• Deniz Berktay’ın Cumhuriyet’teki köşesinden öğreniyoruz Fener Rum Patrikhanesi’nin başındaki kişinin Türkiye’yi Trump’a şikâyet ettiğini. Ortalama yurttaşın önemli de olsa bu haberi bir şekilde öğrenememiş olması olağan sayılabilir.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/deniz-berktay-ile-kuzeyden-notlar-turkiye-yi-trump-a-sikayet-etmek-2437413

    Yetkililerimizin derin sessizliğine bakılırsa onların da bundan haberi olmadığı düşünülebilir. Haberli olmalarına karşın sessizlerse bu çok daha kötü bir durum.

    Çoğumuz Cumhurbaşkanı Erdoğan-Trump görüşmesine odaklanmışken birisi Trump’la bir araya gelmiş bile. Bir araya gelmekle kalmamış, bizi, bizi seven Trump’a şikâyet etmiş.

    Patrikhanenin varlığı Lozan’da belirli koşullara bağlanarak korunmuştur. Fatih Kaymakamlığı’na bağlı bir kurum olması o belirli koşulların gereğidir. Her ne kadar Cumhuriyet hükümetlerinin kimileri Patrikhane’ye esnek davranmış olsa da bu gerçek değişmemiştir.

    Patrikhane’nin belirlenen kurallara uymaması durumunda harekete geçecek kurum olarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin değil de Fatih Kaymakamlığı’nın belirlenmiş olması bu kurumun sınırlarını bilmesi gereğinden kaynaklanmıştır. Kaymakamlığa bağlanmış olmanın simgesel anlamı budur.

    Türkiye Cumhuriyeti ekonomik bakımdan zora düştükçe siyasi ödün vermeye yöneliyor.

    Son açılımı da bu kapsamda değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

    Ege’deki ada, adacık ve kayalıkların belirlenen statüler dışına çıkartılarak Yunan işgaline uğraması ve daha da kötüsü buna tepkisiz kalınması bir örnektir.

    Fener Rum Patrikhanesi’nin Türkiye’yi ABD Başkanı’na şikâyet etmesi ve bu kabul edilemez davranışın karşılıksız bırakılması bir başkası sayılmalıdır.

    Ülke içinde hak, hukuk, adalet adına ne varsa yok etmekte sakınca görmeyen iktidarın birkaç örneğini verdiğimiz çarpıcı gelişmelere sessizliği olsa olsa Batı emperyalizmi karşısındaki umarsızlığına ve edilgenliğine bağlanabilir.

    Bu gelişmeleri duymamış olamayacağına göre Fatih Kaymakamı’nın elini tutan birileri var demektir.

  • Türkiye-ABD ilişkileri NATO’dan bu yana önemli olmuştur. Görünürde bağlaşıklık üzerine olsa da bu ilişkilerin kimi zaman ilginç sapmalar gösterdiğine tanık olunmuştur.

    En Amerikancı Türk yönetimleri bile yeri gelince Amerikan üslerini kapatabilmiş, sanayileşmede Sovyet ortaklığına yönelebilmiştir.

    Son çeyrek yüzyıl boyunca Türk-ABD ilişkileri al ver ilişkisinden “ver-ver” evresine geçmiştir.

    AKP iktidarının kurgulayıcısı olan ABD’nin bu durumdan hoşnut olduğu kesindir. Her ne kadar arka bahçeye ABD karşıtlığı pompalansa da her kritik dönemeçte Türkiye verici olmayı sürdürmüştür.

    Ver imamı, al papazı bir örnektir.

    İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girişinde yaşananlar belleklerdeki tazeliğini korumaktadır.

    Son yıllarda ABD Başkanı’yla görüşebilmek bile anlam taşır olmuştur.

    “Trump bizi seviyor!”

    Ama, neden?

    Bir dediğini iki etmeyişimizden olabilir mi?

    Kendi içlerindeki demokrasi tutkusu yanıltmamalı!

    Emperyalizm ilerlememeye kararlı ülkelerdeki monarşik yönetimlerin bir numaralı destekçisidir, gözeticisidir.

    Birkaç gün sonraki Erdoğan-Trump buluşmasının gündemi ortama düşmüş durumda.

    Üç yüz Boeing alımı!

    Eskişehir Beylikova seyrek element rezervlerinin ABD’ye sunulması!

