızı öneririm.
Bir başka heykel Soğomon Tehliryan’a ait olandır. 1921 yılında Berlin’de İttihat ve Terakki’nin önder üçlüsünden Talat Paşa’yı öldürmüştür. Eli kanlı katildir. Tehliryan’ın Almanya’daki sözde yargılaması ve bu hukuk ucubesi süreç sonunda aklanması ayrıca yazılara ve hatta kitaplara konu olacak denli ibretliktir.
Tehliryan da Ermenistan’da heykelle anıtlaştırılan bir başka suçludur.
Şimdi sormak gerek.
Ermenistan’la ilişkileri normalleştirme sürecine ilişkin görüşmelerde bu ve benzeri önemli ayrıntılara değinilmiş midir? Bu gibi örnekler bir devletin diğerine yönelik düşmanca duygularının ipuçları sayılmaz mı? Öyleyse, bu ipuçlarından yola çıkarak, bu heykellerin varlığının sorgulanması gerekmez mi?
Bunu tartışacak yerde bir başka şeyi tartışıyoruz bu 24 Nisan’da.
Türkiye partisi olmadığı açık olan ama aritmetik nedenlerle pek çok kesimin ilgisini çeken HDP’nin Milletvekili Garo Paylan sözde Ermeni Soykırımı konusunda kendisinden emin şekilde kendince bu olaydan sorumlu olanların adlarının kamusal alanlardan silinmesi için TBMM’ye önerge verebiliyor. Hem de TBMM’nin açılış günü olan 23 Nisan’da.
Toplumlara göç ettirilmesi hiç de yeni olmayan ve sayısız örneği olan bir durum.
Ermeni Soykırımı yalanı hiç kuşkusuz emperyalist bir yalan. Bu haliyle emperyalizm için kullanışlı bir aygıt olmayı sürdürüyor. Bu durumda emperyalizme öfkelenmek hiç kuşkusuz önemli bir hak ve gereklilik.
Ama, bu hakkı kullanırken ve gerekliliği yerine getirirken aynaya bakmayı unutmamak da önemli.
İkinci Dünya Savaşı uzak doğuda Japonya-ABD savaşına evrilince Amerikan yönetiminin ilk işi ülkenin Batı kıyılarında yaşayan Japon kökenli yurttaşlarını göç ettirmek olmuş. Ezici çoğunluğu zaten ABD vatandaşı olan Japon kökenlilerin köklerine ilgi ve tutkusunun iç güvenlik sorunu oluşturmasından korkulmuş. Oysa, bu Japon kökenli Amerikalıların topu yok, tüfeği yok. Dolayısı ile, akla getirilen seçeneğin ABD’nin başına dert açması olasılığı neredeyse sıfır.
Bizde Ermeni Tehciri’ni kaçınılmaz kılan olguda Ermenilerin silaha sarılarak Osmanlı’ya başkaldırmış olduklarını hiç unutmayalım.
Sayıları 100.000’i aşkın Japon kökenliler ABD’nin varlığını sürdürmesi ve iç güvenliğinin zarar görmemesi için ülkenin iç kesimlerine göç ettirilmiş. Bununla da yetinilmemiş. Bir tür toplama kampı sayabileceğimiz oluşumlar içinde denetim altında tutulmuşlar.
Her yılın 24 Nisan’ı yaklaşırken bizleri kaygılandıranlar hakkında bilgili olmanın önemine değinmek için yazıldı bu yazı.
Bir şekilde devletimizin bu bilgiden yoksun olması neredeyse olanaksızdır.
O halde bu bilgiden yola çıkarak karşı harekete geçmek neden akla getirilmez?
Nedeni “tam bağımsız” olamamakta aramak gerekir.
Cumhuriyet’i kurmadan önce çocuklarına sahip çıkmayı önemseyen, Cumhuriyet’i kurmadan önce bağımsızlığın biricik güvencesi olan ekonomik bağımsızlığı tartışan, Lozan’da, Montrö’de ülkenin bağımsızlığını her türlü tartışmanın dışında tutan kurtarıcı-kurucu-devrimci kadro iş başında olduğu sürece sözde Ermeni Soykırımı yalanını ağzına bile alamadı hiç kimse.
Ne zaman ki, askerimizi 23 sente Kore’de emperyalizmin hizmetin sunduk ve kaba deyişle emperyalizmin kullanışlı öğesine dönüştük. İşte o andan başlayarak her şey değişti.
Lord Curzon’ın Lozan’da not edip katlayarak cebine koyduğu başlıklar bir bir karşımıza çıkartıldı.
Çare Cumhuriyet’tedir…
Böyle biline, çare buluna!
Çare olduğu apaçık olana Cumhuriyet ayarlarına bir an önce dönüle.
Mehmet Fuat Umay 1908 kuşağından bir Tıbbiyeli. Pek çok yaşıtı gibi yaşamı cephelerde geçmiş. Fırsatını bulduğunda Tıbbiye’yi bitirmiş. Savaşlarda yorulup, barışta bir kenara çekilme kolaycılığına sığınanlardan olmamış.
