• İyi de Reval neresidir diye sorduğunuzu işitir gibiyim. Günümüzdeki adı Tallinn’dir Reval’in. Çeyrek yüzyıl önceye kadar Sovyet cumhuriyetlerinden birisi olan Estonya’nın başkentidir. Bir Baltık ve Hansa kentidir. Hansa kavramına kısaca değinmek gerekirse ortaçağda ve izleyen dönemde (1356-1862) kuzey ülkelerinin kıyı kentlerini ticaret ortak paydasında birleştiren bir oluşumdur Hansa. Dönemin Avrupa Birliği’ne benzer bir yapısı olarak da düşünülebilir.

    Tallinn, Helsinki’ye denizden 2 saatlik uzaklıkta. Doksan kilometre yakınlıkta. Gün boyu farklı şirketlerin işlettiği gemilerle 2 saatlik yolculuk iki kenti yakınlaştırıyor.

    Helsinki ve Tallinn’i yakınlaştıran coğrafik konumun dışında bir başka özellik her iki kentin de olimpik olmasıdır. Helsinki 1952 olimpiyatları kentidir. Tallinn tek başına olmasa da 1980 Moskova Olimpiyatları’nın yardımcı kentidir. Yelken yarışları burada yapılmıştır.

    Estonya bayrağındaki MAVİ gökyüzünü, SİYAH Eston toprağını ve BEYAZ da çalışkanlık ve insani değerleri simgeler.

    XIII. yüzyıl Estonya ve komşuları için tarihsel dönüm noktası olmuş. Doğu Baltıklarda yaşayan halkları Hıristiyanlaştırma amaçlı Haçlı Seferi düzenlenmesine ön ayak olmuş zamanın Papası III. Innocent.

    Din üzerinden yürütülen Haçlı girişimleriyle birlikte Baltık halkları için “tutsaklaşma” dönemi başlamış. Gelenler kentleri kalelerle donatırken, iç kesimlerdeki köylülerin yaşam alanlarına sayısız malikane kondurmuşlar.

    Luterci Reformasyon hareketleri Estonya’da da karşılık bulunca dinde dil devrimi yaşama geçirilmiş. İzleyen dönemde Estonya kapılarına dayanan Aydınlanma hareketi serfliğe dayalı feodalitenin yıkılması fırsatı yaratmış. Bu fırsattan yararlanan Estonya Ulusal Hareketi baş göstermiş. Rus imparatorluğunun bu etkiye tepkisi gecikmemiş. Estonya da tıpkı komşu Finlandiya gibi Rus etkisi altında kalmış. Rusya’da gerçekleşen devrimler de Estonya için fırsatlar yaratmış.

    Bolşevik Devrimi sonrasında Estonya bir yandan Bolşeviklerle diğer yandan da Baltık Almanlarıyla karşı karşıya gelmiş. Bu zorlukları aşarak 1918’de bağımsızlaşan Estonya İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan yeni dünya düzeninde kendisini Sovyet Cumhuriyeti olarak bulmuş. 1991’de Sovyetlerin çökmesiyle bir kez daha bağımsızlığına kavuşmuş.

    Küçük olmanın avantajıyla kısa sürede AB üyesi de olan Estonya’nın gelişme ve kalkınma için yabancı yatırımcıyı çekme amaçlı düzenlemeler yaptığı da yaygın şekilde bilinen bir gerçek.

    Salgın koşullarında riskli olsa da gezgin ruhumuza gem vuramadık. Her şeyi göze alarak Tallinn’e gitmeye karar verdik.

    İki saatlik keyifli bir Baltık yolculuğunun sonunda kendimizi Tallinn rıhtımında bulduk. Farklı bir ülkeye gelmiş olmamıza karşın pasaport denetimi bile yapılmamış olmasına şaşırdık. Estonya’nın bu yolla parasal kazanç sağladığını düşününce Türkiye’nin yabancı gezginlere kapıları ardına dek açmış olmasına benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlamamız güç olmadı.

    Rıhtımdan birkaç dakikalık yürüyüşle eski kentin girişine geldik. Kale kalıntıları denizcilik müzesi olarak düzenlenmiş. Denizci bir ülkenin denizci kentine yakışan bir yapı olduğu kuşkusuz.

    Tallinn’in bu eski kent bölümüne VANALİNN deniyor. Eski kent de kendi içinde YUKARI (TOOMPEA) ve AŞAĞI (ALL-LINN) olarak ikiye bölünmüş. Eski kent 48 metre yükseklikte 7 hektarlık kireçtaşı alana oturuyor. Yükselti yoksulu coğrafyada hiç olmazsa limanı yüksekten görmek gibi bir üstünlüğü olduğu söylenebilir.

    Birkaç saatimiz var Tallinn’de geçirebileceğimiz. Doğal olarak bu süre eski kente bile yetmeyecek. Turumuza eski kentin doğusundan saat yönünde bir rota çizerek başlıyoruz.

    Geçmişte sıkı sıkıya kapalı tutulan kent kapıları ardına dek açık. Eski kentin Arnavut kaldırımı yolarıyla olabildiğince korunmuş eski yapılarına eşlik eden otomobiller çelişkili bir görüntü yaratıyor. Ancak, eski kentin bir çok yapısının turistik olmayan amaçlarla kullanımda olduğu düşünülürse bu çelişkili görüntü açıklığa kavuşmuş olur. Çoğunluğu taş olan yapılar arasında ahşap olanlara da rastlıyoruz.

    1905 tarihinin işlendiği yazıtıyla boy gösteren bir anıt bu tarihteki Rus devrimine göndermede bulunuyor olmalı. Rusya’daki bu devrimin diğer halklar için de fırsata dönüştüğü söylenebilir.

    Eski kentin hemen dışındaki tiyatro yapısının yanı sıra kaldırımlardaki Kiril alfabeli buzlu camlar Sovyet döneminin izleri olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

    Bir kafede de olsa Reval adına rastlamak ilgi çekiciydi.

    Eski kentte pek çok kiliseye rastlıyoruz. Çoğu Lutherci olsa da yukarı eski kentteki soğan kubbeli Aleksander Nevski Rus etkisinin kalıntısı olarak dimdik ayakta duruyor.

    Aleksander Nevsky panoramik

    Eski kentteki Katarina Sokağı’na girince sıralanmış gömüt taşları ve yazıtlar görüyoruz. Kentin önde gelen dinsel kişiliklerine ait olduğunu öğreniyoruz bu kalıntıların.

    Kitapçıları göz ardı etmiyoruz. Havasını solumak bile önemli. Kentin en eski kitapçısının yanı sıra “YASAK KİTAPLAR” kitapçısı da ilgimizi çekiyor.

    Avrupa’nın hemen her kentinde olduğu gibi burada da görkemli bir kent meydanı var.

    Kent meydanının çok da göze batmayan bir köşesinde gösterişsiz görünümüyle ancak aranıp da bulunabilecek Eski Eczane var. XV. yüzyılın başlarından bu yana hizmet veren Avrupa’nın en eskilerinden, Tallinn’in en eski eczanesi yer alıyor.

    Yukarı eski kentten aşağıya inerken seyir teraslarından panoramik görüntüler almamak olmazdı.

    Eski kentten panoramik

    Bir kaç saatin değil Tallinn’e eski kente bile yetmeyeceğini anlıyoruz. Dönüş zamanımız gelip çatıyor. Hızla rıhtıma dönüyoruz.

    Dönüş sırasında gemide bir hareketlilik gözlemliyoruz. Uluslararası ulaşım sağlayan gemilerde gümrüksüz satış mağazası da var. Helsinki’ye dönenler buradan alışveriş telaşına düşmüş durumda. Alışverişe konu olan tek ürün alkollü içkiler. Finlandiya genelinde özellikle sert alkollü içkilere erişim zor olduğu gibi ederler de son derece yüksek. Amaç toplumu alkolden uzak tutmak. Bu zorluğu gemideki düşük ederli alkollü içki edinimiyle aşma fırsatı sonuna dek kullanılıyor. Bunca alışverişi nasıl taşıyacağım derdi de yok. Bizdeki pazar arabalarına benzer çekçekler de satışa sunulmuş gereksinim duyanlar için.

    Bunca eğitimli ve bilinçli bir toplumun yumuşak karnı da bu olmalı diyoruz kendi kendimize.

  • SEURASAARİ

    Yarım günümüzü Seurasaari’ye ayırıyoruz. Turizm danışmadan aldığımız bilgiye dayanarak merkez gar yakınındaki duraktan 24 numaralı otobüse binmek yeterli bu cennet köşesine ulaşmak için. Seurasaari belediye otobüsüyle gidilecek kadar yakın. Diğer yandan dinginliği ve sessizliğiyle ise Helsinki’den çok uzaktadır bu adacık.

    “Saari” son eki Fince’de ada anlamına geliyor. Önüne gelen ek ise adanın adını tanımlamış oluyor.

    Adacık bir köprüyle bağlanmış anakaraya.