    Parasını ödemiş, yükümlülüklerini yerine getirmiş olmamıza karşılık uzaklaştırıldığımız F 35 projesine dönüş?

    F 16 almamıza izin verilmesi bizi pek mutlu edecek gibi görünüyor.

    Vereceklerimiz çok!

    Alacaklarımız sınırlı!

    Belki de yok!

    Bağımsız olamamanın, her türlü dış ilişkinin tek kişinin çıkarına uyarlı oluşunun sancılarıdır yaşamakta olduğumuz!

    Üç yüz Boeing uçağıyla yeni bir THY kurulur!

    Emeklisine, çalışanına yok diyenlerin Trump’a gelince eli açıklığı ibretliktir.

    Daha da kötüsü, bu çarpıklığın önüne geçilmesi bir yana sorgulanamıyor oluşudur.

  • Akbelen direnişçisi, bilge vatansever Zehra ninemizin yüce anısına saygıyla…

    Altın madenciliği, ülkemiz gündeminde önemli yer tutuyor. Toplumumuzun altına geleneksel yatkınlığı altın madenciliğine bakışı da etkiliyor. Bu bakışta bir yanılsamaya yol açtığı da kuşkusuzdur bu durumun.

    Bu yanılsamada altın madenciliğinin yapıldığı ülkeye bir şey kazandırmadığı ve hatta çok şey yitirttiğinin bilinmiyor oluşunun payı büyüktür.

    Farklı oranlardan söz edilse de ülkemizdeki altın madenciliğini yürüten çok uluslu şirketler çıkartılan altının % 5-10 arasında değişen niceliğini Türkiye’de bırakmaktadırlar. Altın madenciliği yapan şirketlerin çıkarttığı altının bir bölümünü kayıt dışı tuttuğuna ilişkin söylentiler eksik değildir.

    Bir açık kaynakta rastladığım bilgiye göre 2022’de Türkiye’nin altın madenciliğinden kazancı yılda 500 milyon USD dolayındadır.

    Buna madenin bulunduğu yerdeki iş olanakları eklenebilir. Tarımdan ve hayvancılıktan kopartılarak işsizleştirilen yöresel kitlenin bu işe (canını tehlikeye atma pahasına) ilgi gösterdiği bir gerçektir.

    Yabancı şirketlerin bir yerli ortakla çalışmaları zorunlu değilse de akılcı ve gereklidir. Yerli ortağın devletle ilişkileri yürütmesi ve sürdürmesi söz konusudur. Diğer yandan, madende çalışacak olanların belirlenmesi ve elbette iktidarın belirlediği kimseler olması da neredeyse kuraldır.

    Bu ve benzeri ayrıntıların yabancı şirket için en küçük önemi yoktur. Onun için birincil olan kazancıdır.

    Vatanseverlik tanımı yeniden yapılmalıdır. Bugüne dek vatanseverlik kaba, saldırgan ve şovenizme vardırılan bir kavram olmuştur. Düne kadar İmralı’dakine idam ipi atanların yeni açılımla birlikte eli kanlı katili düştüğü kuyudan çıkartmak için ip sarkıttıkları görülmektedir. Vatanseverlikle ilintilerinin olmadığı anlaşılmıştır bu kaba ve ilkesiz sözde milliyetçilerin.
Vatanseverlik başka pek çok şekilde tanımlansa da, dağına, taşına, kurduna, kuşuna, çiçeğine, böceğine sahip çıkmak olarak tanımlanmalıdır. Bunun için de ülkenin doğal varlıklarının emperyal ülke şirketlerince yağmalanmasının önüne geçilmelidir.

    Görselden anlaşılacağı gibi 2024 yılında Türkiye’deki altın üretimi 31 tondur. Dünya üretiminin % 1’inden daha az bir niceliğe denk düşmektedir. Bu düzeydeki altın üretiminden Türk devletine kalacak olan birkaç ton kadardır.

    Devlete kalan bu nicelikten elde edilecek 500 milyon USD bu uğurda yitirilenleri geri almaya yeter mi?

    Can alıcı soru budur!

    Zeytinden, ormandan, kurttan, kuştan, çiçekten ve böcekten vazgeçilerek edinilen bu kazanç(!) ortaya çıkan geri dönüşü neredeyse olanaksız zararı karşılar mı?

    Her şeyden önce altın madenciliğinin yabancı şirketlere bırakılması gözden geçirilmelidir.