Türkiye Cumhuriyeti yorgun, yoksun, hastalıklı bir nüfusun yanı sıra hatırı sayılır bir öksüz-yetim ordusu da devralmış.
İzmir Marşı’ndaki şu dizeler de şehit sayısı kadar geriye yetim-öksüz de kaldığını doğrular.
“şehit olanları deftere yazdım,
öksüz yavruları bağrıma bastım”
Pek çok şey çözüm için sırasını bekleyebilirdi! Anasız-babasız çocuklar öyle mi? Henüz Cumhuriyet’i ilan etmeden bu yaşamsal soruna el atan kalpaklıların işbölümünde Dr Mehmet Fuat’a (Umay) bu çocuklara kol-kanat germe görevi düşmüş. 1923 yılının ilk aylarında, henüz Cumhuriyet kurulmadan önce işe koyulan doktorun yolu bu kez uzaklara, ABD’ye düşmüş. Amaç, Darüleytam’dan dönüştürülecek Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağış toplamaktır!
Doğu ABD : Mavi Rota Mehmet Fuat Umay’ın yolculuk rotası
O zamanın ulaşım olanakları göz önüne alındığında zorlu bir yolculuk. New York’tan başlayıp, Şikago, Filadelfiya, Waşington DC ve başka irili ufaklı Amerikan kentlerini kapsayan bu yolculuk bir taşla iki kuş vurulmasını sağlamış.
Bir yandan muzaffer Türkiye tanıtımı yapılırken diğer yandan da oralardaki Türkler’in yanı sıra müslümanların bağışları toplanmış. Toplanan 100 bin dolar bu amaca adanan iyi bir maya olmuş.
Bu çok bilinmeyen tarih sayfası Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözlerini bir kez daha doğrulamıştır da diyebiliriz!
“Ordu yok diyenlere : KURULUR!
Düşman çok diyenlere : YENİLİR!
Para yok diyenlere : BULUNUR!”
Türkler barışta da, tıpkı savaşta olduğu gibi davranabildikleri için “çılgın” olarak anılmadılar mı diyerek sürdürelim.
Bu zorlu, zahmetli yolculukta yalnızca para toplamakla yetinilmemiş. Aynı zamanda bilgi ve görgü de toplanmış. Ünlü eğitimbilimci John Dewey ziyareti unutulmamış. Özellikle, yetimhane ve çocuk yuvalarına zaman ayrılarak, dönüşte yaşama geçirilecek projeler için dağarcık doldurulmuş.
Savaşta vatana, barışta öksüz çocuklara adanmış bir kişiliktir Dr Mehmet Fuat. Atatürk tarafından belirlenen UMAY (Türk mitolojisinde çocukları koruyan ruhtur) soyadını da fazlasıyla hak etmiştir.
Mehmet Fuat UMAY’ın adı yeterince duyulmuş mudur? Duyulduysa gereğince tanınmış mıdır? Umay da Tıbbiyeli ordusunun içindeki sayısız neferden birisidir sonuçta. Yapacağımı yaptım! Bundan sonra dinlenmeliyim dememiş olmak önde gelen ayırt edici özelliği olmuştur!
Geleceğimiz olan çocuklarımızın bayramı kutlu olsun!
Onlara bu bayramı armağan eden başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm Umayların ruhu şad olsun…
Okuma Önerisi : Bir Devrimci Doktorun Anılar, İş Bankası Yayınları, Haziran 2006.
Gerekeni değil de gerekmeyeni tartışma konusunda üstümüze yok. Uluç Özülker kaynaklı bir paylaşım ülkemizdeki yabancıların geldikleri ülkeye geri götürülmesi çabalarını “ırkçılık” olarak niteliyor.
Özülker, hariciye geleneğinden gelme, birikimli bir kişilik olmalı. Bugünün büyükelçileri Murat Mercan, Egemen Bağış, Ozan Ceyhun ve bu listeye eklenebileceklerle karşılaştırılamayacak yetkinlikte olduğu öngörülür.
Bolu belediye başkanı Tanju Özcan’dan sonra Zafer Partisi genel başkanı Ümit Özdağ’ın “yabancılara yönelik yaklaşımı” kimi çevrelerin ırkçılık sanrılarını depreştirdi anlaşılan. Her ikisi de bu insanları asalım, keselim demiyor. Konuşarak, görüşerek, anlaşarak, uzlaşarak herkes kendi ülkesine dönsün anlayışı ne zamandan beri “ırkçılık” oldu? Anlamak, yorumlamak olanaksız.
Özellikle büyük yerleşimlerde sokakta yürüyen 10 kişiden birinin yabancı olması sınayarak anlayabileceğimiz gerçeğe dönüştü.
Bu sorunu gündelik yaşama yansımasıyla algılamak çok daha kolay olur.
Bir yabancı sigortasız, güvencesiz çalıştırılabilir. Dolayısı ile ucuz işgücüdür. Buranın vatandaşına karşı avantajlıdır.
