• Türkiye’de dert azmış gibi konserleri ekledik sorun listemize. Son günlerde basında çokça yer bulan ve kamuoyunun ilgisini çeken bu olayların hiç yaşanmaması gerekirdi.

    Trabzonspor şampiyonluk kutlaması için bula bula Pontusçu şarkıcı buluyor. Uyarıya kulak vererek tarihe geçecek bir lekenin üzerine sıçramasından kılpayı kurtuluyor. Böyle durumlarda şarkıcı seçimi yaparken biraz olsun özen gösterilmez mi?

    Trabzonspor’un geç de olsa verdiği karara karşılık aynı sanatçının İstanbul Büyükşehir Belediyesi destekli bir konserde sahne almasına ne demeli? İktidar-muhalefet ikiliği mutlaka karşıtlaşma üzerinden mi yürümeliydi? Hiç olmazsa ülkemizin birliği, dirliği ve bütünlüğü üzerinden bir ortak payda yakalanamaz mıydı?

    Aynur Doğan adlı hanımefendinin bir belediye desteğindeki konseri son anda iptal ediliyor. Ardından sayısız tepki. Türkiye’de hemen her konu gibi bu da iktidar-muhalefet karşıtlaşmasına konu ediliyor. Kürtçe popa yönelik hoşgörüsüzlükten tutun da özgürlüklere vurulan darbeye varan bir dizi yorum yapılıyor.

    Bellek unutsa arşiv unutmuyor.Aynur Doğan’ın Öcalan görseli ve bölücü örgüt simgeleriyle aynı karede yer almakta sakınca görmediği anlaşılıyor kısa süre içinde. Tartışma burada bitecek yerde uzuyor da uzuyor. Türkiye’nin başındaki en önemli birkaç dertten birisi olan ayrılıkçı teröre yakınlık duyan birisine özgürlük kisvesi giydirmek de neyin nesidir? Terörü ve teröristi öven, doğrudan övmese de yakınında durmakta sakınca görmeyen birisine bu kadar zaman ayırmak savurganlık değilse nedir?

    Böyle bir sahnede bulunmaktan rahatsızlık duymayan kişinin konseri üzerinden neyi tartışabiliriz?

    Bu olaylar içinde en yaralayıcı olanının altında Kültür Bakanlığı’nın imzasını görmek üzerinde epeyce durmayı gerektirecek gelişme olmalıdır. Ülkemizin kurucusuna “soykırımcı” nitelemesinde bulunabilen insan görünümlü sanatçı sayılabilir mi? Birileri onu sanatçı olarak görse bile bir benzer tutumu sergileyebilir miyiz? Ülkemize ve kurucusuna sövüp, sayacak! Yetmeyecek! Gelip bir de konser verip cebini dolduracak.

    Kültür Bakanlığı gibi bu işlerin uzmanı olması gereken bir kurum nasıl olur da böylesi bir hatanın altına imza atar?

    Skandala eşdeğer bu olaydaki sorumluluğu açık olan Kültür Bakanlığı ve bakanlık yetkililerini en ağır şekilde kınamak bilmem yeter mi? Olağan koşullarda bu skandalın altına imza atanların zaman geçirmeksizin bulundukları konumlardan uzaklaş(tırıl)maları gerekirdi. Günümüz Türkiyesinde bu gibi davranışlar çoktan unutulduğu için aklımıza bile gelmedi böyle bir gelişmenin yaşama geçmesi.

    Son konser olgusu Isparta kaynaklı. Melek Mosso adlı pop şarkıcısının konseri iptal edildi. Öncekiler bir yana. Bu sonuncusu dört dörtlük gericilik örneğidir. Düzce “muhafazkâr” yerdir. Sevinmeye tamam ama, kadın sanatçıya konser verdirmek buraya uymaz diyen karanlık kafa bu kez Isparta’da ete kemiğe büründü desek abartmış olmayız.

  • Kübalı doktorlar

    Hekim olarak kuşkusuz işimizi yapmak, sağlığa odaklanmak önceliğimiz. Bunu yaparken toplumsal olaylara yaklaşmak, sağlığın ekonomi politiğine odaklanmak da olası. Bu yaklaşımın öğretici olduğunu da eklemeliyim.

    Geçtiğimiz günlerde bir hastamla görüşürken aynı derdi 40 yıl kadar önce de çektiğini ve Kübalı doktorlarca tedavi edildiğini öğrendim. Sağlığın ekonomi politiğine ilgi duyan herkes gibi “Kübalı doktor” söylemine kayıtsız kalamazdım.

    Hastam seksenli yıllarda çalışmak için Libya’da bulunmuş. Kübalı doktorlarla tanışmasını buna borçluymuş. Kübalı doktorların başta Che Guevara olmak üzere Afrika’ya olan ilgisi bilinir. Küba’nın yalnız Sahraaltı’na değil, Afrika’nın geri kalanına da el uzattığını böylelikle öğrenmiş oldum.

    İngiltere büyüklüğünde 10 milyonu biraz geçkin nüfuslu Küba ilk bakışta ülkeciktir. Ama, iş sağlığa gelince Küba’nın şaşırtıcı şekilde devleştiği çoğu kimseyi şaşırtsa da konuya ilgi duyanları şaşırtmaz.

    Altmış yaşını henüz geçmiş olan Küba, sağlıkta kendine yetmekle kalmaz. İspanyolca konuşan tüm çevre ülkelere de ışık yayar. Pek çok ülkenin gençleri Küba’da tıp okur ve ülkesine döner. Dünyanın sayısız ülkesinden hasta Küba’da sağaltım görür, iyileşir.

    Dahası, Küba’nın gelişmiş sağlık teknolojisi aşı başta olmak üzere pek çok tıp araç ve gerecinin üreticisidir. Satıcısıdır demekten kaçınmak gerekir. Küçük dev Küba bu bağlamda ürettiklerini gereksinim duyan herkesle paylaşır. Abluka altında olması bile Küba’nın bu ve benzeri üretimlerinden kazanç sağlamayı aklına getirmesini gerektirmez.

    Son salgında gelişmiş(!) ve uygar(!) ülkeler başkalarına ait maske başta olmak üzere pek çok tıp gerecine el koyma utanmazlığı sergilemekten çekinmezken salgının başlarda kırıp geçirdiği İtalya’nın yardımına ilk gidenlerin de Kübalı doktorlar ve sağlık çalışanları olduğunu unutmamak gerekir.