    Başka birçok yeraltı kaynağı gibi altın da çıkartılabilir Türkiye’de. Bu yapılırken, akılcı ve bilimsel davranılmalıdır. İşi bittikten sonra ülkemizden ayrılan, yarattığı doğa yıkımıyla ilgili en küçük sorumluluk ve yükümlülük duyumsamayan çok uluslu şirketlerle ilişkilerin sıkı kurallara bağlanması ve daha da iyisi altın madenciliğinin kamu eliyle yapılması zararı en aza indirmede önemli ayrıntı olarak çıkmaktadır karşımıza.

    Son söz : Vatanseverlik tanımı yeniden yapılmalıdır. Bugüne dek vatanseverlik kaba, saldırgan ve şovenizme vardırılan bir kavram olmuştur. Düne kadar İmralı’dakine idam ipi atanların yeni açılımla birlikte eli kanlı katili düştüğü kuyudan çıkartmak için ip sarkıttıkları görülmektedir. Vatanseverlikle ilintilerinin olmadığı anlaşılmıştır bu kaba ve ilkesiz sözde milliyetçilerin.

    Vatanseverlik başka pek çok şekilde tanımlansa da, dağına, taşına, kurduna, kuşuna, çiçeğine, böceğine sahip çıkmak olarak tanımlanmalıdır. Bunun için de ülkenin doğal varlıklarının emperyal ülke şirketlerince yağmalanmasının önüne geçilmelidir.

  • Gazze çığlık çığlığa!

    Nasıl olmasın ki!

    Bir halk yerinden, yurdundan kovuluyor.

    Filistin’in Sevr’idir yaşanan.

    Kimisi aracıyla ve traktörlerle yollara düşmüş durumda.

    Yayalar eksik değil.

    Onlardan birisinin çığlığı etkileyiciydi.

    Katar’da toplanan Arap Birliği Zirvesi’ne sesini duyurma derdindeydi.

    Çığlığın sahibine acımak mı umarsızlığı karşısında yerle bir olmak mı?

    Ne zaman Gazze’de ya da Filistin’in başka bir köşesinde acıklı görüntüler oluşsa benzer duygular ve düşünceler uçuşur kafalarda.

    Petrol vanasını elinde tutan dindeşlerin edilgenliği sorgulanır.

    Baştan aşağı yanlış beklentidir.

    Ortadoğu’daki petrol varsılı ülkelerin toplumsal ve siyasi yapısı göz ardı edilir her seferinde.

    Geçtiğimiz pazar günü sona eren İspanya bisiklet turu La Vuelta’da bile Filistin dayanışması sergilendi. Birkaç etapta İsrail takımının engellenmesi başarıldı. Madrid’deki son etap Filistin dayanışması adına yaptırılmadı.

    Madrid’de Filistin dayanışması

    İspanya başbakanı Sanchez protestocularla gurur duyduğunu söyledi.

    ABD topraklarında bile Ortadoğu’da yapılanın fazlası başarıldı.

    Emmy ödülleri dağıtımında bir aktris “Özgür Filistin” diye haykırabildi. Bir aktör Filistin poşusu doladı boynuna.

    Hannah Einbinder : Yahudi, Emmy ödüllü oyuncu “Özgür Filistin” diyebildi

    Filistin poşulu İspanyol oyuncu Javier Bardem

    Doha’da ne mi oldu?

    İsrail kınandı! Daha fazlası olamazdı.

    Doha’da kurulan masada ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Suriye özel temsilcisi sıfatlı Tom Barrack da vardı. Bu görüntü Barrack’a bölge valisi sıfatının da yakıştırılabileceğini doğruladı.

    Çok belli ki, Barrack güttüğü ülkelerin doruğunda yer alarak ABD ve İsrail karşıtı önemli bir kararın çıkmamasına tanıklık etmek istedi.

    Neden böyle?

    Ortadoğu, şeyhler, emirler, krallar coğrafyasıdır.

    Bağımsız görünen irili ufaklı devletler gerçekte göbeğinden ABD’ye ve dolayısı ile İsrail’e bağımlıdır.

    Kasaları dolu olsa da, gelirlerin halka dağıtılmasının engellenmesi ve bir avuç oligarkın cüzdanlarını şişirmesi iktidarda kalmalarına bağlıdır.

    Monarkların iktidarlarının sürmesi, oligarkların gelirlerinin güvence altında olması Batı emperyalizmiyle iyi geçinmelerine bağlıdır.