Bir yabancı ücretsiz sağlık hizmeti alır. Hatta, üreme gibi çok da temel gereksinim olmayan sağlık hizmetine sınırsız erişime sahiptir. Kamu sağlık hizmetinin kilitlenme noktasına sürüklendiği bugünlerde bu vicdanlara sığmaz durumun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında yaratabileceği duyguları yorumunuza bırakırım.
Tüm bu kışkırtıcı etkenlere karşın Türkiye’de yabancı düşmanlığından söz edilemez. Basına yansıyan çoğu olayın yabancı düşmanlığından çok başka nedenlere dayandığı söylenebilir.
Geçmediği köprüye, otoyola, tünele, geçide para veren bir yurttaş olarak ülkemizde biriken, ülkemizi tampona dönüştüren ve göz ardı edilmesi durumunda demografik değişikliklere yol açması kaçınılmaz olan bu sorunun çözümü için biraz daha para harcanmasına, özveride bulunulmasına karşı çıkacak durumum yok.
Türkiye, bir an önce para karşılığı tampon ülke olma onursuzluğundan kurtarmalıdır kendini.
Başta Suriye olmak üzere ülkemizde bulunan yabancıların ülkelerine geri dönüşü için gereken diplomatik ve parasal girişimlerde bulunulmalıdır. Hatta, bu doğrultuda söz konusu ülkelere yatırım yapılması için geri döneceklerin temel yaşam gereksinimlerinin giderilmesi amaçlı gerekli harcamalara katılmamız bile söz konusu olabilir.
Şimdiki durum sürdürülebilir değildir. Sürdürülebilir olmadığı gibi ülkemizin birliği, dirliği ve toprak bütünlüğü bakımından da sinsi tehlikeler barındırmaktadır.
Bu önemli sorunun çözümü için çabalayanlara “ırkçı” etiketi yapıştırmak yerine bu bağlamda yapılan hatalara odaklanmak, o hataların yinelenmemesi yönünde tutum almak başta Özülker olmak üzere aydınım diyenlere düşen öncelikli görevdir.
Yine de bir yerlerde ırkçılık arayacağız diyorlarsa bu kimseler, Ukrayna’ya bakabilirler.
Ukrayna’daki savaştan kaçışlar sırasında deri renkleri nedeniyle otobüslerden, trenlerden indirilenler, öldüresiye dövülenler, Polonya’da “sarı saçlı, mavi gözlü” olmadıkları için otellere alınmayanlar olduğunu Türk basınından değil ama yabancı basından öğrenmek olasıydı.
Bu örnek bir kez daha gösterdi ki, ülkemiz insanının ve elbette aydınlarının önde gelen sorunu “aşağılık duygusu”dur.
Bir an önce bu zararlı duygudan arınmalıdır toplumumuz.
Her şeye karşın Türkiye ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının yerleşemediği ülkelerden birisidir. Durum böyleyken “ırkçılık” etiketini ulu orta birilerine yapıştırma çabaları kolaycılığın ürünüdür.
“Eyyyy…..” diye söze başlayanların hoyrat ve kolaycı yaklaşımı çok açıktır ki başkalarına da bulaşmıştır.
Not : Sosyal medyanın aynı zamanda bir yalan, yanıltma ve saptırma ortamı olduğuna sıkça tanıklık eden birisi olarak Uluç Özülker adına yapılan paylaşımın yapay hesap kaynaklı olmasını dilerim.
Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu’nun 57.si şu günlerde yapılıyor. Bu yılki parkur da oldukça farklı ve ilgi çekici. Alanya’dan başlayıp, İzmir’de sonlanan tekdüze anlayış bu yıl biraz olsun aşılmış gibi. Tura katılan takımlar ve dolayısı ile bisikletçiler de son derece seçkin. Ülkemiz adına olumlu bir spor etkinliği. Tek eksik bisiklet sporunun ülkemizde sıçrama yapması. Her geçen gün bisiklet kullanımı artarken bu sıçramanın eksikliği üzücü.
Turun iki gün önceki Kuşadası-Alaçatı etabında bir kaza yaşandı. Elbette üzücüydü. Birkaç bisikletçi yaralanırken birisi cankurtaran uçakla ülkesi Fransa’ya götürüldü.
Kazayla ilgili yorumlara bakınca kendimizi aşağılama, küçük görme ve değersizleştirme adına ne varsa yapıldığını gördük. Nasıl olur da böyle bir kaza yaşanırmış diye soran sorana.
Keşke olmasaydı.
Zihinsel engelli vatandaşımız uyarılara aldırmayarak kendisini bisikletçilerin önüne atınca olanlar olmuş.
Bisikletçilerin geçtiği yollarda düzeni sağlamak elbette önemli. Ancak, her yurttaşın başına bir güvenlik görevlisi dikmek de bir o kadar olanaksız.
Bu ve benzeri yorumları okuyunca belleğimi yokladım ister istemez.