    Kırk altı hektar yüzölçümüne sahip bu adacığı açık hava etnoğrafya müzesi olarak nitelemek yanlış olmaz. Finlandiya kırsalından kütük evler buraya taşınarak ilgililerin bilgisine sunulmuş. Farklı yerlerde farklı kültürlerin simgesi olarak yapılmış ahşap evler buradaki doğal ortamda yaşatılarak bir yandan kültür kalıtına sahip çıkılırken diğer yandan da önemli bir çekim merkezi oluşturulmuş.

    Girişte kanocularca ve Helsinki’nin havacı efendileri martılarca karşılanıyoruz. Böylesi turistik bir yerde bile Finceden ödün verilmediğini görüyoruz.

    Konut örnekleriyle ilgili açıklamalara konutun getirildiği yerin haritadaki konumu da eklenmiş.

    Martılar, ördekler ve elbette sincaplar adacığın değişmez yerleşimcileri olarak hemen her an karşımızdalar.

    Ziyaretçilere hizmet veren tek lokanta 1890’da yapılmış. Yakın zamanda kapsamlı bir bakım onarım geçirmiş. Acıkan ve susayan gezginlere alkollü içki dışında hemen her şey sunuluyor burada. Finlandiya’da, toplumu alkolden uzak tutmak bakımından önemli uygulamalardan birisi olarak hemen yerde karşılaşabiliyorsunuz.

    Otuz metrelik boyu ve 83 cm’lik çapıyla adanın en kıdemli ladinini selâmlayıp sürdürüyoruz gezintimizi.

    İskandinavya’nın ahşap kiliselerinden birisine burada da rastlamak şaşırtmıyor bizi.

    Ahşap yel değirmeni adacık turumuzun son fotoğraflık görüntüsü oluyor.

    Bizi buraya getiren 24 numaralı otobüsle geriye dönüyoruz.

    PORVOO

    Günümüzün geri kalanını Porvoo’ya ayırmaya karar veriyoruz. Helsinki’nin 50 km doğusunda Finlandiya körfezi kıyısında konuşlu Porvoo’ya ulaşmak için Helsinki merkezindeki otogardan kalkan otobüse biniyoruz. Kentin göbeğindeki otogarda bırakınız karmaşa ve koşuşturmayı insana rastlamakta zorluk çekiyoruz.

    Bir bölümü otoyoldaki yolculuğumuz yan yollara girince daha da zevkli hale geliyor.

    Elli bin nüfuslu bu şirin ilçeye gelme kararımızın yerindeliği otobüsümüz bir köprüden geçerken gözlerimizin önüne serilen manzarayla onaylanmış oluyor.

    Kırmızı okr boyalı ahşap evler büyüleyici görüntüler sunuyor.

    Görülesi yerler bu şirin ilçeyle aynı adı taşıyan akarsuyun iki yanına belirli aralıklarla konuşlanmış köprülerden geçtik. Sayısal fotoğrafçılığın sunduğu ölçüsüzlüğün verdiği rahatlıkla elimizi neredeyse deklanşörden çekmiyoruz.

    Arnavut kaldırımlı sokakları süsleyen rengarenk ahşap yapılar ilgi odağımız olmakta gecikmiyor.

    Eski şehir bölgesi ulusal kent parkı olarak da düzenlenmiş.

    Finlandiya’da hemen her an dikkatimizi çeken “temizlik” burada da öne çıkıyor. Başka alanlardan esirgenen görkem buradaki genel tuvaletten esirgenmemiş.

    İsveç kökenli Fin şair Johan Ludvig Runeberg uzun süre Porvoo’da yaşayıp lisede edebiyat öğretmenliği yapınca anısı heykeliyle yaşatılmış. Tam da burada Cumhuriyet’in ilk yıllarında liselerde edebiyat öğretmenliği yapan ünlü yazın insanlarımızı anımsıyoruz. Finlandiya’da yükselen eğitim-öğretime karşılık ülkemizde yaşadığı nitelik yitimiyle dibe yolculuğu hızlanan eğitimimizin acıklı serüveni içimizi burkuyor.

    Rus egemenliği döneminin izleri Provoo’da da kendini göstermekte gecikmiyor. Eski istasyon bizi birkaç yüz yıl geriye götürüyor. Rus imparatorluğu Finlandiya’daki egemenliğini baskı aracı olarak kullanmak yerine başkent Petrograd’a kalkan yapayı yeğlemiş. Durum böyle olunca Finlere özerklik ve devletleşme yolu Rus egemenliği döneminde açılmış.

    Burada İkinci Dünya Savaşı’na ilişkin izlere de rastlıyoruz. Daha önce de değinmiştik. Finler bu savaş sırasında hem Sovyetlere hem de Nazilere karşı vuruşmak zorunda kalmışlar. Ruslara yönelik düşünceleri olasılıkla bu nedenle olumsuzlaşmıştır denebilir. Bu kez Soğuk Savaş’ta tampon olma işlevi düşmüş Finlandiya’ya. Gönlünün istediği gibi davranabilmek için Sovyetlerin çöküşünü beklemekten başka çare kalmamış Finler için.

    2021’de Porvoo 675. kuruluş yıldönümünü kutladığına göre Porvoo başkent Helsinki’den daha kıdemli demektir.

    Kent katedralinin bahçesinde dinbilim profesörü aynı zamanda Porvoo piskoposluğu da yapan Frans Ludwig Schauman’ın büstü yer alıyor.

    Yine burada yer alan bir başka yazıtta Finlandiya’nın bağımsızlığı ilan edildikten hemen sonra (1918) çıkan iç savaşta yaşamını yitiren Porvooluların adları ilişiyor gözümüze. Adlardan anladığımızca İsveç kökenli Finler de var aralarında. Finlandiya’da daha başlangıçta Fin milleti kavramının oluştuğuna ilişkin bir kanıt sayıyoruz bu anıtı.

    Yakında rastladığımız bir başka büstte Gabriel Linsen adını okuyoruz. Helsinki doğumlu (1838), Porvoo ölümlü (1914) keman virtüözü, besteci ve orkestra şefinin anısı böylelikle ölümsüzleştirilmiş.

    Yabancı ülke kentlerinde gezinirken gözümü yerden de ayırmama çabası içinde oluyorum. Finlandiya’nın kuruluşunun 100. yılı anısına tasarlanan rögar kapağı ilgimi çekiyor.

    İyi ki gelmişiz dediğimiz Porvoo’dan ayrılma zamanı gelip çatıyor. Geldiğimiz şekilde otobüsle dönüyoruz Helsinki’ye.

  • Yaşadığımız çağ tam bir “kandırma” ve “kandırılma” dönemi. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın “Yes be Annem” anlayışından “20 Temmuz ruhuna” ilgi gösterme noktasına evrilmesi hiç kuşkusuz sevindiricidir.

    Bu sevincin kesintisiz olması dilenirdi!

    Olmadı, olamadı!

    Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı 20 Temmuz öngününde KKTC’yi onurlandırırken verdiği muştuyla düş kırıklığı yarattı!

    Günün anlam ve önemiyle uzaktan yakından ilintili olmayan muştu muştuyu verenin bilinçaltına işlenmiş olan yanlışları yansıtmış oldu.

    KKTC’nin yakışıksız Cumhurbaşkanlığı konutundan ve parlamentosundan böylelikle haberdar olduk!

    Bugüne değin aklımıza bile gelmeyen ayrıntılardı.

    KKTC Cumhurbaşkanlığı bir saray olsa ya da KKTC parlamentosu görene parmak ısırtan bir yapı olsa ne değişirdi diye sormak aklın gereğidir.

    KKTC Cumhurbaşkanı’nı ve KKTC parlamentosunu görkemli yapılara kavuşturmak sorunları çözecekse eğer bunca zaman boşuna çabalamışız demektir.

    Saray, külliye ve görkem meraklılarına bir anımsatma yapmak kaçınılmaz!

    Yıl 1918-1919!

    Osmanlı Sarayı yerli yerinde!

    Boğazda demirli emperyal zırhlılarının topları Yıldız Sarayı’na yönelmiş!

    Hiç sorun değil. Haremimiz, mutfağımız, bizce önemli saydığımız görkem kaynaklarımız yerli yerindedir diyorsanız yazının geri kalanını okumasanız da olur.

    Bugüne dönelim!

    TC Cumhurbaşkanı’nın KKTC’de vereceği muştuya odaklananalar fena halde yanıldı!

    Muştu mu?

    KKTC Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve Parlamento Yapısı!

    Yine inşaat!

    Yine rant!

    Diğer yandan dışavurulan düzeysizlik ve hedefsizlik!

    Bu muştuya kapılıp etkilenecekleredir bu sözler!

    Düzey ve çıta bu denli yerlere yaklaştırılırsa olacağı budur!

    Çok iyi anlaşılmalı ve algılanmalı!

    Toplumların ülküleri doğrultusunda ilerlemeleri fiziksel koşullardan çok belirlenen amaçlarla olasıdır.

    Okullardan toplanan sıralar üzerinde oturan, sobayla ısınan, tabldotla karnını doyuran, çoklu yatakhanelerde kalan kurucu meclisi şöyle bir gözümün önüne getiriyorum. Elbette, her şey, her olgu olduğu yerde kalsın demiyorum.

    Ama, yine de ölçülü olmayı, alçakgönüllü olmayı rehberim saymakta sakınca görmüyorum.