    Özetle, Gazze’de çığlık atan umarsız Filistinli tüm bunların farkında değildir, farkında olması beklenemez de.

    Ortadoğunun ve Arap toplumlarının tek çıkar yoluydu BAASÇILIK!

    BAAS’la birlikte umutlar da tarihe karıştı.

    Bir elinde din bayrağı diğer elinde din kitabıyla verilen varlık savaşımı Gazze’de duvara çarptı.

    Gazze Filistinsizleşecek!

    Emlakçı Trump’ın iştahı boşuna kabarmadı!

    Yeni Gazze

    Toplumların akılcılıktan kopmaları yok olmaları anlamına geldi bir kez daha!

  • Filenin Sultanları nitelemesini itici buluyorum. Her ne kadar pek çok yerde kullanılsa da özellikle kaçınıyorum sultanlar demekten.

    Onlara “Ata’nın Kızları” demeyi yeğliyorum.

    Kimden söz ettiğim anlaşılmış olmalıdır.

    Onların sivrilmesi her ne kadar son yıllarda olduysa da çeyrek yüzyıllık bir geçmişi vardır Türk kadın voleybolunun sıçramaya başlamasının.

    Atatürk’ün “zeki, çevik ve ahlâklı” tanımlamasına bire bir uydukları kuşkusuzdur.

    Ata’nın kızlarının başarısının kökünde Türk kadın devrimi vardır. O eşsiz devrimi görmezden gelirsek onların başarısını anlamakta zorlanırız.

    Yıl 1926!

    Atatürk İzmir’dedir. Bir sinemaya gider. İlk dikkatini çeken izleyicilerin tümünün erkek oluşudur. Durumu sorguladığında kadınlar için ayrı gösterim yapıldığı yanıtını alır.

    Devrimci ruh hemen orada harekete geçer.

    Sinemanın tümünü değil yarısını boşalttırır. Girişte kendisine sevgi gösterilerinde bulunan kadınların içeri alınmasını ister.

    Amacı kadınla erkeği yan yana getirmektir.

    Türkiye’de daha önce buna benzer bir durum yaşanmamıştır.

    Bu davranışıyla kadın-erkek yan yanalığının önündeki duvarı yıkmıştır.

    Yıkılan duvardan sonra kadının sıçramasının, toplumsal yaşama katılmasının önündeki engeller bir bir temizlenecektir.

    Sabiha Rıfat (Ecebilge) Gürayman (1910, Manastır-4 Ocak 2003, İzmir)

    Sabiha Rıfat Fenerbahçe erkek voleybol takımıyla

    Kadın devriminin açtığı yola ilk girenlerdendir.

    Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendislerinden birisi olmasının yanı sıra, ülkemizin ilk kadın voleybolcusudur.

    Fenerbahçe’de oynamıştır. Onun sporculuk döneminde yeterince kadın voleybolcu olmadığı için erkek takımlarında oynayarak sürdürmüştür spor yaşamını. Fenerbahçe yandaşları ona “uçan parmaklar” adını takmıştır.

    Erkeklerle yan yana spor yapma gücünü ve özgüvenini Atatürk’ün kadın devriminden aldığını söylemek abartı olmayacaktır.

    Anıtkabir inşaatının şantiye şefliğini yaptı. Bu durum Yunan Başbakanı Venizelos’un da dikkatini çekti. “Hayatımda ilk kez böyle bir işin başında kadın görüyorum” diyerek şaşırtışını gizlemeyen Venizelos, Gürayman’ı kutlamayı unutmadı.

    Ankara-Beypazarı yolunun 86. kilometresinde yapılan köprünün yapımında da görev aldı. Anadolu’da köprü yapan ilk kadın mühendis unvanını bu görevine borçludur. Bu nedenle eseri “Kız Köprüsü” olarak anıldı.

    Halet Çambel (1916, Berlin-2014, İstanbul)

    Arkeolog Çambel, Hitit hiyerogliflerinin çözüldüğü yer olarak da bilinen Karatepe-Arslantaş kazılarını yönetmiştir. Yine, burada ülkemizin ilk açık hava müzesini kurmuştur.

    Sporcu Halet Çambel eskrim dalında Suat Fetgeri Aşeni ile birlikte Türkiye’yi olimpiyatlarda temsil eden kadın sporcu olmuştur.

    Hatta, oyunlar sırasında Hitler tarafından görüşmeye çağırılmıştır. Hükümetimin izni olmadan bu çağrıya uyamam diyerek Hitler’in huzuruna çıkmaktan uzak durmuştur.