Fransa ve İtalya bisiklet turları gibi dünyanın önde gelen bisiklet etkinliklerinde de sayısız kaza yaşandığını anımsadım. Bu kazaların kimilerinin ölümle sonuçlandığı bile oldu. Bundan birkaç yıl önce Polonya bisiklet turunda Belçikalı genç bir bisikletçinin yaşamını yitirdiğini dün gibi anımsadım.
Kazalar bisiklet sporunun ayrılmaz parçaları ne yazık ki.
Keşke olmasydı desem de bu yüzden kendimizi küçük görmenin, kendimizi aşağılamanın hiç de gerekli olmadığını düşündüm.
Yol bisikleti yarışları doğada yapıldığı için izleyenlere seyir zevki verir. Özellikle havadan ve drone çekimleri güzellikleri gözler önüne serer.
Turun bugünkü etabı İzmir’de başladı. Manisa’da Spil dağında sonlandı. Bisikletçiler Manisa’dan Spil dağına yol alırken gözler önüne serilen görüntüler kentleşme ve yapılaşma çarpıklığının, düzensizliğinin ve zevksizliğinin derin izlerini yansıttı.
Kazadan ötürü işi kendimizi aşağılamaya vardıranların bu görüntüler karşısındaki yorumunu ilgiyle bekleyeceğim.
Yerde çok da ilgimizi çekmeyen ya da kanıksadığımız yapılaşma ve yerleşim sorunlarına ilişkin görüntüler bugün kuşbakışı görüntülerle suratımızda tokat gibi patladı.
Gelişmesini, ilerlemesini ve ekonomik büyümesini bağladığı üçlü sacayaklarından birisi olan inşaatın her türlü hoşgörü ve görmezden gelme kolaylığı gördüğü kuşkusuzdur. Bu böyle olduğu sürece de canımızı sıkan görüntüler artarak var olmayı sürdürecektir.
Hiç yoktan utanç kaynağı yaratanların asıl sorgu konusunu atlaması ilginç bir durumdur.
“Besini denetleyenler toplumlara, enerjiyi denetleyenler ülkelere egemen olur” Henry Kissinger
Dünya Sağlık Örgütü, içinde bulunduğumuz süreci “küresel salgın” olarak adlandırınca o günün ürkü ve kaygı ortamında pek çok gelişme yaşandı. Bunların içinde birisi vardı ki, gözden kaçtı. Gözden kaçmadıysa bile gündemde yeterince yer bulamadı.
Haber şöyleydi :
“Vietnam pirinç, Rusya da tahıl dışsatımını durdurdu.”
Her ikisi dışsatımını durdurduğu ürünlerde söz sahibi iki ülke olarak öne çıkmaktaydı.
Her iki karar da sonradan gözden geçirildi ve gevşetildi. Bu kararda özen gösterilmesi gereken nokta bu ülkelerin ivedi ve keskin davranış göstermesidir.
Vietnam, dünya pirinç üretiminde Çin, Hindistan, Endonezya ve Bangladeş’ten sonra 5. dir.
Rusya ise tahıl üretiminde dünya 3. südür. Şu anda savaşın yaşandığı Ukrayna ise 8. sıradadır. Ukrayna, Avrupa’nın “ekmek sepeti” olarak anılacak denli önemli tahıl üreticisidir.
Bir ayı aşkın süredir küresel salgına Ukrayna’daki savaş eklenmiştir. Dolayısı ile iki önemli tahıl üreticisi şu günlerde tahıl satacak durumda olmadığı gibi, savaş uzadığı ölçüde önümüzdeki yılın tahıl üretimi de tehlikeye düşecektir.
Bu arada, Rusya ve Ukrayna’nın önemli iki gübre üreticisi olduğunu anımsadığımızda küresel ölçekte tarım üretimi düşüşü yaşanacağını da öngörmüş oluruz. Gübre üretiminde önemli temel maddeler olana azot ve potasyumun savaş zamanında silah/patlayıcı üretimine yönlendirildiği de önemli bir başka bilgi olarak not edilmelidir.
Tüm bunlara, bu iki ülkenin dünya ayçiçeği yağı üretiminin (% 70) önemli bölümünü üstlendiklerini de eklemiş olalım.
Bütün bu olumsuzlukların adına açlık denen ve insanın tüylerini diken diken etmeye yeten kavramı aklımıza getirmemesi olası değil elbette.
Kıtlık ve onu izleyebilecek açlık tehlikesi bu kez de bir mikrop aracılığıyla geldi gündemimize. Ona eklenen savaş, sorunu görmemeye kararlı olanların gözünün içine sokmuş oldu. Azak denizinden çıkamayan ayçiçek yağı taşıyan gemiler olayın üzerine dikilen tüydü. Bundan sonra bir süre Azak’tan çıkamamak değil, Azak’a gidememek söz konusu olacak.
Başka deyişle!
Kötü günler geride kaldıysa, daha kötüleri kapımızdadır.
Türkiye başka bir çok konuda olduğu gibi dipsiz kuyuya 20 yıl önce düşmedi.