    KKTC’ye saygınlık sağlamayı biçimselliğe indirgeyen TC Cumhurbaşkanı’nın Osmanlı saplantısını ve tutkusunu anımsayarak bir tarihsel gerçeği betimlemekten kaçınamıyorum.

    Aradan geçen 47 yıldan sonra emperyalizmin Kıbrıs tutkusundan vazgeçmediğini fark ediyorum.

    KKTC’ye verilen muştu Kıbrıs üzerindeki hesapları bozmakta ne denli etkili olacak?

    Kırk yedinci yıldönümünde Kıbrıs Barış Harekâtı kutlamaları öncesinde verilen muştunun düzeysizliği ve yetersizliği konusunu yorumunuza bırakarak…

  • Ertelenen olimpiyatın bu yıl da zorlamayla yapılması çabalarına tanıklık ediyoruz. Dünyanın salgında yaklaşık 2 yıldır yaşadıkları bu çabayı “ahlâksızlık”la  etiketlememi kaçınılmaz kılıyor. Bu koşullar altında Tokyo olimpiyatlarını yapma konusundaki üsteleme anlaşılır ve kabul edilebilir gerekçelerden yoksundur. Tek gerekçe olimpiyatları destekleyen ticari kuruluşların isteğini yanıtlama çaresizliğidir. İnsanlığın doğru dürüst başaramadığı aşılamadaki ağır aksak ilerleme bile bu kötü amacın payandası yapılmış durumdadır.

    Rastlantıya bakın ki Helsinki de bir olimpiyat kenti. Tıpkı Tokyo gibi ertelenmiş olimpiyat kenti. Helsinki İkinci Dünya Savaşı engeline takılan 1940 olimpiyatlarının kentiydi. Savaşla birlikte altüst olan dünyada olimpiyatları yapmak akla bile getirilecek gibi değildi. Helsinki bu muradına 12 yıl sonra erdi. 1952’de savaşın yaraları henüz sarılmamışken çok da varlıklı olmayan kuzey ülkesi Finlandiya’nın başkenti bu onura erişme fırsatı bulmuş oldu.

    Finler kışın seçeneksiz olarak kayak ve diğer kış sporlarına yoğunlaşırken yazın yüzme, koşu ve akla gelebilecek hemen her sporun tutkunu bir toplum olarak tanımlanabilirler. Buna bağlı olarak da spor alanları Finlandiya’da ve elbette Helsinki’de önde gelen ilgi alanlarıdır. Yetmiş yıl önceki olimpiyatların ana alanı Helsinki Olimpiyat Stadı ilk günkü gibi korunmakla kalmıyor. Etkin olarak kullanılıyor.

    Fin sporuyla ilgili olarak altı çizilmesi gereken bir başka önemli ayrıntı “kitle sporu” anlayışının benimsenmiş olmasıdır. Finlandiya’da spor bir araç olmaktan çok amaç olarak algılanmaktadır.

    Kentin kalbine yürüme uzaklığında olan stadyum yerleşkesi göl kıyısındaki geniş bir yeşil alan üzerinde kurulmuş. Ağaçlık alanda HJK futbol takımının maçlarını oynadığı stadyumun yanı sıra irili ufaklı yemyeşil antrenman sahaları yer alıyor.

    Stadyum olimpiyatlara ev sahipliği yapmakla yetinmemiş. İki kez dünya ve 3 kez de Avrupa atletizm şampiyonasına tanıklık etmiş.

    Stadyumun yanı başında Finlandiya Spor Müzesi kurulmuş. Finlandiya’nın yaz ve kış sporlarındaki başarılarının anıtlaştırıldığı bir mekân oluşturulmuş. Kayaktan motor sporlarına, atletizmden buz hokeyine varıncaya dek Fin(li) başarıları araçların ve gereçlerin yardımıyla sergilenmiş. Spora ilgililerin en az bir saatini geçirebileceği keyifli bir düzenleme yapılmış.

    Stadın güney batı köşesinde yer alan kule 60 metreyi biraz aşkın yükseklikte. Merdivenleri tırmanmaya izin verilmiyor. İsteyen asansörle, müze biletine eklenen bedel karşılığında kulenin en üst katına çıkabilir. Bu çıkışın ödülü mü? Panoramik Helsinki manzarası!

    Olimpiyat Stadı kulesi

    Yerleşkeden ayrılmadan önce iki tanıdığa rastlıyoruz.

    İlki Finlerin efsane atleti “Uçan Finli” ya da “Hayalet Finli” olarak da bilinen Paavo Nurmi (1897-1973). Bronz heykelle anıtlaştırılmış. Üç olimpiyatta (1920, 1924, 1928) uzun mesafe koşularında 6 altın madalya kazanmış bir sporcu için az bile.

    Biraz daha yürüyünce bu kez Lasse Viren’e (1949-   ) rastlıyoruz. Yaşımın anımsamama elverdiği bir başka Uçan Finlidir Viren. Gerçek mesleği polislik olan Viren 1972 ve 1976 olimpiyatlarında 5000 ve 10.000 metrelerde altın madalyaları alarak tarihe geçti. Atletizmi bıraktıktan sonra politika sahnesine çıkarak çok farklı bir kulvarda da boy göstermiş oldu. Heykeliyle anıtlaştırılmayı fazlasıyla hak eden bir kişilik olduğu kuşkusuzdur.

    Yerleşkedeki HJK stadını görünce belleğim yaklaşık 40 yıl önceye götürdü beni.  HJK Helsinki takımında yetmişli yılların sonunda fırtınalar estiren Atik İsmail’i (1957-    ) anımsadım. Finlandiya’ya Rusya’dan göç eden Tatarlardan olan İsmail Atik’in bu başarısı Beşiktaş’a transferiyle sonuçlandı. Türkiye’de de top koşturan Tatar kökenli soydaşımızın belleklerimizde bıraktığı tortu bize bu satırları yazdırmış oldu.

    Atik İsmail’in adının öyküsü de bilinmeye değer. 1951’de Helsinki’de düzenlenen dünya güreş şampiyonasında Türkler fırtına gibi esmiş. onlardan Adil Atan ve Celal Atik iki Tatar kardeşe ad olmuş. Atik ve Adil İsmail kardeşler.

    Atik İsmail BJK formasıyla. Ayakta soldan üçüncü

    Olimpiyat yılında olimpiyat stadındaki turumuzu geride bırakıyoruz.

    Helsinki’den bugüne olimpizm ruhunda yaşanan değişim, dönüşüm ve aşınma başka bir yazıya konu olacak denli oylumludur. Olimpiyat yılında bu önemli konuya da değinme görevini çıkartmış olalım kendimize.

    SİBELİUS PARKI

    Helsinki, daha önce de vurguladığımız gibi mavi-yeşil kent. Yönümüzü Helsinki parklarından birisine çeviriyoruz. Sibelius Parkı. Ünlü Fin besteci Jean Sibelius (1865-1957) adına düzenlenen parkta güneşe hasret Finlere rastlıyoruz. Güneşlenen, piknik yapan, arkadaşlarıyla hoşça zaman geçiren Helsinkililere Sibelius Anıtı eşlik ediyor. Finlerin gecikmeli milli birliğinin önde gelen simgelerinden birisi olan Sibelius adına yapılan org biçemli anıt da son derece özgün bir görünüm sunuyor. Finlerin en ünlü bestecisini onurlandıran bu anıt 1967’de Eila Hiltunen tarafından tasarlanmış. Bu amaçla 600 çelik boru kullanılmış.

    Jean Sibelius büstü

    Sibelius, Rus İmparatorluğu Dükalığı konumundaki Finlandiya’da İsveçli bir ailenin evladı olarak yaşama gözlerini açarak bir bakıma Fin tarihini canlandırmış. İsveçli kökenine karşın Finli olabilmiş ve çoğu yapıtını bestelerken Kalavela’dan esinlenmiş.

    Helsinki’nin kalbine yürüyerek dönerken Helsinki sıcağının bunalttığını fark ettik. Çoğu okura inanılmaz gelen bu durumu bire bir yaşadık. Hatta, yoldaki ilk durağımız olan Kaya Kilisesi’ne nasıl gidebileceğimizi sorduğumuz Finli hanımefendi Türk olduğumuzu söylediğimizde “hava bizler için çok sıcak ve bunaltıcı olsa da sizleri çok da etkilemez” diyerek Helsinki’nin yazın ortasında olduğunu anlatmış oldu.

    KAYA KİLİSESİ

    Finlandiya’da yaygın din Hıristiyanlık ve onun Lutherci mezhebi. Helsinki’de kilise ve katedraller eksik değilse de dinin gündelik yaşama etkisi son derece sınırlı. Bu ortamda uğrak yerimiz olan Kaya Kilisesi başkent Helsinki’nin özgün kayaları içine yapılmış. Yalın ve dingin ortam dinsel bir yerde bulunduğunuz izlenimi yaratmaktan uzak.

    Timo ve Tuomo Sumolainen kardeşlerin tasarımı olan Luteryen Kaya Kilisesi 1969’da açılmış.

    Yakındaki sahafta soluklanarak bunaltıcı havadan kısa süreliğine de olsa kurtarıyoruz kendimizi.