    Ata’nın kızlarının öncülerinden iki örnek paylaşmış oldum.

    Kadın voleybolcularımıza ilginin ve sevginin kaynağında Atatürk’ün kadın devriminin ürünleri olmalarının ayrı yeri vardır diye düşünüyorum.

  • Görseller tarafımdan amatörce çekildi. Çok sayıda usta işi görsel de eksik değildi çeşitli ortamlarda.

    Ay ya da güneş tutulması ve daha da seyrek olan kuyruklu yıldız geçişi bir gökbilim şenliğidir aynı zamanda.

    Herkesin bilim insanı olması beklenemez. Ayrıca, buna gerek de yoktur.

    Ama, akılla ve bilgiyle haşır neşir olmasında yarar vardır toplumun geniş kesimlerinin. Bu gibi olaylar bu yakınlığı sağlamada biçilmiş kaftan gibidir.

    Gözlemevleri bu fırsattan yararlanarak popüler bilim ortamı yaratabilirdi meraklılar için.

    Gelişmiş ülkelerde bir müzeye gittiğinizde her yaştan öğrencilere rastlarsınız öğretmenleri eşliğinde. Kimi zaman müzeyi ve müzede gördüklerini resimlemek, kimi zaman da yazıya dökmek ödeviyle de donatılmışlardır. O öğrenciler sonraki yıllarda bilim insanı olmasalar da tarihle, coğrafyayla ve bilimle tanışmış olurlar bu etkinlikleriyle.

    Geçtiğimiz pazar günü kanlı ay tutulması gerçekleşti. Önceki son kanlı ay tutulması 10 yıl kadar önceydi. Daha seyrek bir gök olayı olduğu için mutlaka izlemek istedim.

    Büyük kentte olmak böyle bir şöleni izlemek için elverişli koşullar sunmuyor.

    Bir yandan sur gibi yükselen yapılar diğer yandan ışık kirliliği değil tutulmayı izlemeyi gökyüzünü görmeyi olanaksızlaştırıyor.

    Yine de kendimi alamadım!

    Yüksekçe bir yer bulup izlemek tek olasılıktı.

    Telaşla dolaşırken rastladığım bir dosta durumu anlattıktan sonra bizim yapının terasına çıkalım deyince dünyalar benim oldu.

    Bir gözlemevindeki kadar olmasa da kanlı ay tutulması tüm görkemiyle karşımdaydı.

    Bu önemli gök olayı basınımızda yer almadı diyemem.

    Kendisini Türk basınının amiral gemisi sayan çok satışlı bir gazete konuyla ilgili haberi astrolojiyle süslemekten geri kalmamıştı.

    Oysa, astroloji çoktan çürütülmüştü. Belli ki, amiral gemisinin kaptanının bundan haberi yoktu.

    Tutulmayı izlemek için telaşla yürürken bir şey dikkatimi çekti.

    Kendimi çok yalnız hissettim.

    Sanki benden başka hiç kimse bu önemli gök olayına ilgi göstermiyor gibi geldi. Kafasını kaldırıp gökyüzüne bakana rastlamadım.

    Bu gözlemim bir toplumun bilgiyle ilişkisini gözler önüne sermiş oldu.

    Akıl tutulmasının etkili olduğu toplumlar ay tutulmasıyla ilgilenmiyor mu ne diye mırıldanmaktan alamadım kendimi!

  • Kanlı ay tutulması gecesi bizim için futbolda da kanlı geçti.
Kırk yılı aşkın zamandan sonra Türk milli takımı kendi evindeki en ağır yenilgiyi aldı İspanya karşısında.
Futbol öteden beri, ama özellikle de son yıllarda giderek kirlenen, yozlaşan bir alana dönüştü. Lümpen kültür imparatorluğu olarak da nitelenebilir futbol.

    Dün (07.09.2025) iki zıtlık birkaç saat arayla yaşandı. Önce sevindik, sonra üzüldük!

    Ata’nın kızları dünya ikinciliğiyle taçlandırdı süreklilik kazanan başarılarını. (Filenin Sultanları nitelemesini sevmiyorum. Sultanlık tarihte kaldığına göre çağdışı bir adlandırma olduğu için.)

    Kanlı ay tutulması gecesi bizim için futbolda da kanlı geçti.