    Yazıyı bağlamak üzereyken rastladığım bir bilgi yazıyı sürdürmemi kaçınılmaz kıldı.

    Sağlık harcamaları

    Türk Tabipleri Birliği’nin internet sitesinde kamuoyuna sunulan 10 istekten birisinin “sağlık harcamalarının artırılması” olduğunu epeyce şaşırarak gördüm. Oysa, TTB çatısı altında Küba sağlık sistemini bilenlerin hiç eksik olmadığını biliyorum. Sağlıklı bir toplum yaratmanın sağlık harcamalarını yalnızca artırmaktan geçmediği çok açık ve yalın bir durumdur.

    Başka deyişle, önemli olan çok harcamak değil akılcı ve yerinde harcamaktır.

    Sağlığa harcanan para sağlığın önemli belirleyicisi olarak görülecekse dünyada hiçbir ülke ABD’nin eline su dökemez. ABD’de kişi başına sağlığa ayrılan para 10.000 doların üzerindedir. Durum böyleyken, son salgının ilk aylarında Amerikalıların (elbette siyahiler, hispanikler başta olmak üzere) sırtının yere geldiğini görmüş olmasak yine de önemseyebilirdik “sağlığa çok para harcamanın” yararlı bir iş olduğunu.

    Hastalık bir kez ortaya çıktığında sağaltımı kaçınılmaz şekilde pahalı ve zahmetli olacaktır. Oysa, aşıyla ya da başka önleyici yöntemlerle hastalığın önlenmesi hem bireyin zarar görmesini önler hem de bu sürecin ucuza yönetilmesini sağlar.

    Sözü Türkiye’ye getirmek gerekirse.

    Bilindiği gibi, bugün Türkiye’yi yönetenlerin önde gelen övünç kaynaklarından birisidir son 15 yılda sağlıkta yapılanlar. Sağlık hizmetindeki “kıtlık” Sağlıkta Dönüşüm Programı’yla birlikte “bolluğa” evrilmiştir. Ancak, bu bolluğun nitelikte değil nicelikte olduğu zamanla anlaşılmıştır. Bugün için Cumhurbaşkanı’nın sözlerine (hekimler için) “giderlerse gitsinler” olarak yansıyan anlayış hızla duvara çarpma yolundadır.

    Sağlığa yapılan parasal yatırımın bu işi kazanç kapısına dönüştürenlere yarar sağlayacağı kuşkusuzdur.

    Sağlıktaki nicelik artışı yılda 100 milyon kişinin acil servislere başvurusuna, 800 milyon kişinin de hekimlere başvurusu gibi baş döndürücü sayılara erişmiştir. Niceliğin bu denli artış gösterdiği yerdeki niteliğin çakılmasına şaşırmak gereksizdir. Bu süreç boyunca doğal olarak kişi başına sağlık harcaması da artmıştır. Son döviz kriziyle birlikte USD cinsinden sayı paylaşımı yanıltıcı olacaktır. Ama, kişi başına sağlık harcamasının TL cinsinden 3.000 liraya yaklaştığı anlaşılmaktadır. Bu haliyle bile 2000 USD sınırını zorladığı söylenebilir.

    ABD ya da gelişmiş bir Avrupa ülkesi örneğinin yanı sıra Türkiye deneyimi de kişi başına sağlık harcamasının tek başına olumluluk kaynağı sayılamayacağını göstermektedir.

    Küçük Küba’yı bir sağlık devine dönüştüren sürecin başarısını sınırlı ama doğru planlanmış harcamayla erişilen başarıda aramak gerekir.

    Hekimler göçü

    “Giderlerse gitsinler” hoyratlığının öncesinde başlayan “hekimler göçü” sağlık ortamına yansıyan özensizlikten ve bu alana yapılan harcamaların emek ve çaba harcayanlara değil de buradan kazanç sağlayanların cebine akmasından kaynaklandı. Emek değersizleşti. Ona eklenen iş yükü ve önü alınamaz şiddet bu göçü hızlandıran öğeler olarak tarihteki yerini aldı.

    Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına uzanalım.

    Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık koltuğuna da oturmuş olan Dr Sadi Irmak o yıllarda Türkiye’de söz konusu olamayan uzamnlık eğitimi için Almanya’ya Atatürk’ün şu sözleriyle uğurlanmıştı :

    “Sizleri birer kor olarak gönderiyoruz, birer ateş topu olarak ülkenize dönmenizi bekliyoruz.” O beklenti yerine geldi. Cumhuriyet’in yurtdışına gönderdiği hiç bir nefer oralarda kalmadı. Ülkeye döndü. Hizmette kusur etmedi.

    Şimdi ne mi oluyor?

    Binbir zahmetle ve harcamayla yetiştirilen hekimler birer “öfke küpü” olarak ülke dışının yolunu tutuyor. Onlar için yapılan harcamalar onları kazanan ülkelerin hizmetine sunulmuş oluyor.

    Yaşananlara bir de bu yanıyla bakmak kaçınılmaz.

    “Giderlerse gitsinler” diyene bunları anlatan birileri çıkmıyor mu diye sormaktan alamıyorum kendimi. Sağlığı yalnızca teknolojik bir olgu olarak görmenin sonuçlarıdır yaşadıklarımız.

    Sözün özü, sağlığa insan/canlı odaklı yaklaşmak olmazsa olmaz gereklilik.

    Ne kadar harcadığından çok nasıl ve ne amaçla harcadığın önemli.

  • AKP iktidarında belirli aralıklarla fitili ateşlenen tartışma gündemimizde kim bilir kaçıncı kez yer alıyor.

    Kurtarıcı, kurucu ve devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün karşısına çıkartılabilen biricik kişiliğin II. Abdülhamit olması onu öne çıkartanların acınacak durumda olduğunu gösterir.

    Toprak yitirdi mi sorusunun yanıtı ikilemsiz EVET’tir.

    II. Abdülhamit toprak yitirme konusunda çok ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

    Toprak yitiren hemen tüm padişahlar aynı zamanda savaş da yitirmiştir. Savaş yitirenin toprak yitirmesinde şaşılacak bir durum yoktur.

    II. Abdülhamit tarihe kazandığı savaşta toprak yitiren olarak geçmiştir.

    Savaşın sonunda Osmanlı Atina’ya yürüme fırsatına ve gücüne sahipken dış baskılarla bundan vazgeçebilmiştir.