    HELSİNKİ’NİN KALBİNDE

    Günün sonunda gar yakınında “Üç Nalbant” heykeline rastlayarak sanatla bitirmiş oluyoruz günü. Helsinki’de sayamayacağımız kadar çok heykele rastladık. Heykel sanatında da gelişmiş bir ülkede olduğumuzu duyumsattı bu durum. Üç Nalbant aynı adı taşıyan meydanı süslüyor. Feliks Nylund tasarımı üç çıplak nalbant örs üzerinde çekiç sallarken betimlenmiş. 1932’de yerine konan heykel 1944’teki bombardımandan etkilenmiş.

    Gezdikçe daha fazla farkına varıyoruz!

    Helsinki mavi ve yeşilin yanı sıra sanatın her türüne ve sanatsal yapıtların sergilendiği müzelere de ev sahipliği yapıyor.

    Fin graniti Helsinki’deki önemli yapılarda ahşabın yanı sıra temel gereç olarak karşımıza çıkıyor.

    Finlandiya parlamento yapısı da görkemini büyük ölçüde Fin granitine borçlu. Varlıklı ülkenin parlamentosunun önü alabildiğine sessiz, dingin ve yalın görünüyordu. Hiç mi lüks ötesi, çakarlı araç olmaz bir parlamentonun önünde? Bizlerin anlayışına ve algısına hiç uymayan bu görünümü belleğimize işlemekle yetiniyoruz.

    Parlamentoya komşu bir başka dikkat çeken yapı 1916 yapımı Gotik kilise görünümlü taş işçiliği harikası Kansallimuseo’da tarih öncesinden günümüz uzanan Fin tarihini yansıtan eserler yer bulmuş kendisine.

    Karşıdaki göl kıyısında sıralanmış bir dizi yapının müze, konser ve opera salonları olduğunu öğreniyoruz. Müzik ve sanatın hemen her türü iyi insan ve iyi vatandaş olmanın önde gelen gerekleri olarak algılanmış Finlandiya’da.

    Mareşal Mannerheim’ın adını taşıyan cadde üzerindeki atlı Mannerheim heykeli bağımsızlıktan hemen sonra 1918’deki iç savaşın önemli kişiliklerinden birisini ölümsüzleştirmiş. Aimo Tukainen tasarımı heykel 1960’ta dikilmiş. Helsinki Üniversitesi Öğrenci Birliği topladığı bağışlarla giderleri karşılamış.

    Yozlaşmayı simgeleyen İsveç egemenliğini izleyen Rus egemenliği Finlerin soluklanmasına yaramış. Rusya imparatorluğu için Finlandiya, başkent Petrograd (St Petersburg)’a kalkan olma işlevi gördüğü için Fin toprakları Rus yönetimi altında olsa da Fin ulusuna baskı söz konusu olmamış. Hatta, tanınan özerklikle Finlandiya bağımsızlık yolunda ilk adımlarını atma fırsatı bulmuş. İsveç baskısı altında tırmanan yozlaşma Rus etkisi altında yerini derlenip, toparlanmaya ve XX. yüzyıl başındaki bağımsızlık yolunda yürümeye yardım etmiş. İkinci Dünya Savaşı’nda bir yandan Nazilere diğer yandan Sovyetlere karşı savaşma zorunluluğu ve izleyen Soğuk Savaş döneminde Sovyetlerle yaşanan gerginlikler bir yana bırakılırsa Finlerin Ruslar hakkındaki görüşlerinin genelde olumlu olduğu söylenebilir.

    Rus egemenliği dönemi eğitim başta olmak üzere Fin toplumunun sıçrama yaptığı ve ulusal kimliğini kazandığı zaman aralığı olarak da tanımlanabilir.

  • Helsinki Garı önü (panoramik)

    Yerleşimin 1550’de başladığı Helsinki, Finlandiya Rus İmparatorluğu yönetimi altındayken özerklik kazanınca başkent olmuş. Finlandiya’nın bağımsız ülke olarak geçmişi 100 yıl geriye giderken Helsinki’nin başkent olması biraz daha eski ve 200 yıllık geçmişe sahip.

    Yaklaşık 50 km çaplı bir çember içinde 1.5 milyon insan yaşıyor. Diğer deyişle, Finlandiya nüfusunun dörtte biri Helsinki’de yerleşmiş durumda. Buna karşın kalabalıktan ve insan yoğunluğundan söz etmek olası değil. Oysa, Helsinki dünyanın en kuzey yerleşimli en kalabalık kenti.

    Helsinki’ye inerken uçaktan mavi-yeşille tanışmıştık. Ayaklarımız yere basar basmaz Fin ıssızlığıyla tanıştı. Havaalanının bulunduğu Vantaa’dan Helsinki’ye trenle 30 dakikada ulaştık. Üstelik kentin kalbine, merkez gara! Oradan da metroyla Espoo’ya 20 dakikalık yolculukla vardık. Havaalanından oğlumuzun evine varışımız bir saati aşmadı.

    Vantaa tren istasyonu
    Havaalanında sanatsal kabartma (Laponya’da günbatımını betimliyormuş)

    Helsinki’de toplu taşıma oldukça gelişmiş. Seçeceğiniz gün sayısı kadar geçerli olacak e bileti önceden edinip cep telefonunuza indirmeniz olası. Ne metroda, ne trende ne de tramvayda giriş turnikesi yok. Bilet denetimi yapılırsa kare kodlu sanal biletinizi gösteremezseniz 80 Avro cezası var. Bu biletler metro, tren, otobüs, tramvay ve vapurlarda geçerli.

    Helsinki Merkez Garı, mimar Eliel Saarinen’in tasarımıymış. Yeni Sanat biçemli yapı 1919’da tamamlanmış. 2013’te dünyanın en güzel tren garları sıralamasında kendisine yer bulacak denli hoş bir yapı olduğu kuşkusuz.

    Helsinki garı (panoramik)

    Günde yaklaşık 200.000 kişinin yararlandığı gardaki 48.5 metrelik kulenin saatine günde 400.000 kişinin baktığı kestiriliyor. Fin granitinden yapılmış olan garın ana girişinin iki yanında yer alan birer çift fenerci heykeli dikkati çekiyor. Hiç kuşkusuz Helsinki’nin en işlevli ve bir o kadar da ikonik yapısıdır.

    Yakındaki görkemli Atheneum sanat müzesi olarak kullanılıyor. Finlandiya Ulusal Galerisi’ni oluşturan üç müzeden birisi de olan Ateneum 1991’e kadar Güzel Sanatlar Akademisi’ne ev sahipliği yapmış.

    Ateneum

    Hemen yakındaki Senato Meydanı’ndaki Helsinki Katedrali kente denizyoluyla gelenlerin ilk gördüğü yapı olma özelliğine de sahip. Geniş meydanı Helsinki Üniversitesi yapıları çevreliyor. Türkiye’de üniversiteleri kazanç uğruna kentin kalbinden uzaklaştırma çabası içindeki parayatapar kafaların kulaklarına küpe olmalı bu durum diye mırıldanıyoruz.

    Helsinki Katedrali

    Senato Meydanı’nı Rus Çarı II. Aleksander’ın heykeli süslüyor. Fin tarihinin Rus etkisi altındaki yıllarını yansıtan bu heykel Finlere tanınan özerkliğe şükran olarak da görülebilir.

    Helsinki’de gördüklerimiz kadar görmediklerimize de değinmeliyiz. Sokak hayvanı görmedik. Sincaplar, martılar, kargalar ve onlara eşlik eden başka kuşlar bir yana bırakılırsa bizdeki gibi başı boş kedilere köpeklere rastlamadık. Bir de Helsinki çöpleri ayrıştırmada ve geri dönüştürmede öncülük yapan bir kentmiş öğrendiğimize göre. Evsel atıklar sokaklarda başkalarının erişimine açık çöp bidonlarında biriktirilmiyor. Her konutun çöpü kendi belirlediği yerde kilit altında. Bu alanlara yalnızca çöp toplayanlar ulaşabiliyor. Çöpleri geri dönüşüme hazırlamak için ayrıştırmak da kentlilerin görevi. Konutların çöplerin biriktirildiği kilitli alanlarında yedi tür çöp kutusu var. Herkes bu kutulara önceden ayrıştırdığı çöpleri atmakla yükümlü. Bizdekine benzer bir apartman görevlisi yok hiçbir konut ya da sitede.

    Türkiye’de sıkça rastlanan, kanıksanan bir görüntü. Kentin sahipsiz çöplerinin altını üstüne getiren sayısız kimseden birisi. Seçilmişiyle atanmışıyla kentlerimizi yönetenlerin ilgisini çekmiyor olmalı ki bu ve benzeri görüntüler süregidiyor.

    Helsinki’de temizliğin önemli ve ayırt edici bir özellik olduğunu her an duyumsadık. Hem iç hem dış ortamlarda temizliğe gösterilen özen etkileyiciydi.

    Helsinki martılarında ürkeklikten eser yok

    Helsinki’de eski şehrin olduğu bölgede konutlar bulunmakla birlikte sayıca son derece az oldukları anlaşılıyor. Değil yapılaşmaya, çivi çakmaya bile izin verilmemiş anlaşıldığınca. Helsinki’de büyüme ve yapılaşma çevredeki Espoo gibi uydu kentlerde yoğunlaşmış. Kalkınmada inşaata dayanıp geçici mutluluklar yerine sağlam dayanaklar yeğlenmiş

    Toplu taşıma gelişkin olunca doğal olarak kentin göbeğinde bile trafik yoğunluğu görmüyorsunuz.