    Kırk yılı aşkın zamandan sonra Türk milli takımı kendi evindeki en ağır yenilgiyi aldı İspanya karşısında.

    Futbol öteden beri, ama özellikle de son yıllarda giderek kirlenen, yozlaşan bir alana dönüştü. Lümpen kültür imparatorluğu olarak da nitelenebilir futbol.

    Futbol lümpenlikten beslenirken lümpenliği besleyen bir kaynağa da dönüştü ülkemizde.

    Bunca soruna karşın halâ ilgi görebiliyorsa, futbolun araçsallaşması kaçınılmazlaşıyor.

    Şampiyonluk açlığı çeken Fenerbahçe’den örnek vereyim!

    Ali Koç yönetimi boyunca değiştirilen teknik direktör sayısı iki elin parmaklarının sayısını aşmış. Omuzlarda karşılanan ama kurtulmak için gönderilen futbolcu sayısı ise üç basamaklı olmuş. İşe yaramayacaktıysa niye aldınız diye soran da olmamış belli ki.

    Gömlek değiştirmeye eşdeğer teknik direktör ve futbolcu değişiklikleri elbette parasal kaynak gerektiriyor. Son teknik direktör Maurinho’nun sözleşme bitimi beklenmeden gönderilmesinin kulübe, dolayısı ile ülkeye faturası 15 milyon Avro. Sokağa atılan para da denebilir.

    Futbol ortamımızın kötülük üretmesine örnek olarak bir ünlü topçumuzun milli takım uçağında gazeteciye fiziksel saldırısından söz edelim. Bitmedi. Aynı kişi cinsel saldırıya eşdeğer bir başka olayın kahramanı da olmuştur.

    İnsan içine çıkamaması gereken bu lümpenlik anıtının Türkiye’de teknik direktörlük yapmış olması yetmemiş olmalı ki bir Avrupa takımının başına geçmiş olması ibretlik olsa gerektir.

    Ata’nın kızları…

    Diğer yanda ise, Ata’nın kızları namlı kadın voleybolcular. Dürüst oynayan, formasında taşıdığı Ayyıldız için canını dişine takan gülen aydınlık yüzler.

    Hem kulüp hem de milli düzeyde dünyanın doruğuna tırmanmış kadın voleybolcularımız.

    Birkaç yüz sözcükle konuşmayı yeterli sayan sözünü “önümüzdeki maça bakıcaz” diyerek bağlayan futbolcu sığlığı karşısında İngilizce konuşabilen kadın voleybolcular.

    Bir güne sığan iki zıtlık!

    Hem kötüyü hem iyiyi aynı günde yaşamak çelişkili olsa da öğretici.

    Uzunca süredir öne sürdüğüm bir görüş var!

    Türkiye’de doğru giden az sayıdaki işten birisidir voleybol.

    İyiyi simgeleyen voleybol kötünün ve çirkinin ete kemiğe büründüğü futbola örnek olsun.

    Savurganlıktan ve akıldışılıktan sıyrılarak başlanmalı işe.

  • Yılın belirli günleri Cumhuriyete ve onun üzerinden Kemalizm’e saldırı fırsatı olarak kullanılır.

    6-7 Eylül 1955’de İstanbul’da yaşananlar çarpıtılır ve suç Kemalizm’e yüklenir.

    Oysa, bu vahşetin birincil sorumlusu o günün iktidarıdır.

    Ya da açık adıyla sağ ve sığ akımların kutup yıldızı olan, toplumu cepheleştirmekte sakınca görmeyen Demokrat Parti.

    İkinci Dünya Savaşı’nın toplumda yarattığı hoşnutsuzlukları değerlendirerek iktidara geçen DP sol gösterip sağ vurmuştur sözcüğün tam anlamıyla.

    DP iktidarının ne olduğu ve neler yapacağı ilk ediminden bellidir.

    14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidar olan DP işbaşı yapmasının üzerinden 32 gün geçmişken 1932’den beri Türkçe okunan ezanı Arapça’ya çevirerek başlamıştır edimlerine.

    Cumhuriyete, ve devrimlere dolayısı ile de Atatürk’e meydan okumadır yaptığı.

    DP iktidarının başlarında çıkartılan bir yasa da yanılsama yaratmıştır.

    25 Temmuz 1951 tarihli 5816 sayılı yasayla Atatürk’e karşı işlenen suçları yaptırıma bağlayan bu düzenleme DP’nin Atatürk’ü koruma girişimi olarak görülmüştür kimi çevrelerce. Oysa, göstermelik bir düzenlemedir.