    1897’deki Osmanlı-Yunan savaşını kazanan Osmanlı II. Abdülhamit’in “denge politikası” sayesinde masa başında Teselya’yı yitirmiştir. Bu acı gerçek bile onun padişahlığı hakkında yeterince bilgi verir. Bu kadarla da kalmaz kazanılan savaşın yitimle sonuçlanan antlaşması. Girit’in de elden çıkması için kocaman bir adım atılır. Girit, Osmanlı’nın atayacağı Hıristiyan bir vali tarafından yönetilecektir. Başka deyişle Girit için sonun başlangıcı olmuştur kazanılan 1897 savaşı.

    II. Abdülhamit’i ayrıcalıklı(!) kılan bu kısa bilgiden sonra bir başka önemli konuya geçelim. Çok önemli ama önemiyle ters orantılı olarak göz ardı edilen olgudur.

    II. Abdülhamit Birinci Dünya Savaşı’nın Çanakkale cephesinde verdiğimiz kayıplardan önemli ölçüde sorumludur.

    Ne ilgisi var, o sırada Abdülhamit tahtta değildi diyenler çıkacaktır.

    II. Abdülhamit, kendisinden önceki padişah Abdülaziz’in (arada V. Murat olsa da onun saltanatı kısa sürmüştür) tahttan indirilmesinden sorumlu tuttuğu Donanma’yı ve dolayısı ile denizcileri edilgenleştirmesiyle ünlüdür. İmparatorluğun donanması onun döneminde Haliç’te çürütülmüştür. Sonuç, zaten zayıflamış olan Osmanlı’nın donanmadan da yoksun kalmasıdır.

    Kraliyet Armadası Lordu Earl Selbourne’nun Osmanlı donanması hakkındaki kısa ve öz nitelemesi çarpıcıdır. “(Osmanlı donanması için) Mevcut bile değil!”

    Bunun üzerine eklenen, İngiltere’nin parası ödenmiş iki savaş gemisi Sultan Osman ve Reşadiye’ye el koymasını eklediğimizde Çanakkale faciasını anlamamız kolaylaşacaktır.

    Şimdi sormak gerek!

    Osmanlı’nın bir donanması olsaydı bağlaşıklar ellerini kollarını sallayarak Çanakkale boğazı önlerine gelebilirler miydi? Böylesi bir serüvene atılabilirler miydi?

    Sonuç olarak, kimilerinin yere göğe sığdıramadığı II. Abdülhamit Çanakkale’de dökülen kanlardan, yitirilen canlardan da sorumludur. Taht kaygısıyla donanmadan vazgeçmesi, imparatorluğu donanmasızlaştırması Osmanlı’ya pahalıya mal olmuştur.

    Son yıllarda cüppelerinin önünü ilikleme hastalığına yakalanan kimi savcılarımız bu gibi tarihsel gerçekleri saptayanları “anıya saygısızlık” suçlamasıyla soruşturmakta ve kovuşturmaktadır. Yaptıkları zamanın ruhuna uygundur kuşkusuz.

    Ama, yine de sormaktan kendimizi alamayız!

    Anıya saygı tarihi sorgulayanlardan çok o saygıyı oluşturamayanların eseri değil midir?

  • Bulaşıcı hastalıklara karşı üstünlük sağladığını düşünen insanlık üçüncü binyıla ardışık yenilgilerle başladı. Küresel salgın niteliğine erişemeyen SARS, MERS ve EBOLA’ya karşılık COVID 19 tüm zamanların önde gelen kürsesel salgını olarak tarihteki yerini aldı. Son kestirimler can yitimi sayısının 15 milyonu bulmuş olabileceği yönünde.

    Küresel ölçekli salgınlar sanıldığı gibi son yüzyılın sorunu değildir. Bundan 4000 yıl önceye uzanan bir “küresel salgın” sorunundan söz etmek olasıdır. Eskiçağda Anadolu, Mezopotamya, Mısır ve Ege’yi içine alan coğrafyada yaşanan salgınlar yalnızca can almakla kalmamış, devletlerin çöküşünde, kitlesel göçlerin yaşanmasında ve dolayısı ile de coğrafyaların sosyo-kültürel yapısında belirgin değişimlerin gerçekleşmesinde baskın etken olmuştur. Akadca çivi yazılı belgelerde salgın hastalığa ilişkin bilgiler bulunduğunu eklemekle yetinelim.

    Dünya iki yıldır bir yandan salgınla baş etmeye çalışırken diğer yandan başka salgınların başgösterebileceği gerçeğiyle de yüzleşmeye başladı.

    Covid 19 salgını öncesinde kendisini göstermeye başlayan kızamık olgularının son zamanlarda yeniden tırmanışı haber değeri taşıdı.

    Güney Doğu Asya sınırlarını aşamayan NİPAH virüsü olguları doğal olarak küresel ölçekli kaygıya yol açmadı.

    Bugüne dek Afrika’yla sınırlı kalmış olan ve diğer ülkelere Afrika’ya yolculuk yapanlarca taşınan Maymun çiçeği hastalığının yaygınlaşmaya başlaması ürküye yol açmışa benziyor. İlk kez 1958’de maymunlarda saptanan maymun çiçeği virüsü, 1970’te ilk kez Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde insanda hastalığa neden oldu.

    2017’de Nijerya’da yaşanan maymun çiçeği salgınında hastalığa yakalanan 200 kişinin % 3’ü yaşamını yitirdi. Tam da burada bir konuya vurgu yapmakta yarar var. Bu ve benzeri hastalıkların dünya kamuoyunun gündeminde yer bulabilmesi için uygar(!) dünyada kendisini göstermesi olmazsa olmaz koşul. Son olarak İngiltere’de, İtalya’da, İspanya’da, İsveç’te ve Kanada’da maymun çiçeği olgularına rastlanmasıyla böyle bir hastalıktan haberdar olduk dense yeridir.

    Son bir anımsatma. Hastalığın adındaki maymun yanıltmasın. İlk olarak maymunlardan izole edilmiş olan virüs sincap, fare ve sıçan gibi kemirgenlerce de taşınabilmektedir.

    Bilindiği gibi insanda çiçek hastalığına neden olan virüs kökü kazınmışlar listesindedir. Buna bağlı olarak aşısı da aşılama programı dışında bırakılmıştır. Şu anki bilgilere göre çiçek aşısı maymun çiçeğinden korumada da % 85 oranında etkilidir. Buna göre günümüzde yaşamakta olan 40 yaş ve altı insanlar maymun çiçeği hastalığına karşı savunmasızdır. İlkokul yıllarında çiçek aşısı yapılmış birisi olarak kendimi şanslı sayıyorum bu durumda.