Ukrayna’nın şimdilerdeki NATO sevdası başına savaşa derdi açmış olsa da Türkiye’nin 70 yıl önceki NATO tutkusu bir savaşta yer alarak ve askerini 23 sente satarak NATO üyeliğiyle sonuçlandı. Her ne kadar Türkiye, NATO üyeliği sonrasında bu nedenle savaşa girmemişse de bu üyeliğin bedelini tarımını, sanayisini, siyasetini Batı’ya uyarlayarak ödedi. Bugün Türkiye parasıyla bile besin bulamayacak duruma düştüyse kök nedeni 70 yıl öncede aramak yanlış olmaz.
Henry Kissinger’ın yazının başında andığımız sözü siyasi ve düşünsel sığlığımızın dikkatinden kaçtı ya da kaçırıldı.
“Zeytinyağlı yiyemem aman, Basma da fistan giyemem aman” sözleri çok bilinen bir türküye can vermiştir. Türkiye artık tahıl, mercimek, nohut, susam, ayçiçek yağı, sarmısak ve hatta saman dışalımcısı olup çıkmıştır. Salgına ve son olarak da Ukrayna’daki savaşa kadar “parasıyla değil mi, alırız” anlayışı sürdürülebilmişti. Şu günlerde bu anlayışın sürdürülemezliği söz konusudur.
Türkiye, son 40 yıl boyunca hata yapmışım, bundan böyle tarımı destekleyeceğim diyecek olsa tarım yapan insan kaynağının çoktan köylerinden kopmuş, kentlerin varoşlarına ilişmiş olduğu acı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Yirmi yıllık cicim ayları dönemi biterken önce salgın şimdi de savaş duvara çarpmaya eşdeğer sarsıntı yaratıyor.
Yazının başlığındaki soruya bu bilgiler ışığında yanıt vermek kabul edelim ki iç karartıcıdır. Açlık, şimdilik abartılı bir durum olsa da yokluk ve kıtlık ben buradayım demeye başlamıştır.
Yine vurgulamalıyız ki, gerçeklerin önünde sonunda ortaya çıkma huyu gibi uzun yıllar boyunca yapılan yanlışların da er ya da geç altüst oluşlara yol açması kaçınılmazdır.
Yetmişli yılların sonlarındaki açlık değilse bile, kıtlık ve yokluk ortamını anımsayacak yaştayım. O zaman bir yandan ambargo diğer yandan TÜSİAD, farklı deyişle dış ve iç cephe bağlaşıklığı söz konusuydu.
Bugünkü açlık tehlikesinin de ilmek ilmek dış cephe zorlamasına boyun eğen iç cephe gevşekliği sonucu ortaya çıktığını saptamak bilmem yanlış olur mu?
Dördüncü Sanayi Devrimi’nin temel amacı, İNSAN ve MAKİNE’yi bütünleştirerek insan olmanın anlamını değiştirmektir.
Klaus Schwab, Dünya Ekonomik Forumu Kurucusu
Bunun anlamı insanın HACKLENEBİLİR (ele geçirilebilir, kullanılabilir) duruma düşürülmesidir. Bireyi ondan daha iyi tanıyabilecek bir teknolojinin varlığı bu noktada önem kazanmaktadır. Bir hükümetin ya da şirketin eline geçmesi olası böyle bir olanağın ne gibi sonuçlara yol açabileceğini kestirmek için düş gücümüzü biraz olsun kullanmak yetip de artacaktır.
Önce sopa…
Yuval Noah Harari’ye göre bu teknolojiyle bireyin dışındaki istenç, o bireyin yaşamdaki başarısını ve hatta özel yaşamında kiminle birlikte olacağını kestirebilir konuma gelebilecektir. Farklı deyişle insanın yönetilebilir olmasıdır söz konusu olan. Harari’ye göre böylesi bir teknolojinin SAYISAL DİKTATÖRLÜK’le sonuçlanması kimseleri şaşırtmamalıdır. Düşünceleri, duyguları ve davranışları değiştirme yeteneğine sahip bir teknolojinin kullanımı söz konusu olduğunda bireysel özgürlüğün varlığı gözden geçirilmelidir.
Oluşturulacak algoritmalarla hangi işte verimli olacağımızı, hangi eğitime uygun olacağımızı ve başkaca yaşamsal önemdeki kararlarımızı öngörmek olanaklı duruma gelebilecektir.
Harari’nin 2019’daki saptamasına bakılırsa gelinen durum George Orwell’in 1984’ünde betimelenen tabloyu çoktan aşmıştır. Böyle bir durumda kurulması olası diktatörlükten kurtulmak giderek zorlaşacaktır.
Harari’ye göre 4 milyar yıldır doğal seçilim ve biyokimyanın kurallarına uyarlı olan yaşam kural değişiminin şafağındadır. Bilimsel gelişmeler doğal seçilimin yerini akıllı tasarıma bırakması sonucunu doğurmaktadır demek abartı olmayacaktır. Böylece bulutların üzerindeki tanrının tasarımı yerini yine bulutların, ama bu kez teknoloji bulutlarının üzerindeki egemenliğe bırakmaktadır. Başka deyişle, evrimin itici gücü olarak biyolojinin yerini teknoloji almaktadır.