    Bu, sözüm ona koruma yasasına karşılık DP, Atatürk’ün değerli kalıtını her fırsatta yerle bir etmeye ant içmiş gibidir gerçekte.

    Cumhuriyeti yıkmayı amaçlayan DP kesintisiz ve mutlak iktidarı boyunca tıpkı bugünkü iktidar gibi arka bahçesini ve o bahçeyi dolduracak kalabalıkları oluşturma becerisi göstermiştir.

    Atatürk’e ve onun yüce anısına saygılı görünen DP iktidarı 6-7 Eylül 1955 olaylarından birinci derecede sorumludur.

    Atatürk’ün Selanik’teki evine zarar verildiği yalanının yayılmasına kayıtsız kalan Menderes iktidarı hemen her konuda otoriterlik sergilemekteyken ve muhalefete göz açtırmazken 6-7 Eylül 1955’te hepimizin başını önüne eğdiren olayları önlemekte zorlanmazdı diye düşünmek gerekiyor.

    Gericilik Cumhuriyet kurulur kurulmaz harekete geçen gericilik pek çok yerde ve zamanda olduğu gibi 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da sahne aldı.

    Yaşanan budur!

  • Spor alanlarında yaşananlardan yola çıkarak emperyalist saldırganlığın hemen her aygıtı ve elbette sporu da işine yarayacak şekilde kullandığını görebiliyoruz.

    Hemen her mevsimde eksik olmayan spor etkinliklerine özenle bakıldığında sporun saldırganlığa konu edilişini görmek zor değil.

    Özellikle, futbolda hem FİFA’nın hem UEFA’nın ırkçılığa karşı duyarlı bir duruş içinde olduğu görülür.

    Daha doğrusu sanılır.

    “Irkçılığa hayır!” (No to racism) sözleriyle süslenir stadyumlar. Siyahi oyunculara fındık, fıstık ve muz atarak ırkçılık yapanlara yöneliktir daha çok bu girişim.

    Öte yandan, İsrail’in Gazze vahşeti ikinci yılını doldurmaya gün sayıyor. Orada sergilenenlere bakılırsa olayın adının “soykırım” olarak konması hiç de abartı olmayacaktır.

    Bir başka savaşsa Ukrayna’da yaşanıyor.

    Buna bağlı olarak (saldırgan) Ruslar ve Belaruslar uluslararası spor etkinliklerinden yalıtılıyor.

    Çok ilginçtir.

    Kimi spor dallarında bu yalıtım titizlikle uygulanırken tenis ve bisiklet gibi profesyonel sporlarda her iki ülkenin sporcuları boy gösterebiliyor.

    Tek eksikleri bayrakları ve ülke adları.

    İsrail’e gelince!

    Ne ülkenin adı ne de bayrağı yasaklı!

    Aklınıza gelebilecek her spor dalında İsrail adına ve bayrağına rastlamanız son derece sıradan bir durum.

    Geçen yılki olimpiyat oyunlarında da Rusya ve Belarus yer alamazken İsrail tüm varlığıyla kendisini göstermişti.

    Oysa, hükümetlerine söz geçiremeseler de ya da ülkelerinin başına Filistin’de yaşananlar karşısında vicdanlı davranabilecekleri getiremeseler de yaz boyunca Avrupa ülkelerindeki pek çok spor etkinliğinde Filistin bayraklarına sıkça rastlandı.

    Filistin bayrağı sallayarak İsrail vahşetinin önüne geçilemese de toplumsal vicdan gösterisi yoluyla dayanışma sergileniyor.

    Hamamın namusunu İspanyollar mı kurtaracak?

    Her ne kadar toplumların Filistin dayanışması giderek belirginleşmekteyse de uluslararası spor örgütlenmelerinin Gazze’de bir şeyler yaşanmıyormuş gibi davrandığı görülüyor.

    Bu kurumlar öylesine güçlü ve etkili ki herhangi bir ülkenin bu örgütlenmelerin düzenlemelerine kınama amaçlı katılmazlık etmesi ya da spor alanında protesto sergilemesi akıldan bile geçirilemiyor.

    Yaz aylarının öne çıkan sporu olan bisiklette İtalya ve Fransa turlarında bolca Filistin bayrağı görülmüştü.