    Bir hastalığın adında çiçek olması kuşkusuz tek başına ürperticidir. Çünkü, 40 yıldır kökü kazınmış olan çiçek hastalığı yalnızca XX. yüzyılda 300 milyon can almıştır. Bu sayının tarih boyunca yaşanan salgınlarla 500 milyon dolayında olduğu kestirilmektedir.

    Covid 19 salgının sonuna yaklaştığımız umudunu taşıdığımız şu günlerde maymun çiçeği salgınının başgösterme olasılığı hiç de iç açıcı bir durum sayılmaz.

    Dünyanın kocaman bir köye dönüşmüş olduğunu ileri sürenlerin bu koca köyün salgınlara sahne olma konusundaki görüşlerini öğrenmek isterdim doğrusu.

    Covid 19 salgınından da bir dizi insan dışı tür (yarasa, pangolin, yılan) sorumlu tutulmuştu.

    Maymun çiçeğinden de adı üstünde maymunlar sorumlu tutulacaktır. Az önce açıkladığımız gibi maymun çiçeğinden yalnızca maymun dostlarımız sorumlu değildir.

    İş sorumlu aramaya gelince bu sorgulamayı yapan insanın aynaya bakması gereği hiç akıldan çıkartılmamalıdır.

    Her iki durumda da insanın diğer türlerle gereğinden fazla yakınlık içinde olması önde gelen neden olarak görülmelidir.

    EBOLA’da olduğu gibi yersiz, yurtsuz, barınaksız bırakılan yarasaların yaşam alanlarını insanların basması ve hiç gerekmediği halde onlarla yakınlaşması bulaşmayı kolaylaştırmaktadır.

    Covid 19 ve Maymun çiçeği olgularının diğer türlerden insanlara geçişinde de benzer yakınlaşmanın etkisi üzerinde durulmaktadır.

    Covid 19’un sona erdiği DSÖ tarafından açıklanmamış olsa da, iki yıldır süren salgından kaynaklı bezginlik ve bıkkınlık insanlığın bu salgını kafasında bitirmesi sonucunu doğurdu.

    Covid 19’a bir başka salgının eklenmesi olasılığının bulunduğu göz önüne alındığında içinde bulunduğumuz dönem için “salgınlar çağı” nitelemesinin hiç de abartı olmadığı anlaşılacaktır. Elbette her biri küresel nitelikli olmayacaktır. Çoğunluğu endemik, bir kaçı epidemik olabilir kuşkusuz.

    Normalleşmeden, geçmişteki sorumsuz, özensiz ve insanmerkezci yaşama dönüşü anlayan insanlığın salgınlar çağını bitirebilmesi için enine boyuna düşünmesi, “nerede yanlış yaptık?” sorusunu kendisine yöneltmesi ivedi gerekliliktir.

    Bu yapılmadıkça insanlığın küresel ölçekte silkelenişler yaşamayı sürdüreceği açıktır.

    İnsanlar arası ilişkiler konusunda (çoğu yaşama geçirilemese de) her fırsatta dile getirilen düzenlemelerin türler arası ilişkiler için de gündeme gelmesi kaçınılmaz gereklilik olarak görünmektedir.

    Doğanın tartışılmaz egemeni insan imgesi bir an önce gözden geçirilmelidir. İnsanın da pek çok başka canlı gibi bir tür olduğu, şimdilik egemen görünen konumunun sınırsız ve sonsuz olamayacağı gerçeğiyle yüzleşilmelidir.

    Kimi bilim insanlarının öne sürdüğü “Altıncı Yok Oluş” gerçekleşirse, yeni bir dünya kurulduğunda orada insana yer olmayabileceği unutulmamalıdır.

    Maymun çiçeğiyle ilgili ayrıntılı bilgi için :

  • 23 Nisan’da ÇOCUK, 19 Mayıs’ta GENÇ(LİK) öne çıkar. Her iki durumda bu önemli günlerin böylelikle içinin boşaltıldığını görmek pek çoğumuzu üzer. Çocuklara odaklananlar ULUSAL EGEMENLİĞİ özenlerden kaçırma derdindedir. GENÇLİK üzerinden de MİLLİ MÜCADELE gözden kaçırılır.

    Tümünün odağında Türkiye’yi kurtarıcıdan, kurucudan ve devrimciden arındırma çabası vardır.

    Yaşadığım kent İzmir’de belediyelerin 19 Mayıs etkinlikleri de bu durumu gözler önüne sermeye yeter. 19 Mayıs gecesi bir kent meydanında bir popçunun konseri GENÇLİK’e borcun ödenmesine yeter de artar.

    Gençliğin eğitimden, öğretimden, barınmadan ve elbette ayrılmaz gereklilik parasal kaynaklardan yoksunluğuna değinene elinde fenerle arasan rastlayamazsın.

    Gençliğe Sesleniş ya da Bursa Söylevi de bir şekilde öğrenilmiş söylemlerdir.

    Çoğu zaman olduğu gibi eylemlerden söz edilmez.

    ÇOCUK ve GENÇLİK Atatürk’ün her şeyin üzerinde tuttuğu değerler. Yalnızca söylemde değil, eylemde de.

    Bir örnek yararlı olacaktır.

    Atatürk’ün yurt gezileri bilinir. Ülkeyi kurtardıktan, Cumhuriyet’i kurduktan sonra bir yandan Devrimler’i yaşama geçirirken diğer yandan da ülkenin her köşesine uzanan gezilere çıkmıştır. Bu gezilerin öne çıkartılan protokol yanı bir yana, hemen her gittiği yerde okul ziyaretleri vardır.

    Özellikle liselere olan ilgisi her nedense çok bilineler arasında yer almaz.

    Atatürk bu okullarda derslere girer. Kimi zaman izler girdiği dersleri. Kimi zaman da etkin şekilde katılır derse. Öğrencilere sorular yönelttiği bile olur.

    28 Haziran 1933

    Medeni Bilgiler dersinde bir öğrenciye sorduğu soru : “Devletçilik, devlet sosyalizmi nedir?” Soruyu yönelttiği 11. Sınıf öğrencisi Aydın efendinin örneklerle bezediği derinlikli yanıtlarından hoşnut kalan Gazi Maarif Vekili Dr Reşit Galip’e şu sözleri söylemiştir :

    “Bu çocuk çok iyi düşünüyor, adeta bir hocadır…”

    On yaşını doldurmaya gün sayan Cumhuriyet’in geleceği gençlerden birisinin dağarcığına yansıyan derinlik göz kamaştırıcıdır.