    Yollar taşıtların park yeri değil kamunun kullanım alanı.

    Rus mimar Alkesey Gornotsayev tasarımı Uspenski Katedrali 1862-68 yılları arasında yükselmiş Helsinki’de. Görkemiyle göz kamaştırdığı kuşkusuz. Finler tarihlerindeki İsveç egemenliğini dillerinde, Rus egemenliğininkini ise yapılarda korumayı sürdürüyorlar dense yeridir.

    Rıhtım bölgesinin batı tarafındaki bir parkın içinde adeta yeşillikler içinde kaybolmuş Gözlemevi’ni görüyoruz. 1834 yapılan Gözlemevi 2009’a dek Helsinki Üniversitesi Astronomi bölümünce kullanılmış. Yine sessizlik, ıssızlık ve dinginlik…

    Rıhtımların öbekleştiği yerde Flying Cinema’yı görünce kendimizi alamayıp içeri girdik. Yirmi dakikada Finlandiya doğasını ve Helsinki’nin güzelliklerini yansıtan 3 boyutlu, efektli filmleri zevkle izledik.

    Helsinki’nin Esplanad adıyla bilinen parkı heykellere ve yeşil alanlara barınak olmuş. Bu parkın çevresi kentin seçkin ve saygın alışveriş odağı işlevi de görüyor.

    Helsinki’nin en büyük kitapçısı da Esplanad Parkı’nın yanı başında. Uğramamak ve yükümüzü tutmamak olmazdı

    Denize doğru ilerlediğimizde Pazar Meydanı’na ulaşıyoruz. Bölge çevre ülkelere ve adacıklara ulaşım sağlayan kurvaziyerlerle teknelerin rıhtımlarıyla dolu. Yine buraya biraz yüksekten bakan bir noktada Ortodoks Uspenski Katedrali çarpıyor gözümüze. Finlandiya’nın yakın tarihine damga vurmuş Rus etkisi göz önüne alındığında soğan kubbeli görkemli Uspenski’nin burada ne işi var diye sormak gereksiz.

    Dörtte üçü ormanlarla kaplı Finlandiya’da ahşap önde gelen yapı gereci. Sanat yapıtları da bu gereçten payına düşeni alıyor.

    Rıhtıma gelmişken 15 dakikalık tekne yolculuğuyla ulaşılabilen Suomenlinna Deniz Kalesi’ne gitmeye karar veriyoruz.

    Adakale olarak da nitelenebilecek birkaç ada üzerine konuşlu kale kalıntıları, müzeler ve başkaca savaş araçları ilgilisine varsıl bir kültürel-tarihsel şölen sunarken kentliler içinse yaz aylarında kumsal ve deniz keyfi olanağı sunuyor.

    Finlandiya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda da kullanılmış ve emekli olmuş bir denizaltısı da burada sergileniyor.

    Suomenlinna’nın İsveççe adı Sveaborg (İsveç Kalesi). Adaları kaleleştirme düşüncesi XVIII. Yüzyıl ortalarında Rus yayılmacılığına karşı önlem olarak İsveçli general Augustin Ehrenwald’den çıkmış.

    Adalar Rus egemenliği altındayken Kırım Savaşı sırasında İngiliz-Fransız güçlerinin saldırısına uğramış.

    İsveç, Rusya’ya karşı verdiği savaşı yitirince XIX. yüzyıl başında kale de el değiştirip Rus egemenliği altına girmiş. Finlandiya bağımsızlığını ilân edene dek buradaki Rus varlığı sürmüş. Finlandiya’nın siyasi ve askersel açıdan başından geçenlerin izlerini Suomenlinna’da sürmek hiç güç değil.

    Adada, askersel yapılaşmanın tarihini yansıtan bir müze de var.

    Gün sonunda adımsayarda gözümüze ilişen 20.000 sayısı bugünlük yeter dememizi gerektirdi.

  • Bir buçuk yıl aradan sonra yurtdışı yolundayız. Bu kez amaç gezi değil. Helsinki’deki oğlumuzla hasret gidermek. Salgın koşullarında yurtdışına gitmek sözcüğün tam anlamıyla serüven. Zorunluluğun ürünü bu serüvene ikilemde kalsak da giriyoruz.

    Yolculuğun hemen başında kendisini gösteren bitişine de damga vuran bu serüvene ilişkin yazıya bağlantıdan erişebilirsiniz.

    https://wordpress.com/post/cumhuriyetciyorum.wordpress.com/15595

    Uçaktan yere bakma korkunuz yoksa ve elbette hava koşulları da engel değilse gittiğiniz ülkeyle ilgili olarak ayağınız yere basmadan izlenim sahibi olabiliyorsunuz. Helsinki’ye inerken gözlerimizin önüne serilen görüntü hem başkent hem de ülkeyle ilgili bilgi vermeye yetti. Daha önce bu duyguyu Belgrad’a inerken yaşamıştık. Belgrad ve Helsinki mavi-yeşil bakımından biri diğerine taş çıkartacak denli varsıl iki kent.

    Mavi ve yeşil!

    Mavi ve yeşil Finlandiya’yı tanımlamada iki anahtar sözcük olabilir.

    Finlandiya uzun yıllar süren başka ülkelerin egemenliğinden kurtulup da XX. yüzyıl başında bağımsızlığına kavuştuğunda dişe dokunur yeraltı ve yerüstü varsıllığına sahip değilmiş. Tersine, zorlu doğa ve iklim koşulları yaşamı güçleştirirken tarımı da neredeyse olanaksız kılmaktaymış. Böyle bir ülkenin bağımsızlığını koruması ve sürdürmesi de kestirilebileceği gibi yaratıcılıktan geçmiş.

    Türkiye’nin yarısına yakın yüzölçümüne sahip bu kuzey ülkesinde 6 milyona yakın insan yaşıyor.

    Ülkenin Fince adı Suomi. Ülkenin uluslararası trafik kodu da SF (Suomi Finland). Ülkenin % 90’ı Fince konuşurken % 5 İsveççe konuşuyor. Ancak, İsveççe Finceyle birlikte ülkenin ikinci resmi dili olarak kabul edilmiş. Suomi Finland da Fince ve İsveççe ülke adı olarak tanımlanmış. Suomi Fince “BATAKLIKLAR ÜLKESİ” demektir.

    Helsinki Fince, Helsingfors İsveççe

    Finlandiya’da etnik olarak baskın grup Finler olsa da İsveçliler, Ruslar, Romanlar ve sayıları 1000’in altında olmakla birlikte Tatarlar diğer grupları oluşturmaktadır.

    Beyaz zemindeki mavi haçtan oluşan ve 1918’de kabul edilmiş olan Fin bayrağında beyaz, ülkenin olmazsa olmazı karı, mavi ise gölleri simgeler.

    Finlandiya sözcüğün tam anlamıyla ıssız bir ülke. Türkiye’de kilometrekareye düşen insan sayısı 105’ken Finlandiya’da 16.

    Finlandiya’da kişi başına düşen gelir 50 bin dolarken Türkiye’de 10 bin doların altındadır. Issızlık varsıllıktır dense yeridir. Nicelik niteliksizliğin cansuyudur demek yanlış olmaz bu hesapça.

    Mavi ve yeşil diğer deyişle su ve ağaçtan başka doğal varlığı olmayan bu kuzey ülkesinde erişilen varsıllık ayrıca irdeleme konusu olmaya değerdir. Finlandiya’da irili ufaklı 200.000 göl olduğu bilgisi anımsanırsa deniz kıyılarına eklenen mavinin çokluğu konusunda fikir sahibi olunur. Ülkenin % 75’i ormanlarla kaplıdır. Göl ve ırmaklar ise ülke topraklarının % 10’una denk düşer. Baltık barındırdığı 14 bin adayla aynı zamanda adalar denizidir.

    Adalar, adacıklar, kayalıklar denizi

    Finlandiya az önce paylaşılan bilgiden anlaşılacağı gibi su varsılıdır. Musluktan akan su içilebilmektedir. Lezzeti de bizlerin buralarda para vererek aldıklarından eksik değildir. Yaşamın en temel sıvısı olan su Finlandiya’da devletçe vatandaşın evine musluktan içilebilir olarak akıtılmaktadır. Her ne kadar şişeli su eksik değilse de Türkiye’de olduğu gibi evlere su servisi ya da evlere şişelenmiş su satın alımı söz konusu değildir.

    Finlerin tanınmış tutkusu saunadır. Ülkede 2 milyondan fazla sauna olduğu bilinirse bu tutkunun boyutu anlaşılmış olur. Sauna kimi Fin evlerinin tuvalet ya da banyo gibi doğal parçasıdır. Saunalar çetin Fin kışlarının vazgeçilmez köşesiyse, kütüklerden yapılan alçakgönüllü mökkiler de kısa süren Fin yazının vazgeçilmez köşeleridir.