Özetle, Harari, bir ruhumuz ve özgür istencimiz olduğu günlerin geride kaldığı görüşündedir.
Etkileyici olduğu kadar distopik bir geleceğin kapımızda olduğunu söyleyebiliriz.
Bu yolla, insan davranışlarının geliştirilebileceği ve iyileştirilebileceği vurgusuna karşılık denetim altına alınabilmesi olasılığı göz önüne alındığında olası olumsuzluk biraz olsun betimlenebilmiş olacaktır. Örneğin, bir kişinin davranışları suikastçı olarak kullanımına olanak verecek şekilde denetim alınabilecektir. Hatta, savaşlarda ve benzeri silahlı çatışmalarda kullanıma açık insan tipinin ortamda baskın olması hiç de uzağımızda olmayan bir distopyadır.
İnternet ve beyin implantları kullanılarak bir kişinin düşüncelerinin bir başkasına aktarılması ve davranışlarının yönlendirilebilmesi olanaklı olduktan sonra distopyalardan distopya beğenmeye kalacaktır iş.
Havuçsuz sopa olmazdı…
İç karartan bir dizi distopyaya havuç gerek. Ütopyasız distopya olmazdı kuşkusuz.
İnsanın bu dönüşümünü destekleyenlerin önde gelen savlarından birisi de “güçlendirilmiş insan” kavramıdır.
Güçlendirilmiş insan çözümlemesine göre olumlu özellikler kazanılmış ya da pekiştirilmiş olacaktır. Örneğin,
Güç, el becerisi, hız ve dayanıklılık gibi fiziksel performansın yanı sıra diğer fiziksel duyular da geliştirilebilir.
Biliş, duygu ve motivasyon gibi psikolojik performans, istenen davranışı harekete geçirmek ve yönlendirmek için etkilenebilir. Bilişsel güçlendirme örnekleri arasında belleğin, özenin, yaratıcılığın, anlayışın, karar vermenin, zekânın ve uyanıklığın geliştirilmesi sayılabilir.
Sosyal performans – “kendini bir grubun parçası olarak algılama yeteneği ve ekibin bir parçası olarak hareket etmeye hazır olma” – etkilenebilir. İletişim becerileri, işbirliği ve güven duygusu da bu kapsamda değerlendirilebilir.
Ölümsüz insan
Teknoloji güdümlü evrim sürecinin insanlığa sunması olası bir başka olanak da ÖLÜMSÜZLÜK olarak kendini gösteriyor. Havuçların en çekicisi olarak da nitelenebilir.
ÖLÜMSÜZLÜK 2045 projesinin kurucusu Rus bilim insanı Dimitry İtskov’a göre insanların yalnızca % 2’si ölüme hazır olabilmektedir. Bu istatistiğin öne çıkartılmasının bir nedeni de ölümsüzlük çalışmalarına haklılık kazandırma isteğidir hiç kuşkusuz. Avatar olarak da bilinen bu projede bireyin robot kopyası çıkartılmaktadır. İtskov bir avatarla yaşamanın çoğu kimsede tinsellikten yoksun bir yaşam algısı yaratabileceğini yadsımamaktadır. Bu durumda, avatarın, bireylerin kendi avatarı olduğunu ileri sürmek gerçekçi olmasa da, Itskov ve düşündeşleri yapay yaşamın artılarını öne çıkartma eğilimi içindedirler.
Bu yazıyı kaleme almadan önce yaptığım okumalardan aklımda kalanla bitirmiş olayım. Teknolojiyi yaratan insan olduğuna göre, Homo sapiens bir yandan yol açtığı çevre yıkımıyla diğer yandan da geliştirdiği teknolojiyle kendi sonunu mu getirmektedir?
Bilimkurguya eşdeğer böyle bir yazıdan sonra okurun şu sorudan kaçınması olasılık dışıdır.
“Pekiyi, bu yazıda anlatılanlara ne kadar yakındayız?”
Popüler bilim dergisi Nature’da rastladığım yazı okurun sorusuna yanıt olabilir düşüncesiyle paylaşıyorum. Bağlantıdan erişilebilir.
Ancak, kısaca vurgulamam gerekirse ilerleyici kas hastalığı (ALS) olan bir babanın oğluna ilişkin duygularına çevirmenlik yapılabilmiş kullanılan bir implantla. “Aklına girmek” deyiminin gerçeğe dönüşmesi çok uzağımızda değil diyebiliriz bu örnekten yola çıkarak.
Son Söz : Dağarcık Türkiye okuruna kapımızdaki bu gelişme için bir kesit sunmak istedim. Bu başlığın altını doldurmak o denli olanaklı ki, bunun için bir yazı değil ciltlerce kitabı dolduracak bilgi ve düşünce üretilebilir.
Yazıda sözü edilen kişi ve görüşler bire bir benimsendiği için değil esin kaynağı olsun diye alıntılandı.
Yaklaşık 6 aydır Omikron varyantının baskın olduğu salgında başlangıçtaki öngörü deneyimle doğrulandı.