    Ata’ya göre gençlik : “Her kafanın anlayamayacağı yüksek bir varlıktır.”

    Bundan 30 yıl önce ekonomiyi kim bilir kaçıncı kez dibe batıran hükümetlerden birinin başındaki hanımefendi acı reçeteyi pazarlamak için allayıp, pulladığı konuşmasının bir yerinde şu sözleri söylemişti :

    “Yeryüzündeki son sosyalist devleti yıktık.”

    Devletçiliğin geride kalan izlerini sildik, siliyoruz demek istemişti. Bu konuda ne yazık ki başarılı olmuştu.

    Bu satırları kaleme alan gözler İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi hastanesinin girişine manav açıldığını gördü. Yok edilen devletin gerekli olduğunun yansımasıydı bu ibretlik gelişme oysa.

    Gençliğe dönecek olursak, devletin sahneden çekildiği ortamda eğitim, öğretim paralılaştı.

    Gençlik için barınma ve beslenme olanaksızlaştı.

    Harçlık denen en doğal hak ve gereklilik yerine gelmediği için milyonlarca gencimiz açlar ordusunun neferleri oldu.  

    Sonuç tarikat egemenliğiydi. İstenendi bu.

    Askerinden polisine, hukukçusundan doktoruna varıncaya dek uğraş sahipleri öğrenimleri sırasında devşirildi. Varlıklarını borçlu oldukları Atatürk Cumhuriyeti’ne ve dolayısı ile ülkelerine düşman edildiler.

    Sonuçta, devletini yıkmaya çalışan, o devletin milletini bombalayan bir vicdansızlar topluluğu ülkenin başına sarıldı.

    Bir başka sonuç.

    Ülkenin iç karartıcı ortamında yılgınlık ve bezginlik anıtına dönüşmüş gençler sınırların ötesinde arar oldular geleceği ve gönenci.

    Yirmili yıllarda Gazi’nin “Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, ateş topu olarak dönmelisiniz.” diyerek yüreklendirdiği gençler günümüzde “bir barut fıçısı” gibi ülke sınırları dışına çıkma derdiyle sınırladılar varlıklarını ve amaçlarını.

    Kent meydanlarındaki pop konserleriyle gönülleri alınacak gençlerin, gençlik bayramında.

    Kim bilir kaçıncı kez!

  • Yazının başlığını yadırgayanlar ve bundan bize ne diyenler çıkabilir. Her şeyden önce bir ülkenin NATO gibi suç örgütü olduğu apaçık ortada olan bir birlikteliğe katılma isteği insanım diyeni üzmeye yeter de artar. Bu üzücü gelişme dün Finlandiya Cumhurbaşkanı ve Başbakanı tarafından duyuruldu.

    Diğer yandan, Finlandiya “Beyaz Zambaklar Ülkesi”dir. Yer üstünde su, ağaç ve diğer canlılar dışında tek değerli varlığı insan olan, yeraltındaki varlığı ise neredeyse hiçe eşdeğerdir.

    Belki de bu yoklukların ürünüdür “Beyaz Zambaklar Ülkesi”ne yansıyan varsıllık. Tek seçenektir insan varlığının önemsenmesi, iyi işlenmesi ve ortaya nitelikli bireyler çıkartılması.

    Tarihi eskiye dayansa da bağımsızlık serüveninin geçmişi 200 yıllıktır.

    “Beyaz Zambaklar Ülkesi”ni geçen yıl Finlandiya’ya gitme ve orada 1 hafta geçirme fırsatı doğunca okudum. Beyaz Zambaklar Ülkesi izlenimlerimin ayrıntılarına bağlantıdan erişilebilir.

    İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte dış politikada “yansızlık” ilkesini başarıyla ve kararlılıkla uygulamasının yanı sıra erişilen endüstrileşme hayranlık uyandırıcı bir düzeye ulaşmıştır. Kişi başına düşen 50 bin doları aşkın gelir söze gerek bırakmayacak denli açıklayıcı veridir. Finlandiya’nın eğitim alanında elde ettiği başarılar PISA çalışmalarına da yansıyacak denli göz alıcıdır.

    Grigoriy Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”si ülkemizin kurtarıcısı, kurucusu ve devrimcisi Mustafa Kemal Atatürk’ün “mutlaka okunmalı” dediği kitaplardan birisidir. Dolayısı ile, görkemli bir başarı öyküsü yazan Finlandiya bir bakıma biz Türklerin de (sürekli) ilgi alanında olmuştur. Bu arada, Fincenin Türkçe’ye ve Altay dil grubunun diğer üyelerine yapısal benzerliğini eklemekte de yarar var.

    Finlandiya’nın NATO’ya girme doğrultusunda adım atacağına ilişkin son kararı az önce sıraladığım gerekçelerle son derece yaralayıcı olmuştur. Bu gelişme Ukrayna’da yaşananlarla birlikte Atlantik’in karşı kıyısındaki baş emperyalistin Avrupa’yı bir kez daha egemenliği altına girişimi fırsatı yaratmış olması bakımından da önemlidir.

    Jeopolitik konusundaki yerinde yorumları ve doğru saptamalarıyla tanıdığımız Cem Gürdeniz’e göre Finlandiya ve onu izleyerek İsveç’in NATO’ya katılma kararının gerekçesi Kuzey Buz Denizi odaklıdır. Bu yıl Kuzey Buz Denizi yoluyla taşınan yük niceliği 80 milyon tonu aşkındır. Bunun gündelik yaşama yansıması Rusya’nın sıcak denizlere tutsak olmaktan kurtulma yolunda önemli bir adım atmış olmasıdır. Karşıtlarını olabilen her ortamda kuşatmayı, çevrelemeyi amaçlayan ABD emperyalizmi Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği üzerinden Rusya’yı bu yeni deniz yolunda rahatsız etmeyi amaçlamaktadır. Emperyalin bu davranışında şaşılacak durum yoktur. Buna karşılık, ikinci paylaşım savaşını izleyerek soğuk savaş boyunca ve günümüze uzanan zaman aralığında yansız ve dolayısı ile de sorunsuz kalabilen Finlandiya’nın NATO’ya yeşil ışık yakan tutumu anlaşılır olmaktan uzaktır.