    Mökkiler

    Finlerle ilgili bir başka ilginç bilgi kahve tüketiminde kişi başına 12 kg/yıl ile uzak ara dünya birincisi olmalarıdır. En yakın izleyicisi ABD’de kişi başına kahve tüketiminin 5 kg/yıl olduğu bilinse yeter.

    Mavi ve yeşilin bu denli baskın olduğu ülkedeki yaban yaşamının varsıllığına kuşkusuz şaşırılmaz. Bu faunada ayılar, kurtlar ve kartallar ayrıcalıklıdır.

    Finlandiya binlerce yıla dayanan varlığına karşın devlet olarak ortaya çıkışının geçmişi 200 yıldan eski değildir.

    Fin adına ilk olarak MS 98’de Tacitus’un Germania yapıtında rastlansa da başkent Helsinki’ye yerleşim XVI. Yüzyılın ortalarında başlamış.

    Tarihi boyunca İsveç Krallığı ve Rusya İmparatorluğu arasında kalan, her iki gücün egemenliğini kabullenmekten başka seçeneği olmayan Finlandiya için bir devlet olarak ortaya çıkma fırsatı XIX. yüzyıl başında Rusya’nın özerklik vermesiyle doğmuş.

    XVIII. yüzyıl başında bölgenin denetimini yitiren İsveç, Fin topraklarını büyük ölçüde Rusya’ya bırakmış. Helsinki 1812’de başkent olmuş.

    Finlerin milletleşme yolunda ilerlerken göze çarpan bir diğer köşe taşı olan ünlü Fin destanı Kalavela Elias Lönnrot tarafından 1835’te kaleme alınmış. 1863’te ise bir başka önemli gelişme Fincenin İsveççeden sonra ikinci resmi dil olarak kabulüyle yaşanmış.

    Finlandiya 1906’da kadınlara seçme-seçilme hakkı tanıyan ilk Avrupa ülkesi olmuş. Ülkenin bugünkü başbakanının kadın olduğunu anımsatalım. İlk kadın devlet başkanı ise 2000’de cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş.

    Finlandiya Başbakanı : Sanna Marin

    Bağımsızlık içinse Bolşevik Devrimi’ni beklemesi gerekmiş Finlandiya’nın. 1918’daki bağımsızlığın geçmişi bir yüzyılı ancak aşmış durumda. Bu önemli gelişmeler dikensiz gül bahçesinde yaşanmamış. İkinci Dünya Savaşı’nda hem Sovyetlere hem de Laponya’da Nazilere karşı varlık savaşı vermek zorunda kalmışlar. Bu savaşlardan sonra toprak yitimi yaşasa da Finlandiya bağımsızlığını koruyabilmiş. Soğuk Savaş süresince tarafsız kalan Finlandiya AB’ye Sovyetlerin çöküşü sonrasında girebilmiş.

    İkinci Dünya Savaşı’ndan toprak yitimiyle de olsa bağımsız çıkan Finlandiya izleyen yıllarda endüstrileşme yolunda önemli adımlar atarak erişmiş bugünkü gönenç düzeyine. Bunu yaparken doğadan vazgeçmek gibi bir akıldışılığa tutsak düşmemiş. Bu nedenle Finlandiya havadan da yerden de mavi-yeşil bir ülke olarak kalabilmiş.

    Günümüzde Finlandiya, başarılarına bilişimdeki sıçramasını eklemiş.

    Finlandiya’nın yaşama geçirdiği eğitim modeliyle insana da paha biçilmez yatırım yaptığı PISA araştırmalarının sonuçlarıyla da doğrulanmış bir gerçektir.

    Finlandiya’da eğitim kaynaklı başarının güncel bir olgu olduğunu düşünenler yanılmış olur. Johan Wilhelm Snelman (1806-1881) adı anımsanırsa Finlandiya’da yaratılan eğitim başarısının uzun soluklu ve 200 yıla yaklaşan bir geri planının olduğu anlaşılır. Bu uzun soluklu serüvenin önde gelen özelliklerinden birinin bağnaz din adamlarının da yola getirilmesi olduğu unutulmamalıdır.

    Ülkeyi uluslararası ortamda öne çıkartan bir başka alan tasarım ve mimarlık alanındaki başarıları olmuş. Bu başarı 2012’de Helsinki’nin Dünya Tasarım Başkenti olmasında önemli pay sahibi olmuş.

    Geçtiğimiz 3 yıl boyunca Finlandiya’nın dünya mutluluk indeksinde birinci sırada olması rastlantı olmasa gerek.

    Özetlenen bilgilere sahip olunca Finlandiya’da hoşça zaman geçirileceğinin yanı sıra sağlanan başarıyı yakından görme fırsatını yakaladığımızı öngörmekte güçlük çekmedik.

  • Türkiye’yi yönetenlerin gündelik “başarı açlığı” bilinmeyen bir durum değil. Karadeniz’de gaz, ülkenin bir başka yerinde altın ya da benzeri değerli maden bulmak hep bu açlığın yaşamımıza yansıyan örnekleri. Hep hazıra konmak, fazlaca çaba ve emek gerektirmeyen yollarla gönence erişmek.

    Birkaç yıl önce alevlenen “araba sevdamız” belleklerdedir. Ne durumdadır? Söylenirse ve elbette söylenenler inandırıcı olursa bilinecektir.

    Oysa, Cumhuriyet’in daha yolun başında uçak ürettiği anımsanırsa çıtanın oldukça yükseklerde olduğu anlaşılacaktır.

    Bundan 60 yıl önce birkaç ayda üretilen Devrim otomobili serüveni önünde saygıyla eğilmeyi gerektiren sıçramadır. Bu sıçramaya katkıda bulunan her kesimden insanın anısı önünde saygı duruşuna geçmek göz ardı edilmemesi gereken bir görevdir. Devrim otomobilinin başına gelenlerin Türkiye’nin başına da geldiği düşünülürse ibretlik ders de alınmış olur.

    TOGG (Türkiye Otomobil Girişim Grubu) marka çiçeği burnunda otomobilimize dönecek olursak!

    İnsanlığın yakın gelecekte otomobil gibi bir nesneye ilgi göstermeyeceği ortadadır. Dolayısı ile geleneksel otomobil üretmenin günümüz koşullarında getiri sağlaması da başarı sayılması da söz konusu olamaz.

    Diğer yandan ise TOGG ileri sürüldüğü gibi “yerli ve milli” midir? Bu da epey su kaldıracak türden bir tartışmadır.

    Kısacası TOGG bağlamında harcanan enerjiye, zamana ve paraya yazıktır. Tek kişilik hevesin doyurulmasından öte anlam taşımayan bu projeye katılmak zorunda kalan şirketlerin de benzer duygular içinde olduklarını kestirmek güç değildir. Ama, günümüz Türkiye ikliminde böylesi duyguları içtenlikle paylaşmanın da neredeyse olanaksız olduğu açıktır.

    Yerde yürüyenini başarmış olmalıyız ki!

    Araba sevdamız “uçan otomobil”e evrilmiş durumdadır.

    Bağlantıya göz atınca bu çılgın projeye yönelik eleştiride bulunan Naci Görür hocaya yönelen kaba ve ölçüsüz tepkiyi okumuş olacaksınız. Haberi okuyunca bir yandan öfkelendim. Diğer yandan ise yüreğim burkuldu. Kendi değirmenlerine su taşıyan akademisyenleri göklere çıkartanların eleştirel olanlara yönelik kaba tepkileri ibretlik olmanın da ötesindedir.

    https://www.veryansintv.com/bakan-varanktan-naci-gorure-sert-sozler

    Otomobilin yerde yürüyeni çok geçmeden ilgiden yoksun kalacağına göre uçanının ya da kaçanının ilgi çekmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Sürücüsüz motorlu taşıt çağında uçan otomobil de kuşkusuz yaşama geçirilebilir bir erektir.

    Ancak, bu çılgın projeyi bizler yaşama geçirebilir miyiz? Kanal İstanbul gibi kazma, kürek ve bir noktada kaba güce dayanan işleri başarabilirliğimiz konusunda en küçük kuşku yoktur. Uçan otomobil ise bambaşka bir olgudur.

    Bilgi ve bilişim çağına uygun insan kaynağı gerektirmektedir.

    Bizde bu kaynak var mıdır?

    Bir buçuk yıldır baş etmeye çalıştığımız salgın ortamında yaşadıklarımız soruya yanıt bulmamıza yardımcı olabilir.

    Bir buçuk yıldır çocuklarımız okula gidemediler. Uzaktan eğitim-öğretim kandırmacası bir yana bırakılırsa bu alanda bir arpa boyu yol alınmadı.

    Yönetenlerin edilgenliği ve beceriksizliği bir yana bırakılır da öğrencilerin ana-babalarının eğilimine bakılırsa bu süreçte gündemdeki tek tartışma okul paraları tam mı yarım mı ödenecek çevresinde oluşmuş durumdadır. Laik eğitimin tarihe karıştığı devlet okullarından çocuklarını uzak tutmak isteyenlerin salgının da etkisiyle ağırlaşan ekonomik koşullarda bu tartışmayı yapmaları elbette eleştirilebilir. Ama, bu tartışmaya zorunlu olmak da bir o kadar can yakıcıdır. Kişilerden çok devlet sorumludur bu olmaması gereken tartışmanın gündeme düşmesinden.