Omikron varyantı :
Daha BULAŞICI
Daha az (ağır) HASTALANDIRICI
Daha az öldürücü
Omikron varyantının baskın olduğu zaman aralığında olgu sayılarının olağanüstü artış gösterdiği görüldü. Ağır olmasalar da hastaların sayısındaki artış test sayısına yansıdı. Test yapma konusunda cimri davranan Türkiye’de bile günlük test sayılarının yarım milyonu zorladığı gözlendi.
Her şeye karşın, Türkiye’de günde bir uçak dolusu insan (150-200) yitirildi. Ülkemizdeki toplam ölüm sayısının % 40’ı Omikron baskın dönemde yaşandı. Ağır hastalığın ve dolayısı ile de ölümün az olduğu öngörüsü gevşemeyi de kaçınılmaz kıldı.
Salgından ağır yaralı olarak çıkanlar kuşku götürmez şekilde işsiz kalanlar ve işlerine pamuk ipliğiyle bağlı olanlardı.
Politikacıların da bu dönemde çok bunaldığı görüldü. Onların bunaltısı salgın ortamında toplumcu kararlar alamamış olmalarından kaynaklıydı. Türkiye’de işsiz, aşsız ve gelirsiz kalanlara yapılan biricik iyiliğin kredi açmaktan öteye geçemediği görüldü. Beklenen ekonomik krizin de bu olumsuzluğu artırdığı kuşkusuzdu. Salgının hemen her yönden ama özellikle de ekonomik bakımdan son derece kötü yönetildiği görüldü. Ama, bu gerçek yüksek sesle dile getirilemedi.
Salgın önlemlerinin gevşemesine gelince!
Bu kararın nasıl alındığını önceki kararlar gibi kestirmekte zorlandık. Salgının başından bu yana salgın önlemlerinin “Koronavirüs Bilim Kurulu” kaynaklı olduğu öne sürülse de bu kurulun aldığı kararlar kamuoyuyla paylaşılmadığı için öğrenilememiş oldu. Böyle olunca da, ülke yönetiminin bu önlemlerin ne kadarını yürülüğe soktuğu da anlaşılamamış oldu.
Geçtiğimiz haftalarda kamuoyuna duyurulan yeni kararlarla açık alanlarda maske zorunluluğuna son verilirken, HES kodu sorgusu ve PCR testi zorunluluğu uygulama dışı bırakıldı. Ne yapacağını bilemez durumdaki iktidarın toplumu da bunalttığı kuşkusuz olan önlemleri gevşeterek olumlu bir hava yaratmayı amaçlamış olması yüksek olasılıktır.
Ülkeden ülkeye değişen karşılıklar bulur pek çok toplumsal uygulama.
Yaşamımı sürdürdüğüm İzmir’de bu karardan önce toplu taşıma araçlarında maskesiz kişiye rastlanmazken, şu günlerde sayıları çok olmasa da metroda, otobüste, trende ve başka kapalı ortamlarda maskesiz insanlara daha fazla rastlar oldum. Açık hava için olan gevşeme toplumun kimi bireylerinin bu uygulamayı kapalı ortama taşımasıyla sonuçlandı.
Diğer yandan, HES kodu zorunluluğunun kaldırılması ve kimi eylemler için koşul olan PCR testi zorunluluğuna son verilmesi hastalığı ve hastaları izlemekten vazgeçme olarak okunmalıdır.
Oysa, salgın sürmektedir.
PCR testi zorunluluğunun gevşetilmesine bağlı olarak saptanan hasta sayısı azalsa ve ölüm sayıları da birkaç hafta öncesine göre önemli düşüş gösterse de dolaşımda olan virüsün serbest bırakılması zaten hiç bir şekilde ortadan kalkmamış olan mutasyon olasılığını artırmaktadır.
Omikronun alt varyantları saptanmış durumdadır.
Omikron dışında bir ana varyantın kendisini göstermemesi için hiç bir sağlam dayanak yoktur.
Öte yandan, zaman geçtikçe aşılamada yakalanan oranlar da hızla azalmaktadır. Genel gevşeme eğilimi aşılamaya da yansımaktadır. Anımsatma dozunu yaptırmayanların sayısı arttıkça virüsün dolaşımda kalmayı sürdürmesini kolaylaştırmanın yanı sıra varyant oluşturma olasılığını da yükseltmektedir.
Bilim bu olumsuz olasılığa odaklanarak uyarılarını sürdürse de sesini duyurmakta zorlanıyor.
Savaş demek göç demek. İkiz kardeş gibidir bu ikili. Ukrayna’daki savaşla birlikte milyonlar batı sınırına yöneldi. Polonya, Macaristan, Slovakya, Romanya, Moldova Ukraynalı mültecilerin akın ettiği ülkeler oldu.
Çok değil birkaç ay önce “sarı saçlı, mavi gözlü olmayan” sığınmacıların başına gelenler unutulmuş değil. Dövülmek, itilmek, kakılmak ve kovulmak o dönemin sıradan olgularıydı. Hatta, bir seferinde birisi hastanelik edilene dek 3 Hintlinin dövüldüğü bile yansıdı basına.