    NATO’ya girme kararının Rusya’yla 1300 km kara sınırı olan gönenç ve mutluluk ülkesinin başına açabileceği olası dertleri saymaya gerek bile yok. Bu dertlerden birisi savaşsa bir başkası NATO üyesi olmanın önemli bedeli olarak silahlanma ve silahlanmaya ayrılan parasal payın artması olacaktır. Bu durumun önünde sonunda Finlandiya halkının gönencinde ve mutluluğunda aşınmaya yol açması kaçınılmaz olacaktır.

    Ama, Beyaz Zambaklar Ülkesi’ne üzülmemek elde mi?

    Finlandiya’nın alımlı Başbakanı’na yönelen ilginin birazını da Finlandiya’nın NATO üyeliği kararına yöneltmek gerekmez mi?

  • Toplumun hemen her konuda ortadan ikiye bölünme başarısı gösterebildiği ülkemizde mayın tarlasına koşar adım girdiğimin farkındayım. Toplumsal yarılmanın belirginleştiği bir diğer konudur sokaklarımızda dolaşan başı boş hayvanlar.

    Kendilerini “hayvansever” olarak tanımlayan ve kendileri gibi düşünmeyenleri hayvansevmezlikle yaftalayanlara bakılırsa sokak hayvanlarının denetlenmesi, yol açtıkları sorunların giderilmesi ya da başka benzeri girişimler doğrudan hayvansevmezliktir.

    Bu satırların yazarı olarak kent içinde olabildiğince yürürüm. İki ay kadar önce evime birkaç yüz metre uzaklıkta bir sokak köpeğince ısırıldım. Neyse ki, dişleri pantolonumu aşamadı da aşılanmam gerekmedi. O gün bu gündür o ayvanın bulunduğu kaldırımdan geçemez oldum. Sözünü ettiğim yer İzmir Valiliği’ne, başka deyişle Konak meydanına 750 metre uzaklıkta. Kentin ıssız bir köşesi değil.

    Konuyla ilgili olarak büyükşehir belediyesine telefonla ulaştım. Durumu anlatmaya başladığımda karşımdaki kişi araya girdi. İlgili yasayı anımsatarak söz konusu hayvanla ilgili yapılacak bir şey olmadığını incelikle ifade etti. Konuşma da bitmiş oldu.

    Kimi hayvanseverler “köpek uzmanı” sıfatıyla sıkça şöyle sözler paylaşırlar türlü ortamlarda. “Bir sokak köpeği saldırmaz. Birisi, başka deyişle bir iki ayaklı kim bilir ne yapmıştır da köpeği kışkırtmıştır.”

    Oysa, bilimsel gerçekler bu düşünceyi desteklemekten uzaktır. Köpekler kurt atalarından kalıt özellikleri gereğince sosyal varlıklardır. Biz insanlar kadar olmasa da köpekler sosyal hayvanlardır. Yine bu özellikleri gereğince bir araya gelirler, topluluklar oluştururlar ve hatta çeteleşirler. Elbette bütün bunları insanlara ya da başka canlılara kötülük olsun diye yapmazlar. Evrimin doğal sonucu olan “yaşama tutunma” özellikleri gereğidir bu davranışları. Köpeklerin saldırgan davranışlarının günün zamanına, mevsime, açlık durumuna ve ortamdaki ıssızlığa göre de değiştiği bilinen gerçektir.

    Özellikle büyük yerleşimlerde yaşanan hemen tüm sorunların belediye yönetimlerine bağlanması (kötü) bir alışkanlığa dönüşmüştür. Köpekler başta olmak üzere sokak hayvanları sorununda da da başat sorumlunun belediyeler olduğu düşünülür. Doğruluk payı olsa da eksiktir bu düşünce.

    Merkezi yönetimin ve onun buyruğu altındaki yasamanın rolü göz ardı edilir çoğunlukla. Yasal düzenlemenin güncellenmemiş olması ve bu durum karşısında yerel yönetimin kılını kıpırdatmaması sokak hayvanları sorununun özetidir bir bakıma.  

    Köpekler başta olmak üzere başıboş sokak hayvanları her şeyden önce toplum sağlığı sorununun parçasıdır. Hayvanlardan insanlara geçebilen hastalıklar (zoonozlar) için çıkartılmış açık çağrıdır onların denetimsiz varlığı ve dolaşımı. Kuduz olgusuna rastlanmıyor oluşu yanıltmasın. Özellikle, paraziter hastalıklar önemli bir halk sağlığı sorunu olarak var olmayı sürdürmektedir. Kuduzdan farkları haber değeri taşımıyor oluşlarından öte değildir.

    Diğer yandan, aç kalan ve karnını doyurmak için her şeyi yapabilen sokak hayvanları çöplerin altını üstüne getiren iki ayaklılara eşlik etmekte ve böylelikle de çevre ve toplum sağlığı sorunlarına yol açabilmektedirler.

    Bir kez daha yinelemekte yarar var.

    Sokak hayvanları sorununu çözmenin yolu onları acımasızca yok etmekten, barınaklarda biribirlerine kırdırmaktan geçmiyor.

    Hayvan hakları eylemcilerinin duyarlılıkları da göz önüne alınarak yapılabilecekler vardır. Elbette, yatırımla, emekle, sabırla ve çabayla.

    Kaldırımları daha az sıklıkla yenileyerek, su savurganlığına son vererek, yakın geleceği görmekten uzak kararlarla yapılan yatırımların çöp olmasının önüne geçerek sokak hayvanları sorununu çözmek olanaklıdır.

    Nasıl mı?

    • SAHİPLENDİREREK
    • KISIRLAŞTIRARAK

    Evindeki yemek artığını hayvanlar yesin diye gelişi güzel ortalığa koymakta sakınca görmeyen hayvanseverler de duyarlı olmaya çağırılmalı.

    Hayvanı sokakta sevme kolaycılığı içindekilerden de duyarlı olmalarını bekleme ken doğal hakkımızdır.

    Sokak hayvanlarının ortalama yaşam süreleri son derece kısa. Bunda dış ortam koşullarının yanı sıra hayvanlar arasındaki yaşam savaşının etkisi yadsınamaz. Bu sorunu çözmek adına bir canlıyı zehirleyerek yok edebilmeyi düşünen bununla da yetinmeyip yaşama geçirebilen yerel yönetimler olduğunu da basına yansıyanlardan biliyoruz.

    Sokak hayvanları sorunu hemen her alanda türcülük yapmakta sakınca görmeyen insan için önemli bir sınavdır.