    Şu anda koşulmakta olan İspanya turunda ise Filistin dayanışması bayrak sallamanın ötesine geçti bile.

    Geçen haftaki zamana karşı takım yarışında İsrail bisiklet takımının yolu protestocularca kesildi.

    Hemen eklemekte yarar var.

    Hiçbir sporcuya fiziksel saldırı olmadı. Hiç kimse bu yapılandan zarar görmedi.

    Turun dünkü (03.09.2025) etabı da bir eyleme sahne oldu. Bilbao’da sonlanacak etabın bitiş çizgisinde yoğunlaşan Filistin bayraklarından kaygılanan düzenleme kurulu yarışın burada değil de 3 km önceki bir noktada bitirilmesi kararı aldı.

    Yine kimsenin fiziksel zarar görmediği başarılı bir eylem yapılmış oldu.

  • Maurinho, Fenerbahçe’ye 2 Haziran 2024’te imza attı. Yaklaşık 15 aylık Türkiye serüveni geçtiğimiz günlerde sona erdi.

    Maurinho geldiğinde yazmış olduğum yazıyı yeri gelmişken paylaşıyorum.

    Maurinho hiç kuşkusuz dünya futbolunun ikonik kişiliklerinden.

    Türkiye’den ayrılışına ilişkin haber etkileyiciydi. Tek başına ve bir sırt çantasıyla.

    Bizde ve belki başka yerlerde değişmeyen görüntüdür bu.

    İlk düğme yanlış iliklenince olabileceklere örnektir Fb'nin ve başka takımların başına gelenler.

    Kurtarıcı geldiğinde görkemlidir karşılama.

    Gidene eşlik eden yalnızlıktır.

    Maurinho’nun 15 aylık Türkiye serüveninin “başarısız” olduğu söyleniyor.

    Futboldan anlamadığım için bu konuda yargıda bulunmaktan kaçınıyorum.

    Olaya başka açıdan bakmak isterim.

    Her ne kadar Maurinho özelinde olsa da buna benzer olaylar araya kopya kâğıdı konmuşçasına çok yaşanmıştır Türkiye’de.

    Gelen kişiye kurtarıcılık sıfatı biçilince ve bu gerçekleşmeyince hemen her şey bir kalemde silinir. Başka bir kurtarıcıya yelken açılır.

    Fenerbahçe kumpas mağdurudur.

    O gün bugündür (futbolda) belini doğrultamamıştır.

    Oysa, aynı Fenerbahçe diğer sporlarda uzak ara başarılıdır.

    Olimpiyata giden Türk sporcuların önemli bölümünü ya yetiştirmiştir ya da kulübün sporcusudur.

    Futbolda aranan şampiyonluk olunca ve bu bir türlü başarılamayınca “başarısızlık” etiketlemesi kaçınılmaz olmaktadır.

    Bir süredir hedefte olan Maurinho’nun gidişi kulübe gönül verenleri sevindirdi.

    Öyle ya, 15 ay önce başarının anahtarı olan kişi artık başarısızlığın baş sorumlusuydu.

    Onun gidişine sevinenlerin bir şeyleri sorgulaması gerekirdi.

    Maurinho gündemde olunca bir yerde gözüme ilişti. Çeyrek yüzyıllık teknik adamlığı boyunca işine son verilmesi sonucu kazandığı ödence 108 milyon Avro tutarındaymış.

    Daha önce Manchester United’dan ayrılışı sonrasında 22 milyon Avro kazanmış.

    Fenerbahçe ayrılığının kazancı da az değil.

    15 milyon Avro.

    Her ne kadar kulübün kasasından çıkmış olsa da Maurinho’nun cebine zahmetsizce giren para Türkiye’den çıkmıştır. Krizin hiç eksik olmadığı Türkiye için önemsenmeyecek nicelik değildir.

    Başka birçok alanda olduğu gibi sporda da kötü yönetimle ikiz kardeş gibiyiz.

    Örneğin, Ali Koç FB yönetimine geldiğinden bu yana 13 teknik direktör değişikliği yaşanırken 100’den çok futbolcu transferi yapılmış.

    Hesap sormak, sorgulamak yalnız siyasette değil yaşamın her alanında gerekli olan bir davranış biçimi olmalı.

    Hesap sormanın, sorgulamanın unutulduğu durumlarda FB’nin başına gelenler kulüp ve kişi adları değişerek pek çok kez yinelenecektir.

    Sportif başarı önemsiz olmasa da her şey değildir.