    Durum bu denli ortada ve olumsuzken Türkiye “uçan otomobil” yapabilir mi?

    Bu yenilikçi teknolojiyi üretecek insan kaynağını yetiştirebilir mi?

    Bakan Varank’ın Naci Görür’e yönelen kaba ve ölçüsüz tepkisi yukarıdaki sorulara yanıt gibidir.

    Ülkemizi yönetenlerin eğitim-öğretim gibi bir kaygısı yoktur. Okul gidilmese de olabilecek bir kurumdur onlara göre. Dolayısı ile nitelikli insan gücü oluşturmak, ondan da önce “iyi insan” yetiştirmek kaygısı yoktur.

    Tek kaygı iktidarın korunmasına yöneliktir. Bu doğrultuda yapılmayacak şey, atılmayacak adım yoktur. İktidar çevrelerinin, iktidarın seçimle de el değiştirmeyebileceği yolundaki açıklamaları bu öngörümüzün sağlam dayanağıdır.

    Denizlerimizde gaz bulmak, ülkemizin bir yerlerinde altın kaynağı saptamak ya da uçan otomobil yapmak gibi söylemler somut hedefler olmaktan çok iktidar koltuğunu korumada yararlanılacak göz boyayıcı dayanaklardır.

    Uygar dünyayla olan birkaç yüzyıllık farkı Cumhuriyet’in birkaç on yılında kapatan Türkiye’ye yazık oluyor…

  • Kimilerinin bitip tükenmek bilmeyen HDP tutkusu bir kez daha alevlenmişe benziyor. Olanı biteni görmezden gelip her fırsatta terörle özdeşleştiği kuşkusuz olan HDP’yle dayanışma adı altında terör destekçiliği tarihteki yerini bir kez daha alıyor.

    Hafta başında ulusal ölçekte ivme kazanan HDP tutkusu pek çok sendika, meslek kuruluşu ve demokratik kitle örgütünü bir kez daha kullanışlı aygıtlara dönüştürdü. Bir hekim olarak Türk Tabipleri Birliği ve onun dümen suyundaki tabip odalarının HDP tutkusuyla yakından ilgili oldum, olmayı sürdürüyorum.

    Kimi tabip odaları ve hekim toplulukları TTB’nin bu aymaz ve sorumsuz tutumuna her zaman olduğu gibi hak ettiği tepkiyi vermekte gecikmediler.

    Hekim kamuoyunun meslek kuruluşu TTB’ye ve tabip odalarına her geçen gün azalan ve kaybolmaya yüz tutan ilgisi (ilgisizliği) HDP tutkusuyla ve dolayısı ile de terörle içli dışlılığı tartışılmaz olan TTB’ye iktidarını koruma fırsatı sunan biricik etkendir. Meslek kuruluşundan umudu keserek uzaklaşan, iki senede bir yapılan tabip odası seçimlerine bile katılmaktan uzak duran hekim topluluğunun gövdesi marjinalliğin kitabını yazanların ekmeğine yağ sürmüş oluyor. Bu durumun oldukça farkında olan marjinal örgütler topluluğu da sayabileceğimiz TTB yönetimine egemen olan koalisyon hekimleri kendi meslek kuruluşlarından uzak tutmak için gerekeni yapmayı her geçen gün daha iyi kavrıyor.

    TTB ve onunla birlikte davranan tabip odalarının üsteleyici HDP tutkusunu biraz da bu açıdan irdelemekte ve algılamakta yarar var.

    Ulusal ölçekteki HDP tutkusu dün akşam İzmir’de pek çok kurumun düzenleyicisi olduğu bir açık hava toplantısıyla diri tutuldu. Düzenleme kuruluna baktığımızda sendikalar, meslek kuruluşları ve onlara eşlik eden irili ufaklı demokratik kitle örgütleri dikkat çekmekteydi. Bir hekim ve eski bir tabip odası yöneticisi olarak kürsüdeki düzenleme kurulu üyeleri arasında İzmir Tabip Odası Başkanı’nı görünce hiç şaşırmadım. Göründükleri gibi olmamayı hüner sayarak ve böylelikle hekimlerin aklını çelerek Oda yönetimine geldiklerinin ibretlik belgesi gibiydi bu manzara.

    İzmir Tabip Odası Başkanı Düzenleme Kurulu üyesi olarak platformda. Biraz utangaç ve ürkek olsa da…

    Hekimlerin, hekimliğin ve toplum sağlığının içinde bulunduğu koşulları ve karşı karşıya kaldığı sorunları bilmesem bu manzara karşısında içim rahatlayabilirdi.

    Öyle ya!

    Hekimlerin, hekimliğin ve toplum sağlığının sorunları çözülmüş olmalıydı ki tabip odası başkanı bir partiyle dayanışma amacı güder görünen terör destekçiliği etkinliğinde boy göstermekteydi.

    Şaka bir yana!

    HDP’nin terörle ilişkisini bir yana bırakalım! Bir siyasi parti olduğunu var sayalım! Hekimliğin ve sağlığın dağlarca sorunu varken İzmir Tabip Odası Başkanı’nın böylesi bir etkinlikte hem de düzenleme kurulunda yer alarak boy göstermekte sakınca görmemesi nasıl yorumlanmalı?

    Enerjisini, zamanını ve daha da önemlisi saygınlığını böylesi ortamlarda sorumsuzca harcayanların hekimlerin ve toplumun yüzüne bakacak ve onların güvenini kazanacak hali kalır mı?

    Böyle davrananlar hekimler, hekimlik ve toplum sağlığı için çaba ve etkinlik gösterecek güç bulabilir mi kendisinde?

    Az öncekileri ve benzeri soruları hekim meslek kuruluşunu kabul edilemez amaçlara alet edenlere kaç kez sorduğumuzu ben de unuttum.

    Yazıyı yanıtı ilgiyle beklenen sorularla bitirelim!

    TTB’ye egemen olan marjinal örgütler koalisyonu hekimleri kendisinden uzak tutarak iktidarını korumayı ve pekiştirmeyi sürdürecek mi?

    Yoksa hekimler bir şekilde artık yeter deyip HDP tutkusuyla kendisini gösteren terör destekçiliğinin iktidarına son verecek mi?

  • Yazının başlığı yanıltıcı olmasın. Salgına karşı kalkan olması beklenen aşı, virüse kalkan oldu dense yeridir. Bir buçuk yıldır dünyayı silkeleyen küresel salgın aşının bulunmasıyla birlikte gerileyecek diye düşünülürken hem aşı paylaşımıyla ilgili akıl almaz hatalar hem de hız kazanan aşılamanın yarattığı yanılsamayla kendisini gösteren gevşeme ve umursamazlık nedeniyle yeni bir aşamaya evrildi.

    Aşılamadaki kaplumbağa hızı virüse evrimleşme fırsatı sundu. Her ne kadar dünya kamuoyuna mutasyon ya da varyant başlıkları altında sunulsa da virüsün geçirdiği değişiklikleri evrim başlığı altında algılamak doğru olacaktır. Bir buçuk yıldır küresel ölçekte korku ve ürkü salan korona virüs diğer yandan da anlayana, anlamayana ve hatta anlamak bile istemeyene eşsiz bir evrim gösterisi sunmaktadır.

    Konumuza dönersek!

    Bilim insanlarının her fırsatta uyarıda bulunmasına karşın birkaç kez uygulanan kapanma-açılma süreçleri insanlığın bu konudaki başarısızlığının günümüze yansıyan ipuçları olarak boy gösteriyor.

    Aşılamanın her geçen gün hız kazanması (en azından dünyanın belirli bölgelerinde) önlemleri gevşetme heveslilerinin ekmeğine yağ sürer oldu.

    Yazla birlikte hız kazanan ve geçen yıldan bu yıla kalan spor etkinliklerine göz atmakta yarar var.

    Bundan birkaç hafta önce Veryansıntv’de yayımlanan Kovidpiyat başlıklı yazımda da değinmeye çalışmıştım. Her ne kadar, aşılamayla birlikte salgının hızının kesilmesi söz konusu olsa da gevşemenin yaratacağı olası tehlikelere göndermede bulunmuştum. Çok geçmeden bu kaygıların haklılığı yaşanan gelişmelerle doğrulanmış oldu. O yazı yazıldığı sırada varlıkları bilinse de varyant virüslerin etkinliği çok geçmeden katlanarak arttı. Gerçekte ertelenmesi akılcı ve bilimsel olan olimpiyat oyunları yersiz ve gereksiz bir inatla yapılmak isteniyor. Varyantlar bağlamında kendisini gösteren tehlike karşısında daha fazla kararlılık sergileyemeyen düzenleme kurulu Tokyo Olimpiyatları’nın seyircisiz yapılacağını açıklamak zorunda kaldı.

    İçinde bulunduğumuz günlerde gerçekleştirilmekte olan bir diğer büyük spor düzenlemesi bilindiği gibi Avrupa Futbol Şampiyonası. Çok ülkeli bu düzenlemede stadyumlarda izleyicilerin eksik olmadığı ve hatta izleyici sayısını olabildiğince artırmanın deyim yerindeyse özendirildiğine tanık olundu.