    Başıboş hayvanlardan arındırılan sokaklar o hayvanların üremelerinin önüne geçildiği daha da iyisi  sahiplendirildiği bir ortamla taçlandırılabilir.

    Kendisine ve canlılığa saygısını geri kazanmak isteyen insan için önemli fırsattır sokak hayvanı sorununu canlıya yaraşır şekilde çözmek.

    İşyeri penceremden hiç eksik olmayan sevimli dostlar…

  • Yazının başlığı yanıltmasın.

    Bu bir futbol ya da hakem yergisi yazısı değildir.

    Üç hakem üç olay diyerek başlamalı söze.

    İlkine beyzacamdan birebir tanık oldum.

    Yer İzmit.

    Kocaelispor-Altınordu maçı.

    Hakem Ali Palabıyık.

    Kümeden düşme kalma bakımından önemli maç. Ölüm kalım savaşına dönüştürülmüş çoğu zaman olduğu gibi. Neredeyse maç boyunca sahaya pet bardakta su yağdırdı izleyiciler. Hem de 4. hakemin bulunduğu taraftan. Sahanın kimi yerlerinde basacak yer kalmamıştı. Bilindiği gibi geçen yılki EURO 2020’de Danimarkalı Eriksen’in sahada kalbinin durması sonrasında “sporcu sağlığı” daha bir önemsenir oldu. Kuşkusuz doğruydu bu yaklaşım. Geçmişte çoğu sporcunun sakatlığıyla çok da ilgilenmeyen hakemlerin yeni dönemde “önce sporcu sağlığı” ilkesi gereğince ilgilerini esirgemedikleri görüldü. Saha yüzeyini kaplayan plastik gereçlerin yeri geldiğinde bıçağa eşdeğer kesicilikte olabileceğini bilmem belirtmeye gerek var mı? Durum böyleyken bu maçın hakemi Ali Palabıyık’ın kayıtsızlığını nasıl açıklamalı? Sahaya yağan ve zemini tehlikeli hale getiren yabancı cisimler sporcu sağlığı açısından anlam taşımıyor mu?

    Kocaelispor-Altınordu maçında sahanın görünümü. Dördüncü hakemin ve diğerlerinin gözleri önünde. Üstelik çoğu yabancı cisim sahadaki oyuncuları da hedefledi ve vurdu.

    İkinci hakem olayını aşağıdaki haberle öğrendim.

    https://www.veryansintv.com/derbinin-hakemine-kripto-para-sorusturmasi-tff-haberimiz-yoktu/

    Maç başında yapılan para atışında hakem Arda Kardeşler’in Bitcoin kullandığı anlaşılmış. Bu olaya ilişkin özenlerinden ötürü basını ve izleyenleri kutlamak gerek. Elbette yakışıksız bir durum. Bildiğimce para atışı için bir yüzünde kale diğer yüzünde top olan paralar kullanılıyor. Diyelim ki bu bulunamadı. Hekesin cebinden çıkartabileceği ulusal paramız ne güne duruyor? Bitcoin olamayacağı gibi, dolar da, avro da, ruble de, grivna da kullanılamaz bu durumda.

    Son olay bu akşam Kayseri’de oynanan Kayserispor-Trabzonspor maçından.

    Tıpkı Kocaeli’deki gibi Kayseri’de de izleyenlerin sahaya yabancı cisim yağdırdığına tanıklık edildi. Maçın hakemi Halil Umut Meler bu akıl almaz rezalete dur diyecek yerde Trabzonspor kalecisini uyardı. Oysa, kalecinin yaptığı sahayı dolduran ve sporcu sağlığını tehlikeye düşürmesi olası yabancı cisimleri dışarıya atmaktan öte değildi.

    Kirlendiği kadar dibe de vurmuş olan futbolumuz sahalarda yaşanan bu örneklerle daha da kirlenmiş ve dipteki yerini sağlamlaştırmış oldu.

    Zorbalığa, kural tanımazlığa izin veren anlayışın olanca güçle iş başında olduğu görüldü.

    Kalıplaşmış deyişle tanımlamak gerekirse.

    “Kötü günler geride kaldı. Daha kötüleri kapımızda.”

  • İçişleri Bakanlığı her uzun tatilden önce burada paylaştığım türden iletiler gönderir oldu. İnsan hareketinin arttığı bu ve benzeri zaman aralıklarında işe yaraması olası iletilerdir.

    Son zamanlarda öne çıkan bir başka eğilim yayaların öncelenmesi oldu. Buna ilişkin iletiler aldığımı da anımsıyorum. Hatta, kent içinde “kırmızı” ile işaretlenen yaya geçitleri aracılığıyla buna ilişkin uyarıların altı çizildi.

    Bu da yetmedi. Büyük kentlerimizin kimi noktalarında trafik ışıkları kaldırılarak yayalara mutlak öncelik ilkesi benimsendi. Elbette doğru ve umut verici gelişmelerdi.

    Son gelen ileti yayayı önceleme eğilimini sonlandırdı bence.

    Hiç kuşkusuz verilen bilgiler doğrudur. Araştırmaların sonucudur.

    Ama, bu sonucun bu şekilde paylaşılması da bir o kadar yanlıştır.

    Bu iletiyi okuyan bir sürücünün özgüveninin artmasının önüne geçmek olanaksızdır. Oysa, çok iyi kestirilebileceği gibi sürücü hataları ve sürücüden kaynaklı kural çiğnemeleri ülkemiz trafik ortamının başat sorunudur.

    Bir bayram iletisiyle bu yanlışlığa güç ve özgüven vermek hiç de doğru olmamıştır.

    Kent içindeki ulaşımını yaya olarak yapan, zorunlu olmadıkça taşıt kullanmayan birisi olarak yaya olmanın güçlüklerini bire bir yaşıyorum. Örneğin, yayanın önceliği değil, tartışılmaz hakkı olan noktalarda bu hakkı gözeten sürücülere olabildiğince teşekkür ediyorum. Teşekkür ettiğim sürücülerin kabaca onda bir oranınsa olduğunu söylersem ne demek sitediğimi anlatmış olurum.

    Aşağıdaki görsel çok daha fazlasını anlatacaktır.

    İçişleri Bakanlığı’nın bayram iletisinin “hatalısı” olan yayalar kaza kurbanı olmamak için daha ne yapabilir ki sorusunu dillendirmekle yetiniyorum.

    Bence olayın özünü görmekte zorlanıyoruz.