Bir ton daha koyu tenli Afrikalıların başına gelenlerin de farksız olduğunu kestirmek için çabalamaya gerek yok. Kiev’de öğrenciyken savaştan kaçmak zorunda kalan Nijeryalı bir grup kara derili Polonya’da “ülkenize dönün” sözleriyle uyarılmış.
Kenyalı 24 yaşındaki öğrenci Polonya sınırında Ukraynalılara öncelik verildiğinin saklanmasına bile gerek görülmediğinden söz ediyorsa eğer bir değil birkaç kez düşünmeliyiz.
Bir şekilde Polonya’ya girebilenleri bekleyen bir başka sürpriz otellerde yaşanmış. Otellerin yalnızca “sarı saçlı, mavi gözlü” Ukraynalılar için olduğu acı gerçeği çıkmış koyu tenlilerin karşısına.
Vahşi kapitalizm ve onun saldırgan yüzü emperyalizm sergilemekte sakınca görmediği bu çoklu standartla görmek isteyene çok şey anlattı. Batıya uyarlı, kurgulanmış basında az önce özetlediğimiz türden haberlere rastlayabilene aşk olsun!
Hemen her savaşın vazgeçilmezi olan acı, gözyaşı ve kan üçlüsünden aldığı güçle emperyalizm toplum mühendisliği alanındaki başarılarına yeni halkalar eklemekte güçlük çekmiyor.
Irak savaşının ilk gününde öte dünyaya gönderilen onbinlerce kişinin mülteci olmak gibi bir şansları bile olamamıştı. Vahşi Batılının güvenliği (petrolü-çıkarı) söz konusu olunca tüm mızrakların çuvala kolayca sığdırılabildiğini o yıllarda yaşayarak görmüştük.
Ukrayna’da bir aydır yaşanmakta olan savaş Batı’nın çoklu standardını bir kez daha tanımamızın yanı sıra Türkiye’nin de içinde olduğu pek çok ülkede adına basın denen dördüncü gücün sefaletine tanık etmemiz sonucuna yol açtı. Pentagon’un basın organı gibi davranmakta sakınca görmeyen her eğilimden basın kurumunun içine düştüğü yürekler acısı durum bilmem kolayca unutulacak mıdır?
Bu arada, gözümle görmesem inanmayacağım bir habere rastladım. “Uluslararası Kedi Federasyonu Rus kedilerinin yarışmalara katılmasını yasakladı.”
Rus sporcusunu, sanatçısını ve hatta öte dünyaya çoktan göçmüş romancısını, bestecisini yasaklayan insancıl (!) Batılı imgesi kimilerinin gözünde büyürken bir başka ayrıntı çok şey anlatır gibi geldi bana.
Rus sporcular tenisçi Daniil Medvedev ve bisikletçi Aleksander Vlasov şampiyonalarda ve yarışmalarda yer almayı sürdürüyor. Rus kedisiyle bile uğraşabilen ince düşünce onları unutmuş muydu? Onlar için yapılan Rus bayrağının buzlanmasından öteye geçmedi. Nasıl olur diyeceklere anahtar sözcüğü vermem yeterli olacaktır.
PARA!
Medvedev, Vlasov ya da Rublev gibi profesyonel sporcuların Batılı için anlamı Rus olmalarından önce ticari kazanç öznesi olmalarıdır.
İkiyüzlülük nitelemesi az gelir emperyal baronların yaptıklarını tanımlamaya. Çokyüzlülük ya da BİNBİR SURATLILIK çok daha akla yatkın sıfatlardır.
Ukrayna’daki savaşla ilgili olarak sosyal medyada paylaşılan görsellerin önemli çoğunluğunun bu olayla ilgili olmadığı belgeleriyle ortaya konur oldu.
Ukrayna sınırları içinde ve batı komşularında, özellikle de Polonya’da açıkça sergilenen IRKÇI yaklaşımlar bu ülkelerde tırmanan ırkçılığı bilmeyenlerce şaşırtıyla karşılanmış olmalıdır.
Veryansıntv’deki bir yazıda yer alan bilgilere göre Birleşmiş Milletler’de Nazizm’i Kınama amaçlı bir oylamada KARŞI oy kullanan iki ülkenin UKRAYNA ve ABD olduğu; çekimser ülkeler arasında ise, POLONYA, MACARİSTAN, ROMANYA, ÇEKYA, SLOVAKYA gibi Ukrayna komşularının yanı sıra Avrupa’da aklınıza gelebilecek pek çok ülkenin bulunduğu bilindiğinde taşlar yerine oturmuş oluyor.
Emperyalizm uzunca süredir bağlaşıklığını artık saklama gereği duymadığı neo faşist eğilimler kartını şu anda Ukrayna’daki savaşta açıktan oynamaya başlamıştır.
Olayın bu yanı da görülmelidir. Olanı biteni anlamamıza eşsiz yardım sağlayacağı kuşkusuzdur.