    Olgu sayısının azlığıyla tanınan Finlandiya’da milli maç için St Petersburg’a giden Finli taraftar grubunun ülkedeki istatistikleri sıçrattığı haberlere konu oldu. Hiç şaşırtıcı değildi bu haber. Özellikle salgınbilimcilerin bu ve benzeri insan hareketleri konusunda her fırsatta uyarıyı eksik etmediği anımsandığında yaşananların akıldışılığı biraz daha belirginleşmiş oluyor.

    Aşılama sürecindeki ilerlemenin önlemleri gevşetme fırsatı yarattığı kuşkusuzdur. Kimi cin fikirlilerin insan hareketlerinin sonuçlarını ölüm olgularının sayısıyla açıklamaya çalıştığı bir gerçektir. Elbette ölüm sürecin soğuk yüzüdür. Ancak, spor etkinlikleri aracılığıyla yaşama geçirilen insan hareketlerinin ölüme yol açmasa bile virüse yaşam öpücüğü olduğu, virüsün mutasyonuna fırsat verdiği de bir o kadar gerçektir. O topluluklar içinde kendisini gösteren pozitif olguların varlığı az önceki savımızı fazlasıyla doğrulamaktadır.

    “Sporun ve dolayısı ile insanlığın ticaretle sınavı” gerçeğine değinmeden geçemeyiz.

    Yazıyı bu önemli gerçekle bağlamakta sakınca yok.

    Futbolda çok belirgin olan ticari baskının olimpiyat gibi evrensel ve bir o kadar sportif olması beklenen ortamı da etkisi altına aldığını bilmeyen olmasa gerek. Bu etkinin bir sonraki olimpiyatta öncekini aratacak denli belirginleştiği de düşündürücü olduğu kadar acı verici bir gerçektir.

    Portekizli Christiano Ronaldo’nun basın toplantısında hepimizin bildiği koyu renkli gazlı içeceği eline alarak bunun yerine su için demesi ticaretin sporun önüne geçtiğinin tarihsel belgesi sayılmalı.

    Salgını sona erdirmesi, salgına karşı kalkan olması beklenen aşının salgına karşısında gevşemenin gerekçesine dönüşmesi ibretlik bir gelişme olsa gerektir.

    Avrupa Futbol Şampiyonası ve Olimpiyatlar aracılığıyla virüse sunulan yaşam öpücüğünden insanlığın çıkartması gereken ders “parayataparlık” hatasından bir an önce vazgeçmesi gereğinden başkası değildir.

    Her iki düzenleme başta olmak üzere onlara eşlik eden diğerlerinin aymazca yaşama geçirilmekte oluşu cinayete eşdeğerdir.

    Birkaç şirketin kazancı, gönenci ve isteği doğrultusunda yaşanmakta olanların hak ettiği ilgiyi görmesi dileğiyle.

  • Bundan kısa süre önce pasaport üzerine yazmıştım. Pasaport bir ülkenin kutsal değerlerinden biri. Onun gördüğü saygı ya da aşağılama pasaport sahibinin ülkesine yapılmış oluyor. Bu duruma son örnekte olduğu gibi pasaportun saygınlığını korumakla yükümlü olan devletin özensizliği yol açınca çekilen acı da katlanıyor.

    Geçen yazıda dıştan bakan bir gözün izlenimleri paylaşılmıştı.

    Bu yazıda paylaşılanlar bire bir deneyime dayalıdır.

    On gün kadar önce Helsinki yoluna düştük. Turistik bir amaç taşımıyordu bu yolculuk. Helsinki’ye yerleşen oğlumuzu ziyaretti amaç.

    Eşim ve ben hekimiz. Dolayısı ile küresel salgının herkesten çok farkındayız. Bu yolculuğa karar vermek kolay olmadı elbette. Ama, aşılanmış olmak ve gideceğimiz ülkedeki Covid olgularının azlığı özendirici rol oynadı.

    Görevli pasaportu üzerinden yürütülen insan kaçakçılığının hem görevli pasaportu hem de özel pasaportlar üzerinde baskı ve kuşku yaratması kaçınılmazdı. Bu bilinçle yeşil pasaportumuza güvenmenin yanı sıra Finlandiya büyükelçiliğiyle yazışmayı da unutmadık. Vize gereksinimi olmadığı ama küresel salgın kaynaklı gereklilikleri yerine getirmemiz gereği anımsatıldı.

    Yolculuktan önceki 72 saat içinde yapılması koşul olan PCR testini yaptırdık. Aşı kartımızın çıktısını da yanımız aldık. Sabaha karşı İzmir havaalanına ulaşıp yolculuğa çıkmayı umarken THY yetkililerince sorguya çekildik. Ne amaçla gittiğimiz sorusuna orada yerleşik oğlumuzu ziyaret yanıtını verdik. Yetmedi bu bilgi. Bir çağrı yazısı ya da başkaca bir belge soruldu. Finlandiya büyükelçiliğiyle yazışmamızı gösterdik. Böyle bir belgeye gereksinim olmadığını anlatmaya çalıştık. Bu da yetmedi.

    Vazgeçmek üzereydik! Sabaha karşı oğlumuzu arayarak oradaki oturma iznine ilişkin bir belge olup olmadığını sorduk. Finlandiya yetkilileri oturma iznini gösteren bir kart vermişler. O kartın görselini THY yetkililerine göstererek uçağa binebildik. THY yetkililerine verdiğimiz bilgilerin İstanbul’daki emniyet yetkililerine bildirildiği bilgisinin verildiğini de ekleyelim.

    Buradaki soru şu!

    THY herhangi bir yolcunun yolculuğunu sorgulayabilme hakkına sahipse buna ilişkin sorgulamayı biletleme aşamasında yapmayı neden düşünmez?

    Sağlıkla Helsinki’ye indik.

    Orada karşılaştığımız davranış kurallar içinde kaldı. Türkiye’de yaptırdığımız PCR testi kabul gördü. Aşı kartımıza bakma gereği bile duyulmadı. Finlandiya’ya girişimizden 72 saat sonra yeniden PCR testi yapıldı. Üstelik bu hizmet için para ödememiz de gerekmedi.

    Birkaç gün sonra günübirlik Tallinn (Reval) gidiş gelişi yaptık Helsinki’den. Bu da ilginç bir deneyim oldu bizim için. Yakın da olsa bir başka ülkeye geçip geri dönmüş olacaktık. Ne gidişte ne de dönüşte pasaportumuza damga vurma zahmetine bile girmediler. Helsinki’ye dönüşte iki doz Sinovac aşımızı gösteren aşı kartlarımız olmasa Helsinki’ye kabul edilmeyebilirdik. Çok işimize yaradı. Uzun kuyrukları kısa sürede aşmamız bu belgeyle kolaylaştı.

    Biri birine bu kadar yakın ve kültürel bakımdan da özdeş konumdaki Finlandiya ve Estonya’nın dışarıdan ülkeye gelenlere bakışı küresel salgınla ilgili özenlerini de yansıtması bakımından anlamlıydı.

    “Bir yanda ne olursan ol gel diyen Estonya.”

    Diğer yanda kurallara uygun belgeler soran Finlandiya.”

    Bizi bekleyen asıl sürprizin farkına varmamız için geri dönüş yoluna çıkmamız gerekecekti.

    Helsinki havaalanına geldiğimizde T.C. Sağlık Bakanlığı uzantılı bir internet sitesindeki formu doldurmamız istendi. Ayaküstü bu gerekliliği yerine getirdik.

    “Aşılandım! Keyfini çıkart!” diyebilecek kadar yabancılara şirin gözükebilen Türk devleti kendi yurttaşlarından aynı şirinliği her nedense esirgiyordu böylelikle. E devlet denen olgu gerçekse aşı kartı göstermemin istenmesi ne anlam taşıyordu?

    Son 72 saatte yapılmış PCR testi, hastalığı son altı ayda geçirmiş olduğumuzu gösteren belge ya da aşı kartı gösteremezsek kendi ülkemize dönmemiz olanaksızlaşacaktı. Neyse ki çıktısını aldığımız aşı kartı burada da kurtarıcımız oldu.

    Hem başlangıçta İzmir’de hem de dönüş öncesi Helsinki’de yaşadıklarımız Türk devlet yetkililerinin salgın ortamındaki hazırlıksızlığını göstermesi bakımından ibretlikti.

    Gidişte istenen bilgi ve belgelerin işgüzarlık ürünü olduğu çok açıktı.

    Dönüşte istenen bilgi ve belgelerle ilgili olaraksa önceden bilgilendirme yapılabilirdi.

    Türkiye’de dinlencesini geçirecek olan ve böylelikle ülkemize bir miktar döviz bırakacak olan yabancıya gösterilen gereksiz ve yanlış kolaylığa karşılık ülkesine dönmekte olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına karşı sergilenen özde doğru ama orantısız yaklaşım zihnimizde beliren soru işaretlerinin önde gelen nedeni oldu.

    Devlet geleneği ve ciddiyeti hem pasaportun hem de ülkenin korunmasını gerektiriyor. Pasaportu insan kaçakçılığına kurban eden hoyratlığın salgın gereği istekleri doğru olsa da inandırıcı olmaktan uzak kalıyor.