    Türkiye ve dünyanın başka pek çok ülkesi lastik tekerlekli motorlu taşıtların egemenliği altındadır. Bu egemenliğin bir şekilde kabul edilmiş olduğunu eklemekte yarar var. Üç şerit geliş, üç şerit geliş olarak düzenlenen bir kent içi yolunda yayaya ayrılan alanın genişliği yarım metre kadardır. Her ne kadar merkezi yönetim yayalığı kutsayan iletiler gönderse de gündelik yaşamdaki yansıma görseldeki gibidir.

    Hemen eklemekte yarar var. Bu sorun merkezi yönetimle sınırlı da değildir. Bugünlerde bilinen nedenlerle merkezi-yerel yönetim çatışmasının derinleştiğini görüyoruz. Oysa, sokakta yürüyen yaya bakımından bu çatışmanın önemi sağkalımla kendisini göstermektedir.

    Kabul etmek gerekir ki lastik tekerlekli taşıt egemenliği olanca gücüyle kendisini göstermeyi sürdürmektedir.

    Son 20 yılda ülkemizdeki taşıt sayısı geometrik şekilde artış göstermiştir. Bu artışın ekonomik büyümeye etkisini belirtmeye gerek yok.

    Ülkemiz TOGG markasıyla otomobil üretme çabası içindedir. Dünyanın motorlu taşıtlardan kurtulmak için çare aradığı dönemde bu çabanın anlamını yorumlamayı okura bırakmak en iyisi.

    Böyle bir ortamda yayanın hatalı gösterilmesine, taşıtların ve elbette sürücülerinin kutsanmasına hiç mi hiç şaşırmıyorum.

    Türkiye’de yaya olmak zordur.

    Öyle ki yaya ölümle yaşam arasındaki ince çizgideki öznedir.

  • Yanılsamaya yol açmamak için baştan vurgulmakta yarar var. Bilenler bilir. Bilmeyenler için bildirmiş olayım. İşim hekimlik.

    Tarım ve hayvancılıkla ilişkim rahmetli babam aracılığıyladır. Ziraat mühendisiydi. Kırk yıl süreyle Türkiye Şeker Fabrikaları’na hizmet etti. Bu köklü Cumhuriyet kurumunun başat işi şeker pancarı tarımını, şeker üretimini düzenlemek, geliştirmek ve iyileştirmek olsa da endüstriyel tarımın önde gelen lokomotiflerinden birisiydi.

    Tarımın ve hayvancılığın önemsendiği yılların yıldız kuruluşuydu.

    Türkiye’de son yıllarda çok sözü edilen konulardan birisi dışarıdan ülkemize insan akışı oldu. Suriye başta olmak üzere orta doğu ve daha da uzaklardan kaynaklı akışın bugün geldiğimizde gözlerimizin önüne serdiği görünüm sokakta yürüyen her 10 kişiden birisinin sığınmacı/göçmen olduğu gerçeğidir. Bilinçten ve öngörüden yoksun “açık kapı” siyasetinin doğal sonucudur yaşadığımız. Daha da kötüsü para karşılığı tampon ülke olmayı kabullenmiş olmamızdır.

    Ülke içindeki insan hareketleri hak ettiği ilgiden yoksun kaldı son yıllarda. Açıklanan sayılara göre Türkiye’de kırsal nüfus oranı % 7’ye düşmüş durumdadır. Başka şekilde ifade etmek gerekirse Türkiye’de tarım ve hayvancılıkla uğraşan geleneksel insan varlığı tükenme noktasına sürüklenmiştir.

    Şimdilerde kulağımıza sıkça ilişen konulardan birisi çöken tarımımızın, biten hayvancılığımızın doğal sonucu olarak bu alanın özendirilmesi gereğidir. Akaryakıtla, gübreyle, yemle, tohumla ve akla gelebilecek başka yollarla sağlanabilecek özendirmeler hemen herkesin ilk aklına gelenler olarak sıralanabilir.

    Tarımı çökerten, hayvancılığı bitiren süreci son 20 yılda aramak elbette olağan durum. Ama, bu felakete ilişkin nedenleri son 40 yılda aramak çok daha gerçekçi olacaktır. “On beş günde 15 yasa” bu olumsuzlukla ilgili çok şey anlatmaya yetecektir.

    Kırsaldaki olanaksızlıklar karşısında umarsız kalan milyonların ülke içi hareketle kentlere akınını ve kentlerin varoşlarına ilişmeleri sonucunu doğurdu.

    Son 20 yıl için bu bağlamda yapılması gereken yorum şu olabilir! Kentlere ilişen kırsal kalabalıklar bir hanede 15-20’ye varan topluluklar oluşturdu. Birkaçı asgari ücretle çalışsa, birkaçı yaşlılık aylığı alsa ve hiç eksik olmayan engellilere verilen para da havuza aksa açlık sorununu çözerdi. Öyle de oldu. Şükür kültürünün her geçen gün tırmandırıldığı Türkiye’de kırsaldan kopup gelen kalabalıkların son 20 yılda iktidarı belirlediklerine tanıklık edildi.

    Oyu alan da veren de razıydı.

    Bir yandan kürsel salgın diğer yandan Ukrayna savaşı sorunun belirginleşmesinden öte işlev görmedi aslına bakılırsa.

    Bugün 40 yıllık hatadan dönüldüğünü varsayalım. Tarıma ve hayvancılığa özendirmeye yönelinse sorun çözülecek midir?

    Hemen her ortamda tarıma ve hayvancılığa ilişkin özendirmeden dem vuran uzmanların, konuyla ilgililerin göz ardı ettiği önemli ayrıntı ülke içi insan hareketiyle kırsalın boşalmış olmasıdır.

    İnsan olmadan yapılacak özendirmeler, verilecek destekler ne işe yarayacaktır?

    Yanıtı aranması gereken soru budur kanımca!

    Türkiye bu konuda oldukça geç kaldı.

    Kentlere akan milyonlar iktidarın oy deposu olurken, parasıyla besin bulmanın zorlaşması sorunun su yüzüne çıkmasını kolaylaştırmış oldu.

    Kentlere yığılan insanları geri döndürmek hiç kolay değil. Bu zor iş başarılsa bile tarımın, hayvancılığın içine düştüğü dipsiz kuyudan çıkartılması kısa erimde erişilebilecek gibi görünmemektedir.

    Akılsız başın cezasını ayaklar çeker deyişimize göndermede bulunarak, akılsız başımızın bedelini bu kez şansımız varsa besin kriziyle, daha da kötüsü açlıkla ödeme zorunluluğuyla karşılaşabiliriz.